Huzistan ve İran: İlhak mı, işgal mi?

"Huzistan'ın yaklaşık 100 yıl önce işgal edilmesini ve İran'a ilhak edilmesini inkar etmeyen ve çözümü Ahvaz halkına kendi kaderini tayin hakkının verilmesinde gören üçüncü bir seçenek var."

Arabistan (Huzistan) Eyaleti'nin yönetim merkezi Muhammara (Hürremşehir) (Independent Arabia)
Arabistan (Huzistan) Eyaleti'nin yönetim merkezi Muhammara (Hürremşehir) (Independent Arabia)
TT

Huzistan ve İran: İlhak mı, işgal mi?

Arabistan (Huzistan) Eyaleti'nin yönetim merkezi Muhammara (Hürremşehir) (Independent Arabia)
Arabistan (Huzistan) Eyaleti'nin yönetim merkezi Muhammara (Hürremşehir) (Independent Arabia)

Bir asır önce, dünya haritasında, Arapların “Muhammara Emirliği” veya “Arabistan Emirliği”, Farsların ise “Arabistan Krallığı” adını verdikleri, başkenti Muhammara olan bir devlet vardı. İran Savaş Bakanı Rıza Pehlevi'nin güçleri, askeri ve siyasi bir plan doğrultusunda 1925 yılında bu krallığın topraklarına baskın düzenledi. Söz konusu plana Arabistan Hükümdarı Hazal Han'a karşı Tahran'daki Fars gazetelerinde yaygın düşmanca propaganda yürütmek de eklendi. İranlı yöneticiler daha sonraları bölgeyi Arabistan yerine Huzistan şeklinde isimlendireceklerdi.

Tarihi Arabistan nerede?

Şah Nasıruddin Kaçar'ın oğlu Sultan'ın Ahvaz Elçisi Mirza Taki Han El-Ensari'ye ait Genc Şâyegân (Şâyegan’ın Hazinesi) isimli kitapta krallığın sınırları şu şekilde anlatılmıştır: “Arabistan, Şattü'l-Arab'dan Dizful'un ötesine yani Arabistan ile Luristan arasındaki sınırı oluşturan El-Hüseyiniye'ye kadar uzanır. Genişliği Râmhürmüz ve Şadgan'ın sonundan Huveyze'nin en uzak kısmına ve Osmanlı toprakları ile Irak-ı Arab sınırlarına kadardır. Bu krallığın uzunluğu 100 fersah, genişliği ise yaklaşık 40 fersahtır.” Arabistan Krallığı'nın 1881 yılındaki coğrafi sınırlarını gösteren kitap, el yazması olarak İsfahan şehrindeki Ferheng Kütüphanesi'nde bulunmaktadır.

Mirza Muhammad Taki Han El-Ensari, Huzistan Krallığı'nın kendi dönemindeki coğrafi sınırlarını şu şekilde ifade etmektedir: “Ülkenin güneyinde Şattü'l-Arab, kuzeyinde ise El-Hüseyniyye kasabası bulunmaktadır. Şu anda şehir olan El-Hüseyiniye, Dizful ve Şadgan'ın (Andimeşk) kuzeyinde ve ayrıca Şadgan'ın ile Luristan Eyaleti'ndeki Poldohter şehri arasında yer almaktadır.” El-Hüseyniye'nin sakinleri Lur halkına göre daha kültürlü Araplardır ve çoğu, Arapların El-Hüseyniyat olarak tanımladığı "Sekondi" kabilesine mensuptur. Luri dilindeki "Sekondi" kelimesi Arapça'da "Beni Kuleyb" anlamına gelir. Yazar, Ramhürmüz ve Şadgan şehirlerinin Huzistan Krallığı'na ait olduğunu ve Krallığın doğusunda yer aldığını belirtmektedir. Bu da El-Ensari'nin, Şadgan'ın sonunda Mahşehr ve Hindiyan limanlarında olduğu anlamına gelir. Mahşehr ve Hindiyan Şah Muhammed Rıza Pehlevi yönetiminin ilk dönemlerine kadar idari olarak Şadgan'a tabiydi. Yazar aynı zamanda Huveyze ve o zamanki Osmanlı İmparatorluğu'nun Irak sınırlarını Huzistan Krallığı'nın batı kısmı olarak görüyordu. Bu tanımlama halen geçerli olup İran'ın güneybatısı ve güneyinde bir Arap coğrafyası bölgesinden bahsetmek mümkündür. Bu coğrafya Elam ve Kohkiluyye bölgelerinin kuzeyini sınırlayan tarihi Huzistan'ın kuzeyinden güneydeki Arap kıyı bölgelerine kadar uzanır. Burası onlarca yıl önce şeyhlikler ve emirlikler tarafından yönetilen ve Arap vatandaşların yaşadığı yerdir.

Rıza Han'ın (Rıza Pehlevi) Huzistan ve hükümdarı Hazal bin Cabir'e (Hazal Han) karşı yaptıklarına dair farklı rivayetler var. 1921'de Kaçar Hanedanı’nı deviren darbe hükümetinde, yani kendisini İran Şah’ı ilan etmeden ve 1925'te Şah Rıza Pehlevi unvanını almadan önce, Savaş Bakanı ve Silahlı Kuvvetler Başkomutanıydı. Birbirini takip eden İran rejimleri Huzistan'ın işgali iddiasını kabul etmedi.

Arap, Avrupa ve Pehlevi söyleminde Arabistan

Avrupalılar ve Araplar, İranlı Muhammara güçlerinin Huzistan Eyaleti’nin yönetim merkezini iki tarihi dönemde işgal ettiğini söylüyor: İlki 1841’de ve ikincisi 1925’te. İlk işgalle ilgili olarak İngiliz siyaset adamı ve yöneticisi Lord George Curzon'un Farsçaya çevrilen “İran ve İran Meselesi” kitabında şu ifadeler yer alıyor: “Layard’a göre Huzistan Eyaleti’nin yönetim merkezi Kasım 1841’de İran ordusu tarafından işgal edildi. Daha sonra İran ordusu Karun Nehri yakınındaki Beni Kab kabilesine mensup Arapların üzerine yürüdü. Ancak savaş bittiğinde Türkler, Karun'un ana kıyısında değil, bir kanalın kıyısında yer aldığını öne sürerek bu şehrin mülkiyetini üstlendiler. Bu kanalı Şattü’l-Arab'ın kuzey kıyısında kazmışlardı. İranlılar, şehrin aslında Karun Sahili'nin doğal kıyıları ve doğal ağzı boyunca yer alması nedeniyle, söz konusu kanalın yerini kimsenin belirleyemeyeceğini vurgulayarak şehri boşaltmayı reddettiler. Bölgeyi iyi tanıyan Layard'a, İngiltere Başbakanı Lord Aberdeen tarafından bu anlaşmazlık hakkında rapor hazırlaması talimatı verildi. Layard buranın Osmanlılara verilmesini önerdi ancak Rus hükümeti Osmanlılara karşı İran'a güçlü bir destek verdi. İngiliz devleti de Rusya'yı örnek alarak Erzurum Antlaşması'nda Muhammara’yı İran'ın eline bıraktı. O günden bu yana Muhammara hep bu hükümetin elinde oldu.” Muhammara, Huzistan Krallığı'nın başkentiydi ve bazen kendi adıyla da anılırdı: Muhammara Emirliği.

Paris Times gazetesi "Fars Ülkesi'nde Bir Devrim" başlıklı 22 Ocak 1928 tarihli raporunda ikinci işgalle ilgili olarak şu bilgiyi veriyor: "Huzistan, nesiller boyunca özerklikle yönetilmiş, ancak Şah Rıza Pehlevi, ordusunu 1925'te Muhammara'ya yürüttüğünde bölgenin özerkliği sona erdirmiştir. Muhammara Şeyhi tarafından yönetilen bölgenin Pers İmparatorluğu ile hiçbir işi yoktu, yani Huzistan'ın ticareti İran'la değil Irak'la, Körfez şeyhlikleriyle ve Avrupa'ylaydı. Ayrıca Ahvazlılar, Pers'te gerçekleşen siyasi olaylara, özellikle Anayasa Devrimi'ne katılmamışlardı.

Şah Rıza Pehlevi, “Huzistan'a Yolculuk” adlı kitabında şöyle diyor: "Luristan'ın isyancılarını bastırmaya karar verdim, böylece Huzistan ile Irak arasındaki kritik yolu açabilirdim. Bu, Huzistan'da güvenin yeniden sağlanması için yapıldı; çünkü orada güvensizlik, yağma, isyan ve sadakatsizlik hüküm sürüyordu. Ayrıca, vatanını satan ve kendisini bağımsız bir emir ilan eden ihanetle suçlanmış bir kişiyi de ortadan kaldırmış oldum."

Rıza Şah'ın “Huzistan’a Yolculuk” isimli eseri kendinin yazmadığını, sözlü anlatımlarının Savaş Bakanı olduğu dönemdeki baş sekreteri Ferecullah Behrami tarafından kaleme alındığını belirtmek gerekir. Arabistan yerine Huzistan kelimesini kullanıyor ve Irak derken, şu anda “Arak” denen Irak-ı Acem’i kastediyor.

Şah Rıza, Luristan yöneticilerini isyancılara, Hazal Han'ı ise isyancı ve vatan hainine benzetmekte ve Hazal Han yönetimindeki bölgenin bağımsızlığını bir nevi tanımaktadır. Evet, gerçekten de Huzistan çoğu zaman bağımsızdı veya önceki yüzyıllarda İran'daki diğer krallıklarla ittifak dönemlerinde yarı bağımsız bir statüye sahipti. Şah Rıza bundan bahsetmedi. Bu yolculuğunda Hazal Han'a da hakaret ediyor ve onu Bedevi ve çöl adamı olarak tanımlıyor.

Şah Rıza Pehlevi, Arabistan’a (Huzistan’a) giden askeri güçlerinin önünde Lur, Bahtiyari ve Poştkuh kabilelerinin liderlerinin ittifak kurduğundan söz ediyor ve bu ittifakın amacını soruyor. Bu soruya kendi kendine şöyle cevap veriyor: "Kısaca söylüyorum: Güneydeki petrol madenlerinin bağımsız hale getirilmesi ve İran'ın gelecekteki çıkarlarından mahrum bırakılması." Bu ifadeleriyle, çoğu Huzistan'da bulunan petrol madenleri, yani petrol yataklarının bağımsız olma ihtimaline ilişkin endişesini bir kez daha teyit ediyor. Ayrıca kitabın başka bir yerinde, Luristan'dan Tahran'a döndükten sonra şu bilgileri elde ettiğini belirtiyor: "Huzistan'ı [Arabistan'ı] kuşatma ve bağımsızlığını koruma hamlesi bir süredir bekleniyordu. Bu demek oluyor ki bu meseleyle ilgili plan bir süredir hazırlanıyordu.”

Şah Rıza, "Mezopotamya ve Şam gazetelerinin Hazal’ı Huzistan'ın bağımsız Emir’i olarak tanımlamasından" duyduğu rahatsızlığı dile getiriyor. Şah Rıza, Hazal Han'ı emirliğine resmi olarak yabancıların atanmasını talep etmekle suçluyor. Şam (Suriye, Lübnan, Filistin, Irak) gazeteleri ve hatta Mısır gazeteleri de Hazal Han'ın bu unvanını (Bağımsız Emir) kullandı. Lübnanlı düşünür Emin er-Reyhani, Hazal Han'ı "Arap Kralları" adlı kitabında "Arap Kralları" kategorisine dahil etti.

Rıza Şah'ın yolculuk kitabında dikkat çeken nokta, İran'da yüzyıllardır hüküm süren ve onun "mezhep kralları" olarak nitelendirdiği merkezi olmayan yönetim sistemini kökten ortadan kaldırmak için gösterdiği çabadır. Yani onun düşmanlığı Hazal Han'ın, Lur ve Bahtiyari liderlerinin ötesine uzanıyor ve onun İran'daki ademi merkeziyetçi sisteme olan düşmanlığında; tek milliyetçi, yani İran milliyetçiliği ile merkeziyetçiliğe vurgu yapmasında kendini gösteriyor.

Huzistan'a iki farklı bakış

Daha önce belirttiğimiz gibi, Savaş Bakanı Rıza Şah Pehlevi'nin Huzistan Krallığı'na karşı başlattığı askeri operasyon ve kuvvetlerinin Ahvaz ve Mahşehr şehirlerini işgali, geniş bir ulusal medya kampanyasının bir sonucuydu. Bu kampanya, Tahran'daki çoğu Fars gazetesinin yürüttüğü kapsamlı bir ulusal çabaya dayanıyordu ve odak noktası Hazal Han'ın imajını zedelemek ve onu bir hain ve isyancı olarak tasvir etmekti. 1925'te yayınlanan Arap gazeteleri ise ister Irak'ta ister Şam'da ister Mısır'da, Hazal Han'ın yanında yer aldı ve onu destekledi.

Mahmud Afşar gibi radikal milliyetçi yazarlar ve ikinci Pehlevi döneminde senato üyesi olan Ali Deşti gibi gazeteciler, Arap basınında Hazal Han ve Arabistan yönetimini destekleyen yayınlara cevap vermeye çalıştılar. Bu yazarlar ve başkaları, "Hablu’l Metin" gibi Fars gazetelerinde, Fars milliyetçiliği ve Arap karşıtı nedenlerden dolayı Hazal Han’a yönelik saldırgan kampanyada önemli bir rol oynadılar. Hazal Han'a yönelik bu saldırıya Rıza Pehlevi'ye düşman olanlar da dahil olmak üzere birçok İran milliyetçisi katıldı.

Güney Azerbaycan’ın lideri Cafer Beyşuhuri ve Kürdistan Mahabad özerk bölgesinin lideri Kadı Muhammed'e karşı, yönetimleri sırasında ve sonrasında, bu ayrıştırıcı siyasi retorik 20 yıl sonra tekrar kullanıldı.

Muhammara ve Huzistan Krallığı tarihine yaklaşımım ve Avrupalı siyasetçiler ve yazarların yanı sıra Arap dünyasındaki Araplar tarafından yazılanları ve bu tarihin özü hakkında konuşulanları incelemem yoluyla şunu söyleyebilirim ki çoğu, bu krallığın ve başkentinin İranlılar tarafından iki kez işgal edildiğine inanıyor: İlki 1841'de Şah Muhammed Kaçar'ın hükümdarlığı sırasında, ikincisi ise 1925'te Şah Rıza Pehlevi'nin hükümdarlığı sırasında. İranlı tarihçilerin çoğu, yöneticiler, partiler ve siyasi örgütler bu görüşü reddederken, Arabistan'ın ya da söyledikleri şekliyle Huzistan'ın tarih boyunca İran'a bağlı olduğunu iddia ediyorlar. “Huzistan ve İran'da Ulus Devletin Kaderi” başlıklı kitabımda Huzistan Krallığı'nın Kaçar Hanedanı'na bağlı olduğuna ve 19. yüzyılın ortalarında Muhammara'nın işgali ve ikinci "Erzurum Antlaşması"nın imzalanmasının ardından müttefik krallıklara dayanan siyasi-idari sisteme sahip olduğuna dair bir vurgu yaptım. Bu dönemde Huzistan, bağımsız bir emirlik veya krallıktan, yarı bağımsız ancak bir ölçüde sömürgeleştirilmiş bir krallığa dönüştü ve bu durum 1925 yılına kadar devam etti. Peki neden yarı bağımsız, yarı sömürge diyorum? Çünkü Kaçar Hanedanı bu dönemde, 19. yüzyılın ortalarından 1925'e kadar süren 75 yılı aşkın bir süre boyunca Huzistan'da sadece Huveyze ve Muhammara'da savunma amaçlı iki üs bulundurmuştur. Bu üsler, Osmanlı Devleti'ne karşı sadece savunma amaçlıydı ve Huzistan yöneticisinin gücüne ve yetkisine bağlı olarak büyüklükleri değişiyordu. Ancak, bu üslerin unsurları, Hindistan veya Cezayir örneğindeki klasik sömürgelerde olduğu gibi, krallığın içişlerinde herhangi bir rol oynamadılar. Örneğin, Hazal Han'ın kendi özel ordusu ve polisi vardı. Bu güçler aracılığıyla, Huveyze, Beni Taraf ve Şadgan gibi bölgelerden Tuster, Dizful, Ramhürmüz ve Hindiyan'a kadar Arabistan'ın tüm emirliklerinin kontrolünü ele geçirmeyi başardı. Hazal Han'ın devrilmesinin ardından Huzistan işgal edildi, ardından Pehlevi devletine ilhak edildi ve Ahvaz toplumu siyasi, idari ve hukuki olarak öncekinden farklı bir sömürge aşamasına girdi. Bazı Ahvaz toplum kesimleri bu sömürgeci durumu unuttu ve bu kesimlerde ikinci görüş, yani Farsça söylemin üstün gelmesi hakim oldu. Bunda, İran yetkililerinin son doksan yıl boyunca İran içinde Huzistan topraklarının işgali hakkındaki tarihsel gerçeği doğrulayan herhangi bir kitap, çalışma veya makalenin resmi ve yasal bir şekilde yayınlanmasını yasaklamasının payı var. Huzistan Krallığı ve halkıyla ilgili tarihî, siyasî ve ekonomik birçok kitap ve şerhe rağmen, Huzistan'ın hukuki durumunu açıklamak için uluslararası hukuki bir çerçeve veya tanım bulunmamaktadır: İşgal mi, yoksa ilhak mı? Bu konu, İran'ın kendi içindeki bölgesel ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşlardaki statüsünü belirlemek için önemlidir. Durum böyle olduğu sürece Huzistan, Filistin meselesi ve Güney Sudan meselesi gibi Arap ve uluslararası boyutu olan meseleler gibi değil, bir İran vilayeti olarak kalacak.

Ancak bu iki farklı görüş ve durumun dışında, Huzistan'ın yaklaşık 100 yıl önce işgal edilmesini ve İran'a ilhak edilmesini inkar etmeyen, ancak Ahvaz halkına kendi kaderini belirleme hakkını tanımanın ve bu hakkın uygulanması için federatif bir sistem kurmanın çözüm olduğunu düşünen üçüncü bir seçenek bulunmakta.

2012 yılında Filistin Yönetimi uluslararası hukukçulardan oluşan bir hukuk ekibi atadı ve bu ekip aracılığıyla Birleşmiş Milletler'i Filistin'i gözlemci devlet olarak kabul etmeye ikna etti. Görünüşe göre bu Ahvaz özelinde de uygulanabilir. Örgüt veya konsey adı ne olursa olsun, Ahvaz figürlerinin ve oluşumlarının çoğunu içermeli ve İran'da özerklik ya da federal bir sistem kurarak ülke içinde bir yer edinme mücadelesi vermelidir.

* Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan tercüme edilmiştir.



Kazakistan, ağustos ayında Novorossiysk üzerinden petrol ihracatını artırdı

Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki Novorossiysk Limanı’nda bir yeniden yükleme tesisi (Reuters)
Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki Novorossiysk Limanı’nda bir yeniden yükleme tesisi (Reuters)
TT

Kazakistan, ağustos ayında Novorossiysk üzerinden petrol ihracatını artırdı

Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki Novorossiysk Limanı’nda bir yeniden yükleme tesisi (Reuters)
Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki Novorossiysk Limanı’nda bir yeniden yükleme tesisi (Reuters)

Kazakistan’ın devlete ait boru hattı işletmecisi KazTransOil bugün yaptığı açıklamada, ülkenin geçtiğimiz ağustosta Karadeniz kıyısındaki Novorossiysk Limanı üzerinden gerçekleştirdiği petrol sevkiyatını yüzde 27,8 artırarak 460 bin metrik tona çıkardığını bildirdi.

Buna karşılık Orta Asya ülkesi, Baltık Denizi kıyısındaki Rusya’nın Ust-Luga Limanı üzerinden yaptığı ihracatı geçen ay yüzde 30 azaltarak 200 bin tona düşürdü.

Reuters’a konuşan sektör kaynakları, Rusya’nın Kazak petrolünün Ust-Luga’dan Novorossiysk’e yönlendirilmesini sağladığını belirtti. Bu adımın, Karadeniz’de artan güvenlik riskleri nedeniyle Baltık bölgesinden Rus petrolü ihracatı için ilave kapasite oluşturduğu kaydedildi.


Trump-Şi zirvesi öncesinde... Washington, yapay zekânın risklerine yönelik bir mekanizma öneriyor

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Çin Başbakan Yardımcısı He Lifeng ile yaptığı görüşmenin ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (Reuters)
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Çin Başbakan Yardımcısı He Lifeng ile yaptığı görüşmenin ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (Reuters)
TT

Trump-Şi zirvesi öncesinde... Washington, yapay zekânın risklerine yönelik bir mekanizma öneriyor

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Çin Başbakan Yardımcısı He Lifeng ile yaptığı görüşmenin ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (Reuters)
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Çin Başbakan Yardımcısı He Lifeng ile yaptığı görüşmenin ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. (Reuters)

ABD, yapay zekâyla bağlantılı ve ulusal güvenlik tehdidi oluşturabilecek olayların bildirilmesine yönelik ABD ile Çin arasında ortak bir mekanizma kurulmasını önerdi. Söz konusu adım, bu alandaki en büyük iki güç arasında diyaloğun geliştirilmesini hedeflerken, ABD Başkanı Donald Trump ile Çin Devlet Başkanı Şi Cinping arasında bu hafta Washington’da yapılması beklenen zirve öncesinde geldi.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, New York’ta Çin Başbakan Yardımcısı He Lifeng ile gerçekleştirdiği görüşmelerin ardından yaptığı açıklamada, tarafların özellikle ulusal güvenlik konularına odaklanan yeni bir yapay zekâ diyaloğu oluşturulmasını ele aldığını söyledi. Bessent, bu kapsamda ortak tehdit oluşturan veya ortak hedeflerle bağlantılı olayların bildirilmesine yönelik bir sistem kurulmasının da gündemde olduğunu belirtti.

Bessent, yapay zekâ alanında dünyada birinci ve ikinci sırada yer alan ABD ile Çin arasındaki şeffaflığın artırılmasının, bu faaliyetin sınırları aşan niteliği nedeniyle önem taşıdığını ifade etti.

Trump ve Şi, geçtiğimiz mayıs ayında Pekin’de gerçekleştirdikleri zirvede yapay zekânın geliştirilmesi konusunda istişarelerde bulunulması ihtimalini ele almış, ancak söz konusu diyalog resmi bir çerçeveye dönüşmemişti.

Pekin’in ABD’nin önerisine ilişkin tutumu ise netlik kazanmadı. Şarku’l Avsat’ın Çin resmi haber ajansı Xinhua’dan aktardığı haberde, tarafların yapay zekâ konusunu görüştüğüne değinilirken, ekonomik ve ticari görüşmelerin ‘açık, kapsamlı ve yapıcı’ geçtiği belirtildi.

Gümrük vergileri ve stratejik olmayan mallar

Görüşmelerde ayrıca, ticaret ve yatırımlara ilişkin önceki mutabakatların uygulanması da ele alındı. Görüşmeler, Trump ile Şi arasında önümüzdeki perşembe ve cuma günü yapılması planlanan zirveye hazırlık kapsamında gerçekleştirildi.

ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer, Washington ve Pekin’in mayıs ayında üzerinde anlaşmaya varılan ve Ticaret Konseyi olarak adlandırılan mekanizma kapsamında, gümrük vergisi indirimlerine konu olabilecek stratejik olmayan ürünleri belirlemeye yönelik bir sistemi hayata geçirmek için çalıştığını söyledi.

Greer, olası listenin bazı tüketim malları ile Çin’in düşük teknoloji ürünlerini içerebileceğini, bunun karşılığında ABD’nin enerji, tarım ürünleri ve tıbbi cihazlarının yer alabileceğini belirtti.

ABD’nin gelişmiş yapay zekâ çipleri ve yarı iletken üretim ekipmanlarına yönelik ihracat kontrollerinin ise yapay zekâ mekanizmasına ilişkin görüşmelerin gündeminde olmadığını vurguladı.

Danışmanlık şirketi The Asia Group’un dijital ekonomi biriminin ortağı ve başkanı George Chen, diyaloğun sürdürülmesinin önemli bir gelişme olduğunu söyledi. Ancak Chen, iki ülke arasındaki güven düzeyinin düşük olması ve Pekin’in Washington’ın Çin’in yapay zekâ sektörünün gelişimini sınırlandırmaya çalıştığına inanması nedeniyle yapay zekâ alanındaki iş birliğinin hâlâ sınırlı olduğuna işaret etti.

İlerleyen görüşmelerde yapay zekânın silahlarda kullanılması, güvenlik ilkeleri, kritik altyapıların korunması ve siber saldırıların önlenmesi gibi daha hassas konuların da ele alınması bekleniyor.

Görüşmeler, ABD ile Çin’in yeni bir zirveye hazırlanırken mevcut ticaret ateşkesinin 10 Kasım’daki sona erme tarihinin yaklaşmasıyla gerçekleşiyor. Çin’in ABD tarım ürünleri alımlarını yıllık yaklaşık 17 milyar dolar artırma ve Boeing’den 200’den fazla uçak satın alma taahhütleri de dahil olmak üzere diğer bazı konularda ise henüz anlaşma sağlanmış değil.


Şi Cinping-Trump zirvesi: Pekin büyük bir anlaşmaya bahis oynamıyor

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Pekin'deki Cennet Tapınağı turu sırasında birlikte yürüyorlar, 14 Mayıs 2026 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Pekin'deki Cennet Tapınağı turu sırasında birlikte yürüyorlar, 14 Mayıs 2026 (Reuters)
TT

Şi Cinping-Trump zirvesi: Pekin büyük bir anlaşmaya bahis oynamıyor

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Pekin'deki Cennet Tapınağı turu sırasında birlikte yürüyorlar, 14 Mayıs 2026 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Pekin'deki Cennet Tapınağı turu sırasında birlikte yürüyorlar, 14 Mayıs 2026 (Reuters)

Şerbil Berakat

Mayıs ayında Pekin'e yaptığı ziyaret sırasında Donald Trump, Zhongnanhai surları içinde kendisine eşlik eden Şi Cinping'e, bu özel yerde başka devlet başkanlarını ağırlayıp ağırlamadığını sormadan edemedi. Çin Devlet Başkanı'nın cevabı kısaydı: “Burada çok nadiren devlet başkanlarını ağırlıyoruz” dedi ve ardından Vladimir Putin'in de burada ağırlandığından bahsetti; oysa, Zhongnanhai Richard Nixon, George W. Bush ve Barack Obama'nın da uğrak yeri olmuştu.

Cevap sıradan görünebilir, ancak iki adam arasındaki ilişkinin doğasını özetliyor. Trump, Şi'yi “dost” olarak tanımlamakta ısrar ederken, Pekin ilişkiyi kişiselleştirmekten kaçınıyor. Bugün, Trump muhtemelen önümüzdeki çarşamba günü başkanlık uçağından inişinde Şi'yi karşılamaya ve Washington'da ona görkemli bir akşam yemeği vermeye hazırlanırken, törensel etkinliklerin ardında daha karmaşık bir zirve yatıyor gibi görünüyor. Şi, “dostu” ile değil, bir sonraki hamlesi tahmin edilmesi zor olan Amerikan başkanıyla görüşmeye geliyor.

O, büyük uzlaşmaların adamı değil

Amerikalı uzmanlar, kişisel ilişkilerin, zirvelerin ve diplomatik ziyaretlerin Çin-Amerikan ilişkilerindeki önemli aşamalarda önemli bir rol oynadığına inanıyor. 1972'de Henry Kissinger'ın Pekin ziyareti ve Çin Başbakanı Çu Enlay ile yakın ilişkisi, aynı yıl Richard Nixon'ın tarihi ziyareti ve Mao Zedong ile görüşmesi, buna bir örnek. Bundan yedi yıl sonra da Jimmy Carter, Beyaz Saray'ın kapılarını Deng Şiaoping'e açarak iki ülke arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasının önünü açtı. Ancak, Şi ve Trump'ın ilk ve mevcut dönemlerindeki sık görüşmeleri, iki lider arasındaki kişisel kimyaya güvenmenin aynı dönüşümü sağlamadığını gösterdi.  

Bu sadece daha kurumsal ve metodik bir yaklaşımı tercih etmesiyle bilinen Şi Cinping ile ilgili değil, aynı zamanda kendisini göstermeyi sevdiği gibi bir anlaşma yapıcı olmadığını kanıtlamış olan Trump ile de ilgili.

xvfbfbf
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Pekin'deki Halkın Büyük Salonu'nda Başkan Donald Trump ile tokalaşıyor, 14 Mayıs 2026 (AP)

ABD Ulusal Güvenlik Konseyi'nde 2021-2023 yılları arasında Çin'den sorumlu eski direktör Jonathan Tsien'in yakın zamanda The Atlantic'te yayınlanan son makalesinde belirttiği gibi, Trump ne 1949'da NATO'yu kuran Harry Truman, ne 1962'de Küba Füze Krizi'ni gizli diplomasiyle yöneten John F. Kennedy, ne Mihail Gorbaçov ile silah kontrol anlaşmalarını müzakere eden Ronald Reagan ve kesinlikle, ABD-Sovyet-Çin üçgenine kapıyı açarak Soğuk Savaşı yeniden şekillendiren Nixon gibi değil.

Uygulamada Trump'ın iki dönemlik diplomatik sicili mütevazı kaldı. Kim Jong-Un ile yaptığı ve kalıcı bir siyasi anlaşmayla sonuçlanmayan zirveden, Hindistan ve Pakistan arasındaki savaşı sona erdirmede rol oynadığı iddiası ki, Yeni Delhi bunu reddetti ve Vladimir Putin'i Ukrayna'daki savaşı en temel ve adil şartlarda bile sona erdirmeye ikna edememesine kadar, başarılarının çoğu da belirsiz veya eksik.

Pekin bu deneyimi net bir şekilde okuyor; Trump büyük uzlaşmaların adam değil, ancak bu onun hafife alınacak bir başkan olduğu anlamına gelmiyor. Öngörülemezliği onu müzakere masasında daha tehlikeli hale getiriyor. Öte yandan, Çin diplomasisi son yıllarda, bazen kendisi hiçbir çaba harcamadan, Trump’ın pragmatizminden ve dış politikasının değişkenliğinden yararlanmayı öğrendi.

Bu nedenle Pekin, ABD Başkanı'nın Beyaz Saray'a dönüşünden bu yana üçüncü olan Trump-Şi zirvesini şansa bırakmıyor. Trump'ı kışkırtmanın, onu küçümsemenin veya yenilmiş gibi göstermenin olumsuz sonuçları olabilir.

Çin, Trump'ın politikalarının kendisini uluslararası sahnede varlığını genişletmeye, birçok ülkeye daha istikrarlı bir ortak veya Amerikan politikalarına karşı gerekli denge unsuru olarak sunmaya ittiğini düşünse de Çinli planlamacılar Washington zirvesinde hatalardan ve yanlış hesaplardan kaçınmak için çalışıyorlar. Bu nedenle, zirve hazırlıklarına titiz bir planlama, güç ve baskı kozları toplama ve aynı zamanda Washington'u cezbedebilecek fırsatlar ve çıkarlar sunma damga vuruyor.

Pekin, İran konusunda gelecekteki herhangi bir anlaşmada veya yeni bölgesel düzenlemelerde kolaylaştırıcı veya eş garantör rolü oynamaya giderek daha fazla hazırlanıyor; bu, Washington'un kabul etmek ve bundan yararlanmak zorunda kalabileceği bir gerçektir

Çin Başbakan Yardımcısı He Lifeng, zirvenin gündemini kesinleştirmek üzere Çin heyetinin başında Washington'a giderken, ticaret ve gümrük tarifeleri, İran savaşı ve yapay zekâ konularının masadaki en önemli konular arasında olması bekleniyor.

Ateşkes uzatılacak mı?

Trump ve Şi'nin bir yıl önce Busan'da vardığı ticaret ateşkesi sona yaklaşırken, ticaret ve gümrük tarifeleri konusu giderek daha fazla önem kazanıyor. Washington'un geçen yıl Pekin'in nadir toprak madenlerini koz olarak kullanmasının ardından gümrük tarifelerini yükseltme kararından geri adım atmasına rağmen, birçok sektörde gümrük tarifeleri yürürlükte kalmaya devam etti ve Penn Wharton Bütçe Modeli'ne göre Çin ithalatına uygulanan ortalama etkili ABD gümrük tarifesi temmuz ayında yüzde 22,8'e ulaştı.

Ancak iki ülke arasındaki ticaret, 2025 yılının aynı dönemine kıyasla yüzde 5,4 oranında artış gösterdi ve Çin ihracatı toplam ticaretin yüzde 75'ini oluşturarak Pekin'e önemli bir pazarlık gücü sağladı. Dolayısıyla gümrük tarifelerinin yükseltilmesi, Çin'i nadir toprak madenleri ve diğer ekonomik araçları kullanmaya itebilirken, tarifelerin düşürülmesi ticaret dengesizliğini Çin lehine genişletecektir.

Pekin, kasım ayındaki ara seçimlerden önce, Trump'ın bilhassa çiftçiler konusunda olumlu ekonomik sonuçlar sunma ihtiyacında olmasına bahis oynuyor. Bu nedenle Şi Cinping, ticaret ve yatırım önerileriyle birlikte, önemli Çinli iş adamlarından oluşan bir heyetle Washington'a gidiyor.

Öte yandan, Pekin bazı Amerikan endişelerini dikkate aldığını da gösterdi. Bu ay Asheville'de düzenlenen G20 maliye bakanları toplantısının nihai bildirisinde Washington tarafından önerilen ve “piyasa mekanizması dışındaki uygulamaların ve politikaların” ele alınmasını öngören maddeye karşı çıkmasına rağmen, Çin bu taleplere kısmi bir yanıt olarak yorumlanabilecek önlemler aldı. Bunlar arasında, dış pazarlarda fiyat savaşlarını ve dampingi önlemek için otomotiv sektöründeki düzenlemelerin sıkılaştırılması, zayıf yerli şirketlerin birleşmelere veya pazardan çıkmaya yönlendirilmesi de yer alıyordu.

Bu girişime bir cevap gibi görünen açıklama ile Trump, Çinli şirketlerin Amerikan topraklarında fabrika kurmaları ve Amerikalıları istihdam etmeleri şartıyla Çin otomobillerinin ABD'ye girmesine izin vermeye açık olduğunu söyledi.

İran problemi

Zirveye hazırlıklarının bir parçası olarak Şi Cinping, Bişkek'teki Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesi ve Yeni Delhi'deki BRICS zirvesinin yanı sıra Kahire'ye yaptığı ziyaret de dahil olmak üzere diplomatik bir tur gerçekleştirdi. Kahire'de Wang Yi tarafından “Ortadoğu için Çin çözümü” olarak tanımlanan bölgesel bir güvenlik girişimini sundu. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre ancak en önemli hadise, Yeni Delhi ve Washington arasındaki ilişkilerin gergin olduğu bir dönemde Hindistan'da Narendra Modi ile yaptığı görüşmeydi. Giderek artan Çin-Hindistan yakınlaşması, Biden döneminde Çin'i dengelemek için Hindistan'ın rolünü genişletmeye dayanan ABD'nin Asya stratejisini daha da karmaşıklaştırıyor.

cvfb
Hindistan Başbakanı Narendra Modi, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile Hindistan'ın Yeni Delhi kentinde düzenlenen BRICS zirvesinin ikinci gününde bir araya geldi, 13 Eylül 2026 (Reuters)

Buna paralel olarak, İran savaşındaki Çin diplomasisi, Körfez'in her iki tarafındaki ortakları arasında dengeyi korumaya çalışmaktan, Tahran'a belirli talepler sunmaya doğru kaydı. Bu talepler arasında Hürmüz Boğazı'nın açılması ve seyrüsefer özgürlüğünün garanti altına alınması, Körfez ülkelerine yönelik saldırıların durdurulması ve savaşın, özellikle Yemen'e doğru genişletilmesinden kaçınılması yer alıyor. Bu talepler, Amerikan çerçevesinden bağımsız yeni bir güvenlik mimarisi üzerine bölgesel diyalog çağrısıyla birlikte geldi. Wang Yi, Pekin'de İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'ye bunu iletti.

Bu denklem, Pekin'e, ABD’nin İran'a karşı devreye soktuğu “Ekonomik Dışlama” planı karşısında manevra alanı sağlıyor; zira Tahran'a uygulanan yaptırımların Çin ile doğrudan bir ekonomik çatışmaya dönüşmesi olası görünmüyor. Washington ve Pekin'in, ABD'nin etkili Çin kurumlarını hedef almaktan kaçınması karşılığında, Pekin'in İran petrol alımlarını azaltması veya İran ile ticaretini, Tahran'a uygulanan ambargoya katılmadan Amerikan taleplerini kısmen karşılayacak şekilde yeniden yapılandırması şeklinde örtük bir uzlaşmayı görüşmeleri muhtemeldir.

Bu denklemin merkezinde petrol ve Hürmüz Boğazı öne çıkıyor. Savaş sırasında Çin, talep yoluyla ham petrol fiyatlarını etkileme gücünü gösterdi, bu da Şi Cinping'e, özellikle seyrüseferdeki aksamalar ve fiyat artışları devam ederse, Trump ile İran konusunda yapılacak görüşmelerde ilave bir koz sağlıyor.

Bu nedenle Pekin, İran konusunda gelecekteki herhangi bir anlaşmada veya yeni bölgesel düzenlemelerde kolaylaştırıcı veya eş garantör rolü oynamaya giderek daha fazla hazırlanıyor; bu, Washington'un kabul etmek ve bundan yararlanmak zorunda kalabileceği bir gerçek. Ancak, Çin'in manevra alanı, gücü, nüfuz alanının sınırları ve çatışmaya dahil olan ve ondan etkilenen taraflar arasında hassas bir dengeyi koruma ihtiyacı nedeniyle sınırlı. Bu durum, etkili bir Çin rolüne izin vermeyi, Washington'un kendi kararına bağlı kılıyor.

Trump-Şi zirvesi, son günlerde medyaya hâkim olan “düşük beklentiler” ifadesine indirgenemez. Zira Trump'ın yaklaşımı ve dış politika tarzı, geniş kapsamlı herhangi bir stratejik anlayış için çıtayı düşük tutuyor

Burada Trump yönetimi gerçek bir problemle yüzleşiyor: Pekin'i görmezden gelmek, statükonun devamından minimum maliyetle faydalanmasına izin vermek anlamına gelirken, rolünü kabul etmek ise Ortadoğu'daki, özellikle de kilit Körfez ülkelerindeki etkisinin ve varlığının bir kısmından vazgeçmek anlamına geliyor.

sdv
Uçak gemisi USS Abraham Lincoln’ün, destek gemisi USNS Arctic ile denizde ikmal operasyonu sırasında, helikopterlerin iki gemi arasında malzeme transferi yapması, 8 Mayıs 2019 (ABD Donanması Basın Ofisi/AFP)

Bu nedenle, Trump yönetimi, Çin'in rolü konusunda sınırlı seçeneklere sahip gibi görünüyor; Pekin'e karşı ne baskıyı artırarak olumsuz ne de geniş bir manevra alanı tanıyarak olumlu dramatik adımlar atmadan ilerlemesi gerekiyor. Bu bağlamda özellikle dikkat çekici olan, birkaç gün önce Wang Yi ile ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio arasında Ortadoğu'daki gelişmelerle ilgili yapılan telefon görüşmesiydi.

Tayvan ve Ukrayna'daki savaş

Bilhassa Çin tarafının şüphesiz gündeme getireceği Tayvan başta olmak üzere gündeme başka konular da gelebilir. Gelgelelim, özellikle Trump'ın ABD'nin adanın güvenliğine olan bağlılığını azaltma eğilimi göz önüne alındığında, bunun büyük bir anlaşmazlık noktası haline gelmesi beklenmiyor. Bu bağlamda, ABD medyası, Washington'un Trump'ın “önemli bir pazarlık kozu” olarak tanımladığı Tayvan ile silah anlaşmasını askıya almayı düşündüğünü belirtti.

Ukrayna dosyasına gelince, Moskova, önümüzdeki ay Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) zirvesi sırasında Shenzhen'de Putin, Şi ve Trump arasında üçlü bir zirve olasılığından bahsetti. Şi ve Modi ise Ukrayna krizini sona erdirmek için rol oynamaya hazır olduklarını açıkladılar. Washington ve Kiev'in, Pekin'in Doğu Ekonomik Forumu sırasında Kiev'den Vladivostok'u bombalamamasını istediğini ve Ukrayna'nın da buna uyduğunu açıklaması dikkat çekiciydi.

Bu, bir şekilde hem Moskova'nın hem de Kiev'in önceki çekincelerini bir kenara bıraktığını ve artık savaşı sona erdirmek için herhangi bir denklemde Çin'i vazgeçilmez bir taraf saydığını gösteriyor.

Yapay zekâ yarışı

Yapay zekâda hakimiyet yarışının, özellikle ABD’li teknoloji şirketlerinin güvenlik ve emniyet endişeleri nedeniyle yapay zekâ modellerinin gelişiminin yavaşlatılması yönündeki çağrılarının ardından, zirve kapsamındaki temaslarda önemli bir yer tutması bekleniyor. Pekin, ABD'nin çağrısını prensipte reddetmiş olsa da güvenlik ve yönetişim kuralları konusunda teknik bir diyaloğa hazır görünüyor.

Şi Cinping, bu diyaloğa 29 ülkenin katılımıyla Şanghay'da Dünya Yapay Zeka İşbirliği Örgütü'nün (WAICO) kurulması, sektörün küresel yönetişimi için dört ilke önerisi, ayrıca BRICS zirvesinde başlattığı “açık kaynaklı yapay zekâ” girişimi de dahil olmak üzere bir dizi girişimle birlikte katılıyor.

drgbg
Tibet Gençlik Kongresi üyeleri, BRICS zirvesi için Hindistan'a yapacağı ziyaret öncesinde Yeni Delhi'de Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'in posterlerini taşıyan bir protesto gösterisi düzenlediler, 11 Eylül 2026 (AFP)

Çin yapay zekâ modeli, yapay zekâ modelinin yeteneklerini geliştirmeye daha fazla önem veren ABD modeline kıyasla, pratik uygulamaları genişletmeye odaklanırken, Pekin, model geliştirme hızını yavaşlatma ve güvenlik önlemlerini güçlendirme yönündeki ABD çağrılarına uyum sağlamaya istekli görünüyor. Ancak Çin, bu çağrıların rakipleri engellemek ve ABD'nin üstünlüğünü pekiştirmek için bir araç olarak kullanılabileceği olasılığından da endişe duyuyor.

Çin bu endişesinde yalnız değil; Fransız Mistral şirketi ve Alman Yapay Zekâ Derneği, güvenlik endişelerinin Amerikan şirketlerinin hakimiyetini güçlendiren ve rakiplerinin kendisine yetişebilmesini sınırlayan düzenlemeler getirmek için kullanılmasına karşı uyarıda bulundu.

Düşük beklentiler mi?

Bu nedenle, Trump-Şi zirvesi, son günlerde medyaya hâkim olan “düşük beklentiler” ifadesine indirgenemez. Zira Trump'ın yaklaşımı ve dış politika tarzı, geniş kapsamlı herhangi bir stratejik anlayış için çıtayı düşük tutuyor. Bu arada Pekin, Washington'un uluslararası düzeni yeniden şekillendirmek için Çin ile iş birliği yapabileceği büyük girişimlerden ziyade küresel hegemonyasını yeniden üretmekle daha çok meşgul olduğuna inanıyor.

 O güne kadar Şi, büyük bir anlaşma arayışıyla Washington'a veya Trump ile görüşmeye gitmeyecek. Bunun yerine, zirveyi stratejik bir dönüm noktasına dönüştürmeden, Çin'in Washington ile ilişkilerini anlaşma anlaşma, dosya dosya yönetmesine olanak sağlayacak bir kart destesi taşıyacak.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.