Büyük Sahra'da ‘İslam Devleti’... Sahel DEAŞ’ı

Sınırların ötesinde seyahat etmeye ve savaşmaya hazır savaşçılar yetiştiren bir insan rezervuarı…

Demokratik Kongo Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri, DEAŞ unsurlarıyla mücadeleye yönelik operasyonlarını sürdürüyor. (AFP)
Demokratik Kongo Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri, DEAŞ unsurlarıyla mücadeleye yönelik operasyonlarını sürdürüyor. (AFP)
TT

Büyük Sahra'da ‘İslam Devleti’... Sahel DEAŞ’ı

Demokratik Kongo Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri, DEAŞ unsurlarıyla mücadeleye yönelik operasyonlarını sürdürüyor. (AFP)
Demokratik Kongo Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri, DEAŞ unsurlarıyla mücadeleye yönelik operasyonlarını sürdürüyor. (AFP)

Abdullah Faysal Al Salih

Irak'ta ortaya çıkışından ve Suriye'de yayılmasından bu yana, dünya DEAŞ’ı yakından izliyor, onunla mücadele etmeye ve yayılmasını sınırlamaya çalışıyor. Örgüt, Irak'taki mezhep gerilimlerini Irak el-Kaidesi ve 2003'teki rejimin çöküşünden sonra oyundan düşen ‘Baas Partisi’ rejimi kalıntılarını kullanarak ortaya çıktı.

‘İşgal karşıtı direnişin’ meşruiyet kazanması için 2006 yılında ‘Irak İslam Devleti Örgütü’ adı seçildi ve ardından 2011'de başlayan çatışmalardan yararlanarak Suriye'de genişledi. 2014'te isim ‘Irak ve Şam İslam Devleti Örgütü’ olarak değiştirildi ve bu noktadan sonra DEAŞ adı kullanıldı.

İki ülkenin topraklarında sahada örgütlenme genellikle İslam tarihini çağrıştırır. Çünkü Suriye ve Irak, iki önemli İslam devleti olan Emevi ve Abbâsî dönemlerine ev sahipliği yaptı. Hilafet’in meşruiyetinden yararlanmak amacıyla örgüt sıkı bir İslam şeriatı yorumunu uygulayarak karşıtlarına iki mesaj iletir: Birincisi, ‘Allah’tan başka hiç kimsenin kınamasından korkmamak’; ikincisi, ‘İslam Devleti’ne karşı çıkmaya çalışanların korkunç cezalara çarptırılacağı.

Örgütün gücü ve genişleme ajandası, İslam dünyası ve uluslararası ortakları için artan bir tehdit oluşturur. Çünkü ‘hilafet’ fikri, sınırları aşan bir yapıya sahip olduğundan, DEAŞ’ı uluslararası bir örgüt haline getirir ve uluslararası hukuku tanımayan, iddia edilen ‘hilafet’ altında birleşen bir devlet kurmayı amaçlar. Bu nedenle DEAŞ, Irak ve Şam'dan binlerce kilometre uzak bölgelere yayıldı. Örgüt, Irak ve Suriye dışında sekiz vilayetin kurulduğunu duyurdu, bunlar: Horasan (Afganistan ve Pakistan), Cezayir, Kafkasya, Mısır, Libya, Arabistan Yarımadası (Suudi Arabistan), Yemen ve Afrika Sahel bölgesi…

Bugün DEAŞ örgütünün uluslararası tehdidi, temel olarak iki bölgede yoğunlaşıyor: İlk olarak, Afganistan'daki Horasan bölgesi, medya tarafından günlük olarak aktarılanlara göre örgüt burada aktif olarak Taliban'ın otoritesine meydan okuyor ve radikalizmi artırıyor. Ancak en tehlikeli kısım, örgütün Afrika Sahel bölgesindeki koludur.

Batı Afrika Vilayeti'nin genişlemesi, Arap medyasında neredeyse görmezden geliniyor. Ancak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) raporları, ‘DEAŞ - Batı Afrika Vilayeti’ örgütünün gerçekleştirdiği terörist saldırıların, Afrika kıtasındaki en radikal örgüt olarak kabul edilen ‘Boko Haram’ tarafından gerçekleştirilen saldırılardan daha vahşi olduğunu gösteriyor. Afrika'daki birçok aşırı örgüt, özellikle de 2015 yılında Boko Haram dahil olmak üzere DEAŞ’a biat etti. Boko Haram, diğer örgütlerden ayrılan unsurlarla birlikte, (Mağrip El-Kaidesi gibi) DEAŞ’a katıldı. DEAŞ’ın ‘Büyük Sahra'daki İslam Devleti’ni’ resmi bir eyalet olarak tanıması Mart 2022'ye kadar gecikti.

Diğer yandan DEAŞ'ın Afrika'da yükselişi, Rusya'nın yanı sıra bölgede savaşmak üzere paralı asker devşirmesiyle ünlü Wagner şirketinin yanı sıra Fransa başta olmak üzere, Avrupa Birliği ülkelerinin de müdahalesine yol açtı.

“Libya'da 2011 yılında devletin düşmesi, Sahel bölgesinde silahların yayılmasında artışa yol açtı.”

Afrika Sahel Bölgesi

Bu isim, Kuzey'de Büyük Sahra, Güney'de Sudan, Doğu'da Eritre'ye ve Batı'da Senegal'e kadar uzanan, Afrika'daki tropikal savana kuşağına verilen isim. Sahel (Sahil), Sahra Çölü'nün kuzeyi ve güneyinde doğal sınır oluşturan çöl bitkilerinin yetiştiği bölge, sanki bir çöl sahili. Bu bölge, ikliminin sertliği ve arazisinin engebeli oluşuyla dikkat çeker, yıl boyunca az yağış, kuraklık ve yüksek sıcaklık hakimdir. Bölge, izole edilmiş platolar ve bölgenin jeolojisini oluşturan dağlarla karakterize ediliyor.

Kısa bir tarihi bakış

Sahel bölgesinde 13-17’inci yüzyıllar arasında, birkaç krallık ortaya çıktı. Siyasi yaşam, sakinlerinin bölgeler arasında hareket etme becerisine sahip olduğu çöl yolu üzerinden yapılan ticaretin yanı sıra, altın madenciliği endüstrisinin ve fazla tahılların depolanmasının gelişmesiyle istikrarlıydı. Ayrıca, Sahra'nın geçit yolu ticareti, bölge halkının bölgeler arasında hareket etme becerisini ustalıkla gerçekleştirdiği bir ticaret ağı oluşturdu. Ancak Sahel'in altın rezervlerine yönelik diğer bölgelerin artan hırslarıyla birlikte, bölgedeki durum giderek değişmeye başladı; önce kuzeyden gelen istilalar ve ardından Avrupa'nın istilası izledi. Bu siyasi değişimler, ekonomik durgunluk ve bölgenin birçok yerlisi için köleliğe dönüşü getirdi. Birçokları kökenlerinden uzaklaştırılarak kölelik yaşamını sürdürmek üzere başka yerlere götürüldü. 18-20. yüzyıllarda, bölge (Afrika Kıtası’nın çoğu gibi) Avrupa işgali altında yaşadı.

Fotoğraf Altı: Somali'de eğitim gören Yüzlerce eş-Şebab savaşçıları. (AP)
Somali'de eğitim gören Yüzlerce eş-Şebab savaşçıları. (AP)

Çoğu Sahel ülkesi, 1960’li yıllarda bağımsızlıklarını kazandı. O zamandan beri, ekonomik kötüleşme ve iklim değişikliğinin artan etkileri altında halklarına temel yaşam koşullarını sağlayamayan, dolayısıyla meşruiyetini kaybeden hükümetlerin zayıflığı sonucunda aşırılık hareketleri ortaya çıktı. Politik elitler arasındaki güç mücadelesi ve liderliklerin çıkarlarını, halkların çıkarlarının önüne koyan iç savaşlar, halk tabakasının hükümetlere olan öfkesine neden oldu. Bu durum, yoksulluk ve siyasi otoritenin yozlaşmasıyla ortaya çıkan şiddet ve suç seviyelerinin yükselmesine katkıda bulundu.

Geçtiğimiz 20 yılda, şiddet, çatışma ve suçun artışı, ulusal sınırları aşarak hem bölge içinde hem de dışında büyük zorluklar yarattı. Şiddet ve insanlık dışı olayların en belirgin odak noktaları, Liptako-Gourma sınır bölgesi ve Çad Gölü havzasıdır.

Libya'da 2011 yılında devletin çökmesi, Muammer Kaddafi rejiminin bölgede nüfuzunun olmaması ve silahların oradan akması nedeniyle Sahel bölgesinde silahlanmaya yol açtı. Ayrıca, Mali'nin kuzeyine akın eden militanlar, yıllarca sessiz kalan Tuareg isyancılarını canlandırdı. Mali'nin nüfusunun sadece yüzde 10'unu oluşturan Tuaregler, ‘Azavad Ulusal Kurtuluş Hareketi’ çerçevesinde örgütlenmiş olup, bağımsız bir devlet kurmayı hedefliyor. Tuaregler, hükümet güçlerini kuzeyden çıkarmak için mücadele etmek amacıyla Mağrip El-Kaidesi, ‘Batı Afrika'da Birlik ve Cihad Hareketi’ ve ‘Ensar ed-Din’ gibi çeşitli İslami gruplarla ittifaklar kurdu.

2012'nin mart ayında Mali Cumhurbaşkanı Amadou Toumani Touré, hükümetin isyanı bastırmada başarısız olması nedeniyle ordu tarafından gerçekleştirilen bir darbeyle devrildi. Ardından, kuzeyde devlet kurumlarının çöküşü, Tuareglerin (Azavad Ulusal Kurtuluş Hareketi) Gao, Kidal ve Timbuktu gibi bölgesel başkentleri ele geçirmesine olanak sağladı. Grup, Nisan 2012'ye kadar Azavad'ın bağımsızlığını ilan etmişti.

“Avrupa Birliği, coğrafi yakınlık nedeniyle Afrika'daki aşırılık yanlılarının etkisinin artmasından endişe duyuyor.”

DEAŞ Batı Afrika Eyaleti

Steven Simon ve Daniel Benjamin,10 Eylül 2021'de, Washington'daki Quincy Enstitüsü için ‘Artık Daha Akıllı Bir Terörle Mücadele Yaklaşımına Ulaşılabilir’ (A Smarter Counterterrorism Approach Is Now Within Reach)’ başlıklı bir makale kaleme aldılar. Makalede şu önemli noktalara yer verildi:

"Afrika’nın Sahel bölgesi ve Batı Afrika şu anda en aktif cihat bölgelerinden biridir ve bu bölgelerdeki şiddetli gruplar için stratejik tercih genellikle El Kaide ve DEAŞ gibi bilinen örgütlere katılmaktır.”

2002'den beri faaliyet gösteren Boko Haram örgütünün, 2015'te DEAŞ'a biat ettiğini ilan ederek adını ‘Batı Afrika İslam Devleti’ olarak değiştirdiği Nijerya'da, örgüt içinde bazı ayrılıklar yaşanmasına rağmen, DEAŞ, ayrılanları ortadan kaldırmayı başardı. 2021'de, Nijerya'daki ayrılan örgüt liderini öldürdü ve kontrol altında tuttukları toprakları ele geçirerek, ayrılanları Çad Gölü yakınlarındaki uzak bölgelere kaçmaya zorladı. O zamandan beri, DEAŞ, Nijerya'nın kuzeydoğusunu ve Nijer'in bazı bölgelerini kontrolü altına almış durumda.

Birleşmiş Milletler'in 11 Ocak 2021'de yayımlanan raporu, ‘Batı Afrika İslam Devleti’ örgütü tarafından gerçekleştirilen son terör saldırılarının, Boko Haram hareketinin gerçekleştirdiği saldırılardan daha vahşi olduğunu belirtti. Ayrıca, Katar'daki Brookings Enstitüsü'nün 30 Ağustos 2021 tarihli raporu ‘11 Eylül'den Yirmi Yıl Sonra... Afrika'da Terörün Yükselişi’ başlığını taşıyordu. Raporda, Ensar ed-Din ve Batı Afrika Cihat ve Tevhid Hareketi gibi ‘cihatçı’ örgütlerin faaliyetlerinin arttığına ve bu faaliyetlerin Mali'nin kuzeyindeki Tuareg isyanıyla aynı dönemde denk geldiğine dikkat çekildi. Cihatçı isyanda rol oynayan faktörler arasında, küresel bir kimlik arayışı, dışlanmış ve umutsuz gençleri birleştirecek bir amaç arayışı ve geleneksel aile yapılarının çöküşü yer alıyordu.

Mark Landler, 10 Eylül 2021 tarihli New York Times gazetesinde yayınlanan makalesinde, bazı Amerikan operasyonlarının, Batı Afrika'daki Burkina Faso gibi ülkelerde, sadece aşırılığı yok etmede başarısız olmakla kalmadığı, aksine (istenmeden) onu daha da kötüleştirebileceğinden bahsetti. Landler'ın makalesinde belirttiği bu durum, ABD'nin Sahel ülkelerindeki aşırıcı gruplara doğrudan müdahale konusundaki temkinli tutumunu açıklayabilir. Bu durum, Amerikan politikasının bu gruplara savaşma yeteneklerini geliştirmeleri için daha fazla alan sağlayabileceğini gösterebilir.

18 Kasım 2021'de, Independent gazetesi, Sahel bölgesindeki ‘İslamcı isyanın’ dünyanın en hızlı büyüyen isyanı olduğuna dair bir haber yayınladı. Independent'ın haberi, Afrika Kıtası’ndaki ve özellikle Sahel bölgesindeki aşırılığın artan şiddeti ve buna bağlı olarak Avrupa kıtasındaki tehlike derecesinin yükselmesine dikkat çekti. Söz konusu haberde, bu durumun, Afrika'daki gerginliklerin, ilkel toplumlarda insan rezervuarı barındıran bir kıtada artmasıyla, Belarus, Bulgaristan ve Bosna gibi Doğu Avrupa bölgelerinde artan aşırıcılıkla ilgili olarak ele alınan bölgelerde gerginliğin artmasına yol açabileceğini belirtti. Bu bölgeler, özellikle 1990'larda Afganistan'dan gelen savaşçıların akınına uğrayan Bosna gibi, aşırıcılık tarihine sahiptir.

Avrupa Birliği'nin Afrika'daki aşırılıkçıların artan etkisinden endişe duyduğu açıktır, çünkü coğrafi yakınlık söz konusudur. Kıta'nın kuzeyine doğru yapılan yasa dışı göçlerde uzun bir tarihi vardır ve bu durum Avrupa'da endişenin daha büyük olmasını açıklar. Amerikalıların ise daha çok stratejik bir konu olarak ele aldığı, acil bir güvenlik meselesi olarak görmediği bir konu.

Tarık eş-Şami'nin 29 Mayıs 2022 tarihli Independent Arabia’da yayınlanan makalesine göre El Kaide veya ona bağlı grupların Afrika'daki terör tehditlerinin yayılmasının en önemli kanıtlarından biri, Başkan Biden'ın Mayıs 2022'de Amerikan özel kuvvetlerinin Somali'ye gönderilmesine onay vermesidir. Bu, El Kaide’ye bağlı olan eş- Şebab hareketinden gelen artan tehditle başa çıkmak için yapılmış bir hamledir.

“DEAŞ, benimsediği ideolojiye bakılmaksızın Afrika'nın en geniş bölgesine hakim olmayı hedefliyor.”

29 Kasım 2021 tarihinde Foreign Policy web sitesinde ‘Uganda ve Kongo, İslam Devleti Örgütü ile Savaş Halinde’ başlıklı bir makale yayınladı. Makale, Afrika'da DEAŞ faaliyetlerinin artışını ele aldı ve bunu Afganistan'daki durumla karşılaştırdı. ABD’nin çekilmesinin ardından DEAŞ Horasan'ın faaliyetlerinin artışı gibi... Makale, ‘Afrika'daki İslam Devleti Örgütü’ üyelerinin gerçekleştirdiği bazı dehşet verici eylemleri içeriyordu, bunlar arasında sokaklarda kafa kesme işkencelerinin görüntülenmesi de ekliydi.

Uganda ve Kongo'daki durumda önemli bir çelişki var. Kendisine ‘Demokratik İttifak Güçleri’ adını veren ve şiddeti benimseyerek işleri yürüten ve rakipleriyle çatışan bir örgüt faaliyet gösteriyor. Çelişki, DEAŞ'ın bu ittifaka 2018'in sonlarında bağlılık göstermesiyle ortaya çıkıyor. DEAŞ'ın kendisini demokratik olarak tanımlayan bir örgüte bağlılık göstermesi tuhaf görünse de örgütün pragmatizmiyle açıklanabilir. Örgüt, Kıta’da ideolojik prensiplerine aldırmadan en geniş alanı ele geçirmeyi amaçlıyor (İslam Devleti'nin seküler başlıklardan uzak, özellikle demokrasi gibi ideolojilere itibar etmediğini unutmamak gerekir). Foreign Policy’deki makale, Demokratik İttifak Güçleri’nin 2016-2017 döneminde kendilerini ‘İslamcı’ olarak tanımlayan terörist gruplarla iletişime geçtiğini belirtiyor ve bu gruplar arasında ‘Tevhid ve Cihad Şehri’ grubunu öne çıkarıyor, ki bu grup, DEAŞ'ın bayrağına benzeyen bir bayrak taşıyor.

“Barış güçlerinin Mali'den çekilmesi bölgedeki şiddetin şiddetini artıracak.”

Batılı güçlerin geri çekilmesi

Fransa, 2022'nin ilk çeyreğinde, mali ve lojistik işleri denetlediği İslami Mağrip El Kaidesi'nin önde gelen liderlerinden ‘Ebu Ammar el-Ceziri’ olarak bilinen Yahya Jawadi'nin öldürülmesinin ardından Mali'den çekilme kararı aldı. Bu çekilmenin en önemli nedenlerinden biri, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'e yakın olan Wagner grubunun faaliyetlerinin artmasıdır. Wagner, Mali Cumhuriyeti'nde etkin olan ve Bamako'daki askeri konsey ile doğrudan işbirliği yapan bir grup. Fransa'nın izinden diğer Avrupa ülkeleri de Mali'deki varlıklarını azalttı; Danimarka, Bamako'daki askeri konseyin Danimarka özel kuvvetlerini istememesi üzerine özel kuvvetlerini Mali'den çekti. Fransa ve Avrupalı ​​ortaklarının Mali'den çekilmesi, Mali'deki Birleşmiş Milletler Çok Boyutlu Entegre İstikrar Misyonu'nun çalışmalarını etkiledi.

Barış gücü birliklerinin çekilmesinin, bölgedeki şiddeti artırabileceğine dair endişeler sadece terörist gruplar düzeyinde değil, aynı zamanda kişisel ve etnik ajandaları olan hükümet kurumları için de geçerlidir. Mali ve Burkina Faso'daki hükümet güçlerinin sivillere karşı katliamlara karıştığına dair birçok rapor var.

Fotoğraf Altı: Somali'deki bir görev için savaş uçağına binmeye hazırlanan ABD Özel Harekat Kuvvetleri. (US Air Force photo by Staff Sgt. Enrique Barcelo)
Somali'deki bir görev için savaş uçağına binmeye hazırlanan ABD Özel Harekat Kuvvetleri. (US Air Force photo by Staff Sgt. Enrique Barcelo)

2022'nin mart ayında, Birleşmiş Milletler Mali Ordusunu, yasaların ötesinde 500 sivilin infazıyla suçladı ve bu görevi tamamlamak için kimliği belirsiz savaşçılardan yardım aldığı iddia edildi Buna ek olarak, eğitimli uluslararası güçlerin geri çekilmesi, tıpkı Burkina Faso'da ve ardından Mali'de olduğu gibi, aşırılık yanlısı gruplara, yetersiz eğitimli hükümet güçlerinin bulunduğu askeri bölgeleri ele geçirme fırsatı veriyor.

“İki DEAŞ vilayetinin varlığı aralarında koordinasyondan ziyade nüfuz paylaşımı anlamına geliyor.”

DEAŞ Batı Afrika... ve DEAŞ Büyük Sahra

Mart 2019'dan Mart 2022'ye kadar olan dönemde Büyük Sahra DEAŞ’ı (Afrika Sahel DEAŞ'ı olarak da bilinir) Batı Afrika ile birleşmeden önce iki örgüt birbirinden izole bir şekilde varlığını sürdürüyordu. Büyük Sahra'daki İslam Devleti adlı örgüt, bağımsız bir vilayet olarak faaliyet göstererek ‘Büyük Hilafet Devleti’ne bağlı olduğunu ilan etmişti. Farklı fraksiyonlar arasındaki bölünme, Afrika kıtasının kültürel ve siyasi bağlamına dayanıyor. Bu kıta, coğrafi liderliklerin çatışmasıyla tanınır ve liderler, kendilerine kişisel olarak bağlı olan savaşçı gruplarını bir araya getirir. Aşırı örgütlerde yaşananlar, o bölgedeki askeri liderlerin durumuyla çok fazla farklılık göstermez; her iki durumda da liderler, birbirlerine karşı darbe yapma fırsatını kolluyor.

Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığına göre iki grup arasındaki coğrafi mesafe idari bölünmeyi teşvik ediyor. Bu nedenle daha küçük ve daha dar örgütlerin aktif olması şaşırtıcı değildir. El Kaide, Afrika’da halen çeşitli isimler altında faaliyet gösteriyor. Bunlara Afrika'da ‘Müslümanları korumak’ sloganını öne çıkaran kuzey Nijerya'daki Ensar ed-Din de dahil. Başlangıçta, 2012'de ayrıldıkları Boko Haram grubu için fidye amaçlı adam kaçırma olaylarında uzmanlaşmış bir kanat olarak kurulmuştu ve faaliyetleri Nijerya'nın dışına, Benin'i de kapsayacak şekilde uzanıyordu. Kıtaya dağılmış, devlet dışı aktörler (non-state actor) olarak aktif olan grupların listesi uzayıp gidiyor. Örneğin: Cemaat Nusrat el-İslam vel-Müslimin, Mağrip El Kaidesi, Şekau grubu, eş-Şebab (Somali), Tevhid vel-Cihad, Mulathameen Tugayı ve diğerleri.

Fotoğraf Altı: Batı Afrika'daki DEAŞ unsurları. (AFP)
 Batı Afrika'daki DEAŞ unsurları. (AFP)

İki DEAŞ vilayetinin varlığı aralarında koordinasyondan ziyade nüfuz paylaşımı anlamına geliyor. Eğer 'Batı Afrika Devleti' örgütü Atlas Okyanusu kıyısındaki ve Gine Körfezi'ndeki bölgeye etki ediyorsa, o zaman 'Büyük Sahra Devleti' örgütü ve Afrika kıyısı boyunca uzanan, coğrafi olarak daha geniş bir bölgede faaliyet gösterdiği için daha tehlikelidir. Buna ek olarak, bölge halkının yaşadığı zorlu koşullar, aşırı örgütlere katılımı teşvik ediyor.

Sahel'deki İslam Devleti, çıkarları gerektirdiği şekilde aşırı gruplarla esnek bir iş birliği yapma yeteneğiyle dikkat çekiyor. Örgüt, Ebu Velid es-Sahravi liderliğinde (17 Ağustos 2021'de öldürüldü) El Kaide'ye bağlı gruplarla işbirliği yaparak aktif hale geldi. Sahravi ve Cemaat Nusrat el-İslam vel-Müslimin grubu üyeleri arasındaki ilişkiler, operasyonel çatışmalardan kaçınmayı ve hatta bu iki grubun iş birliğini sağladı.

“Bölgenin yaşadığı ekonomik yoksulluğa eğitim ve farkındalık yoksulluğu da eşlik ediyor.”

Kendilerine ‘İslamcı’ diyen radikal Afrikalı gruplardan bahsederken, liderlerinin ve kadrolarının neredeyse tamamının yerel olduğunu hesaba katmak gerekiyor. Yabancı savaşçıları belirli bir coğrafi bölgede toplamaya dayanan DEAŞ'ın geri kalan vilayetlerinden farklı olarak Sahel DEAŞ’ı, kontrol ettiği topluluklardan savaşçıları kendine çekiyor ve bu da örgütte savaşan akrabaları olan sakinlerin sosyal meşruiyetini ve sempatisini kazanıyor.

Bölgenin yaşadığı ekonomik yoksulluğa eğitim ve farkındalık yoksulluğu da eşlik ediyor. Bu nedenle bölge halkları ‘sadakat, inkar ve adalet’ gibi kavramlar konusunda şeriatın dar yorumlarına karşı savunmasızdır. Somali'de yayılan eş-Şebab hareketinin fakir görünen erkeklere karşı hırsızlık yaptığına dair kayıtları hatırlatmakta fayda var. Bu kayıtlar, şeriat yasalarını ihlal edenlere bedensel ceza uygulanması fikrini memnuniyetle karşılayan bazı ailelerin toplandığını gösteriyordu. Bu, yoksulluk sınırının altında yaşayan ülkelerde yaşanıyor; bunun nedenlerinden biri, Afrika Sahel bölgelerini kontrol eden aşırılık yanlısı örgütlerin mali ve idari yolsuzluğudur.

Eş-Şebab ve DEAŞ gibi Sahra Afrika'sındaki aşırı örgütlerin liderleri ve vaizleri, adaletin küçük hırsızları cezalandırma ile başladığı fikrini halk arasında yaymayı başardılar. Bu fikir, cehaletin hüküm sürdüğü ve şeriatın sadece hırsızın elini kesmek, zina edeni taşlamak veya münafığı infaz etmekten daha geniş olduğu geri kalmış toplumlarda yankı buldu. Ancak, örgütler, yöneticilerinin ve uygulayıcılarının toplumlarının üyeleri olduğu veya onlara benzeyen kişiler olduğu durumlarda, toplumlarının etik yozlaşmadan arınmasıyla adalete giden yolun başladığını iddia ederek, onların duygularını kışkırtıyorlar. Bu katı hükümleri uygulayan liderlerin ve kadroların, bu topluluklardan gelen veya onlara benzer kişiler olması, bu hükümleri kabul etmeyi veya sessiz kalmayı artırabilir. Bu, yabancıların liderlik veya kadrolar düzeyinde hakim olduğu DEAŞ'ın diğer vilayetlerinde bulunmaz.

“Afrika'nın Somali ve Eritre gibi bölgelerde aşırılık yanlısı eğitim kampları geçmişi var.”

Neden bu bölge için endişeleniliyor?

Sahel'de şiddet ve aşırılık yanlısı örgütlerin devam eden ve büyüyen gücü, insani krizi daha da kötüleştirme ve istikrarsızlığı Afrika'ya yayma tehdidinde bulunarak dünyanın geri kalanı için önemli güvenlik ve mali riskler oluşturuyor. Terörle mücadeleye yönelik uluslararası desteğin yakında çökmesi ve bölgesel liderlik çabalarının zayıflaması, şiddet içeren aşırıcılığın genişleyebileceği bir boşluk yarattı. Suriye ve Libya da dahil olmak üzere çeşitli gerilim bölgelerindeki çatışmalara katılan ve şu anda Afrika kıyılarında güçlü bir şekilde faaliyet gösteren Rus Wagner grubu bu boşluktan şimdiden yararlandı. Wagner Mali'ye taşındı ve Malili sivillere karşı ayrım gözetmeyen operasyonlar başlattı.

Sahel bölgesindeki aşırı örgütlerle paralı asker grupları arasındaki yakınlaşma, Wagner gibi gruplarla, uyuşturucu kaçakçılığı ve insan ticareti gibi alanlarda faaliyet gösteren organize suç grupları arasında iş birliğinin artmasına yol açabilecek bir tehdit oluşturuyor. Bu bağlamda, Ocak 2023'te yayınlanan raporu hatırlıyoruz. Birleşmiş Milletler uzmanları, Malili hükümet kuvvetleri ve Wagner grubunun Mali'de işlediği savaş suçları ve insanlık suçlarına ilişkin bağımsız bir soruşturma yapılmasını talep etti. Uzmanlar, ‘terör ve cezasızlık ortamı’, ülkedeki Wagner grubunun faaliyetleriyle ilişkilendirildiğini iddia etti ve 2022 yılının Mart ayında gerçekleşen Mora katliamına dikkat çekti.

Afrika Kıtası, sınır ötesi seyahat edip savaşmaya hazır savaşçıların yetiştiği bir insan kaynağı deposu olma potansiyeliyle en çok endişe veren bölge olarak öne çıkıyor. Bu nedenle, bu bölgeler, dünya genelinde operasyonlar gerçekleştirmeden önce eğitim almak için aşırılık yanlılarının çekim merkezlerine dönüşebilir. Afrika, Somali ve Eritre gibi bölgelerdeki aşırılıkçı eğitim kamplarında uzun bir geçmişe sahip.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al-Majalla dergisinden çevrildi.



Trump bugün Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
TT

Trump bugün Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump bugün (Perşembe) kendi çağrısıyla oluşturulan Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek. Toplantıya 45’ten fazla ülkeden temsilcinin katılması beklenirken, Gazze’nin geleceğine ilişkin çözümsüz başlıkların gündeme damga vurması bekleniyor.

Hamas mensuplarının silahsızlandırılması, yeniden imar fonunun büyüklüğü ve savaş nedeniyle ağır yıkıma uğrayan Gazze halkına insani yardım akışının sağlanması gibi konuların, Konsey’in önümüzdeki haftalar ve aylardaki etkinliğinin sınanacağı temel dosyalar olması bekleniyor.

Trump’ın Washington’da kısa süre önce adını verdiği “Donald J. Trump Barış Enstitüsü” binasında katılımcılara hitap etmesi ve katılımcı ülkelerin yeniden imar fonu için 5 milyar dolar topladığını açıklaması planlanıyor. Söz konusu tutarın, ilerleyen dönemde milyarlarca dolarlık ek kaynağa ihtiyaç duyulması beklenen fon için ilk katkı niteliğinde olacağı belirtiliyor.

Trump’ın çağrısıyla kurulan Barış Konseyi geniş tartışmalara yol açtı. Konsey’de İsrail yer alırken Filistinli temsilcilerin bulunmaması dikkat çekiyor. Trump’ın Konsey’in ilerleyen aşamada Gazze’nin ötesindeki küresel meydan okumaları da ele alabileceğini önermesi, bunun Birleşmiş Milletler’in küresel diplomasi ve ihtilaf çözümündeki merkezi rolünü zayıflatabileceği yönündeki kaygıları artırdı.

Üst düzey ABD’li yetkililer, Trump’ın ayrıca bazı ülkelerin Gazze’de barışın korunmasına yardımcı olmak amacıyla kurulacak uluslararası bir istikrar gücüne binlerce asker göndermeyi planladığını açıklayacağını bildirdi.

Hamas mensuplarının silahsızlandırılması ve böylece barış gücü birliklerinin göreve başlayabilmesi konusu ise temel anlaşmazlık başlıklarından biri olmaya devam ediyor. Hamas, İsrail’in olası misilleme adımlarına ilişkin endişeler nedeniyle silah bırakmaya yanaşmıyor. Silahsızlandırma, Trump’ın iki yıl süren Gazze savaşının ardından Ekim ayında başlayan kırılgan ateşkese zemin hazırlayan planının maddeleri arasında yer alıyor.

Üst düzey bir yönetim yetkilisi, “Silahsızlanmaya ilişkin zorlukların tamamen farkındayız, ancak arabuluculardan gelen mesajlar bizi cesaretlendiriyor” dedi.

Güvenlik Konseyi üyelerinin çoğu yok

ABD’li yetkililer, etkinliğe 47 ülkeden heyetlerin ve Avrupa Birliği’nin katılımının beklendiğini belirtti. Listede İsrail’in yanı sıra Arnavutluk’tan Vietnam’a kadar geniş bir ülke yelpazesi yer alıyor.

Ancak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri olan Fransa, Birleşik Krallık, Rusya ve Çin listede bulunmuyor.

Etkinlikte Trump’ın yanı sıra ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD’nin özel temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner ile eski Birleşik Krallık Başbakanı Tony Blair’in konuşma yapması bekleniyor. Konsey’de önemli bir rol üstlenmesi öngörülen Blair’in yanı sıra, ABD’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Mike Waltz ve Gazze Yüksek Temsilcisi Nickolay Mladenov’un da etkinlikte yer alacağı ifade ediliyor.

İsmini açıklamak istemeyen bir Konsey üyesi, Gazze planının ciddi engellerle karşı karşıya olduğunu belirtti. Yetkili, diğer alanlarda ilerleme sağlanabilmesi için Gazze’de güvenliğin tesis edilmesinin temel şart olduğunu, ancak polis güçlerinin henüz yeterince hazır ve eğitimli olmadığını kaydetti.

Açıklamaya göre henüz karara bağlanmamış temel soru, Hamas’la görüşmeleri kimin yürüteceği. Konsey temsilcilerinin, örgüt üzerinde nüfuz sahibi aktörler — özellikle Katar ve Türkiye — aracılığıyla süreci ilerletebileceği değerlendiriliyor. Ancak İsrail’in bu iki ülkeye mesafeli yaklaşımı sürecin önündeki başlıca engellerden biri olarak görülüyor.

İnsani yardımın ulaştırılması da çözüm bekleyen başlıklar arasında yer alıyor. Yetkili, mevcut durumu “katastrofik” olarak nitelendirirken, yardım akışının süratle genişletilmesi çağrısında bulundu. Buna karşın, dağıtımın sahada hangi yapı tarafından koordine edileceğinin netleşmediğini belirtti.


İsrail, ABD'nin yakında İran'a saldıracağı beklentisiyle hazırlık yapıyor

İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
TT

İsrail, ABD'nin yakında İran'a saldıracağı beklentisiyle hazırlık yapıyor

İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)

İsrail gazetesi Yedioth Ahronoth, İsrailli yetkililerin, Tahran'ın Cenevre'de yapılan son müzakerelerde ABD'nin taleplerini karşılamaması üzerine, ABD Başkanı Donald Trump'ın ‘yakında’ İran'a karşı büyük çaplı bir askeri saldırı başlatabileceğini öngördüklerini aktardı. Gazeteye göre Trump yönetiminin yetkilileri, İranlıların zaman kazanmaya ve ABD'yi yanıltmaya çalıştığını düşünüyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu başkanlığında kısa bir süre önce gerçekleşen istişarelerde, İran'ın İsrail ordusu olası bir ABD saldırısına katılmasa bile İsrail'e füze saldırısı düzenleyebileceği yönünde bir değerlendirme yapıldı. Buna göre acil durum hizmetleri ve sivil savunmadan sorumlu askeri kurum olan İç Cephe Komutanlığı'ndan savaşa hazırlık yapması istendi. Çeşitli güvenlik kurumları da en yüksek savunma hazırlık seviyesine geçtiklerini açıklarken, güvenlik kurumları da yüksek alarm durumuna geçti.

Ne zaman olacağı bilinmiyor

ABD, Trump'ın ‘güzel filo’ olarak nitelendirdiği, İran ile kısa süreli bir çatışma yerine uzun süreli bir savaş yürütebilecek güçleri bölgeye çoktan konuşlandırdı. Ancak İsrailli yetkililer, ABD'nin saldırısının kesin zamanlamasının bilinmediğini ve nihai olarak Trump'ın kararına bağlı olduğunu belirtiyor. Karar verildikten sonra bile planlar değişebilir. İsrail'de karar anının yaklaştığı ve zamanın daraldığı yönünde bir izlenim hakim. Yetkililer birkaç gün önce iki haftalık bir süreden, ondan önce de yaklaşık bir aydan bahsetmişlerdi, ancak şimdi birkaç gün içinde harekete geçilebileceğine dair işaretler var.

Öte yandan saldırıyı geciktirebilecek birkaç faktör de söz konusu. Gazze Barış Kurulu, perşembe günü Washington'da toplanacak ve İtalya'daki Kış Olimpiyatları 22 Şubat'ta sona erecek. Trump'ın bu faktörlere ne kadar ağırlık vereceği belirsiz.

Her ne kadar kesin bir tarih belirlenmemiş olsa da ABD'nin İran ile uzun süreli bir çatışmaya hazırlandığına dair işaretler giderek artıyor. Geçtiğimiz yıl haziran ayında yaşanan 12 günlük savaştan bu yana yüksek seviyede olan gerginlik, İran rejiminin son zamanlarda protestoculara yönelik sert müdahalelerinin ardından daha da tırmandı. ABD'li yetkililer, büyük çaplı bir operasyonun hızlı bir saldırı olmayacağını, aksine haftalarca sürebilecek bir kampanya olacağını tahmin ediyorlar. Bu da Ortadoğu'daki askeri yığınağı açıklıyor.

Herhangi bir saldırının olası hedeflerinden biri İran'da rejim değişikliği olacak. Ancak ABD yetkilileri, bu hedefin tek bir saldırıyla değil, haftalarca sürecek bir dizi saldırıyla gerçekleştirilebileceğini kabul ediyor.

Bu da İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yanı sıra, bazıları toplu katliamlardan sorumlu tutulan İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) kurumlarını da hedef alabilir. Washington ayrıca İranlıların sokaklara dökülmesini istiyor, ancak bunun için rejim muhaliflerini ABD'nin onları desteklemeye hazır olduğuna ikna etmek gerekiyor.

CNN'in haberine göre iki İsrailli yetkili, önümüzdeki günlerde ABD ve İsrail'in İran'a ortak bir saldırı düzenleyeceğine dair ‘artan işaretler’ üzerine İsrail'in askeri alarm ve hazırlık seviyesini yükselttiğini söyledi.

Haberin kaynaklarından biri olan bir askeri yetkiliye göre İsrail operasyonel ve savunma planlamasını hızlandırdı. Bir kaynak, Trump tarafından onaylanması halinde beklenen saldırının önceki 12 gün süren savaşın ötesine geçeceğini ve ABD ile İsrail arasında koordineli saldırılar içereceğini ekledi.

Diğer taraftan bugün yapılması planlanan İsrail Savaş Kabinesi toplantısı pazar gününe ertelendi. Bu ertelemenin nedeni, ABD ve İsrail'in herhangi bir karar vermeden önce İran'ın yanlış bir hesap yapıp önleyici bir saldırı düzenlemesini önlemek olabilir.

Hizbullah ve Husiler hesapların merkezinde

Son iki gün içinde, Ortadoğu'ya doğru takviye savaş uçakları, yakıt ikmal uçakları, keşif ve istihbarat uçakları ile komuta ve kontrol uçaklarının yola çıktığı görüldü. Bu hareketlilik, bölgede uzun zamandır görülmemiş büyüklükte bir ABD askeri gücü oluşturuyor. Bu devasa bir savaş makinesi ve bölgede sadece ‘pozisyon almak’ için konuşlandırılmış olması pek olası değil. Amaç sadece müzakerelerde baskı uygulamaksa, bu olağanüstü bir baskı olur, çünkü ABD İran'a çok daha az güçle saldırabilir.

Bu büyük ölçekli tehdit ve caydırıcı etkisinin, İran'ı son dakikada ABD'nin taleplerini kabul etmeye zorlayabileceği ihtimali göz ardı edilemez. Trump daha önce tehditlerinin boş olmadığını göstermişti ve müzakereler sırasında Washington’ın Tahran'a ilettiği mesaj açıktı: “Sabrımı sınama!”

Ancak, en azından kamuoyu önünde İran bu tür sonuçlara varmış gibi görünmüyor. Hatta Hamaney, Amerikan uçak gemilerini vurmakla tehdit etti. İsrail'de bu durum, iktidar sahibine pahalıya mal olabilecek aşırı bir kibir olarak görülüyor.

Çoğu gösterge, İsrail'in bu tür bir saldırıya katılacağını ve kenara çekilmesinin istenmeyeceğini işaret ediyor. ABD’li yetkililerin İsrail'in yeteneklerine, özellikle de İsrail ordusunun uzmanlığına ihtiyaç duyduğu söyleniyor. İsrail'in başlıca hedefi, İran'ın balistik füze sistemini yok etmek ya da ona ciddi şekilde hasar vermek olacak. Aynı zamanda, İsrail ordusundan iki cephede daha mücadele etmesi istenebilir. Bunlar Lübnan'daki Hizbullah ve Yemen'deki Husiler.

Husilerin hemen savaşa katılıp İsrail'e füze ve insansız hava araçları (İHA) ile saldıracağı tahmin ediliyor. Ayrıca, daha önce 12 gün süren savaşta olduğu gibi Hizbullah'ın bu kez tarafsız kalmayıp savaşa katılma ihtimali de var. Bu durumda İsrail, bunu hesaplaşmak için bir fırsat olarak görebilir.


İsrail muhalefet partileri kafa karışıklığı ve bölünmüşlük içinde… Netanyahu’yu devirme fırsatı kaçabilir

İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)
İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)
TT

İsrail muhalefet partileri kafa karışıklığı ve bölünmüşlük içinde… Netanyahu’yu devirme fırsatı kaçabilir

İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)
İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)

İsrail’de yaklaşan seçimler öncesinde kamuoyunda muhalefet partilerinin Binyamin Netanyahu hükümetini devirmeye yönelik mücadelede yeterince profesyonel davranmadığı ve seçim kazanma fırsatını heba edebileceği yönündeki görüşler güç kazanırken, sol eğilimli Demokratlar Partisi lideri Yair Golan, üç partinin birleşmesini önerdi. Golan, kendi liderliğini yaptığı Demokratlar Partisi’nin yanı sıra, Yair Lapid liderliğindeki Yesh Atid Partisi ve Gadi Eisenkot’un başında bulunduğu Yashar Partisi’nin tek çatı altında toplanmasını teklif etti. Golan, söz konusu ittifakın başına Eisenkot’un getirilmesi konusunda uzlaşmaya varılmasını önererek, “Çünkü anketler onun hem benden hem de Lapid’den daha fazla beğeni topladığını gösteriyor” ifadesini kullandı.

sdvfgt
İsrail muhalefet lideri Yair Lapid (Reuters)

Golan dün yaptığı basın açıklamasında, önerdiği üçlü ittifakın mevcut anketlere göre şimdiden 31-33 sandalye kazanabileceğini ve böylece en büyük parti konumuna yükselebileceğini söyledi. Golan, söz konusu bloğun kurulması ve Netanyahu’yu kendi seçmeni nezdinde de zorlayacak mücadeleci bir seçim kampanyası yürütmesi halinde, desteğini daha da artırabileceğini ve bir sonraki hükümeti kurabilecek güce ulaşabileceğini ifade etti.

Ancak Lapid teklifi kabul etmedi. Lapid, bu girişimin kendisini solcu bir parti lideri gibi göstermeyi amaçladığını savunurken, kendisini sağ liberal olarak tanımladığını belirtti. Golan’a saatler içinde yanıt veren Lapid, birlik önerisinin Golan’ın kendi popülaritesini artırma amacı taşıdığını öne sürdü. Lapid ayrıca Golan’ı ve ‘şu dönemde birlik adı altında safları dağıtmaya çalışan tüm muhalefet liderlerini’ sert sözlerle eleştirdi.

Lapid, “Kamuoyu blokların birleşmesini istemiyor; bizi olduğumuz gibi görmek istiyor. Her parti kendi ilkeleri temelinde mücadele etmeli. Seçimden sonra bloklar arasında bir birleşme yolu bulunabilir” dedi. Muhalefet liderlerini son dönemde ‘zırhlı aracın içinde ateş açmakla’ suçlayan Lapid, bunun ‘Netanyahu’nun iktidarını sonsuza dek sürdürmesine yol açabilecek bir intihar eylemi’ olduğunu söyledi.

Lapid, seçim hazırlıklarında kendisiyle çalışan uzmanların hükümetin düşmesinin ‘teorik olarak artık kesinleştiği’ görüşünde olduğunu belirterek, muhalefet partilerinin bu gerçeği pekiştirmeye odaklanması gerektiğini kaydetti. Lapid’e göre Netanyahu, yenilginin eşiğinde olduğunu biliyor ve iki hedefe yöneliyor: Araplar ile liberal kesim arasındaki katılım oranını düşürmek ve seçimlere hile karıştırmak. Bu çerçevede önceliğin, Yahudiler arasında yüzde 70, Araplar arasında ise yüzde 48 seviyesinde olan oy verme oranını artırmak ve özellikle kırsal bölgelerde seçim hilesini önlemek amacıyla sıkı denetim mekanizmaları oluşturmak olduğunu ifade etti.

juıo9
Tel Aviv’de düzenlenen Netanyahu karşıtı gösteriden (Arşiv – AFP)

Lapid iki gün önce yaptığı açıklamada, ‘liberal kamp içindeki tüm partilerin, Netanyahu’nun yer alacağı herhangi bir koalisyona katılmama taahhüdünde bulunmasını’ şart koştu. Lapid’in bu sözlerle, birlikte önceki hükümeti kurduğu müttefiki Naftali Bennett’e gönderme yaptığı değerlendirildi. Bennett, Netanyahu ile bir hükümet kurmayacağına dair açık bir taahhütte bulunmayı reddediyordu. Bennett’e yakın kaynaklar ise bu tutumun Likud’dan oy çekme amacı taşıdığını savundu. Nitekim Likudlu Bakan Idit Silman, Bennett’in açıklamalarını sert sözlerle eleştirerek sağ seçmene seslendi ve “Bennett sizi, geçmişte sağ seçmeni kandırdığı gibi kandırıyor; sol ve Araplarla hükümet kuruyor” ifadesini kullandı. Silman daha önce Lapid hükümetinde yer almış, ancak 2022 yılında koalisyondan çekilerek hükümetin düşmesine yol açmıştı.

Lapid’in bir yandan, sağ kanadın ise diğer yandan baskısı altında kalan Bennett, Netanyahu liderliğinde kurulacak bir hükümete katılmayacağını açıkladı. Ancak Likud ile Netanyahu’suz bir senaryoda iş birliğine açık olup olmadığı konusunda net bir ifade kullanmadı.

Öte yandan, Avigdor Lieberman liderliğindeki Yisrael Beiteinu Partisi de muhalefet cephesindeki yön arayışını yansıtan açıklamalarda bulundu. Lieberman, muhalefet partilerinin seçmenlere, Netanyahu ile ya da Arap partileriyle hükümet kurmayacaklarına dair açık ve samimi bir taahhüt vermeleri gerektiğini söyledi.

dfgthy
Netanyahu ve Bennett (İsrail medyası)

İsrail’de yayımlanan son Maariv gazetesi anketine göre, seçimlerin bugün yapılması halinde Arap partileri hesaba katılmaksızın muhalefet partileri 60 sandalye kazanıyor. Aynı ankette, Binyamin Netanyahu liderliğindeki koalisyonun sandalye sayısının 68’den 50’ye gerilediği belirtiliyor. Bu tablo karşısında Netanyahu’nun, özellikle Arap seçmenler arasında katılım oranını düşürmeye yönelik bir plan üzerinde çalıştığı öne sürülüyor. İddiaya göre bu plan, korku siyaseti yürütmeyi ve Arap listeleri ile adayları seçim sürecinden diskalifiye etmeyi içeriyor. Muhalefet ise Netanyahu’yu ve müttefiklerini ‘geniş çaplı bir seçim sahtekârlığı kampanyasına hazırlanmakla’ suçluyor.