Afrika kuruluşlarının başarısızlığı çöküşlerinin habercisi mi?

Kuruluşu, 1960’lı yıllarda çoğu ülkenin bağımsızlığının şafağında Afrika kıtasında başladı.

Afrika örgütlerinin dağılması, ekonomik güçleri veya stratejik konumları nedeniyle egemen ülkelerin ortaya çıkmasıyla başladı (AFP)
Afrika örgütlerinin dağılması, ekonomik güçleri veya stratejik konumları nedeniyle egemen ülkelerin ortaya çıkmasıyla başladı (AFP)
TT

Afrika kuruluşlarının başarısızlığı çöküşlerinin habercisi mi?

Afrika örgütlerinin dağılması, ekonomik güçleri veya stratejik konumları nedeniyle egemen ülkelerin ortaya çıkmasıyla başladı (AFP)
Afrika örgütlerinin dağılması, ekonomik güçleri veya stratejik konumları nedeniyle egemen ülkelerin ortaya çıkmasıyla başladı (AFP)

Afrika kıtasında art arda yaşanan krizler ve etkilerinin şiddeti arttıkça, kıtanın birçok ülkesindeki kayda değer siyasi ve askeri dönüşümler ve bunların halkları üzerindeki etkileriyle paralel olarak kıta çapında organize olan uluslararası kuruluşlar parçalanmaya başladı. Bu değişiklikler, kuruluşların bunlarla yüzleşmek için önleyici bir yaklaşım benimseme konusundaki açık yetersizliğiyle birlikte baş gösterdi. Bağımsızlığından bu yana sürekli çatışmalar, askeri darbeler, ayrılma talepleri, bazı ülkelerin bölünmesi ve barışı korumak için Birleşmiş Milletler’e (BM) bağlı uluslararası güçlerin müdahaleleri, doğal kaynaklar açısından zengin stratejik bölgelerdeki uluslararası güçler arasındaki rekabet, çıkar mücadeleleri ve terör örgütlerinin giderek büyümesi gibi durumlar yaşanıyor. Tüm bunlar çerçevesinde Afrika Birliği’nin (AfB) rolü asgari düzeydeyken, Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS), Doğu Afrika’da Hükümetler Arası Kalkınma Otoritesi (IGAD), Doğu ve Güney Afrika Ortak Pazarı (COMESA) ve Sahel-Sahra Eyaletleri Topluluğu gibi diğer alt kuruluşlar daha büyük ama aynı zamanda sınırlı bir rol oynadı. Bu örgütler, ülkelerinin tam bir yetki ve anlaşması olmaksızın faaliyetlerini sürdürdüler. Bunların bir kısmı çatışmanın sıcak noktalarını görmezden geldi, bir kısmı ise üye devletlerdeki savaşlarla seçici bir şekilde ilgilendi. Rolünü etkileyen ve sınırlayan bağlamı göz ardı etmenin, mücadeleden kaçınmanın ve krizleri ciddiyetle çözmeye çalışmanın da tutsağı olarak kaldılar.

Müdahaleler nedeniyle bu ana grupların kapsamı dışında, çoğu zaman birbiriyle kesişen görevler üstlenen çok sayıda bölgesel kurum ve kuruluşun ortaya çıktığı görülmektedir. Bunlar, Güney Afrika Kalkınma Topluluğu’nu (SADC), Orta Afrika Devletleri Ekonomik ve Parasal Topluluğu’nu (CEMAC) ve Batı Afrika Ekonomik ve Parasal Birliği’ni (EMWA) içeriyor. Nil Nehri ve Havzası su krizleriyle birlikte ortaya çıkan bir grup nehir havzası organizasyonu da bulunuyor. Bu kuruluşlar, genellikle sınırlı kurumsal kapasite ve zayıf uluslarüstü otorite ile karakterize ediliyor. Afrika’nın herhangi yerindeki tek bir ülke, yaklaşık sekiz farklı bölgesel kuruluşa ve organa ait olabilir.

Değişimin tezahürü

Afrika kıtasında örgütlerin kurulması, geçen yüzyılın altmışlı yıllarında çoğu ülkenin bağımsızlığının şafağında başladı. Afrika Birliği Örgütü, 1963’te kuruldu ve 2002’de Afrika Birliği’ne dönüşene kadar, sömürgecilikten kurtuluş sonrası ve ulusal hükümetlerde birlik umutları üzerinde çalıştı. Onlarca yıl sonra bu dönemin yerini yeni bir çatışma ve ideolojik çatışma dönemi aldı. Küresel emperyalizmden etkilenen ve Afrika milliyetçilerini etkileyen Afrika düzeyinde ‘emperyal’ fikirler ortaya çıktı. Afrika siyasetinin doğasındaki rüya gibi idealizmden katı realpolitike geçiş, onlarca yıl sonra Afrika Birliği, IGAD ve diğer örgütlerin yaşadığı mevcut felçte en açık şekilde görüldü. ECOWAS’ın çöküşü, Nijer, Mali ve Burkina Faso’nun blok üyeliğinden çekilme kararında açıkça görüldü. Bunun sonucunda, blokun kendilerine uyguladığı baskı ve ülkeye geri dönmeleri için sert yaptırımlar uygulandı.

Bu, bölgesel iş birliği ve entegrasyon sloganlarının, sömürgecilik sonrası dönemin tarihsel seyrinin ve bağımsızlığın babalarının manevi ihtiyacının bir sonucu olduğunu gösteriyor. Ancak sınırların bölünmesi, çıkarların kesişmesi, etnik ve ideolojik farklılıkların ortaya çıkmasının yanı sıra, uzlaşmalara açık bir siyasi kimliğin ortaya çıkmasının ardından, ülkeler içinde ve ülkelerle çeşitli bölgesel kuruluşlar arasında iktidar tekeli ilkesine göre müzakereler başladı. Buna bağlı olarak üyeliklerdeki örtüşme, ülkeleri bölgesel örgütler kurmaya iten nedenlerin göz ardı edilmeye başlanmasıyla belirgin hale geldi. Bunun sonucunda üye devletlerin iç güç dengesi ve bağlılıkları, kuruluş ilkelerinden büyük ölçüde farklılaşmış, daha sonra ekonomik güçleri veya stratejik konumları nedeniyle hegemonik devletlerin ortaya çıkmasından sonra bu örgütlerin dağılması başlamıştır. Bu durum, bloğun çabalarını artırarak veya engelleyerek bölgesel dinamikleri etkileme konusunda ona büyük bir yetenek kazandırıyor.

Kuruluşların bölünmesi

Sudan ve diğer Afrika ülkelerindeki kriz, diğer sorunların yanı sıra  Afrika Birliği, IGAD, ECOWAS vb. bölgesel kuruluşların etkisizliğini ortaya çıkardı. Sudan’daki çatışmanın yol açtığı kan ve şiddetin durdurulması için acilen harekete geçmesi gereken yaklaşık 55 ülkeyi kapsayan Afrika Birliği, bunu çok az ve çok geç yaptı, hatta işi IGAD’a emanet etti. Geçtiğimiz nisan ayında Sudan’da meydana gelen çatışmayı kınama konusunda üye ülkeler arasında açık bir birlik ve fikir birliği eksikliği vardı. IGAD’ın, empoze edilen ateşkesin üç gün uzatılarak krizin çözülmesine yönelik önerileri içeren ve silahlı kuvvetlerle Hızlı Destek Kuvvetleri temsilcilerinin Güney Sudan’ın başkenti Cuba’ya gönderilmesini içeren girişimini sunması yalnızca iki hafta sürmesine rağmen, IGAD’ın hareketleri hâlâ etkisiz. Ayrıca Egemenlik Konseyi Başkanı ve Sudan Ordu Komutanı Abdülfettah el-Burhan’ın kendisine yönelttiği suçlamalar nedeniyle etkinliğini de bir miktar kaybetti.

IGAD gibi kuruluşların Sudan ile herhangi bir dayanışma ruhu göstermede başarısız oldukları ve zamanında harekete geçmedikleri görülüyor. Bu durum, Afrika’nın çeşitli bölgelerindeki çatışmaların, krizlere uygun çözümün yakın zamanda bulunamayacağı bir noktaya kadar tırmanmasına neden oldu. Uzun zamandır tartışılan bir gerçek var ki o da Afrika örgütlerinin kıta sorunlarına ilişkin bölünmesi. Öyle ki IGAD, ordu ve Hızlı Destek Kuvvetleri arasında bölünmüş durumda. Uluslararası toplum, Hızlı Destek Kuvvetleri’nin sivil halka yönelik uyguladığı yağma ve öldürme kampanyasını şiddetle kınarken, IGAD liderleri bu konuda yorum yapmaktan kaçındı.

Bununla birlikte IGAD, seçici bir oluşum olduğunu ilk kez kanıtlamadı. Nijer ve Mali krizleri, bazı üyelerin BM’nin bu ülkelerdeki durumu istikrara kavuşturma çabalarını desteklemesi ve diğerlerinin ise bu konuda tarafsız kalması nedeniyle ECOWAS’ın blok içinde fikir birliği eksikliğini de ortaya çıkardı.

Diktatörlük rejimleri mi yoksa yarı demokratik rejimler mi tercih ediliyor?

Bu kuruluşlar farklı amaçlarla var olsalar da Afrika hala siyasi, güvenlik, ekonomik ve çevresel zorluklarla dolu bir sahne olmaya devam ediyor. Ülkeler arasında ve ülke içinde çözülemeyen krizler, bölgesel güvenlik ve aralarındaki ekonomik entegrasyon konusunda da engeller yarattı. Alternatif olarak Çin, Rusya, Türkiye ve İran gibi uluslararası aktörler ortaya çıktı. Bir yanda bu güçler, diğer yanda ABD’nin başını çektiği Batılı güçler ve Avrupa ülkelerinin eski sömürgecileri arasındaki rekabet belirginleşti. Batının rolü, taktiksel geri çekilme ile çeşitli hususlar nedeniyle bazı alanlara odaklanma arasında değişiyor. Bu durum ister gönüllü olarak, isterse de Mali, Nijer ve Burkina Faso’da olduğu gibi darbeci hükümetlerin baskısıyla bu ülkelere bağlı güçlerin geri çekilmesi nedeniyle güvenlik boşluğu yarattı. Bu ülkelerdeki darbe liderleri, iç rejimin güvenliğini artırmak için bölgesel eğilimden yararlandı. Ancak yeni başkanlar ile ECOWAS başta olmak üzere bölgesel kuruluşlar arasındaki yabancılaşma nedeniyle uzlaşma kabul edilmedi. Bu da özellikle örgütün askeri müdahale tehdidinde bulunmasının ardından, örgütten çekilme kararıyla sonuçlandı. Bu ülkeler, darbelerden ve Afrika’daki nüfuzlarının azalmasından önce Fransa’ya ve Batılı güçlere bağlıydı.

Üç ülkenin çıkış nedeni, örgüt üyeliğinin sadece demokratik ülkelerle sınırlı kalması isteği değildi. Öyle ki bölgesel örgütler, bu ülkelerin imajını iyileştirip etkili uluslararası kuruluşlarla ağ oluşturarak Batı’nın memnuniyetini kazanmaya çalışmanın yanı sıra, kaynak ve hayatta kalma stratejileri sağlayarak ve Afrika’daki rakiplerle yüzleşerek bir dizi otoriter hükümetin hayatta kalmasına yardımcı oldu. Demokratik olan, ancak siyasi ve güvenlikle ilgili çalkantılar yaşayan ülkeler yerine diktatörlük veya yarı demokratik ama istikrarlı rejimleri tercih etmeye başladılar. Bu istikrarlı rejim, sadece bölgesel anlaşmalar yoluyla demokrasiye, insan haklarına riayete ve hukukun üstünlüğüne doğru ilerlemek için güçlendirilebilir ve motive edilebilir. Hele ki bazı ülkeler, uluslararası tanınırlıklarını kaybetmelerine yol açan olumsuz dış etkenleri kontrol altına almak ve çeşitli destek biçimlerini kaybetmemek için bu taleplere boyun eğiyor.

Çözüm yolları

Mevcut karmaşık dinamikler krizin çözümüne giden yolda kolaylaştırıcılardan biri olarak göz önüne alındığında gözlemciler, Afrika Birliği’nin Sudan krizindeki rolünün, özellikle çeşitli bölgesel girişimlerde yer alması nedeniyle, bölgesel çözümleri dikkate alması gerektiğine inanıyor. Ayrıca Mısır ile Etiyopya arasındaki gerginlik durumu ve krize ilişkin Arap- Afrika bölünmesi dikkate alınmalı. Washington ateşkese yol açacak arabuluculuğu ve barışa ulaşmak için insani yardımın geçişini desteklerken, IGAD daha önce krizi kontrol altına almak için askeri müdahale önermişti. Bu da ordu liderlerinin kendileri tarafından önerilen çözümlere karşı isteksiz olmasına yol açtı. Bu, BM veya diğer Afrika kuruluşları tarafından desteklenmedi ve bu adımın yerini, çatışmanın her iki tarafına ve bölgesel aktörlere, ‘her ikisini de desteklemekten kaçınmaları yönünde’ baskı aldı.

Uzun yıllar boyunca Afrika bölgesel örgütleriyle çatışma bölgelerinde iyi bir iş birliği kurulmuştur. Ama bu, faydaları stratejik olarak belirlenen bir iş birliği değildi. Kuruluşların çabaları, ekonomik iş birliği veya siyasi çözüm önerileri bağlamında merkezi bir konumda kalmadı. Aynı zamanda kalkınma krizlerini çözme ve çatışmaları, göçü ve yerinden edilmeyi önleme konusundaki yetersizliğini de kanıtladı. Bu ve diğer nedenlerden dolayı ECOWAS’tan çekilen ülkelerin konumu dikkat çekiciydi. Ancak bundan daha fazlası, Afrika bölgesel örgütlerinin, çeşitli krizlerin çözümünde ve uluslararası müdahalelere karşı koymada ‘merkezi ortaklar’ olarak üstlendikleri rolü kaybetmelerinin başlangıcıdır.

* Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan tercüme edilmiştir.



Afganistan’a yönelik hava saldırılarının ardından konuşan Pakistan Başbakanı Şerif: Ordu tehditlere karşı tam operasyonel kapasiteye sahip

27 Şubat 2026’da, Pakistan-Afganistan sınırındaki Çaman geçiş noktası yakınlarında devriye gezen Pakistan askerleri (AFP)
27 Şubat 2026’da, Pakistan-Afganistan sınırındaki Çaman geçiş noktası yakınlarında devriye gezen Pakistan askerleri (AFP)
TT

Afganistan’a yönelik hava saldırılarının ardından konuşan Pakistan Başbakanı Şerif: Ordu tehditlere karşı tam operasyonel kapasiteye sahip

27 Şubat 2026’da, Pakistan-Afganistan sınırındaki Çaman geçiş noktası yakınlarında devriye gezen Pakistan askerleri (AFP)
27 Şubat 2026’da, Pakistan-Afganistan sınırındaki Çaman geçiş noktası yakınlarında devriye gezen Pakistan askerleri (AFP)

Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, Afganistan’a yönelik hava harekâtı sonrasında yaptığı açıklamada, Pakistan ordusunun bölgesel tehditlere karşı “tam operasyonel kapasiteye” sahip olduğunu ve gerektiğinde sert karşılık vereceğini kaydetti.

Şahbaz Şerif, cuma günü yaptığı açıklamada, komşu Afganistan’a düzenlenen hava saldırılarının ardından Pakistan güçlerinin her türlü saldırganlığa karşı koyabilecek güçte olduğunu ifade etti.

Şerif, X platformu üzerinden yaptığı paylaşımda, “Silahlı kuvvetlerimiz herhangi bir saldırgan niyeti ezme konusunda tam kapasiteye sahiptir. Halkımız Pakistan silahlı kuvvetleriyle omuz omuzadır” ifadelerini kullandı.

Afgan hükümeti perşembe günü yaptığı açıklamada, Pakistan’ın birkaç gün önce kendi topraklarına düzenlediği hava saldırılarına karşılık olarak sınır noktalarına yönelik düzenlenen saldırıda çok sayıda Pakistan askerinin öldürüldüğünü ve esir alındığını duyurdu.

Buna karşılık Pakistan hükümeti, cuma günü Afgan tarafının sınırdaki askeri tesislere yönelik saldırısının ardından Kabil ve Kandahar şehirlerine yönelik operasyonlar düzenlediğini açıkladı.

Pakistan Savunma Bakanı Havace Muhammed  Asıf, Afgan hükümetine karşı “açık savaş” ilan ettiklerini belirtti. Asıf, “X” üzerinden yaptığı açıklamada, “Sabrımız tükendi. Artık bu, bizimle sizin aranızda açık bir savaşa dönüştü” ifadelerini kullandı.

Öte yandan Rusya Devlet Başkanı’nın Afganistan Özel Temsilcisi ve Rusya Dışişleri Bakanı Danışmanı Zamir Kabulov, Afganistan ve Pakistan’a karşılıklı saldırılara en kısa sürede son verme ve anlaşmazlıkları diplomatik yollarla çözme çağrısında bulundu.

Kabulov, Rus haber ajansı Sputnik’e yaptığı açıklamada, “Karşılıklı saldırıların mümkün olan en kısa sürede durdurulmasını ve anlaşmazlıkların diplomatik çözümüne ulaşılmasını destekliyoruz” dedi. Kabulov ayrıca, tarafların talep etmesi halinde Rusya’nın arabuluculuk hizmeti sunma ihtimalini değerlendireceğini kaydetti.


İran'ın olası bir ABD saldırısına vereceği tepkinin sınırları

Adriyatik Denizi'nde ABD uçak gemisi USS Enterprise'ın güvertesinden kalkış yapan bir F-14 Tomcat, 26 Ocak 2026'da (AFP)
Adriyatik Denizi'nde ABD uçak gemisi USS Enterprise'ın güvertesinden kalkış yapan bir F-14 Tomcat, 26 Ocak 2026'da (AFP)
TT

İran'ın olası bir ABD saldırısına vereceği tepkinin sınırları

Adriyatik Denizi'nde ABD uçak gemisi USS Enterprise'ın güvertesinden kalkış yapan bir F-14 Tomcat, 26 Ocak 2026'da (AFP)
Adriyatik Denizi'nde ABD uçak gemisi USS Enterprise'ın güvertesinden kalkış yapan bir F-14 Tomcat, 26 Ocak 2026'da (AFP)

Hüda Rauf

İran ile ABD arasındaki nükleer anlaşma konulu müzakerelerin üçüncü turu Cenevre'de başladı. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Umman Dışişleri Bakanı Bedir el-Busaidi, yaptırımların kaldırılması ve nükleer dosyaya ilişkin olası bir anlaşmanın unsurlarını Umman tarafına sunmak üzere bir araya geldi.

ABD Bakanı Donald Trump görüşme öncesinde, ABD Kongresi'nde yaptığı iki saatlik yıllık ‘Birliğin Durumu’ konuşmasında İran'a değinerek, füze ve nükleer programlar ile ülkedeki son dönemdeki karışıklıklardan bahsetti. Trump, “İran ile müzakere ediyoruz. Onlar bir anlaşma istiyorlar, ancak ‘Asla nükleer silaha sahip olmayacağız’ şeklindeki kutsal sözleri henüz duymadık” dedi.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre İran Savunma Konseyi Genel Sekreteri Ali Şemhani, müzakerelerin ana konusunun İran'ın nükleer silah üretememesi olması halinde, bunun İran Dini Lideri’nin fetvası ve İran'ın savunma doktrini ile uyumlu olacağını belirterek acil bir anlaşmanın yapılabileceğini söyledi.

İran, nükleer silah elde edilmesini yasaklayan Dini Lider'in eski bir fetvasını nükleer silah üretmediğine dair kanıt olarak sunuyor, ancak mesele nükleer silahlardan ziyade, İran'ın nükleer bomba elde etmenin eşiğindeki bir devlet haline gelmesi durumunda güç dengesini değiştirecek nükleer kapasiteler. Trump'ın açıklamaları çelişkili. Bir yandan, İranlıların da kabul ettiği nükleer silaha sahip olmamaktan bahsederken diğer yandan Tahran'ın karşı çıktığı balistik füzeler ve bölgedeki vekil ağlarıyla tehdit ediyor. Trump yine de müzakerelere girdi ve Cenevre'de üçüncü tur müzakereler yapıldı.

ABD’li yetkililer son günlerde İran'a yönelik açıklamaları daha çaresiz ve hayal kırıklığına uğramış bir tonda yaptı. Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Washington'ın Tahran'ın nükleer silah üretmeye çalıştığına dair kanıtları olduğunu söyledi. ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ise İran'ın nükleer silaha sahip olmaya bir hafta uzaklıkta olduğunu belirtti. Tüm bu açıklamalar, Trump'ın geçtiğimiz yıl İran'ın nükleer kapasitesini ortadan kaldırdığını duyurmasıyla çelişiyor. Ancak bu açıklamalar, savaşı desteklemeyen Amerikan halkına savaş fikrini kabul ettirmek için bir girişim olarak yorumlanabilir.

İran, ABD veya İsrail saldırılarına hazırlık yaparken müzakerelere giriyor. Bölgedeki gergin atmosferde, İran askeri çevrelerinde senaryolardan biri olarak büyük çaplı konvansiyonel bir savaştan ziyade, ABD gemilerinin Arap Körfezi'nde İran'ın füze, insansız hava aracı (İHA) ve istihbarat ağlarıyla karşı karşıya kalacağı, sınırlı ama son derece yoğun bir deniz çatışması tartışılıyor. Tahran, büyük savaş gemilerinin güvenliği konusundaki geleneksel kavramı sorgulamak istiyor.

İran, önümüzdeki haftalarda askeri harekat olasılığının yüzde 90 olduğunu ve ABD'nin askeri yığınak yapmasının birkaç hafta sürecek bir askeri harekata yol açacağını tahmin ediyor. Dolayısıyla İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney, ülkesinin saldırıya uğraması halinde karşılık vereceği tehdidinde bulunurken, amacı geleneksel olmayan askeri yeteneklere güvenmekti. İran'ın çok sayıda balistik ve hipersonik füze fırlatma kabiliyeti göz önüne alındığında, bölgedeki ABD üsleri ve hatta Arap Körfezi'nde saldırı menzilinde bulunan uçak gemileri hedef haline gelebilir. Bu yüzden İran, ABD üslerine saldırı ve daha da önemlisi, dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20'sinin geçişini engelleyecek ve küresel enerji piyasasını etkileyecek olan Hürmüz Boğazı'nın kapatılması gibi çeşitli alanları içeren bir karşılık verecektir. Bunun yanında Husilerin de katılarak Kızıldeniz ve Bab’ul-Mendeb'de deniz trafiğini durdurma olasılığı da bulunuyor.

Bu saldırılar ile diğerleri arasındaki fark, İran'ın eskiden saldırıları absorbe etme doktrinine dayanmasıydı. Ancak, dış tehditlerin, iç istikrarsızlığın ve rejimi tehdit eden unsurların bir araya geldiği bu aşamada, rejim değişikliği fikirleri ve rejim içinden bile aday arayışları ile İran, askeri yeteneklerini kullanarak stratejik caydırıcılık kaybını telafi etmeye çalışacaktır. Stratejik caydırıcılık kapasitesinin büyük bir kısmını kaybeden İran, hayatta kalmak için tüm gücünü kullanarak tüm gücüyle karşılık verecektir. Fakat İran'a karşı bir askerî harekât başlatılırsa, bunun Tahran, Washington veya bölge ülkelerinin çıkarlarına değil, bölgedeki saldırılardan yararlanmaya çalışabilecek İsrail'in çıkarlarına olacağı kesin.


Silahlanma yarışı: Hindistan, jeopolitik değişimlere ayak uydurmak için askeri kapasitesini artırıyor

Hindistan'ın Bağımsızlık Günü'nde düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare (Reuters)
Hindistan'ın Bağımsızlık Günü'nde düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare (Reuters)
TT

Silahlanma yarışı: Hindistan, jeopolitik değişimlere ayak uydurmak için askeri kapasitesini artırıyor

Hindistan'ın Bağımsızlık Günü'nde düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare (Reuters)
Hindistan'ın Bağımsızlık Günü'nde düzenlenen askeri geçit töreninden bir kare (Reuters)

Şakir Hüseyin

Hindistan'ın son dönemde askeri bütçesini artırması, uzun vadeli bir güvenlik vizyonu ve Çin ve Pakistan ile stratejik rekabeti yakından takip ederek silah satın alma konusundaki kararlılığını gösteriyor. 2026-2027 mali yılı için ulusal bütçede savunmaya 7,8 trilyon rupi (86,7 milyar dolar) ayrıldı. Bu rakam, 2025-2026 mali yılına göre yüzde 15, 2024-2025 mali yılında ayrılan bütçeye kıyasla yüzde 25'lik bir artış anlamına geliyor.

Hindistan'ın savunma alanında yaptığı harcamalardaki bu artış, sınırları ötesinde askeri operasyonlar yürütme kabiliyetini güçlendirme hedefi çerçevesinde personel sayısı 1,5 milyonu bulan silahlı kuvvetlerini muhafaza etmek ve silah sistemlerini, lojistiğini ve altyapısını modernize etmeyi amaçlıyor. Bu amaçla Hindistan, on iki yıl içinde savunma bütçesini üç katına çıkarmış ve ABD, Çin ve Rusya'dan sonra dünyanın dördüncü büyük savunma bütçesine sahip ülke haline geldi.

Hindistan'ın nükleer komşuları, ülkenin güvenlik hesaplamalarında merkezi bir yer tutmaktadır, ancak stratejik planlaması Pakistan ve Çin ile rekabetin ötesine geçiyor. Yeni Delhi, ekonomik ve demografik ağırlığı ve genişleyen stratejik hedefleri doğrultusunda, dünya meselelerinde hak ettiği yeri almaya çalışıyor.

Yeni Delhi, Rusya, Avrupa Birliği (AB), ABD ve İsrail'den gelişmiş silahlar için milyarlarca dolarlık yatırım yapıyor. Askeri modernizasyon uzun vadeli bir proje olduğundan, ‘Atmanirbhar Bharat’ yani ‘Kendi kendine yeten Hindistan’ sloganı altında yerli üretimi artırmak öncelikli hedef olmaya devam ediyor. Hindistan bunu başarmak için, en yeni silahlara ve teknolojilere olan ihtiyacını karşılamak üzere dış tedarik konusunda çeşitlendirilmiş bir yaklaşım benimsedi. Modi'nin İsrail ziyareti, iki ülke arasındaki stratejik ortaklığın derinliğini de yansıtıyor. Hindistan, İsrail silahlarının dünyanın en büyük ithalatçısıdır ve iş birliği, insansız hava araçları (İHA), füze savunma sistemleri ve istihbarat alanlarını kapsıyor.

frv
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve eşi Sara Netanyahu, Tel Aviv yakınlarındaki Ben Gurion Havalimanı'nda düzenlenen resepsiyonda Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile birlikte, 25 Şubat 2026

Hindistan, Rusya ile iş birliği içinde AK-203 Kalaşnikof saldırı tüfeğini yerel olarak üretiyor. Fransız havacılık ve uzay ekipmanı üreticisi Safran, uçak motorlarının geliştirilmesinde yer almaktadır. Hindistan ayrıca elektrikli gemi motorları alanında Birleşik Krallık ile iş birliği yapıyor ve ABD ile ortak üretim girişimleri başlatıyor.

Hindistan şu anda askeri teçhizatının yaklaşık yüzde 65'ini yerel olarak üretmekte ve savunma üretim değerini 2023-2024'te yaklaşık 14 milyar dolardan 2029'da 33,1 milyar dolara çıkarmayı hedefliyor.

Savunma bütçesindeki son artış, geçtiğimiz yılın mayıs ayında Hindistan ve Pakistan arasında yaşanan askeri çatışmanın ardından yapıldı. Dört gün süren çatışmada savaş uçakları, füzeler ve insansız hava araçları kullanıldı ve bu durum, Güney Asya'nın nükleer bir tırmanışa sürüklenebileceği yönündeki küresel endişeleri artırdı.

Hindistan şu anda askeri teçhizatının yaklaşık yüzde 65'ini yerel olarak üretiyor.

O dönemde, ilk gece 72 Hint ve 42 Pakistan uçağının çatışmaya katıldığı ve bunun İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana bu türden en şiddetli hava çatışması olduğu bildirildi. Bu kez, Keşmir bölgesini bölen Kontrol Hattı boyunca zaman zaman meydana gelen çatışmalardan farklı olarak, tanınmış uluslararası sınır ciddi şekilde ihlal edildi.

Hindistan, geçtiğimiz yıl ağustos ayında 2035 yılına kadar tamamlanması beklenen çok katmanlı bir hava savunma kalkanı olan Sudarshan Chakra Misyonu’nun başlatıldığını duyurdu. Proje, adını Hindu mitolojisinden alıyor ve Hindistan hava sahasını geçilmez hale getirmeyi amaçlıyor. 2020 Haziran ayında Çin ile Galwan Vadisi'nde yaşanan çatışma, Hint askeri planlamacılarının hafızalarında hala tazeliğini koruyor. Çatışma, sınır çatışmaları sırasında kararlaştırılan angajman kurallarına uygun olarak, bomba veya mermi kullanılmadan Gerçek Kontrol Hattı boyunca gerçekleşti. Ancak göğüs göğüse çarpışmalar her iki tarafta da çok sayıda zayiatla sonuçlandı.

Sınır bölgelerinde daha sonra Ladakh’ın doğu bölgesinde yoğun asker ve ağır silah konuşlandırılmasına tanık olundu. Karşılıklı olarak atılan bazı adımlar, Çin-Hindistan ilişkilerinde iyileşmeye yol açtı, ancak Hindistan'a göre 3 bin 488 kilometre uzunluğundaki Fiili Kontrol Hattı ile ilgili temel sorunlar çözülmedi. Çin ise bu hattın yaklaşık 2 bin kilometre daha kısa olduğunu düşünüyor.

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre  Hindistan'ın savunma harcamaları sistemi ve insan kaynakları, tehditlerin iç içe geçmesi ve güç dengelerinin değişmesini dikkate alan stratejik bir vizyon çerçevesinde, gelecekte birçok cephede karşılaşılabilecek zorlukların üstesinden gelinebilmesi için tasarlandı.

Aktif görevdeki personelin maliyeti 2026-2027 mali yılı için 40,3 milyar dolar olarak tahmin edilirken, emeklilik tahsisatı yaklaşık 19 milyar dolar olarak hesaplanmaktadır, bu da savunma yapısında insan kaynaklarının ağırlığını yansıtıyor.

Silah alımı ve altyapı geliştirme için ayrılan sermaye harcamaları, 2026-2027 bütçesinde 2,19 trilyon rupiye, yani 24,1 milyar dolara ulaşarak önceki mali yıla göre yüzde 21,8 artış gösterdi. Bu tutarın 20,4 milyar doları, savaş uçakları, füzeler, gemiler ve denizaltılar dahil olmak üzere askeri varlıkların satın alınması için ayrılacak. Bu tutar önceki mali yıla kıyasla yüzde 24 daha yüksek.

Hükümet, balistik füzeler, topçular ve radar sistemleri dahil olmak üzere çok çeşitli projeler yürüten Savunma Araştırma ve Geliştirme Örgütü'ne (DRDO) 3,2 milyar dolar ayırırken, tedarik için ayrılan fonların yüzde 75'i yerli sanayiye gidecek. Savunma sektöründe faaliyet gösteren devlet şirketleri, toplam yerli savunma üretiminin yüzde 77'sini oluştururken, geri kalan kısmı özel sektör oluşturuyor. Bu durum, özel şirketlerin rolünün kademeli olarak artmasına rağmen kamu sektörünün hakimiyetinin devam ettiğini gösteriyor.

2026-2027 bütçesinde silah alımı ve altyapı geliştirme için ayrılan sermaye harcamaları 2,19 trilyon rupi, yani 24,1 milyar dolar olarak belirlendi.

Geçtiğimiz yıl ortaya çıkan satın alma eğilimlerinin 2026 yılında da devam etmesi bekleniyor. Hükümet tarafından aralık ayında yayınlanan bir açıklamaya göre destroyerler, fırkateynler ve denizaltılar dahil olmak üzere 51 adet büyük deniz aracı, yaklaşık 10 milyar dolarlık bir maliyetle Hindistan Donanması için şu anda inşa ediliyor. Hint donanmasından bir komutan, geçtiğimiz kasım ayında, bu gemilerin iki ila üç yıl içinde teslim edileceğini açıkladı. Donanmanın 2026 ve 2027 yıllarında filosuna 32 gemi eklemesi bekleniyor. Ayrıca, 69 ek gemi ve altı denizaltının inşası için ‘zorunluluk kabulü’ olarak bilinen ön resmi onayı da verdi.

Hindistan, 2035 yılına kadar 175 savaş gemisine sahip olmayı hedefliyor. Çin ise şu anda yaklaşık 370 gemi ve denizaltı işletiyor.

Bu da Çin'in deniz gücünü hızla artırdığına ve Hindistan'ın karşı karşıya olduğu kısıtlamalara ilişkin farkındalığı yansıtıyor. Pakistan donanmasının genişlemesi ve Çin ve Türkiye ile iş birliği, Hindistan'ın planlarına daha fazla aciliyet katıyor.

Hindistan donanmasının güçlendirilmesine hız kazandırılması, 7 bin 500 kilometrelik kıyı şeridini (adalar dahil 11 bin kilometre) korumaktan öte, Hint ve Pasifik Okyanuslarında güç gösterme gibi daha geniş bir hedefe dayalı bir vizyona dayanıyor. Zira burası Güneydoğu Asya, Aden Körfezi ve Arap Körfezi'nin ticaret rotalarına yakın ve Afrika ve Avustralya'ya kadar uzanan bir bölge. Hindistan bu sayede sınırlarının ötesindeki olaylara katkıda bulunmayı ve bunları etkilemeyi amaçlıyor.

dfgt
Hindistan Hava Kuvvetleri akrobasi ekibinin, Bengaluru'daki Yellankayao Hava Üssü'nde düzenlediği bir gösteriden, 13 Şubat 2025 (Reuters)

Stratejik yetenekler alanında Hindistan, füzelerinin menzilini genişletmek için çalışıyor. Ocak ayında, Savunma Araştırma ve Geliştirme Örgütü uzun menzilli gemi savar hipersonik füzesini tanıttı. Savunma Bakanlığı, bu silahın Mach 10'dan başlayan ve ortalama Mach 5,0 hızını koruyan, çoklu sıçramalı hipersonik hızlarda yarı balistik bir yörünge izlediğini belirtti.

Agni-5 nükleer füzesinin menzili 5 bin kilometre. Bu menzil, Pakistan ve Çin'in yanı sıra Suudi Arabistan ve Avrupa, Afrika ve Rusya'nın bazı bölgelerine uzanıyor.

Hindistan, bu füzeyi çoklu savaş başlıklarıyla test ederek, Çin ve Pakistan da dahil olmak üzere, çoklu bağımsız hedefleme özelliğine sahip yeniden giriş aracı teknolojisine sahip seçkin ülkeler grubuna katıldı.

DRDO geçtiğimiz yıl, Stratejik Kuvvetler Komutanlığı ile iş birliği içinde, 2 bin kilometre menzilli Agni-Prime (Agni-P) füzesini raylar üzerine monte edilmiş mobil bir fırlatma rampasından fırlattı. Hindistan'a stratejik silahlarını fırlatmak ve operasyonel esnekliğini artırmak için son derece hareketli seçenekler sundu.

Bu gelişmeler, Hindistan'ın artan askeri hırslarını ve yeteneklerini ve bunun Arap Körfezi bölgesi ve Güneydoğu Asya dahil olmak üzere Asya ve Afrika'daki güç dengesi üzerinde somut etkilerini açıkça ortaya koyuyor.

Hindistan'ın başka ülkelerle olan ortaklıkları, niteliksel ve niceliksel etkileri nedeniyle özellikle önem taşıyor.

Hindistan'ın başka ülkelerle olan ortaklıkları, niteliksel ve niceliksel etkileri nedeniyle özellikle önem taşıyor. Onlarca yıldır Rusya'ya büyük ölçüde bağımlı olan Hindistan, savunma sanayisini yeniden yapılandırma sürecinde Batılı şirketlere kapılarını açmıştır. Yerel özel şirketlerle bir dizi ortak girişim kurmuş olan Hindistan, başka projeler de hazırlanıyor.

Bu konuda Avrupa Hava Savunma ve Uzay Şirketi (EADS), Hindistan'ın Tata Advanced Systems şirketi ile iş birliği yaparak, Hindistan Hava Kuvvetleri için C295 orta taktik nakliye uçağı üretmek ve monte etmek üzere 2024 yılının ekim ayında Gujarat'ta bir tesis açtı. Hindistan Hava Kuvvetleri, eskiyen Afro-748 uçak filosunu yenilemek için bu modelden 56 uçak satın almayı taahhüt etti.

Savunma ve havacılık endüstrilerinde uzmanlaşmış ve eski adıyla Finmeccanica olarak bilinen İtalyan şirketi Leonardo da şubat ayında Gujarat merkezli Adani Enterprises Group'un bir yan kuruluşu olan Adani Aerospace ile bir ortak girişim başlattı. Bu ortak girişim, Hindistan ordusunun önümüzdeki on yıl içinde binden fazla helikopter talebini karşılamak için entegre bir helikopter üretim sistemi kurmayı amaçlıyor.

Bu gelişme, on yıldan fazla bir süre önce Hindistan'da, VIP taşımacılığı için 12 helikopter tedarik etmek üzere imzalanan 560 milyon avroluk sözleşmeyle ilgili yolsuzluk iddiaları nedeniyle büyük bir krizle karşı karşıya kalan İtalyan şirketi için özellikle önem taşıyor. Yetkililer, 2010 yılında imzalanan sözleşmeyi dört yıl sonra iptal etti ve Finmeccanica ile iştiraki AgustaWestland'ın yeni anlaşmalar yapmasını yasakladı. Hindistan, bu yasağı 2021 yılında kaldırdı.

Hindistan ile Fransa'nın Dassault Aviation şirketi arasındaki savunma ilişkileri ivme kazanıyor ve Mirage 2000 uçakları ve Scorpene sınıfı denizaltılar da dahil olmak üzere Fransız sistemlerinin uzun yıllara dayanan kullanım tarihi devam ediyor.

Hindistan, geçtiğimiz yıl uçak gemisini donatmak için 26 adet Rafale model savaş uçağı satın almak üzere 7,4 milyar dolarlık bir anlaşma imzaladı. Hindistan Hava Kuvvetleri daha önce bu modelden 36 uçak hizmete sokmuştu ve bunların bir kısmı Mayıs 2025'te meydana gelen askeri çatışmaya katıldı. Bu çatışma, birçok ülkenin ilgisini çekmeye başlayan Pakistan'ın JF-17 Thunder uçağını da öne çıkardı.

Hindistan şu anda 114 adet Rafale uçağı daha satın almayı planlıyor. Bu uçakların çoğu Fransız desteği ile yerel olarak üretilecek. Hindistan Savunma Bakanlığı, 12 Şubat'ta kara saldırı füzeleri, gemi savar füzeleri ve P-8I deniz devriye uçaklarını da içeren 39,7 milyar dolarlık bir tedarik paketinin parçası olarak anlaşmaya ön onay verdi.

Bu askeri güçlenme, Hindistan ve nükleer silaha sahip olan komşularının, bölgesel hesaplarının küresel hırslarla örtüştüğü, tırmanan bir silahlanma yarışına dahil olduklarını açıkça yansıtıyor.