ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Tel Aviv'in dış politikası Washington'ın ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu.

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
TT

ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)

Akil Abbas

ABD'nin Maryland eyaletinde 16 Eylül 1997 tarihinde 17 yaşındaki lise öğrencisi Samuel Sheinbein, aynı yaşlardaki bir arkadaşıyla birlikte 19 yaşındaki lise öğrencisi Alfredo Enrique Tello’yu öldürdü. Sheinbein, aşık olduğu, ancak aşkına karşılık bulamadığı okul arkadaşının Tello ile çıkmasına kızdığı için bu cinayeti işlemişti.

Tello, boğularak öldürülmüş, ardından cesedi parçalara ayrılmış ve sonra da yakılmıştı. Kalıntıları ise çöp torbalarına konarak boş bir evin deposuna atılmıştı. Sheinbein’in babası İngiliz Mandası altındaki Filistin topraklarında doğmuş ve 6 yaşında ABD’ye göç etmeden önce İsrail vatandaşlığı almıştı. Sheinbein’in, bu durumdan yararlanarak cinayetten günler sonra İsrail'e kaçtığı ortaya çıktı. Sheinbein, o dönemde yürürlükte olan ve başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsrail vatandaşlarının sınır dışı edilmesini önleyen İsrail yasasından yararlanmak için İsrail vatandaşlığı aldı. ABD, İsrail'in bu mantığını reddetti ve Sheinbein'in ABD yasalarına göre yargılanmak üzere kendisine iade edilmesini talep etti.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, iki ülke arasında yaşanan ve ABD basınının gündeminden düşmeyen uzun soluklu ve hararetli hukuki ve siyasi tartışmalar çerçevesinde İsrail'e ‘en üst düzeyde iş birliği’ göstermesi çağrısında bulundu. Bunun yanında ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti. İsrail hükümeti, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığını iptal etme ve yargılanmak üzere ABD’ye iade etme girişimleri de dahil olmak üzere ABD'nin talebini karşılamak için çeşitli çabalar sarf etti.

ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti.

Bu çabalar 1999 yılında İsrail Yüksek Mahkemesi'nin, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığından çıkarılmasının ve ABD’ye iadesinin hukuka aykırı olduğuna dair nihai ve temyizsiz kararıyla bozuldu. Sonunda Sheinbein, İsrail'de reşit olmayan biri olarak yargılandı ve 24 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sheinbein cezasının 4 yılını çektikten sonra izin alma ve 16 yılını çektikten sonra şartlı salıverilme hakkı kazandı. Bu cezayı hafif bulan ABD, Sheinbein'in tutuklanıp ABD'ye gönderilmesi için Interpol'e başvurdu.

Sheinbein'in 2014 yılında İsrail’deki bir hapishanede gardiyanlara ateş açtıktan sonra öldürülmesi, ABD’de büyük tartışmalara ve kurbanın ait olduğu grup olan Latin Amerikalılar arasında büyük rahatsızlığa neden oldu. Ancak aynı zamanda ABD’deki Sheinbein dosyası da kapandı.

ABD Kongresi’nin İsrail'e yardımı askıya alma tehdidini yerine getirmemesinin nedenlerinden biri, ABD’nin İsrail'de gerçek bir kuvvetler ayrılığı olduğuna, yüzden İsrail’deki yargı makamlarının hükümetin siyasi çıkarları lehine kararlar vermeye zorlanamayacağına ve İsrail hükümetinin ABD’nin öfkesinin sonuçlarından kaçınmak için Sheinbein’i iade etme konusunda samimiyetle çalıştığına inanmasıydı. Bu durum, Arap dünyasında İsrail ve ABD arasındaki ilişkiye dair genel su-i zannı derinleştiren yaygın ve beklenen davranıştan farklıydı. Bir başka neden de İsrail parlamentosu Knesset'in daha sonra, ilki 1999 yılında ve ikincisi ise 2001 yılında olmak üzere, belirli koşullar altında başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsraillilerin sınır dışı edilmesine izin veren iki yasa çıkarmış olmasıydı.

ABD ulusal güvenliğine hizmet

Kökünde apolitik olan ve Arap-İsrail çatışmasıyla ilgisi bulunmayan bu karmaşık mesele, neredeyse iki yıl sürdü. Birçok hukuki ve insani detaya sahip ve bundan kaynaklanan siyasi baskıları olan bu karmaşık dava, İsrail ve ABD arasındaki yakın ilişkinin, özellikle de iki farklı ama birbiriyle bağlantılı yönünün anlaşılmasına yardımcı olacak unsurları barındırıyor.

Bu yönlerden ilki, ABD’li politikacıların ve nüfuz sahiplerinin İsrail'i, ABD’nin Batı Avrupa'ya baktığı gibi anlaşılabilecek ve ele alınabilecek şeffaf bir demokrasiye sahip ABD benzeri bir siyasi sistem, güçlü bir müttefik ve ortak temel değerlere sahip önemli bir ticaret ortağı olarak görmeleridir.

İkincisi ise 1950'li yılların sonlarından bu yana, özellikle de İsrail'in 1956’daki 6 Gün Savaşı sırasında işgal ettiği Sina Yarımadası'ndan çekilme konusunda yaşanan İsrail-ABD anlaşmazlığından sonra İsrail dış politikasının bölgesel ve küresel olarak ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışmasıdır.

İsrail, 1950'li yıllardan beri dış politikasını ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışıyor.

Bu ikincisi, İsrail'in, yerli nüfusunun kaderiyle ilgilenmeyen, kapitalist bir yatırım ve kalkınma aracı olarak toprakla ilişkinin anlamına dair Batının varsayımları ve Avrupa’nın yardımları üzerine kurulu modern bir devlet olarak ideolojik yapısıyla da tutarlıydı. Bu ülkede yürürlükte olan siyasi sistem, Batının Arap ülkeleriyle olan ve kurumlardan ziyade kişilere odaklanan zorlu ilişkilerin aksine, yöneten kişilerden/partilerden bağımsız ve kurumsal olarak sorunsuz bir şekilde ele alınabilen liberal bir parlamenter sisteme dayanıyor.

İsrail, ABD'nin bölgedeki çıkarlarını desteklemede, özellikle de Soğuk Savaş sırasında Arap dünyasının büyük bölümünü kapsayan ya da sempati duyan Doğu Bloğu’nun etkisinin genişlemesini önlemek için Batı Bloğu için eşsiz bir politik ve güvenlik kalesi haline gelerek çok önemli bir rol oynadı. İsrail'in bu bağlamda yürüttüğü önemli faaliyetler arasında Sovyetler Birliği’nin bölgedeki, özellikle de Arap ülkelerindeki eylemleri ve hareketleri hakkında istihbarat toplamak ve ABD’ye Mısır tarafından konuşlandırılan SAM-2 uçaksavar füze sistemi ve diğer askeri, lojistik ve diplomatik iş birliği biçimleri hakkında istihbarat sağlamak vardı.

dfvrgb
Ortak askeri tatbikatlar sırasında eğitime katılan İsrailli paraşütçüler ve ABD’li askerler, 2018 (AFP)

Tüm bunlar olurken İsrail, ABD’nin o dönemde az sayıdaki Arap müttefikinden duyduğu şüphenin aksine, Doğu Bloğu'na hiçbir sırrını sızdırmayan güvenilir bir müttefik olduğunu kanıtladı. Aslında İsrail, ABD'nin o dönem Cemal Abdunnasır yönetimindeki Mısır'ın başını çektiği ve Suriye, Irak, Libya, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Arap halklarının çoğunu kapsayan Doğu ve Batı karşıtı kampa sempati duyan sosyalist eğilimli Arap milliyetçiliğini kontrol altına almasında ve böylece engellemesinde önemli bir rol oynadı.

İsrail, ABD’ye zaman zaman aralarında yaşanan bazı anlaşmazlıklarda bile açıkça meydan okumalarında ve karşı çıkmalarında ısrarcı olmaktan kaçındı. Daha ziyade Arap dünyasının büyük bir kısmının sürekli ve çoğu zaman beyhude bir ulusal gururla yaptığı gibi, ABD'den mümkün olan azami tavizi koparmak için sessizce ve perde arkasında olabildiğince baskı uygulayarak uzlaşmaya yöneldi.

AIPAC'in önemi

İşte tam da bu noktada 1950’li yılların sonlarında kurulan, ancak 1970’li yıllar ve sonrasında ABD’li Cumhuriyetçi ve Demokrat partili karar alıcılar arasında İsrail vizyonunu tanıtmada etkili olabilen Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi’nin (AIPAC) önemi ortaya çıkıyor. AIPAC'in Amerikan siyaset sahnesindeki rolü, Arap siyasetçilerin korktuğu ve politika yapımını kontrol eden devasa bir etki makinesi olduğu yönündeki çok abartılı algısının aksine ister sağcı ister solcu olsun, dönemin İsrail hükümeti tarafından belirlenen ülke çıkarını ABD'nin Ortadoğu’daki politikasıyla ilişkilendirmedeki ustalığında yatıyor. Çünkü AIPAC, ABD'li karar vericileri bu çıkarları korumanın ABD’nin ulusal güvenliğine hizmet ettiğine ikna etme görevini üstleniyor. Ancak dış politika arenasındaki en güçlü lobi grubu olmasına rağmen, bu görevinde çoğu zaman başarısız oluyor.

fvertbg
İsrail için casusluk yapmaktan hüküm giyen ABD vatandaşı Jonathan Pollard, 30 yıllık mahkumiyetin ardından hapisten çıktıktan sonra New York'ta bir mahkeme salonundan ayrılırken 20 Kasım 2015 (AFP)

İsrail'in ABD ile olan anlaşmazlıklarını nasıl yönettiğinin en iyi örneklerinden biri, ABD Donanması'nda görev yapmış Yahudi asıllı ABD’li istihbarat analisti Jonathan Pollard'ın davasıdır. Pollard, 1985 yılında tutuklandı ve ABD federal mahkemesinde İsrail adına casusluk suçundan yargılanarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Sonraki 30 yıl boyunca göreve gelen hemen hemen her İsrail hükümeti, AIPAC ile birlikte, birbirini izleyen ABD yönetimlerini Pollard'ı insani ya da sağlık gerekçeleriyle yahut başkan tarafından çıkarılacak özel bir afla serbest bırakılmasına ikna etmeye çalıştı. Ancak bu süre zarfında göreve gelen ABD yönetimleri, ABD'nin çeşitli savunma ve istihbarat kurumlarının yetkililerinin de benzer bir şekilde reddetmesiyle desteklenen bu talepleri reddettiler. Zira başka ülkeler adına casusluk yapmaktan hüküm giymiş kişiler hakkında şartlı tahliye ya da af kararı alınmaması gibi güçlü bir Amerikan geleneği söz konusu.

İsrail her zaman ABD'ye karşı açıkça meydan okumaktan ve karşı çıkmaktan kaçınmış ve anlaşmazlıkları sessizce çözmeye dikkat etmiştir.

Eski ABD Başkanı Bill Clinton, İsrail'in Filistinlilerle geçici düzenlemeleri sona erdirecek ve iki devletli bir çözümü hayata geçirecek bir anlaşmayı (1998 Wye Nehri Anlaşması) kabul etmesini sağlamak için 1998 yılında İsrail hükümetinin Pollard'ın serbest bırakılmasını talep etmesi üzerine bu geleneği bozmaya çalıştı.

Savunma Bakanlığı yetkilileri tarafından desteklenen dönemin ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü George Tenet, Clinton'ın vermek istediği tavizi protesto etti ve Pollard'ın serbest bırakılması halinde istifa edeceği tehdidinde bulundu.

Ancak 2015 yılına gelindiğinde eski başkanlardan Barack Obama, yine İsrail'in talebi ve AIPAC'in ısrarlı baskısı üzerine Pollard'ın şartlı tahliyesine karar verdi. Obama'nın Beyaz Saray'daki son yılında aldığı kararın gerekçesi olarak kamuoyuna ABD yasalarının buna izin verdiği açıklaması yapıldı. Pollard casusluk davalarında verilen cezayı çekmişti. ABD’de ömür boyu hapis cezası 30 yıldır. Hükümlünün bundan sonra insani, sağlık ya da diğer nedenlerle şartlı tahliye talep etme hakkı vardır. Ancak ABD’li yetkililerin özellikle casusluk davalarında bu tür bir tahliyeye izin vermesi nadir görülür.

Büyük olasılıkla Obama’nın Pollard'ı şartlı tahliye etmesinin asıl nedeni, Filistinlilerle bir barış anlaşması imzalanması çerçevesinde İsrail'i yatıştırmaktı. Fakat bu girişim de başarısız oldu. Şartlı tahliye kararı Pollard'ın İsrail'e gitmesine izin verilmeden önce beş yıl boyunca ABD’de kalmasını gerektiriyordu. İsrail, Pollard'a hapisteyken vatandaşlık vermişti.

Pollard, 2020 yılının son gününde İsrail'e gitti ve burada kahramanlar gibi karşılandı. Başbakan Binyamin Netanyahu havaalanında bizzat karşıladığı Pollard’a ve eşine İsrail kimlik kartlarını takdim etti. Netanyahu Pollard’a hitaben, “Artık evindesin... Ne güzel bir an” dedi ve Pollard’ın gelişi için İbranice bir şükran duası okudu. Pollard, ABD’de ise bir vatan haini olarak görülüyor.  Özellikle ABD’nin güvenlik ve istihbarat teşkilatlarındaki pek çok kişi onun hak etmediği bir şekilde serbest bırakılmasını sağlayan özel bir siyasi durumdan yararlanarak kayırıldığına inanıyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Birleşmiş Milletler: Papa Leo'nun yapay zekânın düzenlenmesi çağrısı 'uygun bir zamanda geldi'

Papa Leo XIV, 27 Mayıs 2027'de Vatikan'daki Aziz Petrus Meydanı'nda konuştu, (DPA)
Papa Leo XIV, 27 Mayıs 2027'de Vatikan'daki Aziz Petrus Meydanı'nda konuştu, (DPA)
TT

Birleşmiş Milletler: Papa Leo'nun yapay zekânın düzenlenmesi çağrısı 'uygun bir zamanda geldi'

Papa Leo XIV, 27 Mayıs 2027'de Vatikan'daki Aziz Petrus Meydanı'nda konuştu, (DPA)
Papa Leo XIV, 27 Mayıs 2027'de Vatikan'daki Aziz Petrus Meydanı'nda konuştu, (DPA)

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk, dün yaptığı açıklamada, Papa Leo XIV tarafından yapay zekânın risklerine ilişkin yapılan ve “zamanında bir uyarı” olarak nitelendirdiği çağrıyı övdü.

Papa Leo XIV, pazartesi günü yayımladığı ilk resmî mesajında, insanlık üzerindeki etkileri nedeniyle Yapay Zekâ için güçlü düzenlemeler yapılması çağrısında bulundu.

Papa, “jeopolitik ya da ticari üstünlük sağlama arzusuyla beslenen, giderek güçlenen algoritmalar ve genişleyen veri tabanları yarışı” konusunda uyarıda bulundu.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’ten aktardığına göre Volker Türk “X” platformunda yaptığı paylaşımda, bu çağrının “yapay zekâ çağında onur ve adaleti korumak için zamanında yapıldığını” belirtti ve “ortak insanlığımızın pusulamız olmaya devam etmesi gerektiğini” vurguladı.

Birleşmiş Milletler’e göre, yapay zekâ sektörünün değerinin 2033 yılına kadar 4,8 trilyon dolara ulaşabileceği, ancak kazançların sınırlı sayıda aktörün elinde yoğunlaşabileceği öngörülüyor.

Papa, mesajında ayrıca yapay zekâ destekli otonom silahların risklerine dikkat çekerek “öldürme kararının teknolojiye devredilemeyeceğini” ifade etti ve bu sistemlerin silahsızlandırılması çağrısında bulundu.

Leo XIV, yapay zekânın askeri, ekonomik ve bilişsel rekabet mantığından çıkarılması gerektiğini belirterek, insan üzerinde tekel ya da hakimiyet kurulmasına izin verilmemesi gerektiğini vurguladı.

Volker Türk ise “teknolojinin insanlara hizmet etmesi, onları yerinden etmemesi veya kontrol etmemesi gerektiğini" vurguladı.


İsrail ordusu saldırıların sürdüğü güney Lübnan'da geniş alanları “çatışma bölgesi” ilan etti

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Sur kentine düzenlediği hava saldırısı sonucu yükselen dumanlar (AFP)
İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Sur kentine düzenlediği hava saldırısı sonucu yükselen dumanlar (AFP)
TT

İsrail ordusu saldırıların sürdüğü güney Lübnan'da geniş alanları “çatışma bölgesi” ilan etti

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Sur kentine düzenlediği hava saldırısı sonucu yükselen dumanlar (AFP)
İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Sur kentine düzenlediği hava saldırısı sonucu yükselen dumanlar (AFP)

İsrail ordusu dün akşam Lübnan’ın güneyinde yaşayanları, İsrail-Lübnan sınırına yaklaşık kırk kilometre uzaklıktaki Zehrani Nehri'nin güneyinde kalan bölgelerin artık çatışma bölgesi sayıldığı konusunda uyardı.

İsrail ordusunun Arapça sözcüsü Avichay Adraee, sosyal medya medya üzerinden yaptığı paylaşımda bu bölgelerdeki tüm sakinleri Zehrani Nehri'nin kuzey yakasına tahliye olmaya çağırdı.

Adraee açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

“Terör örgütü Hizbullah'ın ateşkesi defalarca kez ihlal etmesi karşısında İsrail Savunma Kuvvetleri, bu örgüte karşı son derece sert biçimde hareket edecektir. Güney Lübnan sakinlerine Zehrani Nehri'nin kuzeyine tahliye olmalarını tavsiye ediyoruz. Nehrin güneyinde kalan tüm bölgeler çatışma bölgesi sayılmaktadır.”

İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, hava kuvvetlerine teslim edilen yeni bir ikmal uçağının kabul töreninde yaptığı konuşmada, "Hizbullah örgütüne giderek daha güçlü darbeler vurmak için Lübnan'daki operasyonlarımızı yoğunlaştırıyoruz” dedi.

xdvdsv
Lübnan'ın güneyindeki Çarnay bölgesinde, bir gün önce İsrail'in düzenlediği hava saldırısı sonucu hasar gören bir binayı inceleyen bölge sakinleri ve gazeteciler, 27 Mayıs 2026 (AP)

İsrail ordusu basın servisinin yayımladığı tören görüntülerinde konuşan Zamir, “Bu operasyon tüm cephelerde, havada ve karada, ağır yara almış ve ciddi biçimde gerilemiş bir düşmanla yüzleşmek için sorumluluk ve kararlılıkla hassas biçimde icra edilmektedir” ifadelerini kullandı.

Zamir, Hizbullah'ın kendilerine yönelik başlıca tehdidin patlayıcı yüklü insansız hava araçları (İHA) olduğunu vurgulayarak ‘düşmana ağır bedel ödetmek için cephede de derinlerde de hiç durmaksızın çaba göstermeyi’ sürdüreceklerine söz verdi.

Sur şehri çevresine saldırı

Lübnan resmi haber ajansı NNA’ya göre İsrail dün Lübnan'ın güneyindeki Sur şehri çevresini en az iki hava saldırısıyla hedef aldı. Saldırılar, İsrail ordusunun Sur ve çevresindeki bölgeler için tahliye uyarısı yayımlamasının ardından gerçekleşti.

NNA, İsrail hava kuvvetlerinin Sur çevresine saldırı düzenlediğini ve Sur yakınlarındaki Mesakin bölgesini hedef aldığını bildirdi. Fransız Haber Ajansı AFP’nin muhabiri de şehir çevresinde en az bir saldırı yaşandığını doğruladı.

Hizbullah ise dün, Tel Aviv'in operasyonlarını genişleteceğine dair tehditleri ve kanlı saldırıların hemen ardından Nebatiye şehri sakinlerine yeniden tahliye uyarısı yayımlamasının gölgesinde, Lübnan'ın güneyinde belirlediği ‘sarı hattın’ dışına sızan İsrail kuvvetleriyle çatışmaya girdiğini açıkladı.

Hizbullah açıklamasında, dün sabah Zutar eş-Şarkiyye beldesinde ‘hafif ve orta kalibre silahlarla düşman kuvvetleriyle sıfır mesafede çatıştığını ve düşmanı geri çekilmeye zorladığını, ardından düşmanın bölgede yoğun topçu atışı gerçekleştirdiğini’ bildirdi.

Örgüt, salı sabahından itibaren art arda yayımladığı açıklamalarda, beldeye sızmaya çalışan İsrail kuvvetlerini roket mermileri ve patlayıcı yüklü insansız hava araçlarıyla hedef aldığını duyurmuştu.

Litani Nehri'nin kuzeyinde yer alan belde, güneyin en büyük şehri Nebatiye'ye yakınlığı nedeniyle stratejik önem taşıyor. İsrail ordusu dün, ateşkesi ihlal etmekle suçladığı Hizbullah'ı gerekçe göstererek Nebatiye sakinlerine art arda ikinci kez kuzeye tahliye uyarısı gönderdi.

Belde, İsrail ordusunun geçtiğimiz ay Lübnan’ın güneyinde belirlediği ve sınırdan on kilometre derinliğe kadar uzanan bölgeyi bölgenin geri kalanından ayıran sarı hattın hemen bitişiğinde bulunuyor. İsrail ordusu, bu bölgede yaşayanların geri dönüşünü yasakladı.

İsrail ordusu, en yakın sınır noktasına yaklaşık on kilometre uzaklıktaki bu beldeye ilerlerken salı günü yayımladığı açıklamada, “İsrail vatandaşlarını ve askerleri tehdit eden doğrudan tehditleri bertaraf etmek amacıyla ön savunma hattının gerisinde hedefe yönelik operasyonlar yürütüyoruz” ifadelerine yer verdi.

sdvdsfv
İsrail'in kuzeyinden görüldüğü üzere, bir İsrail askeri topçu birliği İsrail-Lübnan sınırını geçerek Lübnan'a girdi, 27 Mayıs 2026 (Reuters)

İsrail kara kuvvetleri ‘sarı hattın’ içinde konuşlanmaya devam ederken ateşkesin yürürlükte olduğu bu dönemde kapsamlı yıkım ve tahrip operasyonlarını sürdürdü.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu dün, ABD ile İran arasında Ortadoğu'daki savaşı sona erdirecek bir anlaşmaya varılıp varılamayacağına ilişkin kuşkuların derinleştiği bir dönemde yaptığı açıklamada, “Lübnan'daki faaliyetlerimizi yoğunlaştırıyor ve İsrail'in kuzey bölgelerini Hizbullah tehdidinden korumak amacıyla güvenlik kuşağını güçlendiriyoruz” ifadelerini kullandı.

İkmal yolu

Hizbullah'ın, İsrail'in İran'a yönelik ABD ile düzenlediği ilk ortak saldırısında İran Dini Lideri Ali Hamaney'nin hayatını kaybetmesinin ardından İsrail'in kuzeyini hedef almasıyla 2 Mart'ta patlak veren savaşın başından bu yana İsrail, zaman zaman Bekaa Vadisi’ni batı bölgesini vuruyor ve çeşitli kasabaların sakinlerini tahliyeye çağırıyor.

Son iki günde saldırılar özellikle Meşgara beldesinde yoğunlaştı. Savaşın başından bu yana İsrail'in hedef aldığı çevre kasabalardan kaçan yüzlerce ailenin sığındığı bu yerleşim yeri artık tamamen boşalmış durumda.

Tekrarlanan saldırılar ve tahliye uyarıları karşısında Meşgara Belediye Başkanı İskender Bereke, AFP'ye verdiği demeçte Bekaa Vadisi’nin batısının güneyden sonra Hizbullah'a karşı ‘ikinci cepheye’ dönüşmesinden duyduğu kaygıyı dile getirdi.

Bekaa Vadisi’nin batısı, Hizbullah'ın kalesi olan Kuzey Bekaa'yı ülkenin güneyine bağlayan ve örgütün kuvvetleri için ana ikmal güzergâhını oluşturan stratejik bir bölge.

Askeri uzman Hasan Cuni de AFP'ye yaptığı değerlendirmede şunları söyledi:

“Bekaa Vadisi’nin batısı, Hizbullah üyelerinin Bekaa ile güney arasında hareket edebilmesi için zorunlu bir geçiş koridoru. Bu durum, bölgeyi İsrail açısından bu aşamada yoğun ve sürekli hedefleme alanına dönüştürecektir."

Cuni, Netanyahu'nun önümüzdeki günlerde savaş operasyonlarını Bekaa Vadisi’nin batısını aşan cephelere doğru genişletebileceğini, ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana görece uzak kalan Bekaa Vadisi’nin kuzeyini ve Beyrut'un güney banliyösü Dahiye'yi yoğun biçimde hedef alabileceğini de öngörüyor.

İsrail'in tırmandırma politikasına karşın Lübnan, yaklaşan müzakere turunda ateşkesin kalıcı hale getirilmesini sağlamayı umuyor.

Öte yandan Lübnan Silahlı Kuvvetleri Ordu Harekât Dairesi Başkanı Tuğgeneral George Rızkallah'ın komutasında altı subaydan oluşan Lübnan askeri heyeti, cuma günü ABD Savunma Bakanlığı'nda İsrailli mevkidaşlarıyla masaya oturacak. Bir askeri kaynak AFP'ye heyetin ‘ateşkesin zorunluluğunu vurgulayacağını ve ordunun silahları denetim altına alarak Lübnan toprakları üzerinde devlet otoritesini tesis etme planını sunacağını’ belirtti.


Biden, ses kayıtlarının yayımlanmasını engellemek amacıyla Adalet Bakanlığı'na dava açtı

Biden, ses kayıtlarının yayımlanmasını engellemek amacıyla Adalet Bakanlığı'na dava açtı
TT

Biden, ses kayıtlarının yayımlanmasını engellemek amacıyla Adalet Bakanlığı'na dava açtı

Biden, ses kayıtlarının yayımlanmasını engellemek amacıyla Adalet Bakanlığı'na dava açtı

Eski ABD Başkanı Joe Biden, Adalet Bakanlığı'na dava açtı. Biden, mevcut Başkan Donald Trump yönetiminin kendisiyle anı kitabı yazmasında yardımcı olan yazar Mark Zwonitzer arasında 2016-2017 yılları arasında gerçekleştirilen özel görüşmelerin ses kayıtlarını ve deşifrelerini yayımlamasını engellemeye çalışıyor.

Davaya göre Adalet Bakanlığı, Biden'a söz konusu materyalleri 15 Haziran'da kamuya açık kayıt talebinde bulunan bir Kongre komisyonuna ve muhafazakâr Heritage Vakfı'na sunmayı planladığını bildirdi. Dava, kayıtların kamuoyuyla paylaşılmasının Adalet Bakanlığı'nın ‘son derece hassas kişisel ve adli bilgilerin korunmasına ilişkin yükümlülüklerini’ ihlal edeceğini ileri sürüyor.

Görüşmeler, Biden'ın oğlu Beau'nun beyin kanserinden hayatını kaybetmesinin ardından geçtiğimiz yıllarda ve başkanlık yarışına girmeyi değerlendirdiği süreçte gerçekleşti. Adalet Bakanlığı söz konusu kayıtlara, eski Adalet Bakanı Merrick Garland gözetiminde 2009-2017 yılları arasında Başkan Yardımcısı olarak görev yapan Biden'ın başkanlık öncesi dönemde gizli materyalleri usulsüz bir şekilde ele alıp almadığını araştıran Özel Savcı Robert Hur'un 2023 yılındaki soruşturması kapsamında ulaştı. Hur, Biden'ın hassas materyalleri ihmalkar biçimde yönettiğini, ancak soruşturma açılmasını gerektirecek bir suç işlemediği sonucuna varmıştı.

Mevcut hukuki mücadelenin kökü, Heritage Vakfı'nın 2024 yılında söz konusu kayıtlara erişim için yaptığı başvuruya dayanıyor. Raporlara göre kayıtlar, Biden'ın soruşturmacıların gizli bilgiler içerdiğini tespit ettiği görev dönemi defterlerinden okurken çekilmiş görüntüleri kapsıyor.

Garland döneminde Adalet Bakanlığı kayıtların ifşa edilmesi talebini reddetti. Davaya göre dönemin Adalet Bakanlığı yetkilisi, böyle bir açıklamanın ‘hakkında iddianame düzenlenmemiş bir şüphelinin anı defteri sayfalarını ya da telefonundaki özel mesajları kamuoyuyla paylaşmakla’ eşdeğer olacağını değerlendirmişti.

Heritage Vakfı, Trump yönetimi döneminde de kayıtların serbest bırakılması yönündeki girişimlerini sürdürdü. Geçtiğimiz mart ayında ise Cumhuriyetçi çoğunluklu Temsilciler Meclisi Yargı Komitesi de aynı talep için başvurdu. Biden'ın avukatına göre Adalet Bakanlığı materyalleri ‘sınırlı düzenlemelerle’ teslim etmeyi planladığını açıkladı.

Washington'daki federal mahkemede açılan dava, Adalet Bakanlığı'nı Biden döneminde alınan kayıtları gizli tutma kararından ani bir geri adımla döndüğü gerekçesiyle suçluyor.

Dava aynı zamanda Adalet Bakanlığı'nın federal gizlilik yasalarını çiğnediğini ve Biden'ın avukatlarının "göstermelik" olarak nitelendirdiği Kongre talebini, kamuya açık kayıt başvurularına ilişkin federal yasaları aşmanın bir aracı olarak kullandığını öne sürüyor.

Biden'ın avukatları, Kongre'nin bu materyalleri talep etmesini haklı kılacak herhangi bir yasal gerekçe bulunmadığını savunuyor. Temsilciler Meclisi Yargı Komitesi ise kayıtları Biden-Garland döneminde Adalet Bakanlığı'nın siyasallaştırılmasına yönelik denetim işlevi çerçevesinde istediğini açıkladı.

Beş saatten uzun süren Biden-Hur görüşmesinin ses kaydı geçen yıl basına sızmıştı. Bu kayıtların, Hur'un Biden'ın yargılanması halinde büyük olasılıkla ‘zayıf bellekli yaşlı bir adam’ izlenimi bırakacağı yönündeki tespitini doğrular nitelikte olduğu değerlendiriliyor.