ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Tel Aviv'in dış politikası Washington'ın ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu.

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
TT

ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)

Akil Abbas

ABD'nin Maryland eyaletinde 16 Eylül 1997 tarihinde 17 yaşındaki lise öğrencisi Samuel Sheinbein, aynı yaşlardaki bir arkadaşıyla birlikte 19 yaşındaki lise öğrencisi Alfredo Enrique Tello’yu öldürdü. Sheinbein, aşık olduğu, ancak aşkına karşılık bulamadığı okul arkadaşının Tello ile çıkmasına kızdığı için bu cinayeti işlemişti.

Tello, boğularak öldürülmüş, ardından cesedi parçalara ayrılmış ve sonra da yakılmıştı. Kalıntıları ise çöp torbalarına konarak boş bir evin deposuna atılmıştı. Sheinbein’in babası İngiliz Mandası altındaki Filistin topraklarında doğmuş ve 6 yaşında ABD’ye göç etmeden önce İsrail vatandaşlığı almıştı. Sheinbein’in, bu durumdan yararlanarak cinayetten günler sonra İsrail'e kaçtığı ortaya çıktı. Sheinbein, o dönemde yürürlükte olan ve başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsrail vatandaşlarının sınır dışı edilmesini önleyen İsrail yasasından yararlanmak için İsrail vatandaşlığı aldı. ABD, İsrail'in bu mantığını reddetti ve Sheinbein'in ABD yasalarına göre yargılanmak üzere kendisine iade edilmesini talep etti.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, iki ülke arasında yaşanan ve ABD basınının gündeminden düşmeyen uzun soluklu ve hararetli hukuki ve siyasi tartışmalar çerçevesinde İsrail'e ‘en üst düzeyde iş birliği’ göstermesi çağrısında bulundu. Bunun yanında ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti. İsrail hükümeti, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığını iptal etme ve yargılanmak üzere ABD’ye iade etme girişimleri de dahil olmak üzere ABD'nin talebini karşılamak için çeşitli çabalar sarf etti.

ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti.

Bu çabalar 1999 yılında İsrail Yüksek Mahkemesi'nin, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığından çıkarılmasının ve ABD’ye iadesinin hukuka aykırı olduğuna dair nihai ve temyizsiz kararıyla bozuldu. Sonunda Sheinbein, İsrail'de reşit olmayan biri olarak yargılandı ve 24 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sheinbein cezasının 4 yılını çektikten sonra izin alma ve 16 yılını çektikten sonra şartlı salıverilme hakkı kazandı. Bu cezayı hafif bulan ABD, Sheinbein'in tutuklanıp ABD'ye gönderilmesi için Interpol'e başvurdu.

Sheinbein'in 2014 yılında İsrail’deki bir hapishanede gardiyanlara ateş açtıktan sonra öldürülmesi, ABD’de büyük tartışmalara ve kurbanın ait olduğu grup olan Latin Amerikalılar arasında büyük rahatsızlığa neden oldu. Ancak aynı zamanda ABD’deki Sheinbein dosyası da kapandı.

ABD Kongresi’nin İsrail'e yardımı askıya alma tehdidini yerine getirmemesinin nedenlerinden biri, ABD’nin İsrail'de gerçek bir kuvvetler ayrılığı olduğuna, yüzden İsrail’deki yargı makamlarının hükümetin siyasi çıkarları lehine kararlar vermeye zorlanamayacağına ve İsrail hükümetinin ABD’nin öfkesinin sonuçlarından kaçınmak için Sheinbein’i iade etme konusunda samimiyetle çalıştığına inanmasıydı. Bu durum, Arap dünyasında İsrail ve ABD arasındaki ilişkiye dair genel su-i zannı derinleştiren yaygın ve beklenen davranıştan farklıydı. Bir başka neden de İsrail parlamentosu Knesset'in daha sonra, ilki 1999 yılında ve ikincisi ise 2001 yılında olmak üzere, belirli koşullar altında başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsraillilerin sınır dışı edilmesine izin veren iki yasa çıkarmış olmasıydı.

ABD ulusal güvenliğine hizmet

Kökünde apolitik olan ve Arap-İsrail çatışmasıyla ilgisi bulunmayan bu karmaşık mesele, neredeyse iki yıl sürdü. Birçok hukuki ve insani detaya sahip ve bundan kaynaklanan siyasi baskıları olan bu karmaşık dava, İsrail ve ABD arasındaki yakın ilişkinin, özellikle de iki farklı ama birbiriyle bağlantılı yönünün anlaşılmasına yardımcı olacak unsurları barındırıyor.

Bu yönlerden ilki, ABD’li politikacıların ve nüfuz sahiplerinin İsrail'i, ABD’nin Batı Avrupa'ya baktığı gibi anlaşılabilecek ve ele alınabilecek şeffaf bir demokrasiye sahip ABD benzeri bir siyasi sistem, güçlü bir müttefik ve ortak temel değerlere sahip önemli bir ticaret ortağı olarak görmeleridir.

İkincisi ise 1950'li yılların sonlarından bu yana, özellikle de İsrail'in 1956’daki 6 Gün Savaşı sırasında işgal ettiği Sina Yarımadası'ndan çekilme konusunda yaşanan İsrail-ABD anlaşmazlığından sonra İsrail dış politikasının bölgesel ve küresel olarak ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışmasıdır.

İsrail, 1950'li yıllardan beri dış politikasını ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışıyor.

Bu ikincisi, İsrail'in, yerli nüfusunun kaderiyle ilgilenmeyen, kapitalist bir yatırım ve kalkınma aracı olarak toprakla ilişkinin anlamına dair Batının varsayımları ve Avrupa’nın yardımları üzerine kurulu modern bir devlet olarak ideolojik yapısıyla da tutarlıydı. Bu ülkede yürürlükte olan siyasi sistem, Batının Arap ülkeleriyle olan ve kurumlardan ziyade kişilere odaklanan zorlu ilişkilerin aksine, yöneten kişilerden/partilerden bağımsız ve kurumsal olarak sorunsuz bir şekilde ele alınabilen liberal bir parlamenter sisteme dayanıyor.

İsrail, ABD'nin bölgedeki çıkarlarını desteklemede, özellikle de Soğuk Savaş sırasında Arap dünyasının büyük bölümünü kapsayan ya da sempati duyan Doğu Bloğu’nun etkisinin genişlemesini önlemek için Batı Bloğu için eşsiz bir politik ve güvenlik kalesi haline gelerek çok önemli bir rol oynadı. İsrail'in bu bağlamda yürüttüğü önemli faaliyetler arasında Sovyetler Birliği’nin bölgedeki, özellikle de Arap ülkelerindeki eylemleri ve hareketleri hakkında istihbarat toplamak ve ABD’ye Mısır tarafından konuşlandırılan SAM-2 uçaksavar füze sistemi ve diğer askeri, lojistik ve diplomatik iş birliği biçimleri hakkında istihbarat sağlamak vardı.

dfvrgb
Ortak askeri tatbikatlar sırasında eğitime katılan İsrailli paraşütçüler ve ABD’li askerler, 2018 (AFP)

Tüm bunlar olurken İsrail, ABD’nin o dönemde az sayıdaki Arap müttefikinden duyduğu şüphenin aksine, Doğu Bloğu'na hiçbir sırrını sızdırmayan güvenilir bir müttefik olduğunu kanıtladı. Aslında İsrail, ABD'nin o dönem Cemal Abdunnasır yönetimindeki Mısır'ın başını çektiği ve Suriye, Irak, Libya, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Arap halklarının çoğunu kapsayan Doğu ve Batı karşıtı kampa sempati duyan sosyalist eğilimli Arap milliyetçiliğini kontrol altına almasında ve böylece engellemesinde önemli bir rol oynadı.

İsrail, ABD’ye zaman zaman aralarında yaşanan bazı anlaşmazlıklarda bile açıkça meydan okumalarında ve karşı çıkmalarında ısrarcı olmaktan kaçındı. Daha ziyade Arap dünyasının büyük bir kısmının sürekli ve çoğu zaman beyhude bir ulusal gururla yaptığı gibi, ABD'den mümkün olan azami tavizi koparmak için sessizce ve perde arkasında olabildiğince baskı uygulayarak uzlaşmaya yöneldi.

AIPAC'in önemi

İşte tam da bu noktada 1950’li yılların sonlarında kurulan, ancak 1970’li yıllar ve sonrasında ABD’li Cumhuriyetçi ve Demokrat partili karar alıcılar arasında İsrail vizyonunu tanıtmada etkili olabilen Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi’nin (AIPAC) önemi ortaya çıkıyor. AIPAC'in Amerikan siyaset sahnesindeki rolü, Arap siyasetçilerin korktuğu ve politika yapımını kontrol eden devasa bir etki makinesi olduğu yönündeki çok abartılı algısının aksine ister sağcı ister solcu olsun, dönemin İsrail hükümeti tarafından belirlenen ülke çıkarını ABD'nin Ortadoğu’daki politikasıyla ilişkilendirmedeki ustalığında yatıyor. Çünkü AIPAC, ABD'li karar vericileri bu çıkarları korumanın ABD’nin ulusal güvenliğine hizmet ettiğine ikna etme görevini üstleniyor. Ancak dış politika arenasındaki en güçlü lobi grubu olmasına rağmen, bu görevinde çoğu zaman başarısız oluyor.

fvertbg
İsrail için casusluk yapmaktan hüküm giyen ABD vatandaşı Jonathan Pollard, 30 yıllık mahkumiyetin ardından hapisten çıktıktan sonra New York'ta bir mahkeme salonundan ayrılırken 20 Kasım 2015 (AFP)

İsrail'in ABD ile olan anlaşmazlıklarını nasıl yönettiğinin en iyi örneklerinden biri, ABD Donanması'nda görev yapmış Yahudi asıllı ABD’li istihbarat analisti Jonathan Pollard'ın davasıdır. Pollard, 1985 yılında tutuklandı ve ABD federal mahkemesinde İsrail adına casusluk suçundan yargılanarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Sonraki 30 yıl boyunca göreve gelen hemen hemen her İsrail hükümeti, AIPAC ile birlikte, birbirini izleyen ABD yönetimlerini Pollard'ı insani ya da sağlık gerekçeleriyle yahut başkan tarafından çıkarılacak özel bir afla serbest bırakılmasına ikna etmeye çalıştı. Ancak bu süre zarfında göreve gelen ABD yönetimleri, ABD'nin çeşitli savunma ve istihbarat kurumlarının yetkililerinin de benzer bir şekilde reddetmesiyle desteklenen bu talepleri reddettiler. Zira başka ülkeler adına casusluk yapmaktan hüküm giymiş kişiler hakkında şartlı tahliye ya da af kararı alınmaması gibi güçlü bir Amerikan geleneği söz konusu.

İsrail her zaman ABD'ye karşı açıkça meydan okumaktan ve karşı çıkmaktan kaçınmış ve anlaşmazlıkları sessizce çözmeye dikkat etmiştir.

Eski ABD Başkanı Bill Clinton, İsrail'in Filistinlilerle geçici düzenlemeleri sona erdirecek ve iki devletli bir çözümü hayata geçirecek bir anlaşmayı (1998 Wye Nehri Anlaşması) kabul etmesini sağlamak için 1998 yılında İsrail hükümetinin Pollard'ın serbest bırakılmasını talep etmesi üzerine bu geleneği bozmaya çalıştı.

Savunma Bakanlığı yetkilileri tarafından desteklenen dönemin ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü George Tenet, Clinton'ın vermek istediği tavizi protesto etti ve Pollard'ın serbest bırakılması halinde istifa edeceği tehdidinde bulundu.

Ancak 2015 yılına gelindiğinde eski başkanlardan Barack Obama, yine İsrail'in talebi ve AIPAC'in ısrarlı baskısı üzerine Pollard'ın şartlı tahliyesine karar verdi. Obama'nın Beyaz Saray'daki son yılında aldığı kararın gerekçesi olarak kamuoyuna ABD yasalarının buna izin verdiği açıklaması yapıldı. Pollard casusluk davalarında verilen cezayı çekmişti. ABD’de ömür boyu hapis cezası 30 yıldır. Hükümlünün bundan sonra insani, sağlık ya da diğer nedenlerle şartlı tahliye talep etme hakkı vardır. Ancak ABD’li yetkililerin özellikle casusluk davalarında bu tür bir tahliyeye izin vermesi nadir görülür.

Büyük olasılıkla Obama’nın Pollard'ı şartlı tahliye etmesinin asıl nedeni, Filistinlilerle bir barış anlaşması imzalanması çerçevesinde İsrail'i yatıştırmaktı. Fakat bu girişim de başarısız oldu. Şartlı tahliye kararı Pollard'ın İsrail'e gitmesine izin verilmeden önce beş yıl boyunca ABD’de kalmasını gerektiriyordu. İsrail, Pollard'a hapisteyken vatandaşlık vermişti.

Pollard, 2020 yılının son gününde İsrail'e gitti ve burada kahramanlar gibi karşılandı. Başbakan Binyamin Netanyahu havaalanında bizzat karşıladığı Pollard’a ve eşine İsrail kimlik kartlarını takdim etti. Netanyahu Pollard’a hitaben, “Artık evindesin... Ne güzel bir an” dedi ve Pollard’ın gelişi için İbranice bir şükran duası okudu. Pollard, ABD’de ise bir vatan haini olarak görülüyor.  Özellikle ABD’nin güvenlik ve istihbarat teşkilatlarındaki pek çok kişi onun hak etmediği bir şekilde serbest bırakılmasını sağlayan özel bir siyasi durumdan yararlanarak kayırıldığına inanıyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Ukrayna savaşı arka planında Moskova'nın Zafer Günü Geçit Töreni: Geçmeyen bir geçmiş

Al Majalla
Al Majalla
TT

Ukrayna savaşı arka planında Moskova'nın Zafer Günü Geçit Töreni: Geçmeyen bir geçmiş

Al Majalla
Al Majalla

Anton Mardasov - Washington’daki Orta Doğu Enstitüsü’nde kıdemli araştırma görevlisi. Aynı zamanda Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi’nde askeri konular uzmanı

Askeri geçit törenleri genellikle iki yoldan birini izler. Uluslararası istikrar dönemlerinde, çoğunlukla törenseldirler. Açılımı göstermek, diplomasiyi aktifleştirmek ve yabancı liderlerin varlığıyla sembolik olarak birlik imajını pekiştirmek için bir platform görevi görürler. Ancak, dış politika atmosferi gerginleştiğinde işlevleri değişir ve askeri gücü sergileme, devletin kaynaklarını gösterme ve iç birliği pekiştirme aracı haline gelirler. Yakın zamana kadar Moskova, Kızıl Meydan'da düzenli olarak en yeni silah sistemlerini sergiliyordu.

Ukrayna'daki savaşın başlamasından bu yana, bu geçit törenlerinin ölçeği belirgin şekilde azaldı. Bu durum, başta ekipmanların büyük bir kısmının ön cephelerde konuşlandırılması, aktif olarak savaşta kullanılmayan veya büyük miktarlarda üretilmeyen sistemlerin sergilenmesine yönelik eleştiriler ve devam eden, halka açık etkinliklerin formatını etkileyen hava saldırıları tehdidi olmak üzere bir dizi faktörden kaynaklanıyor. 2026 yılında mobil internet ve SMS hizmetlerinin askıya alınması ve geçit töreninin askeri ekipman olmadan sınırlı bir formatta yapılıyor. Kremlin, etkinliğe “altı yabancı liderin katılacağını” açıkladı; bu sayı 2023 ve 2024 yıllarındaki katılımdan daha düşük. Buna karşılık, 2022 yılındaki törene hiçbir yabancı konuk katılmamışken, 2025'teki 80. yıl dönümü geçit törenine 27 lider katılmıştı.

Yeniden artan gerilimler arasında Moskova, Sergey Lavrov ve Marco Rubio arasında doğrudan bir iletişim kanalı açtı; bu, özellikle geçen ekim ayında gerçekleşen, Vladimir Putin ve Donald Trump arasında görüşme fikrinin ele alındığı bir önceki görüşmelerinden bu yana, aralarındaki nadir doğrudan iletişim düzeyinde atılmış bir adım. Steve Witkoff ve Jared Kushner'ın Washington'da Rusya dosyasının yönetimini yakın zamanda devralmış olmalarına rağmen, mevcut gelişmeler acil bir diyaloğu zorunlu kıldı. 9 Mayıs'tan önceki gerilimler, Ukrayna krizi ve ABD'nin olası müdahalesi de dahil olmak üzere daha geniş çaplı bir gerilime kayma risklerini müzakere etmek için bir fırsat sağladı.

Birçok siyasi güç 9 Mayıs'ın sembolizmini kullanıyor, ancak Rusya içinde kendisi hakkındaki yorumlar tek bir temelde birleşiyor. Komünistler devletin ve liderliğin rolüne odaklanırken, demokratlar halkın fedakarlıklarını öne çıkarıyor. Bununla birlikte, kahramanlık, savaşın büyüklüğü ve zaferin önemi tartışmasız kabul ediliyor. Bu anlamda, bu ortak hafızaya bağlılık, siyasi meşruiyet için gayri resmi bir test haline geliyor, çünkü bunu sorgulayanlar pratikte kendilerini kamusal alanın dışında buluyorlar.

Güvenlik tehditlerine ve mevcut siyasi iklime rağmen, Büyük Yurtseverlik Savaşı Rusya'da ulusal birliğin temel taşı olmaya devam ediyor

Güvenlik tehditlerine ve mevcut siyasi iklime rağmen, Büyük Yurtseverlik Savaşı Rusya'da ulusal birliğin temel taşı olmaya devam ediyor. Kamuoyu yoklamaları, halkın yüzde 98'inin bu günün hatırasının korunması gerektiğine inandığını, yüzde 89'unun aile sohbetlerinde bundan bahsettiğini, yüzde 82'sinin 9 Mayıs'ı anmayı planladığını ve yüzde 49'unun kutlamalara katılmayı düşündüğünü gösteriyor. Zafer günü, ülkenin en önemli bayramı olma konusunda yılbaşı ile rekabet etmeye devam ederken, son yirmi yılda onu bir anma ve yas günü olarak görenlerin sayısı arttı. Z kuşağı da dahil olmak üzere kuşaklar boyunca bu hatıranın kalıcı doğası, geçmişi günümüze bağlama gücünü ortaya koyuyor.

2026 yılında Rusya, Meçhul Asker Anıtı'ndaki “Ebedi (Sönmeyen) Ateş”ten alınan közlerin, Kudüs'teki Kutsal Ateş'i anımsatan bir ritüelle çeşitli bölgelere taşınacağı 10’uncu kez “Anma Meşalesi” etkinliğini düzenleyecek. Bazı katılımcı etkinliklerin iptal edildiği göz önüne alındığında, bu kutlama daha da önem kazanıyor. Dini karşılığının aksine, Ebedi Ateş daha geniş bir sivil anlam taşıyor, çünkü savaşa ve sonrasına yönelik anma ve saygının kamusal ifadesine dönüşüyor.

Rus askerleri, Zafer Günü askerî geçit töreni provası için Moskova'nın merkezindeki Kızıl Meydana yürüyor, 4 Mayıs 2026 (AFP) Rus askerleri, Zafer Günü askerî geçit töreni provası için Moskova'nın merkezindeki Kızıl Meydana yürüyor, 4 Mayıs 2026 (AFP)

Sovyet geleneğinden günümüze

Sovyetler Birliği'nde, devrimin yıldönümü olan 7 Kasım, uzun süre kitlesel mitingler ve Kızıl Meydan'daki askerî geçit töreniyle ilişkilendirilen en önemli ulusal bayram olmayı sürdürdü. Ancak, 1950'lerin sonlarından itibaren devrimci söylem seferber edici gücünü kaybetmeye başladı ve 1965'e kadar 9 Mayıs kutlamaları sınırlı ve mütevazı kaldı. Bu durum genellikle Stalin ve Kruşçev'in belirli askeri liderlerin rollerinin öne çıkması konusundaki isteksizliğine bağlanır. Ancak ideolojik motivasyon çok daha derindi, çünkü devlet fedakarlıkları sebebiyle onlara duyduğu borcu hatırlatmak değil, vatandaşlarından sadakat istiyordu. 1947'den itibaren Zafer Günü, gazilere verilen imtiyazların azaltılmasına paralel olarak ulusal bayram statüsünü kaybetti. Ancak, zamanla popüler bir etkinlik olarak yeniden konumunu sağlamlaştırdı.

Bu değişim, Kruşçev'in görevden alınmasından sonra gerçekleşti. 1965'te 9 Mayıs yeniden ulusal bayram ilan edildi ve yıldönümünde ilk askerî geçit töreni düzenlendi. Bu tarih, savaşı yaşamış olan yeni nesil liderler için kişisel bir öneme sahipti. Brejnev döneminde, Zafer Günü ile ilişkilendirilen sembolizm güçlendi, ancak yine de en önemli bayram haline gelmedi, dahası 7 Kasım'ın sembolizmini gölgede bırakmaması için 9 Mayıs'ta geçit töreni yapılmadı. Büyük ölçekli kutlamalar, Sovyet döneminin sonlarında, 1985 ve 1990 yıllarında düzenlenen iki geçit töreniyle birlikte geri döndü. Krizin ortasında, yetkililer sembolik odağı devrimden zafere kaydırdı.

Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra, 7 Kasım resmi statüsünü kaybetti ve pratik olarak Zafer Günü, en önemli ulusal bayram haline geldi

Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra, 7 Kasım resmi statüsünü kaybetti ve pratik olarak Zafer Günü, en önemli ulusal bayram haline geldi. O dönemde Boris Yeltsin, meşruiyet kaynağı olarak zafer fikrine dayandı, ancak aynı zamanda bayramı daha geniş bir uluslararası çerçeveye yerleştirmeye çalıştı. 1995 yılında, yeni Rusya, Zafer Günü'nün 50. yıldönümünü anmak için ABD Başkanı Bill Clinton da dahil olmak üzere Hitler karşıtı ittifakta yer alan ülkelerin liderlerinin katılımıyla ilk askerî geçit törenini düzenledi. Bu, Sovyet döneminde hayal edilmesi zor bir sahneydi. Mareşal Georgi Zhukov, Stalin'e alternatif bir uzlaşma figürü olarak bayramın sembolizminde merkezi figür haline geldi. 50. yıldönümüne gelindiğinde, onun fotoğrafı kurumsal olarak yerleşmişti; onun için bir anıt dikilmiş ve adını taşıyan bir nişan oluşturulmuştu. Bu dönem, Birinci Çeçen Savaşı ile aynı zamana denk geliyordu ve yetkililer zaferin tarihsel hafızasını yoğun bir şekilde kullandılar.

2008'den itibaren, Batı ile giderek gerginleşen ilişkilerin bir işareti olarak görülen Vladimir Putin'in Münih konuşmasından kısa süre sonra, askeri teçhizatlar Kızıl Meydan'daki askeri geçit törenlerinde yeniden boy göstermeye başladı. O zamandan beri, resmi söylemde bayramın sembolizmi kademeli olarak değişti. 2014'ten sonra odak noktası Hitler karşıtı ittifaktan, Sovyetler Birliği'nin zaferdeki kritik rolüne doğru kaydı.

Katılımcılar, Zafer Bayramı'nı kutlamak amacıyla 7 Mayıs 2026'da Rusya'nın Moskova kentinde düzenlenen "Zafer Dansı" etkinliğinde dans ediyor (Reuters)  Jeopolitik cepheKatılımcılar, Zafer Bayramı'nı kutlamak amacıyla 7 Mayıs 2026'da Rusya'nın Moskova kentinde düzenlenen "Zafer Dansı" etkinliğinde dans ediyor (Reuters)

Jeopolitik cephe

İkinci Dünya Savaşı meselesi, geçmişe dair okumalar ulusların mevcut hesaplarından ve çıkarlarından doğrudan etkilendiği için giderek jeopolitik bir çatışma alanı haline geliyor. Moskova'daki Zafer Müzesi yakınlarında bulunan parkta 2005 yılında dikilen Hitler'e karşı savaşan Müttefik Kuvvetlere adanmış anıt, bu dönüşümün sembolik bir yansıması olarak görülebilir. Tarihçi Aleksandr Dyukov'un belirttiği gibi, BM bayrağı altında Fransız, Rus, Amerikan ve İngiliz askerlerini bir araya getiren anıt, Rusya, Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri arasında Nazizm'e karşı kazanılan zaferin ortak tarihsel hafızasını görsel olarak temsil etmek üzere tasarlandı. Ancak bugün, birleşik bir tarihsel anlatı fikrinin neredeyse tamamen ortadan kalktığı ve Sovyetler Birliği’nin eski müttefikleri kendilerini çağdaş siyasi ve askeri çatışmalarda karşıt taraflarda buldukları için anıt daha çok bir anakronizm gibi görünüyor. Hatta fiziksel durumu bile -aşınma nedeniyle yazılarının okunmasının zorlaşması- bu eski uzlaşmanın aşındığını yansıtıyor.

İkinci Dünya Savaşı, Sovyetler Birliği'nin rolü ve liderliği hakkındaki tartışmalar yoğunlaşıyor, kutuplaşma genişliyor ve çoğu zaman akademik tartışma alanını aşarak siyasi çekişmede bir araç haline geliyor. Bu görüş ayrılıkları, Rusya'nın Sovyet sonrası bazı devletlerle ilişkilerinde özel bir sertlikle belirginleşiyor. Bununla birlikte, Stalin liderliğinin politikaları veya Sovyet kurumlarının uygulamaları hakkındaki farklı görüşlere rağmen, savaşın sonucuna ilişkin temel değerlendirme Rus söyleminde sabit olmayı sürdürüyor. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bu değerlendirme, Sovyetler Birliği'nin Nazi Almanyası'nı yenmede oynadığı belirleyici rolü ve hem cephedeki askerlerin hem de cephe gerisinde çalışanların kahramanlığını kabul etmeye dayanmaktadır.

Batı'da, İkinci Dünya Savaşı, tıpkı Birinci Dünya Savaşı'na ilişkin mevcut görüş gibi, büyük ölçüde geçmişin kapanmış bir sayfası olarak görülüyor. Ancak, birinci savaştan farklı olarak, sonucu genellikle demokrasinin diktatörlüğe karşı zaferi olarak yorumlanıyor. Bu çerçeve, içsel bir çelişki doğuruyor; çünkü Hitler karşıtı ittifak, dünkü müttefiklerin Soğuk Savaş bağlamında hızla düşman haline gelmesinden önce, son derece farklı siyasi sistemlere sahip ülkeleri bir araya getirmişti. Bu çelişkinin üstesinden gelmek için Batı'daki ana akım, Sovyetler Birliği'nin ikili rolü tezini benimsedi. Buna göre Sovyetler Birliği’nin 1941'den sonra Nazizm ile savaştığı doğru, ancak 1939'da imzalanan Molotov-Ribbentrop Paktı (Nazi Almanyası ile Sovyetler Birliği arasında, iki devletin de birbirine saldırmayacağını öngören pakt) nedeniyle savaşın patlak vermesinde ortak olarak görülüyor. Bu yorum, özellikle Avrupa Parlamentosu'nun 2019’da aldığı tarihi hafızayı koruma kararıyla kurumsal olarak yerleşti.

Rusya'nın pozisyonu ise prensip olarak Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyası ile bu şekilde eş tutulmasını reddediyor. Bu reddediş, özellikle 2021 tarihli yasada açıkça belirtildiği gibi, iki tarafın amaç ve eylemlerinin özdeş olarak gösterilmesini yasaklayan yasalar şeklinde yankı buldu

Rusya'nın pozisyonu ise prensip olarak Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyası ile bu şekilde eş tutulmasını reddediyor. Bu reddediş, özellikle 2021 tarihli yasada açıkça belirtildiği gibi, iki tarafın amaç ve eylemlerinin özdeş olarak gösterilmesini yasaklayan ve Sovyet halkının zafere olan belirleyici katkısını inkâr etmeyi suç sayan yasalar şeklinde yankı buldu. Böylece, tarihsel hafıza devlet politikasının bir unsuru ve Rusya'nın dış politika pozisyonunu şekillendirmeye yönelik daha geniş bir stratejinin parçası haline geldi.

Rus siyaset bilimci Aleksey Makarkin'in de belirttiği gibi, Küresel Güney ülkeleri farklı bir yaklaşım benimsiyor ve İkinci Dünya Savaşı'na bakış açıları büyük ölçüde sömürgecilik karşıtı anlatı çerçevesinde yer alıyor. Bu ülkeler, savaşın küresel yorumu hakkında büyük tartışmalara dahil olmak yerine kendi ulusal tarihsel anlatılarına öncelik veriyorlar. Aynı zamanda birleşik bir küresel tarihsel anlatı oluşturma hırslarının olmaması, onları mevcut Rusya-Batı kutuplaşmasından uzak tutuyor, böylece bu tür tartışmalara katılım bağlayıcı yükümlülükten ziyade siyasi bir karar haline geliyor.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Putin "Zafer Günü" konuşmasında: Ukrayna'da NATO destekli saldırgan bir güçle savaşıyoruz

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova'da "Zafer Günü" konuşması yaptı (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova'da "Zafer Günü" konuşması yaptı (Reuters)
TT

Putin "Zafer Günü" konuşmasında: Ukrayna'da NATO destekli saldırgan bir güçle savaşıyoruz

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova'da "Zafer Günü" konuşması yaptı (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova'da "Zafer Günü" konuşması yaptı (Reuters)

Vladimir Putin bugün yaptığı açıklamada, “Sovyetler Birliği halkı tüm dünyayı Nazizm’den kurtardı” dedi ve Rusya’daki Zafer Günü’nü “kutsal bir bayram” olarak nitelendirdi.

Rus haber ajansı Sputnik’in aktardığına göre Putin, Nazi Almanyası’na karşı kazanılan “Büyük Vatanseverlik Savaşı” zaferinin 81. yıl dönümü dolayısıyla yaptığı konuşmada, “Sizi en kutsal, en aydınlık ve en önemli bayramımız olan Zafer Günü dolayısıyla kutluyorum. Bu günü vatanımıza duyduğumuz gurur ve sevgiyle kutluyoruz. Ülkemizin çıkarlarını ve geleceğini savunmanın ortak görevimiz olduğunu biliyoruz. Büyük zafer kuşağına derin minnettarlık duyuyoruz” ifadelerini kullandı.

Rus askerleri askerî geçit töreninde (Reuters)Rus askerleri askerî geçit töreninde (Reuters)

Putin, konuşmasında “Bugün özel askeri operasyonun hedeflerini yerine getiren askerlerimize, zafer kazanan neslin büyük başarısı ilham veriyor” dedi. Böylece Ukrayna’daki savaşa atıfta bulunan Putin, askerlerin “NATO’nun tamamı tarafından silahlandırılan ve desteklenen saldırgan bir güçle karşı karşıya olduğunu” savundu.

“Buna rağmen kahramanlarımız ilerlemeye devam ediyor” diyen Putin, “Davamızın haklı olduğuna yürekten inanıyorum” ifadelerini kullandı.

Rusya’da Nazi Almanyası’nın II. Dünya Savaşı’nda yenilgiye uğratılmasının yıl dönümü dolayısıyla Moskova’da düzenlenen askerî geçit töreni sabah saatlerinde yoğun güvenlik önlemleri altında başladı.

Savaş uçakları Kızıl Meydan üzerinde gökyüzüne Rus bayrağının renklerinde duman püskürttü (DPA)Savaş uçakları Kızıl Meydan üzerinde gökyüzüne Rus bayrağının renklerinde duman püskürttü (DPA)

Yaklaşık çeyrek asırdır iktidarda bulunan Putin, Zafer Günü’nü ülkenin askeri gücünü sergilemek ve beşinci yılına giren Ukrayna savaşına yönelik desteği artırmak amacıyla kullandı. Ancak bu yıl, yaklaşık yirmi yıl sonra ilk kez askerî geçit töreninde tanklar, füzeler ve diğer ağır silahlar yer almadı. Hava gösterisi de yalnızca birkaç savaş uçağı ile sınırlandırıldı.


Peter Magyar Macaristan’da göreve başladı ve değişim sözü verdi

Peter Magyar, ülkesinin bayrağını sallıyor. (AFP)
Peter Magyar, ülkesinin bayrağını sallıyor. (AFP)
TT

Peter Magyar Macaristan’da göreve başladı ve değişim sözü verdi

Peter Magyar, ülkesinin bayrağını sallıyor. (AFP)
Peter Magyar, ülkesinin bayrağını sallıyor. (AFP)

Peter Magyar bugün Macaristan parlamentosu tarafından resmen başbakan olarak göreve getiriliyor. Bu gelişme, milliyetçi lider Viktor Orban’ın karşısında elde ettiği ezici seçim zaferinden yaklaşık bir ay sonra gerçekleşiyor.

Seçim sonrası başkent Budapeşte sokaklarına dökülen kalabalıklar kutlama yaparken, Magyar’ın ‘sistemi değiştirme’ vaadi geniş yankı buldu. Yeni başbakanın, Orban döneminde 16 yıl boyunca biriktiği öne sürülen yolsuzlukları ve özgürlük ihlallerini sona erdirmeyi hedeflediği belirtiliyor.

Ülke aynı zamanda ekonomik açıdan zorlu bir dönemden geçiyor. Ekonomideki durgunluk ve kamu hizmetlerindeki gerileme, kapsamlı yapısal reform ihtiyacını gündeme getiriyor.

Liberal düşünce kuruluşu Republikon’un stratejik planlama direktörü Andrea Virag, halkın yeni hükümete şimdilik ‘yüksek düzeyde sabır ve iyi niyet’ gösterdiğini söyledi. Virag, AFP’ye yaptığı değerlendirmede, “Beklentiler çok yüksek ve kısa vadede karşılanmaları gerekiyor” ifadesini kullandı.

45 yaşındaki Magyar’ın, parlamento açılış oturumunda yemin ederek göreve başlaması planlanıyor. Törenin, Tuna Nehri kıyısındaki parlamento binası çevresine yerleştirilen dev ekranlardan da canlı yayınlanacağı bildirildi.

Macaristan Onur Kıtası askerleri, yeni başbakanın göreve başlama töreni hazırlıkları kapsamında bayrak taşıyor. (AFP)Macaristan Onur Kıtası askerleri, yeni başbakanın göreve başlama töreni hazırlıkları kapsamında bayrak taşıyor. (AFP)

Magyar ise bu ‘siyasi hoşgörü döneminin’ uzun sürmeyebileceğinin farkında olarak, hukukun üstünlüğü ihlalleri nedeniyle dondurulan Avrupa Birliği (AB) fonlarının serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla reformları hızlandırma çabasında bulunuyor. Ağustos ayındaki kritik son tarih yaklaşırken baskı artıyor. Bu tarihe kadar ilerleme sağlanamazsa, Macaristan’ın AB’nin pandemi sonrası toparlanma planı kapsamında ayrılan 10 milyar euroyu kaybedebileceği belirtiliyor.

Geçtiğimiz hafta Magyar, Brüksel’e giderek AB liderleriyle gayriresmi görüşmeler yaptı. Bu temaslarda, seçim vaatlerini yerine getirebilmek için söz konusu fonların mayıs sonuna kadar serbest bırakılmasını sağlamaya çalıştığı ifade edildi.

Brüksel yönetimi, yeni siyasi lideri, AB ile ilişkileri yeniden sakin bir zemine oturtma vaadi nedeniyle temkinli bir şekilde olumlu karşılarken, fonların serbest bırakılması için önce somut ve uygulanabilir reformların hayata geçirilmesini beklediğini vurguluyor.

Taahhütler

Magyar daha önce, Avrupa Kamu Savcılığı Ofisi’ne (EPPO) katılma, yolsuzlukla mücadele etme ve yargı ile basın bağımsızlığını güvence altına alma taahhüdünde bulunduğunu açıklamıştı.

Magyar’ın bu hedefleri hayata geçirmek için, parlamentodaki güçlü çoğunluğuna dayanarak geniş bir hareket alanına sahip olduğu belirtiliyor. Magyar’ın liderliğindeki Tisza Partisi, 199 sandalyeli parlamentoda 141 milletvekili kazanarak büyük bir çoğunluk elde etti.

Magyar ayrıca, anayasa değişikliği yapma olasılığını da gündeme getirdi. Bu kapsamda, Cumhurbaşkanı Tamas Sulyok’un istifaya zorlanması ve görevden çekilmemesi halinde görevden uzaklaştırılması seçeneğini dile getirdi. Sulyok, Orban’ın yakın müttefiki olarak biliniyor. Ayrıca Magyar, eski başbakan Viktor Orban döneminde kilit pozisyonlara atandığını söylediği ‘siyasi kadroların’ görevden alınacağını, bunlar arasında başsavcı ve anayasa mahkemesi başkanının da bulunduğunu ifade etti.

Peter Magyar zorlu bir görevle karşı karşıya (AFP)Peter Magyar zorlu bir görevle karşı karşıya (AFP)

Magyar’ın göreve başlama töreni, hem parlamento içinde hem de dışında güçlü sembolik mesajlar taşıdı. Tören kapsamında bayraklar dalgalandırıldı ve müzikler çalındı.

Andrea Virag, Magyar’ın “Orban döneminin kutuplaştırıcı politikalarının ardından ulusal birlik ve uzlaşmayı temsil eden bir figür olduğunu göstermeye çalıştığını” söyledi.

İlk kez 1990’daki serbest seçimlerden bu yana merkez-sol partilerin bulunmadığı parlamentonun, Agnes Forsthoffer’ı parlamento başkanı olarak seçmesi bekleniyor. Forsthoffer, Tisza Partisi tarafından üst düzey görevlere getirilen isimlerden biri.

Yeni iktidar partisi, önceki koalisyona kıyasla daha çeşitli bir temsil yapısı oluşturmayı hedefliyor. Bu kapsamda Kristian Koszegi’nin parlamento başkan yardımcısı olması, ayrıca Vilmos Katai-Nemeth’in Sosyal İşler Bakanlığı’na getirilmesi planlanıyor. Katai-Nemeth, ülke tarihinde görev yapan ilk görme engelli bakan olmaya hazırlanıyor.

Analistlere göre Magyar, ekibinin büyük ölçüde teknokratlardan oluşması nedeniyle deneyim eksikliğinden kaynaklanan zorluklarla karşı karşıya kalabilir. Bu kapsamda ilk siyasi hata, Adalet Bakanı olarak eniştesi olan avukat Marton Mellethei-Barna’yı aday göstermeye çalışması oldu. Bu girişim, yıllardır kayırmacılık tartışmaları yaşayan ülkede tepki çekti.

Mellethei-Barna ise perşembe günü yaptığı açıklamada, demokratik geçiş sürecine ‘en küçük bir gölge düşmemesi’ için adaylıktan çekildiğini duyurdu.