ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Tel Aviv'in dış politikası Washington'ın ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu.

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
TT

ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)

Akil Abbas

ABD'nin Maryland eyaletinde 16 Eylül 1997 tarihinde 17 yaşındaki lise öğrencisi Samuel Sheinbein, aynı yaşlardaki bir arkadaşıyla birlikte 19 yaşındaki lise öğrencisi Alfredo Enrique Tello’yu öldürdü. Sheinbein, aşık olduğu, ancak aşkına karşılık bulamadığı okul arkadaşının Tello ile çıkmasına kızdığı için bu cinayeti işlemişti.

Tello, boğularak öldürülmüş, ardından cesedi parçalara ayrılmış ve sonra da yakılmıştı. Kalıntıları ise çöp torbalarına konarak boş bir evin deposuna atılmıştı. Sheinbein’in babası İngiliz Mandası altındaki Filistin topraklarında doğmuş ve 6 yaşında ABD’ye göç etmeden önce İsrail vatandaşlığı almıştı. Sheinbein’in, bu durumdan yararlanarak cinayetten günler sonra İsrail'e kaçtığı ortaya çıktı. Sheinbein, o dönemde yürürlükte olan ve başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsrail vatandaşlarının sınır dışı edilmesini önleyen İsrail yasasından yararlanmak için İsrail vatandaşlığı aldı. ABD, İsrail'in bu mantığını reddetti ve Sheinbein'in ABD yasalarına göre yargılanmak üzere kendisine iade edilmesini talep etti.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, iki ülke arasında yaşanan ve ABD basınının gündeminden düşmeyen uzun soluklu ve hararetli hukuki ve siyasi tartışmalar çerçevesinde İsrail'e ‘en üst düzeyde iş birliği’ göstermesi çağrısında bulundu. Bunun yanında ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti. İsrail hükümeti, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığını iptal etme ve yargılanmak üzere ABD’ye iade etme girişimleri de dahil olmak üzere ABD'nin talebini karşılamak için çeşitli çabalar sarf etti.

ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti.

Bu çabalar 1999 yılında İsrail Yüksek Mahkemesi'nin, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığından çıkarılmasının ve ABD’ye iadesinin hukuka aykırı olduğuna dair nihai ve temyizsiz kararıyla bozuldu. Sonunda Sheinbein, İsrail'de reşit olmayan biri olarak yargılandı ve 24 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sheinbein cezasının 4 yılını çektikten sonra izin alma ve 16 yılını çektikten sonra şartlı salıverilme hakkı kazandı. Bu cezayı hafif bulan ABD, Sheinbein'in tutuklanıp ABD'ye gönderilmesi için Interpol'e başvurdu.

Sheinbein'in 2014 yılında İsrail’deki bir hapishanede gardiyanlara ateş açtıktan sonra öldürülmesi, ABD’de büyük tartışmalara ve kurbanın ait olduğu grup olan Latin Amerikalılar arasında büyük rahatsızlığa neden oldu. Ancak aynı zamanda ABD’deki Sheinbein dosyası da kapandı.

ABD Kongresi’nin İsrail'e yardımı askıya alma tehdidini yerine getirmemesinin nedenlerinden biri, ABD’nin İsrail'de gerçek bir kuvvetler ayrılığı olduğuna, yüzden İsrail’deki yargı makamlarının hükümetin siyasi çıkarları lehine kararlar vermeye zorlanamayacağına ve İsrail hükümetinin ABD’nin öfkesinin sonuçlarından kaçınmak için Sheinbein’i iade etme konusunda samimiyetle çalıştığına inanmasıydı. Bu durum, Arap dünyasında İsrail ve ABD arasındaki ilişkiye dair genel su-i zannı derinleştiren yaygın ve beklenen davranıştan farklıydı. Bir başka neden de İsrail parlamentosu Knesset'in daha sonra, ilki 1999 yılında ve ikincisi ise 2001 yılında olmak üzere, belirli koşullar altında başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsraillilerin sınır dışı edilmesine izin veren iki yasa çıkarmış olmasıydı.

ABD ulusal güvenliğine hizmet

Kökünde apolitik olan ve Arap-İsrail çatışmasıyla ilgisi bulunmayan bu karmaşık mesele, neredeyse iki yıl sürdü. Birçok hukuki ve insani detaya sahip ve bundan kaynaklanan siyasi baskıları olan bu karmaşık dava, İsrail ve ABD arasındaki yakın ilişkinin, özellikle de iki farklı ama birbiriyle bağlantılı yönünün anlaşılmasına yardımcı olacak unsurları barındırıyor.

Bu yönlerden ilki, ABD’li politikacıların ve nüfuz sahiplerinin İsrail'i, ABD’nin Batı Avrupa'ya baktığı gibi anlaşılabilecek ve ele alınabilecek şeffaf bir demokrasiye sahip ABD benzeri bir siyasi sistem, güçlü bir müttefik ve ortak temel değerlere sahip önemli bir ticaret ortağı olarak görmeleridir.

İkincisi ise 1950'li yılların sonlarından bu yana, özellikle de İsrail'in 1956’daki 6 Gün Savaşı sırasında işgal ettiği Sina Yarımadası'ndan çekilme konusunda yaşanan İsrail-ABD anlaşmazlığından sonra İsrail dış politikasının bölgesel ve küresel olarak ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışmasıdır.

İsrail, 1950'li yıllardan beri dış politikasını ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışıyor.

Bu ikincisi, İsrail'in, yerli nüfusunun kaderiyle ilgilenmeyen, kapitalist bir yatırım ve kalkınma aracı olarak toprakla ilişkinin anlamına dair Batının varsayımları ve Avrupa’nın yardımları üzerine kurulu modern bir devlet olarak ideolojik yapısıyla da tutarlıydı. Bu ülkede yürürlükte olan siyasi sistem, Batının Arap ülkeleriyle olan ve kurumlardan ziyade kişilere odaklanan zorlu ilişkilerin aksine, yöneten kişilerden/partilerden bağımsız ve kurumsal olarak sorunsuz bir şekilde ele alınabilen liberal bir parlamenter sisteme dayanıyor.

İsrail, ABD'nin bölgedeki çıkarlarını desteklemede, özellikle de Soğuk Savaş sırasında Arap dünyasının büyük bölümünü kapsayan ya da sempati duyan Doğu Bloğu’nun etkisinin genişlemesini önlemek için Batı Bloğu için eşsiz bir politik ve güvenlik kalesi haline gelerek çok önemli bir rol oynadı. İsrail'in bu bağlamda yürüttüğü önemli faaliyetler arasında Sovyetler Birliği’nin bölgedeki, özellikle de Arap ülkelerindeki eylemleri ve hareketleri hakkında istihbarat toplamak ve ABD’ye Mısır tarafından konuşlandırılan SAM-2 uçaksavar füze sistemi ve diğer askeri, lojistik ve diplomatik iş birliği biçimleri hakkında istihbarat sağlamak vardı.

dfvrgb
Ortak askeri tatbikatlar sırasında eğitime katılan İsrailli paraşütçüler ve ABD’li askerler, 2018 (AFP)

Tüm bunlar olurken İsrail, ABD’nin o dönemde az sayıdaki Arap müttefikinden duyduğu şüphenin aksine, Doğu Bloğu'na hiçbir sırrını sızdırmayan güvenilir bir müttefik olduğunu kanıtladı. Aslında İsrail, ABD'nin o dönem Cemal Abdunnasır yönetimindeki Mısır'ın başını çektiği ve Suriye, Irak, Libya, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Arap halklarının çoğunu kapsayan Doğu ve Batı karşıtı kampa sempati duyan sosyalist eğilimli Arap milliyetçiliğini kontrol altına almasında ve böylece engellemesinde önemli bir rol oynadı.

İsrail, ABD’ye zaman zaman aralarında yaşanan bazı anlaşmazlıklarda bile açıkça meydan okumalarında ve karşı çıkmalarında ısrarcı olmaktan kaçındı. Daha ziyade Arap dünyasının büyük bir kısmının sürekli ve çoğu zaman beyhude bir ulusal gururla yaptığı gibi, ABD'den mümkün olan azami tavizi koparmak için sessizce ve perde arkasında olabildiğince baskı uygulayarak uzlaşmaya yöneldi.

AIPAC'in önemi

İşte tam da bu noktada 1950’li yılların sonlarında kurulan, ancak 1970’li yıllar ve sonrasında ABD’li Cumhuriyetçi ve Demokrat partili karar alıcılar arasında İsrail vizyonunu tanıtmada etkili olabilen Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi’nin (AIPAC) önemi ortaya çıkıyor. AIPAC'in Amerikan siyaset sahnesindeki rolü, Arap siyasetçilerin korktuğu ve politika yapımını kontrol eden devasa bir etki makinesi olduğu yönündeki çok abartılı algısının aksine ister sağcı ister solcu olsun, dönemin İsrail hükümeti tarafından belirlenen ülke çıkarını ABD'nin Ortadoğu’daki politikasıyla ilişkilendirmedeki ustalığında yatıyor. Çünkü AIPAC, ABD'li karar vericileri bu çıkarları korumanın ABD’nin ulusal güvenliğine hizmet ettiğine ikna etme görevini üstleniyor. Ancak dış politika arenasındaki en güçlü lobi grubu olmasına rağmen, bu görevinde çoğu zaman başarısız oluyor.

fvertbg
İsrail için casusluk yapmaktan hüküm giyen ABD vatandaşı Jonathan Pollard, 30 yıllık mahkumiyetin ardından hapisten çıktıktan sonra New York'ta bir mahkeme salonundan ayrılırken 20 Kasım 2015 (AFP)

İsrail'in ABD ile olan anlaşmazlıklarını nasıl yönettiğinin en iyi örneklerinden biri, ABD Donanması'nda görev yapmış Yahudi asıllı ABD’li istihbarat analisti Jonathan Pollard'ın davasıdır. Pollard, 1985 yılında tutuklandı ve ABD federal mahkemesinde İsrail adına casusluk suçundan yargılanarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Sonraki 30 yıl boyunca göreve gelen hemen hemen her İsrail hükümeti, AIPAC ile birlikte, birbirini izleyen ABD yönetimlerini Pollard'ı insani ya da sağlık gerekçeleriyle yahut başkan tarafından çıkarılacak özel bir afla serbest bırakılmasına ikna etmeye çalıştı. Ancak bu süre zarfında göreve gelen ABD yönetimleri, ABD'nin çeşitli savunma ve istihbarat kurumlarının yetkililerinin de benzer bir şekilde reddetmesiyle desteklenen bu talepleri reddettiler. Zira başka ülkeler adına casusluk yapmaktan hüküm giymiş kişiler hakkında şartlı tahliye ya da af kararı alınmaması gibi güçlü bir Amerikan geleneği söz konusu.

İsrail her zaman ABD'ye karşı açıkça meydan okumaktan ve karşı çıkmaktan kaçınmış ve anlaşmazlıkları sessizce çözmeye dikkat etmiştir.

Eski ABD Başkanı Bill Clinton, İsrail'in Filistinlilerle geçici düzenlemeleri sona erdirecek ve iki devletli bir çözümü hayata geçirecek bir anlaşmayı (1998 Wye Nehri Anlaşması) kabul etmesini sağlamak için 1998 yılında İsrail hükümetinin Pollard'ın serbest bırakılmasını talep etmesi üzerine bu geleneği bozmaya çalıştı.

Savunma Bakanlığı yetkilileri tarafından desteklenen dönemin ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü George Tenet, Clinton'ın vermek istediği tavizi protesto etti ve Pollard'ın serbest bırakılması halinde istifa edeceği tehdidinde bulundu.

Ancak 2015 yılına gelindiğinde eski başkanlardan Barack Obama, yine İsrail'in talebi ve AIPAC'in ısrarlı baskısı üzerine Pollard'ın şartlı tahliyesine karar verdi. Obama'nın Beyaz Saray'daki son yılında aldığı kararın gerekçesi olarak kamuoyuna ABD yasalarının buna izin verdiği açıklaması yapıldı. Pollard casusluk davalarında verilen cezayı çekmişti. ABD’de ömür boyu hapis cezası 30 yıldır. Hükümlünün bundan sonra insani, sağlık ya da diğer nedenlerle şartlı tahliye talep etme hakkı vardır. Ancak ABD’li yetkililerin özellikle casusluk davalarında bu tür bir tahliyeye izin vermesi nadir görülür.

Büyük olasılıkla Obama’nın Pollard'ı şartlı tahliye etmesinin asıl nedeni, Filistinlilerle bir barış anlaşması imzalanması çerçevesinde İsrail'i yatıştırmaktı. Fakat bu girişim de başarısız oldu. Şartlı tahliye kararı Pollard'ın İsrail'e gitmesine izin verilmeden önce beş yıl boyunca ABD’de kalmasını gerektiriyordu. İsrail, Pollard'a hapisteyken vatandaşlık vermişti.

Pollard, 2020 yılının son gününde İsrail'e gitti ve burada kahramanlar gibi karşılandı. Başbakan Binyamin Netanyahu havaalanında bizzat karşıladığı Pollard’a ve eşine İsrail kimlik kartlarını takdim etti. Netanyahu Pollard’a hitaben, “Artık evindesin... Ne güzel bir an” dedi ve Pollard’ın gelişi için İbranice bir şükran duası okudu. Pollard, ABD’de ise bir vatan haini olarak görülüyor.  Özellikle ABD’nin güvenlik ve istihbarat teşkilatlarındaki pek çok kişi onun hak etmediği bir şekilde serbest bırakılmasını sağlayan özel bir siyasi durumdan yararlanarak kayırıldığına inanıyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



ABD Demir Kapı Operasyonu'yla İran'ı karadan kuşatıyor

ABD Merkez Kuvvetler Komutanı (CENTCOM) Brad Cooper (solda), «CH-47 Chinook» tipi helikopterle Hürmüz Boğazı üzerinde uçarken, (CENTCOM)
ABD Merkez Kuvvetler Komutanı (CENTCOM) Brad Cooper (solda), «CH-47 Chinook» tipi helikopterle Hürmüz Boğazı üzerinde uçarken, (CENTCOM)
TT

ABD Demir Kapı Operasyonu'yla İran'ı karadan kuşatıyor

ABD Merkez Kuvvetler Komutanı (CENTCOM) Brad Cooper (solda), «CH-47 Chinook» tipi helikopterle Hürmüz Boğazı üzerinde uçarken, (CENTCOM)
ABD Merkez Kuvvetler Komutanı (CENTCOM) Brad Cooper (solda), «CH-47 Chinook» tipi helikopterle Hürmüz Boğazı üzerinde uçarken, (CENTCOM)

ABD ordusu, İran'a yönelik deniz ablukasını aylar boyunca sürdürmesinin ardından, Washington'un Tahran'ın gelişmiş silah sistemleri ve yaptırım kapsamındaki diğer malzemeleri kara sınırları ile Hazar Denizi üzerinden taşımasını engelleme çabalarını güçlendirmek amacıyla yeni bir görev gücü kurma kararı aldı.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), görev gücünün “Demir Kapı” (Iron Gate) adını taşıyacağını ve Florida eyaletinin Tampa kentinde konuşlandırılacağını açıkladı. Görev gücü, çalışmalarını diğer ABD devlet kurumlarıyla koordinasyon içinde yürütecek. Silah sevkiyatının yanı sıra çift kullanımlı malzemeler ve yasa dışı gelir kaynakları da görev gücünün öncelikli hedefleri arasında yer alacak.

CENTCOM Komutanı Amiral Brad Cooper, yaptığı açıklamada, “CENTCOM'un ABD kurumları arasındaki ortaklarla iş birliğini güçlendirmesi, İran'ın terörü finanse etme, silah fabrikalarını yeniden inşa etme ve askerî kapasitesini yeniden oluşturma kabiliyetini daha da sınırlayacaktır” ifadelerini kullandı.

CENTCOM, uygulanan deniz ablukasının İran'ın 25 milyar doları aşan değerde ham petrol ihracatı yapmasını engellediğini tahmin ediyor.

Öte yandan Washington ile Tahran arasında müzakere masasında yaşanan irade mücadelesi giderek kızışıyor. İki tarafın tutumları, gerilimi diplomatik yollarla kontrol altına alma girişimleri ile nihai ve belirleyici bir askerî çatışmaya yeniden dönülmesi yönündeki baskılar arasında gidip geliyor.

Şarku’l Avsat’ın Axios haber sitesinden aktardığına göre ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İran'la yürütülen müzakereleri ele almak üzere Katar Başbakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ve Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir ile neredeyse her gün telefon görüşmeleri gerçekleştiriyor.


Polonya: Krakow'da silahlı saldırgan 6 kişiyi öldürdü; Evinde 3 ceset daha bulundu

Polis ekipleri, Krakow'daki silahlı saldırının gerçekleştiği bölgenin çevresinde güvenlik önlemleri alırken (Reuters)
Polis ekipleri, Krakow'daki silahlı saldırının gerçekleştiği bölgenin çevresinde güvenlik önlemleri alırken (Reuters)
TT

Polonya: Krakow'da silahlı saldırgan 6 kişiyi öldürdü; Evinde 3 ceset daha bulundu

Polis ekipleri, Krakow'daki silahlı saldırının gerçekleştiği bölgenin çevresinde güvenlik önlemleri alırken (Reuters)
Polis ekipleri, Krakow'daki silahlı saldırının gerçekleştiği bölgenin çevresinde güvenlik önlemleri alırken (Reuters)

6 kişi hayatını kaybetti, 14 kişi yaralandı. Polonya'nın güneyindeki Krakow kent merkezinde bulunan kalabalık meydanda bir saldırganın dün çevredekilere rastgele ateş açmasının ardından polis zanlıyı yakaladı.

Şarku’l Avsat'ın AP’den aktardığına göre Krakow polisi, saldırganın kentin en önemli turistik noktalarından biri olan Ana Pazar Meydanı'na aracıyla girerek rastgele ateş açtığını bildirdi. Yaralılar arasında polis memurlarının da bulunduğu belirtildi. Saldırgan, olay yerinden kısa bir mesafede güvenlik güçleriyle girdiği silahlı çatışmada vurularak yaralandı ve ardından hastaneye kaldırıldı.

Polonya'nın Krakow kent merkezindeki silahlı saldırı bölgesinde koşan bir güvenlik görevlisi (Reuters)
Polonya'nın Krakow kent merkezindeki silahlı saldırı bölgesinde koşan bir güvenlik görevlisi (Reuters)

Polonya Başbakanı Donald Tusk, silahlı saldırıyı “terör eylemi” olarak nitelendirdi.

Krakow'da gazetecilere konuşan Tusk, “Polonya'da bugüne kadar bu kadar ciddi terör olaylarıyla karşılaşmadık” dedi. Tusk, sözlerini şöyle sürdürdü: “Krakow'da insanların hayatını hedef alan bu vahşi saldırıyı tanımlamak için kullanmamız gereken ifade budur.”

AP'nin Krakow Emniyet Müdürlüğü Sözcüsü Katarzyna Cieslo'ya dayandırdığı habere göre saldırgan, askerî üniformaya benzer kıyafetler giyiyordu ve askerî tipte uzun namlulu bir ateşli silah kullandı.

Polis, saldırganın aracında çok sayıda başka silah parçası ve mühimmat buldu. Sözcü, saldırganın tek başına hareket ettiğini ve kent sakinleri açısından tehlikenin ortadan kalktığını belirtti. Polonya'da toplu silahlı saldırıların nadir görüldüğü kaydedildi.

Tusk ayrıca, saldırganın evinde iki kadın ve bir erkeğe ait 3 ceset bulunduğunu açıkladı. Hayatını kaybedenlerin saldırganın aile üyeleri olduğu tahmin ediliyor.

Yetkililer, saldırıyı gerçekleştiren kişinin 24 yaşında Polonya vatandaşı olduğunu duyurdu, daha sonra yaşını 25 olarak düzeltti.

7 Kasım'daki silahlı saldırının ardından Krakow'da geniş güvenlik önlemleri alındı (Reuters).
7 Kasım'daki silahlı saldırının ardından Krakow'da geniş güvenlik önlemleri alındı (Reuters).

Polonya Savunma Bakanı Władysław Kosiniak-Kamysz da dün meydana gelen kanlı silahlı saldırıyı Krakow halkını hedef alan bir “terör eylemi” olarak nitelendirdi.

Olay yerinden gelen görüntülerde, Krakow kent merkezinde çok sayıda polis ekibi ve ambulansın konuşlandırıldığı görüldü. Polonya Hava Ambulansı Servisi'ne ait bir helikopter de meydana indi.

Krakow Toplu Taşıma Şirketi, saat 15.00 sıralarında bir tramvay sürücüsünün, ana meydanın yakınından geçerken hareket hâlinde olan bir otomobilin içindeki şahsın tramvaya ateş açtığını bildirdiğini açıkladı. Saldırı sonucunda sürücü kabininin camı kırıldı.

Tusk, olayın ardından X hesabından yaptığı paylaşımda polisin saldırının bütün yönlerini araştırdığını belirtti. Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki de hayatını kaybedenler, yaralılar ve aileleriyle dayanışma içinde olduğunu ifade etti.

ABD'nin Polonya Büyükelçisi Tom Rose ise X hesabından yaptığı açıklamada, “Krakow'daki korkunç toplu silahlı saldırının ayrıntılarını henüz öğreniyoruz. Polonya'da huzuru bozan bu vahşi ve suç teşkil eden saldırı karşısında Amerika, bu zor zamanda Polonya'nın yanında duruyor. Polonya da Krakow'daki vatandaşlarının yanında” ifadelerini kullandı.

Polonya'nın Krakow kent merkezindeki silahlı saldırı bölgesinde bir helikopter (Reuters).
Polonya'nın Krakow kent merkezindeki silahlı saldırı bölgesinde bir helikopter (Reuters).

Her yıl yaklaşık 15 milyon turisti ağırlayan Krakow'da ziyaretçilerin büyük bölümü Ana Pazar Meydanı'ndan geçiyor. Polonya'nın ikinci büyük kenti olan Krakow, başkent Varşova'nın yaklaşık 250 kilometre güneyinde bulunuyor.


İsrail Cumhurbaşkanı, hükümeti kurma görevini Eisenkot'a verdi

İsrail'de yeni hükümeti kurmakla görevlendirilen Gadi Eisenkot, genel seçimlerin ilk sonuçlarının açıklanmasının ardından İsrail bayrağını sallıyor (DPA)
İsrail'de yeni hükümeti kurmakla görevlendirilen Gadi Eisenkot, genel seçimlerin ilk sonuçlarının açıklanmasının ardından İsrail bayrağını sallıyor (DPA)
TT

İsrail Cumhurbaşkanı, hükümeti kurma görevini Eisenkot'a verdi

İsrail'de yeni hükümeti kurmakla görevlendirilen Gadi Eisenkot, genel seçimlerin ilk sonuçlarının açıklanmasının ardından İsrail bayrağını sallıyor (DPA)
İsrail'de yeni hükümeti kurmakla görevlendirilen Gadi Eisenkot, genel seçimlerin ilk sonuçlarının açıklanmasının ardından İsrail bayrağını sallıyor (DPA)

İsrail Cumhurbaşkanı, dün Başbakan Binyamin Netanyahu'nun en güçlü rakibi Gadi Eisenkot'u yeni hükümeti kurmakla görevlendirdi. Karar, hiçbir adaya iktidara ulaşmak için net bir yol sunmayan seçimlerin ardından geldi.

Eisenkot, İsrail'de yeni bir hükümet kurmak için elinden gelen her şeyi yapacağını açıkladı. X hesabından yaptığı paylaşımda, “Artık ulusal acil durum hükümeti kurmanın zamanı geldi. Bu sorumluluğun gereğini yerine getirmek için gereken her şeyi yapacağım” ifadelerini kullandı.

İsrail'in en uzun süre görev yapan lideri olan Netanyahu, 27 Ekim'de gerçekleştirilen seçimlerde milliyetçi-dindar koalisyonunun çoğunluğu kaybetmesinin ardından başbakanlık koltuğunu korumak için mücadele ediyor. Buna rağmen Netanyahu'nun ittifakı, parlamentodaki en büyük siyasi blok olma konumunu sürdürdü.

Eski Genelkurmay Başkanı Eisenkot, parlamentoda çoğunluğu elde etmesini sağlayabilecek Arap partileriyle ittifak kurmayı reddetti. Ancak Netanyahu ve aşırı sağcı müttefiklerinin politikalarını ayrımcı bulan öfkeli Arap liderler, hükümeti kurma sürecinde ilk olarak Eisenkot'u aday gösterdi. Bu destek, Eisenkot'un en fazla tavsiye oyunu almasını sağladı.

Cumhurbaşkanının büyük ölçüde sembolik olan görevleri arasında seçimlerin ardından koalisyon kuracak adayı belirlemek de bulunuyor. Şarku’l Avsat'ın Reuters'ten aktardığına göre Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü, “Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, Gadi Eisenkot'u Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ne davet etti. Eisenkot'a yarın hükümeti kurma görevi verilecek” açıklamasında bulundu.

Eisenkot liderliğindeki Yashar Partisi, daha önce Binyamin Netanyahu'nun liderliğindeki Likud Partisi üyelerini ve müttefiklerini kendi liderliğinde kurulacak koalisyona katılmaya çağırmıştı.

Yashar (Doğru) Partisi, X üzerinden yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi:

“Likud Partisi ve müttefikleri birdenbire birlikten ve geniş tabanlı bir hükümet kurmaktan yana olduklarını söylüyorsa, aşırılık yanlılarıyla ittifaklarını sona erdirdiklerini ve Eisenkot başkanlığındaki bir hükümete katılmaya hazır olduklarını açıklayabilirler.”

Bu açıklama, görev süresi sona ermekte olan Başbakan Netanyahu'nun ulusal birlik hükümeti kurulması çağrısında bulunmasından kısa süre sonra geldi. Netanyahu aynı açıklamada, Arap partileriyle ittifak kurmanın İsrail'in “dağılmasına” yol açacağı uyarısında bulundu.

Eisenkot'un görevlendirilmesinin ardından haftalar sürebilecek uzun ve zorlu koalisyon görüşmelerinin başlaması bekleniyor. Eisenkot'un hükümeti kurmak için 28 günü bulunuyor. Bu süre 14 gün daha uzatılabilecek.

Eisenkot'un önündeki olası seçenekler

Eisenkot'un iktidara ulaşmak için değerlendirebileceği seçenekler arasında şunlar bulunuyor:

Arap partilerinin dışarıdan desteğiyle azınlık hükümeti kurmak.

Daha önce kendisinin ve müttefiklerinin dışladığı ultra-Ortodoks (Haredi) partilerle koalisyon oluşturmak.

Netanyahu ile ulusal birlik hükümeti kurmak.

Ancak analistler, bu üç seçeneğin de hayata geçirilmesini düşük ihtimal olarak değerlendiriyor.

Eisenkot'un başarısız olması hâlinde başka bir aday hükümeti kurmayı deneyebilecek. Bu adayın da başarısız olması durumunda parlamento başka bir adayı görevlendirebilecek. Tüm bu süreç için yaklaşık 100 günlük bir süre öngörülüyor. Hiçbir adayın hükümet kuramaması hâlinde ise yeniden seçime gidilecek.

Seçim sonuçları ve parlamentodaki sandalye dağılımı

Likud Partisi, tek başına en fazla sandalyeye sahip parti oldu. 120 üyeli İsrail Meclisi'nde 27 sandalye kazanan Likud'a rağmen Netanyahu liderliğindeki daha geniş milliyetçi-dindar koalisyon toplamda yalnızca 53 sandalyede kaldı. Böylece hükümet kurmak için gereken 61 sandalyelik çoğunluğa ulaşılamadı.

Eisenkot liderliğindeki Yashar Partisi ise 21 sandalye kazanarak ikinci sırada yer aldı. Merkez soldan sağa uzanan siyasi yelpazede yer alan, Yahudi liderliğindeki dört partiden oluşan ittifakı toplam 48 sandalye elde etti.

İsrail'deki Arap azınlığı temsil eden iki parti ise toplam 19 sandalye kazanarak tarihi bir başarıya imza attı.

Eisenkot'un siyasi geçmişi ve askerî kariyeri

66 yaşındaki Eisenkot, Faslı göçmen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Başbakan olması hâlinde, kökleri Ortadoğu ve Kuzey Afrika'ya dayanan Mizrahi Yahudi toplumundan çıkan ilk İsrail başbakanı olacak.

Temkinli kişiliği ve medyadan uzak durmasıyla tanınan Eisenkot, siyasete 2022 yılında girdi. Hamas'ın 7 Ekim 2023'te İsrail'e düzenlediği saldırının ardından Netanyahu'nun savaş kabinesinde kısa süreliğine görev aldı. Daha sonra yeniden muhalefete geçti.

Muhalefette bulunduğu dönemde, Gazze'deki askerî harekâtın yönetimi de dâhil olmak üzere Netanyahu'nun liderliğini açıkça eleştirdi ve onunla aynı hükümette görev almayacağını belirtti.

Eisenkot'un kamuoyundaki konumu, 2023'ten bu yana ailesinin ödediği ağır bedelle de ilişkilendiriliyor. Oğlu ve iki yeğeni, Gazze'deki çatışmalarda hayatını kaybetti.

Eisenkot, seçim kampanyası boyunca güvenlik alanındaki deneyimini ön plana çıkardı. Bu kapsamda, İran destekli Lübnan Hizbullahı ile İsrail arasında 2006 yılında yaşanan savaş sırasında komutan olarak uyguladığı ve saldırılara orantısız güç kullanarak karşılık verilmesini öngören “Dahiye Doktrini”ne dikkat çekti.

Eisenkot ayrıca, 2023'ten bu yana artış gösteren ve İsrail'in Batılı ülkelerle ilişkilerinde gerilime yol açan Filistinlilere yönelik yerleşimci şiddetini eleştirdi.

Netanyahu'nun aşırı sağcı koalisyon ortakları Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich'e de karşı çıkan Eisenkot, söz konusu iki isim, Filistinlilere yönelik şiddeti teşvik ettikleri gerekçesiyle bazı Batılı ülkeler tarafından yaptırım kapsamına alınmıştı.