Kremlin’den yapılan “Rusya savaşta” açıklamasının boyutları ve olası yansımaları

Moskova savaşın kapsamını genişletiyor mu?

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 24 Mart'ta Moskova yakınlarındaki resmi konutu Novo-Ogaryovo'nun kilise evinde Moskova’nın kuzeybatısındaki Crocus City Hall konser binasındaki terör saldırısının kurbanları için yas tutup mum yakarken (AFP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 24 Mart'ta Moskova yakınlarındaki resmi konutu Novo-Ogaryovo'nun kilise evinde Moskova’nın kuzeybatısındaki Crocus City Hall konser binasındaki terör saldırısının kurbanları için yas tutup mum yakarken (AFP)
TT

Kremlin’den yapılan “Rusya savaşta” açıklamasının boyutları ve olası yansımaları

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 24 Mart'ta Moskova yakınlarındaki resmi konutu Novo-Ogaryovo'nun kilise evinde Moskova’nın kuzeybatısındaki Crocus City Hall konser binasındaki terör saldırısının kurbanları için yas tutup mum yakarken (AFP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 24 Mart'ta Moskova yakınlarındaki resmi konutu Novo-Ogaryovo'nun kilise evinde Moskova’nın kuzeybatısındaki Crocus City Hall konser binasındaki terör saldırısının kurbanları için yas tutup mum yakarken (AFP)

Samir İlyas

Moskova, 2022 yılının şubat ayından bu yana Ukrayna'ya karşı başlattığı savaşı ‘özel askeri operasyon’ olarak tanımlıyor. Batıda bu ‘özel askeri operasyon’ ifadesinin yakında değişeceğine ve bunun yerine ‘savaş’ ifadesinin kullanılacağına dair spekülasyonlar devam ederken Kremlin, bu spekülasyonlarla ilgili ‘tamamen saçmalık’ değerlendirmesinde bulundu. Ancak Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, geçtiğimiz gün yaptığı açıklamada, ülkesinin Batı'nın müdahalesi nedeniyle Ukrayna'da ‘savaşta’ olduğunu söylemesi, Peskov'un açıklamasından önceki koşullar ve Rusya'nın hem yurtiçine hem de Batı'ya gönderdiği mesajlar açısından bir gelişme ve Ukrayna savaşının gidişatında dramatik bir değişimin işareti olarak görüldü.

Peskov’un, 22 Mart’ta Moskova'nın kuzeybatısındaki Crocus City Hill konser binasındaki terör saldırısının medyada ilgi odağı haline gelmesinden birkaç saat önce Rus gazetesi Argumenti e Facti’ye verdiği röportajda yaptığı açıklamalar, sansasyon yaratmıştı.

Peskov'un Rusya'nın Ukrayna'da gerçek bir savaş yürüttüğünü itiraf etmesi çerçevesinde Rusya'nın Ukrayna'ya karşı başlattığı savaşa ilişkin gelecek senaryoları ve Moskova'nın politikalarında beklenen değişiklikleri tahmin etmek için bu açıklamaların bir süre daha mercek altında kalması bekleniyor.

Peskov, gazeteye verdiği röportajda şu ifadeleri kullandı:

Şu an savaş halindeyiz. Kolektif Batı buna Ukrayna tarafında katıldığında, bu bizim için bir savaş haline geldi. Herkesin bunu kendi iç seferberliği için anlaması gerekiyor.

Kremlin Sözcüsü, ‘Kiev rejiminin fiilen işgal ettiği topraklarda bulunan vatandaşlarını korumak için’ 30 Eylül 2022 tarihinde Rusya Federasyonu'na ilhak edilen Luhansk, Donetsk, Herson ve Zaporijya bölgelerini tamamen özgürleştirmenin Rusya'nın görevi olduğunu da bekirtti.

Çoklu mesaj

Peskov'un açıklamaları hem Rusya kamuoyuna hem Kiev'e hem de Batılı ülkelere yönelik çoklu mesajlar taşıyordu: Bu sözler, kişisel bir görüşten ziyade Kremlin'in tutumunu ifade ediyordu.

İlk mesaj, Rus toplumunu savaş için seferber olmaya ve bu duruma dayanmaya, savaş için sarf edilen çabaları daha fazla desteklemeye ve Kolektif Batı'nın Ukrayna'nın yanında müdahalesi ve Rusya'nın altyapısını hedef alma girişimleri nedeniyle savaşın seyrinde dramatik değişimlerle sonuçlanabilecek uzun bir savaş olma ihtimalinin yanı sıra Rusların moralin bozan ve kaos ortamı yaratan terör eylemlerinin yaşanması olasılığına psikolojik olarak hazırlanmaya çağırıyor. Kremlin, 22 Mart'ta başkent Moskova yakınlarındaki bir konser salonuna düzenlenen terör saldırısının tek sorumlusunun DEAŞ olduğundan şüphe ediyor ve bu olayın sorumlusu olarak Kiev'i ve Batılı destekçilerini işaret ediyor.

Moskova, Ukrayna’nın Rusya tarafından ilhak edilen topraklardan vazgeçmesi yönünde herhangi bir siyasi çözüme ihtiyaç duyuyor.

İkinci mesaj, Kiev’e daha geniş kapsamlı bir savaşın sonuçlarına dair yapılan uyarıydı. Mesajda Rusya'nın 2022 sonbaharında ilhak ettiği bölgelere (Luhansk, Donetsk, Herson ve Zaporijya) Rusya Federasyonu topraklarının ayrılmaz bir parçası olarak bağlı olduğu ve bu bölgelere yönelik herhangi bir saldırının Rusya'nın egemenliğine karşı bir saldırı olduğu vurgulandı. Mesajda ayrıca Rusya’nın bu bölgelere idari olarak bağlı olan tüm topraklar üzerinde Rusya ordusunun kontrolünün dayatılmasında kararlı olduğunun altı çizildi. Öte yandan Peskov'un Rus güçlerinin Ukrayna'daki askeri operasyonlarının kapsamını Lugansk, Donetsk, Herson ve Zaporijya bölgeleriyle sınırlandırması, Moskova'nın istediği ve Kiev'in kategorik olarak reddettiği siyasi çözümün şeklini teyit eden üstü kapalı bir göndermedir. Zira Kremlin'in çözüm için öne sürdüğü şartlardan birinin Kiev'in Rusya'nın Kırım'ı ve söz konusu dört bölgeyi ilhakını tanıması olduğu biliniyor.

Üçüncü mesaj ise Batılı ülkelereydi. Bu mesajda da Rusya’nın Batı'nın herhangi bir provokatif adımına karşılık vermekten çekinmeyeceği ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Fransız kuvvetlerinin Ukrayna'daki operasyonlara katılabileceği yönündeki son açıklamalarına karşı Ukrayna topraklarındaki NATO’nun herhangi bir askeri varlığını Rus ordusu için meşru bir hedef olarak göreceği vurgulandı. Macron, 16 Mart'ta Le Parisien gazetesine verdiği röportajda, ‘Ukrayna'da Batılı ülkelerin bir noktada kara operasyonlarına katılmalarının gerekebileceğini’ söylemişti.

Peskov'un açıklamalarındaki yenilikler

Peskov'un açıklamaları üzerinde biraz durulduğunda bu sözlerin ilk kez sarf edilmediği, öncesinde de diğer Rus yetkililerin benzer içerikte ve benzer mesajları taşıyan açıklamalarda bulunduklarını görüyoruz. Savaş ifadesini kullanırken bile Kremlin’in Ukrayna’ya yönelik savaşına ilişkin ‘özel askeri operasyon’ tanımlamasından sapmayan Peskov, Rusya’nın Ukrayna'da başlattığı askeri operasyonların statüsünün zamanla değiştiğini belirterek “Kolektif Batı buna Ukrayna tarafında katıldığında, bu bizim için bir savaş haline geldi” ifadelerini kullandı.

csdvfebr
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, 12 Ekim 2023 (AFP)

Rus yetkililerin daha önce yaptıkları açıklamalara dönecek olursak, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Batılı ülkeleri ülkesine karşı kapsamlı bir savaş yürütmekle suçlamış ve bunun uzun süre devam edeceği tahmininde bulunmuştu. Lavrov, 27 Mayıs 2022 tarihinde Rus bölgelerinin yetkilileriyle yaptığı toplantıda, “ABD ve müttefikleri, çok çeşitli araçlar kullanarak Rusya'yı kontrol altına alma çabalarını artırdı” demişti.

Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu, 21 Haziran 2023 tarihinde Harp Okulu mezuniyet töreninde, ‘tüm Batı’nın Rusya’ya karşı gerçek bir savaş yürüttüğünü’ söyledi. Devlet Başkanı Putin'in de katıldığı törende Şoygu, ‘Rus ordusunun ülkesinin güvenliğini sağlamak için hiçbir çabadan kaçınmayacağını’ da sözlerine ekledi.

Rusya tarafından yapılan birçok açıklamada, Moskova’nın siyasi çözüme yönelik şartlarının başında Kiev'in sahadaki yeni gerçekleri tanımasının ve Rusya’nın ilhak ettiği topraklardan vazgeçmesinin geldiği vurgulandı. Bu açıklamalar arasında Peskov'un 14 Aralık 2022 tarihinde Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'nin G7 Zirvesi öncesinde video konferans aracılığıyla katılımında öne sürdüğü plana yanıt verdiği açıklaması da yer alıyor.

Peskov'un son açıklamaları büyük dikkat çekti ve büyük ses getirdi. Çünkü bu açıklamalar, Peskov'un değil, Kremlin'in görüşünü temsil ediyordu. Devlet Başkanı Putin’in beşinci döneminde Ukrayna'daki savaşa ilişkin izleyeceği politikaya, Batı'nın Kiev'e devam eden askeri desteğine nasıl karşılık verileceğine ve NATO güçlerinin Ukrayna topraklarındaki askeri operasyonlara katılmasının yaratacağı yansımalara değiniyordu.

Burada dikkati çeken ise Peskov'un, özel askeri operasyonun Ukrayna'nın yanı sıra NATO ülkelerinin de dahil olduğu bir savaşa dönüştüğünü söylemesi oldu. Buradan Rusya'nın ilerleyen süreçte NATO ülkelerinin Kremlin'in çizdiği kırmızı çizgiyi geçmesi halinde, buna sert bir karşılık vermek zorunda kalabileceğinin sinyalinin verildiği anlaşılıyor. Bu sinyal, gerilimin yeni bir boyuta taşınması, Rusya ile NATO arasında doğrudan bir savaşın patlak vermesi ve Üçüncü Dünya Savaşı'nın eşiğine gelinmesi tehlikesini oluşturuyor.

Öte yandan Peskov’un açıklamaları, Rusya ile Batı arasında artan gerilimin göstergesi olarak çeşitli hava, deniz ve kara silah sistemleriyle birlikte 90 bin askerin katılımıyla NATO için Soğuk Savaş'ın sona erdiği 1991 yılından bu yana ilk kez bu büyüklükte gerçekleştirilen, 25 Ocak'ta başlayan ve önümüzdeki mayıs ayına kadar devam etmesi planlanan, amacı, NATO'nun Rusya'ya karşı caydırıcılığını güçlendirmek olan NATO Steadfast Defender 24 Tatbikatı’nın yapıldığı döneme denk geldi.

Kontrolsüz bir gerilime müdahil olmak kendi çıkarına olmadığı için Rusya'nın yakın gelecekte mevcut tutumundan vazgeçmesi pek mümkün görünmüyor.

Almanya Başbakanı Olaf Scholz'un, Fransa Cumhurbaşkanı Macron ve Polonya Başbakanı Donald Tusk ile 15 Mart'ta Almanya'nın başkenti Berlin'de düzenlediği ortak basın toplantısında, Ukrayna'ya uzun menzilli silah sistemlerinin gönderilmesi için bir misyon oluşturulmasının planlandığını açıklarken Berlin, Paris ve Varşova, Kiev için tüm küresel pazar düzeyinde daha fazla silah satın alma taahhüdünde bulundu.

Rusya-Batı ilişkileri, önümüzdeki haftalarda Rusya ve Ukrayna orduları arasındaki çatışmaların kızışmasıyla birlikte önümüzdeki birkaç ay büyük zorluklarla karşı karşıya kalacak. Bununla birlikte Moskova, NATO ülkelerine hesaplarını yeniden gözden geçirmeleri yönünde baskı yapmak için çatışmanın kapsamını taktiksel olarak genişletecek jeopolitik kartlara başvurabilir. Örneğin Rusya, Moldova'nın ayrılıkçı Transdinyester bölgesinde provokatif adımlar atarken Litvanya ve Polonya ile Belarus sınırları arasında yer alan ve Rusça konuşulan Kaliningrad Oblastı’nın ve Baltık Denizi'nde Polonya ve Litvanya arasında izole haldeki Suwalki Koridoru’nu kontrol etme tehdidinde bulunuyor.

Rusya savaş ilan etmekten uzak

Peskov, son açıklamalarına açıklık getirirken, Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik savaşını halen ‘özel askeri operasyon’ olarak gördüğünü vurguladı. Putin 21 Şubat 2023 tarihinde yaptığı yıllık ulusa sesleniş konuşmasında ‘özel askeri operasyonun Rusya'yı ve Rusça konuşulan bölgeleri NATO’nun olası saldırılarından korumaya yönelik bir savunma önlemi’ olduğunu söyledi. Bu tutum siyasi olarak topu Ukrayna ve Batı sahalarına atarken Rusya’nın meşru müdafaada olduğunu gösteriyor.

ht45ynj
Kiev'e düşen füzenin parçalarını incelen Ukraynalı subaylar, 25 Mart 2024 (AFP)

Kontrolsüz bir gerilime müdahil olmak kendi çıkarına olmadığı için Rusya'nın yakın gelecekte mevcut tutumundan vazgeçmesi pek olası görünmüyor. Savaş ilanı, Rusya topraklarına dışarıdan saldırı, Rusya topraklarının işgali ya da ilhakının yanı sıra Rusya dışında ya da topraklarında Rus güçlerine saldırı veya bir ülkenin Rusya’nın egemenliğine saldırmak yahut Rus limanlarına abluka uygulamak vb. için topraklarının kullanılmasına izin verilmesi Rusya Anayasasında öngörülen hükümlere aykırı bir şekilde sıkıyönetim ilan edilmesini gerektirebilir. Ancak şu an bu koşulların hiçbiri mevcut değil.

Peskov'un açıklamaları, Batı'yı caydırmak amacıyla gönderilen sinyaller çerçevesinin dışına çıkmıyor.

Ayrıca Rusya’nın savaş ilan etmesinin ve sıkıyönetim uygulamasının içeride, özellikle ekonomi alanında ve bankacılık faaliyetlerinde, sivil havacılık trafiğinde, Rusya'ya ve Rusya'dan deniz ve kara taşımacılığında, tedarik hatlarında ve mal akışında olduğu kadar, Rusların günlük hayatları üzerinde olumsuz etkileri olacaktır.

Tüm bunların ötesinde Moskova'nın savaş ilan etmesi, pratikte Rusya'nın savaş çabalarına hiçbir şey katmayacaktır. Gerçekte Rusya ekonomisi savaş ekonomisine dönüşmüş durumda. Öyle ki Rus ordusunun genel seferberlik ilan etmesine gerek olmadığı, Ukrayna'ya yönelik saldırılarında konvansiyonel ve modern tüm silahlarını kullandığı açıklandı.

Dolayısıyla Peskov'un açıklamaları, Batı'nın Ukrayna’daki savaşa doğrudan müdahalesi durumunda Ukrayna savaşında gelişmelerin kontrolden çıkması veya Batı'nın 2022 sonbaharında olduğu gibi Ukrayna'ya yeniden gelişmiş ve modern silahlar göndermesi korkusuyla Batı'yı caydırmak amacıyla gönderilen sinyaller çerçevesinin dışına çıkmıyor. Söz konusu silahların gönderilmesi, Ukrayna ordusunun bir karşı saldırı başlatarak Rusya ordusunun savaşın ilk haftalarında işgal ettiği geniş alanları geri alarak savaşın gidişatının değişmesine neden olmuştu.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
TT

Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Kemal Allam

Financial Times, yıllık yıl sonu değerlendirme serisi kapsamında, 2026 yılının İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük belirsizlikle başladığını ve orta güçlerin önümüzdeki dönemde küresel düzeni ya pekiştirmede ya da zayıflatmada belirleyici faktör olabileceğini yazdı. Habere  göre, şaşırtıcı bir şekilde, Pakistan’ın adı, Amerikan hegemonyasını öngören “Donroe Doktrini”nde şimdiye kadarki en büyük kazanan olarak anılıyor. Pakistan, Beyaz Saray ziyaretlerinden Gazze barış planına kadar Donald Trump'ın çevresinde önemli bir yer edinmeyi açıkça başardı.

Ancak, Ortadoğu'ya askeri ve güvenlik tedarikçisi olarak geleneksel rolünün yanı sıra, Pakistan, İran gibi karmaşık çatışmalarda köprü görevi görmesi ve Çin ile ABD gibi daha büyük güçler arasında daha yakın bağlar kurması gereken bir orta güç olarak yeniden öne çıktı. Pakistan, daha önce, Nixon döneminde de ABD ve Çin arasındaki ilk diplomatik görüşmeye arabuluculuk yapmıştı. Bugün, on yıllık diplomatik boşluğun ardından, Pakistan, İran ile gizli görüşmeler yürütebilen ve Çin ile ortaklığı aracılığıyla bölgedeki askeri dengeyi yeniden ayarlayabilen bir güç olarak yeniden öne çıktı.

Trump'ın İran sorununu çözmek için Pakistan'a güvenmesi

Trump'ın ikinci başkanlığının başlangıcında, geçmiş dönemde Hindistan ile yakın ilişkisi ve Hindistan'ı Çin'e karşı tercih edilen stratejik ortak olarak görmesi nedeniyle Pakistan'da önemli bir belirsizlik hakim oldu. Ancak, görevdeki ilk yılından sonra Pakistan, sadece bölgede değil, küresel ölçekte de Trump'ın favorilerinden biri olarak görülmeye başladı. İsrail ve İran arasında yazın yaşanan 12 günlük savaş sırasında, Mareşal Asım Münir'in başkent Washington ve Langley'in koridorlarında neredeyse bir hafta boyunca bulunması tesadüf değildi. Dönemin Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Michael Eric Kurilla'nın Pakistan'ı terörizm ile mücadelede bir ortak olarak savunması da pek çok kişiyi şaşırttı. Zira bu açıklama, Kongre'nin önde gelen üyelerinin, Senato'nun ve generallerin Pakistan'ı sürekli olarak terörizmi destekleyen bir devlet olarak nitelendirdiği on yıllık bir dönemle çelişiyordu. Peki ne değişti?

Birincisi, Kurilla, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Washington'un istenmeyen saydığı ve ABD'nin doğrudan, en azından kamuoyu önünde, ilişki kuramadığı rejimlerle Pakistan'ın ilişki kurma yeteneğine yeniden güvenmeye başladı. İsrail-İran çatışması sırasında, ABD İran nükleer tesislerini vurduktan sonra, Pakistan gerilimin daha fazla yükselmesinin sonuçlarını hafifletmede sessiz, perde arkası bir rol oynadı. Pakistan, Tahran ve Washington arasında mesajları taşımakla kalmadı, aynı zamanda Trump'a İran’a nasıl davranması gerektiği konusunda doğrudan tavsiyelerde de bulundu. Nitekim Trump, Asım Münir ile yaptığı ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının yankılarını kontrol altına alma stratejisinin ele alındığı görüşmenin ardından, “Pakistan İran'ı çoğu ülkeden daha iyi tanıyor” açıklamasını yaptı. Bu, Trump'ın ilk döneminde Irak'ta Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle sonuçlanan önceki hamlesinden sonra yaşananları hatırlattı. O zaman, 2020'de de suikasttan sonra ilk olarak dönemin Pakistan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kamar Cavid Bacva ile telefonla görüşmüştü.

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor, ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor

Bunu anlamanın kilit noktası, Pakistan'ın, İsviçre, Katar, Umman ve İran görüşmelerindeki diğer bazı arabuluculardan farklı olarak, İran ile uzun bir sınıra sahip olması ve İran ile sürekli gerilimler yaşamasıdır. İranlılar, tam ölçekli bir çatışma durumunda Pakistan'ın kendileri için gerçek bir tehdit oluşturduğunun ve tüm Körfez ülkelerinin Pakistan'ın arkasında duracağının farkındalar. Daha önce yine el-Mecelle’de, İran ve Pakistan'ın, açık ve tam ölçekli bir çatışmayı önlemesi gereken dini, kültürel ve dilsel bağlara rağmen, açıkça duyurulmamış bir istihbarat ve vekalet savaşı içinde olduklarını yazmıştım. Süleymani sık sık Pakistan ile açık savaş tehdidinde bulunmuştu ve İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri'nin yanı sıra, İran'a hava saldırıları düzenleyen tek ülke Pakistan'dır. Bu durum, Pakistan'ı İran’a karşı havuç-sopa yaklaşımını uygulamak için önemli bir arka kapı haline getiriyor.

Mevcut Maskat görüşmelerinin nereye varacağını, Trump'ın İran'a saldırıp saldırmayacağını veya gerilimi azaltıp azaltmayacağını bilmesek de, Pakistan'ın rolü önemli olmaya devam ediyor. ABD, çatışma tırmandığında Beluç sınırının tarihi ve Pakistanlı Şiilerin devlete karşı kullanılması nedeniyle İran’ın Pakistan ile de ters düşebileceğinin farkında olarak kendisine mesajlar gönderebilir. İran, geçtiğimiz yaz yaşanan 12 günlük savaş sırasında ve protestoların başlamasından bu yana yaşanan son gerilimlerde Pakistan'ın gerilimi azaltmadaki rolü için de kamuoyu önünde kendisine teşekkür etti.

dvbfrg
Çin'in doğusundaki Shandong eyaletinin Qingdao kentinde Şanghay İşbirliği Örgütü üye devletlerinin savunma bakanlarının çektirdiği toplu fotoğraf, 26 Haziran 2025 (AFP)

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor. Bu da onu aradaki uçurumu kapatmada önemli bir oyuncu haline getiriyor. Pakistan’ın kendisi de nükleer güç olma yolunda benzer bir süreçten geçti ve nükleer meselede nasıl başarılı bir şekilde müzakere edeceğini biliyor. Askeri kapasiteye dayanma gücü olmadığında müzakerelerin ne kadar sınırlı olabileceğini biliyor. Pakistan ayrıca, Çin’in dünyadaki en yakın diplomatik ve askeri müttefiki olma avantajına da sahip.

Çin ve etkiyi kullanma sanatı

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Başkan Richard Nixon'ın Pakistan aracılığıyla Çin ile yaptıkları görüşmeler ve gerçekleştirdikleri ziyaretler, İslamabad’ın eski Amerikan ulusal güvenlik uzmanlarının uzun zamandır minnettar olduğu önemli bir köprü olmasına olanak tanıdı. Pervez Müşerref dönemine kadar Pakistan, Çin ve ABD'nin kendi nüfuz alanlarındaki dengeleyici rolünde denklik konumunu korudu. Yine Müşerref dönemine kadar Pakistan ordusu, F-16 savaş uçaklarından Bell AH-1 Cobra saldırı helikopterlerine kadar neredeyse tamamen Amerikan kaynaklı ekipmanlara güveniyordu.

Çin'in etkisi, İslamabad'ı bir dönem Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi

Ancak bu değişim daha sonra gerçekleşti ve Pakistan, Çin'in en yeni savaş uçakları ve füze teknolojilerini paylaştığı dünyadaki tek ordu haline geldi; bu da geçen yılki kısa savaşta Hindistan'a karşı üstün gelmesine yardımcı oldu. Böylece Çin, en yeni ekipmanlarını test etmek için Pakistan’ı kullanmaya başladı ve bunları Hint güçlerine karşı ve Pakistan'ın İran ile olan birkaç sınır çatışmasında test etti. Bu durum Pakistan'ı, Çin'in nasıl düşündüğünü ve gelecekteki savaşlara nasıl hazırlandığını anlamada ABD için bir kez daha vazgeçilmez bir ortak haline getiriyor. Dünyada hiçbir ordu, Pakistan ordusu gibi bir yandan Trump ile doğrudan ve hızlı iletişim kurma yeteneğine, diğer yandan da Çin ile en yakın askeri ittifaka sahip değil. Pakistan ayrıca tarihsel olarak Çin'in hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile olan ilişkisinde de bağlantı noktası görevi

Türkiye'nin önde gelen askeri stratejistlerinden ve Erdoğan'a yakın isimlerden sayılan Türk Amiral Cihat Yaycı, Pakistan'ın Soğuk Savaş sırasında Çin'in yükselişinde çok önemli bir rol oynadığını ve 1980'lerde ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan ilişkilerini kullanarak bu tarafları Çin'e yaklaştırdığını düşünüyor. Yaycı ayrıca, kıdemli bir Türk subayı olarak, Çin'in kendisini Pakistan'ın en yakın müttefiki olarak nasıl gösterdiğine ve bunun Ankara'yı Uygur sorunu nedeniyle aralarında gerilim tırmandığında Pekin ile açılıma nasıl ittiğine bizzat şahit olduğunu belirtiyor. Bu Çin etkisi, İslamabad'ı bir zamanlar Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi. Hudson Enstitüsü de yakın zamanda aynı konuyu, yani Çin'in Pakistan'ı Batı ve Avrasya arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için nasıl kullandığını gündeme getirdi.

Elbette Pakistan'ın gücünün de sınırları var; kırılgan ekonomisi Suudi Arabistan, Çin, BAE ve ABD dahil olmak üzere bir dizi uluslararası hamisine dayanıyor. Bu geniş bağışçı havuzu, Pakistan’ı çıkarlarını dengeleyebilen ve herhangi bir tarafla ittifak kurma tuzağına düşmeden aralarında manevra yapabilen bir köprü görevi görmesini sağlıyor. Avrupa Birliği ve Latin Amerika'daki birçok ülke, Trump taraf seçmeleri için baskı yaptığında ABD-Çin çatışmasında bir denge kurmakta zorlanırken, Pakistan bir anlamda tam tersi bir yaklaşım benimsedi. Sıfır toplamlı bir oyun tuzağına düşmek yerine, başkaları tarafından kullanılan bir köprü haline geldi. Bu da onu hem İran hem de Çin ile konuşmak için uygun bir muhatap yapıyor.


İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
TT

İran'da Ayetullah’ın sonu mu geliyor?

Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)
Trump ile İran arasındaki belirleyici çatışma (The Independent Arabia)

John Bolton

Cenevre'de devam eden müzakerelerde hiçbir ilerleme kaydedilemediği için dünya, ABD'nin İran'daki Ayetullah rejimi konusunda ne yapacağını bekliyor. İran’daki son protesto gösterileri sırasında ABD Başkanı Donald Trump, Ayetullahlar ve Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) karşı kırmızı çizgi çekti. Trump, İran muhalefetine hitaben yaptığı konuşmada, “İranlı vatanseverler, protestolara devam edin, kurumlarınızın kontrolünü ele geçirin, yardım yolda, İran'ı yeniden büyük yapalım” dedi.

Trump, geçtiğimiz yıl haziran ayında da Tahran'da rejim değişikliğini desteklediğini açıkça ilan etti ve bu tutumunu birkaç gün önce de yineledi. ABD Başkanı, kırmızı çizgisini korumak ve güvenilirliğini sürdürmek istiyorsa, şimdi İran'a karşı güç kullanmak zorunda. Aksi takdirde, Suriye'de kimyasal silah kullanımına karşı harekete geçmekle tehdit eden, ardından geri adım atan ve Beşşar Esed rejimine karşı koyamayan diplomatik yolu seçen eski ABD Başkanı Barack Obama'nın yeni versiyonu gibi görünecekti.

Donald Trump böylece, biri ‘hızlı ve kararlı’ bir saldırı emri vermek olmak üzere iki farklı seçenekle karşı karşıya. Trump, sıklıkla bu seçeneği tercih ediyor. Ardından, haklı olsun ya da olmasın, zaferini ilan edip yaklaşımının doğru olduğunu savunuyor.

İkinci seçenek ise İran'daki Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını devirmek amacıyla askeri bir operasyon başlatmak. Bu seçenek, ABD Kara Kuvvetleri’nin bölgeye konuşlandırılmasını gerektirmese de İran'daki iktidar kurumlarını hedef alan bir hava harekâtını desteklemek için özel harekat yetenekleri kullanılabilir. Böylece Besic milisleri ve diğer dış genişleme ve iç baskı araçları da dahil olmak üzere DMO'yu kararlı bir şekilde zayıflatarak, Tahran rejimi çökebilir ve muhaliflerinin iktidara gelmesinin önü açılabilir. Aşağıda, ABD başkanı ikinci seçeneğe başvurursa Beyaz Saray'ın üstlenebileceği görevlerin kısmi de olsa kısa bir listesi yer alıyor.

Eylemsel değil, stratejik düşünüp hareket etmek

Bu, haftalar hatta aylar sürebilecek uzun bir süreç olabilir. Bu yüzden mevcut sonuçsuz müzakereleri sona erdiren ve İran'a bir son tarih belirleyen sistematik bir yaklaşım sergilenmesi gerekiyor. Bu, belki eski Başkan George H. W. Bush'un 1991 yılının ocak ayında dönemin Dışişleri Bakanı James Baker'ı Cenevre'ye gönderdiği gibi, mevcut Dışişleri Bakanı Marco Rubio'yu Cenevre'ye göndererek İran'a bu durumu bildirmek olabilir. Ardından İran'ın hava savunma sistemleri, DMO karargahları ve üsleri, Besic milisleri, Tahran'ın nükleer ve balistik füze programları, deniz kuvvetleri ve bölgedeki ABD güçleri ve müttefikleri için tehdit oluşturan diğer her şey hedef olarak belirlenmeli ve ortadan kaldırılmalı.

Sonra İsrail'in kampanyaya katılıp katılmaması sorusu var. Bu sorunun yanıtı açıkça ‘evet’. Çünkü İsrail'in İran'daki askeri ve istihbarat kapasitesi en üst düzeyde kullanılmalı. Bu operasyona katılmak isteyen Arap ülkeleri olup olmadığını araştırılabilir. Bu gerçekleşmeyebilir, ancak onlara bu seçeneğin sunulması önemli. Her halükârda, onların desteği sağlanmalı ve İran'ın herhangi birini hedef alması durumunda uygun bir yanıt verileceğine dair onlara açık garantiler verilmeli. Özellikle, Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nı Körfez ülkelerine kapatmasına izin verilemez.

Askeri planın yanı sıra siyasi bir plan da olmalı

Ayetullahların iktidarını devirmek ve çöküş sonrası dönemin başarısını sağlamak açısından İran muhalefet güçleriyle yakın iş birliği çok önemlidir. Rejim hiç bu kadar popüler olmamıştı ve halk her zamankinden daha fazla harekete geçmeye hazır. İran içinde reddetme ve direniş yaygınlaşıyor, ancak bu hareket hala yeterli örgütlenmeye sahip değil. Bu duruma, örneğin devam eden gösteriler sırasında 6 bin adet ‘Starlink’ cihazı sağlanacağına dair açıklanan karar gibi önlemlerle yardımcı olunabilir. İran muhalefet güçleriyle iş birliği yaparak rejim içindeki ayrılmaları teşvik etmek gibi çok daha fazlası da yapılabilir.

Öte yandan, İran'ın gelecekteki liderlerinin isimlerine takılmamalıyız, çünkü bu konu daha sonra tartışılabilir. Bu aşamada odak noktası, Ayetullahların ve DMO'nun iktidarını ortadan kaldırmak olan birincil hedef olmalı. Ayrıca, diplomatik beceri göstererek ABD'nin Avrupalı müttefiklerinden İran'a karşı askeri harekâta katılmalarını istemek de gerekir. Onlar mutlaka yanıt vermeyebilirler, ancak İran'da başarı elde edilmesi, onların dikkatini ABD'nin Grönland'a yönelik son askeri tehditlerinden başka yöne çeker.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Çin ve Rusya, İran'ın kendileri için yasak bölge haline geldiği ve Tahran'a askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilerek ekonomik ve diplomatik olarak marjinalleştirilmeli. Rejim devrilene kadar, askeri veya başka türlü hiçbir destek sağlamamaları gerektiği bildirilmelidir. Tahran'ın nükleer veya balistik füze programlarına yardım eden tüm personelini geri çekmeli ve mevcut rejimden yeni petrol alımlarını durdurmalı.

Bu, Pekin ve Moskova'nın hoşuna gitmeyebilir, ancak ABD'nin düşmanlarına karşı güç kullanmasının ardındaki nedenleri anlayacaklardır, çünkü başka bir otoriter rejimin, özellikle de Pekin ve Moskova arasında büyüyen eksenle bağlantılı bir rejimin devrilmesi, onlar için caydırıcı bir etki yaratacak ve bu da ek bir avantaj olacak.

Sabırlı olmak gerekir

Bu süreç biraz zaman alabilir, bu nedenle ABD’nin askeri harekatını durdurup müzakerelere başlama baskısına kapılmamalı veya bu konuda endişelenmemeliyiz. Ayetullahlara fırsat verildi, ancak onlar da başka hiçbir taraf da yeni fikirler ortaya koymadı. Bu çabalar sırasında başarısızlıklar ve hatalar olabilir, ancak kısa vadeli aksilikler, odak noktasından uzaklaşmamıza veya uygulama sürecini aksatmamıza sebep olmamalı.

İran rejiminin düşüşüyle birlikte, sonraki gelişmelerin öngörülmesi gerekir. Hizbullah, Hamas, Husiler, Irak'taki Şii milisler ve diğerleri gibi Tahran'la bağlantılı terörist gruplar, Ayetullah rejiminin devrilmesinden sonra en büyük kaybedenler arasında yer alacak ve finansal destekçilerinin ortadan kalkmasıyla bu gruplar daha da zayıflayacak. ABD İsrail, Lübnan, Irak ve diğer ülkelerle iş birliği yaparak bu tehditleri ortadan kaldırmaya yardımcı olmak için eşi görülmemiş bir fırsata sahip olacak. Bizler de o an için hazırlıklı olmalıyız.

Bu sadece bir başlangıç olsa da Tahran'daki liderlere karşı kararlı bir eylem otomatik olarak gerçekleşmez, ama bazılarının riske değer gördüğü bir siyasi miras oluşturabilir.


İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
TT

İranlı yetkili: Mart ayı başında yapılacak yeni nükleer görüşmeler geçici bir anlaşmaya yol açabilir

İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)
İran’ın Buşehr nükleer reaktörü (Reuters)

İranlı üst düzey bir yetkili bugün Reuters’a yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında ülkesine yönelik yaptırımların kaldırılmasının kapsamı ve mekanizması konusunda görüş ayrılıkları bulunduğunu belirtti.

Yetkili, nükleer programla ilgili yeni görüşmelerin mart ayı başında yapılmasının planlandığını söyledi.

Yetkili, İran’ın yüksek zenginleştirilmiş uranyum stokunun bir kısmını ihraç etme, saflığını düşürme ve uranyum zenginleştirme konusunda bölgesel bir birlik oluşturma seçeneğini ciddi şekilde değerlendirebileceğini ifade etti. Karşılığında ise İran’a barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkının tanınması gerektiğini vurguladı.

“Görüşmeler sürecek ve geçici bir anlaşmaya varma imkânı mevcut” diyen yetkili, sürecin devam edeceğini kaydetti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, geçen hafta ABD ile yapılan nükleer görüşmelerin ardından birkaç gün içinde karşı öneri taslağı hazırlanmasını beklediğini açıklamıştı. Öte yandan Başkan Donald Trump, İran’a sınırlı askeri saldırılar düzenlemeyi değerlendirdiğini belirtmişti.

Yetkili, İran’ın petrol ve maden kaynaklarının kontrolünü Washington’a teslim etmeyeceğini, ancak Amerikan şirketlerinin İran’daki petrol ve gaz sahalarında her zaman faaliyet gösterebileceğini de ifade etti.