ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Tel Aviv'in dış politikası Washington'ın ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu.

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
TT

ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)

Akil Abbas

ABD'nin Maryland eyaletinde 16 Eylül 1997 tarihinde 17 yaşındaki lise öğrencisi Samuel Sheinbein, aynı yaşlardaki bir arkadaşıyla birlikte 19 yaşındaki lise öğrencisi Alfredo Enrique Tello’yu öldürdü. Sheinbein, aşık olduğu, ancak aşkına karşılık bulamadığı okul arkadaşının Tello ile çıkmasına kızdığı için bu cinayeti işlemişti.

Tello, boğularak öldürülmüş, ardından cesedi parçalara ayrılmış ve sonra da yakılmıştı. Kalıntıları ise çöp torbalarına konarak boş bir evin deposuna atılmıştı. Sheinbein’in babası İngiliz Mandası altındaki Filistin topraklarında doğmuş ve 6 yaşında ABD’ye göç etmeden önce İsrail vatandaşlığı almıştı. Sheinbein’in, bu durumdan yararlanarak cinayetten günler sonra İsrail'e kaçtığı ortaya çıktı. Sheinbein, o dönemde yürürlükte olan ve başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsrail vatandaşlarının sınır dışı edilmesini önleyen İsrail yasasından yararlanmak için İsrail vatandaşlığı aldı. ABD, İsrail'in bu mantığını reddetti ve Sheinbein'in ABD yasalarına göre yargılanmak üzere kendisine iade edilmesini talep etti.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, iki ülke arasında yaşanan ve ABD basınının gündeminden düşmeyen uzun soluklu ve hararetli hukuki ve siyasi tartışmalar çerçevesinde İsrail'e ‘en üst düzeyde iş birliği’ göstermesi çağrısında bulundu. Bunun yanında ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti. İsrail hükümeti, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığını iptal etme ve yargılanmak üzere ABD’ye iade etme girişimleri de dahil olmak üzere ABD'nin talebini karşılamak için çeşitli çabalar sarf etti.

ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti.

Bu çabalar 1999 yılında İsrail Yüksek Mahkemesi'nin, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığından çıkarılmasının ve ABD’ye iadesinin hukuka aykırı olduğuna dair nihai ve temyizsiz kararıyla bozuldu. Sonunda Sheinbein, İsrail'de reşit olmayan biri olarak yargılandı ve 24 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sheinbein cezasının 4 yılını çektikten sonra izin alma ve 16 yılını çektikten sonra şartlı salıverilme hakkı kazandı. Bu cezayı hafif bulan ABD, Sheinbein'in tutuklanıp ABD'ye gönderilmesi için Interpol'e başvurdu.

Sheinbein'in 2014 yılında İsrail’deki bir hapishanede gardiyanlara ateş açtıktan sonra öldürülmesi, ABD’de büyük tartışmalara ve kurbanın ait olduğu grup olan Latin Amerikalılar arasında büyük rahatsızlığa neden oldu. Ancak aynı zamanda ABD’deki Sheinbein dosyası da kapandı.

ABD Kongresi’nin İsrail'e yardımı askıya alma tehdidini yerine getirmemesinin nedenlerinden biri, ABD’nin İsrail'de gerçek bir kuvvetler ayrılığı olduğuna, yüzden İsrail’deki yargı makamlarının hükümetin siyasi çıkarları lehine kararlar vermeye zorlanamayacağına ve İsrail hükümetinin ABD’nin öfkesinin sonuçlarından kaçınmak için Sheinbein’i iade etme konusunda samimiyetle çalıştığına inanmasıydı. Bu durum, Arap dünyasında İsrail ve ABD arasındaki ilişkiye dair genel su-i zannı derinleştiren yaygın ve beklenen davranıştan farklıydı. Bir başka neden de İsrail parlamentosu Knesset'in daha sonra, ilki 1999 yılında ve ikincisi ise 2001 yılında olmak üzere, belirli koşullar altında başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsraillilerin sınır dışı edilmesine izin veren iki yasa çıkarmış olmasıydı.

ABD ulusal güvenliğine hizmet

Kökünde apolitik olan ve Arap-İsrail çatışmasıyla ilgisi bulunmayan bu karmaşık mesele, neredeyse iki yıl sürdü. Birçok hukuki ve insani detaya sahip ve bundan kaynaklanan siyasi baskıları olan bu karmaşık dava, İsrail ve ABD arasındaki yakın ilişkinin, özellikle de iki farklı ama birbiriyle bağlantılı yönünün anlaşılmasına yardımcı olacak unsurları barındırıyor.

Bu yönlerden ilki, ABD’li politikacıların ve nüfuz sahiplerinin İsrail'i, ABD’nin Batı Avrupa'ya baktığı gibi anlaşılabilecek ve ele alınabilecek şeffaf bir demokrasiye sahip ABD benzeri bir siyasi sistem, güçlü bir müttefik ve ortak temel değerlere sahip önemli bir ticaret ortağı olarak görmeleridir.

İkincisi ise 1950'li yılların sonlarından bu yana, özellikle de İsrail'in 1956’daki 6 Gün Savaşı sırasında işgal ettiği Sina Yarımadası'ndan çekilme konusunda yaşanan İsrail-ABD anlaşmazlığından sonra İsrail dış politikasının bölgesel ve küresel olarak ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışmasıdır.

İsrail, 1950'li yıllardan beri dış politikasını ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışıyor.

Bu ikincisi, İsrail'in, yerli nüfusunun kaderiyle ilgilenmeyen, kapitalist bir yatırım ve kalkınma aracı olarak toprakla ilişkinin anlamına dair Batının varsayımları ve Avrupa’nın yardımları üzerine kurulu modern bir devlet olarak ideolojik yapısıyla da tutarlıydı. Bu ülkede yürürlükte olan siyasi sistem, Batının Arap ülkeleriyle olan ve kurumlardan ziyade kişilere odaklanan zorlu ilişkilerin aksine, yöneten kişilerden/partilerden bağımsız ve kurumsal olarak sorunsuz bir şekilde ele alınabilen liberal bir parlamenter sisteme dayanıyor.

İsrail, ABD'nin bölgedeki çıkarlarını desteklemede, özellikle de Soğuk Savaş sırasında Arap dünyasının büyük bölümünü kapsayan ya da sempati duyan Doğu Bloğu’nun etkisinin genişlemesini önlemek için Batı Bloğu için eşsiz bir politik ve güvenlik kalesi haline gelerek çok önemli bir rol oynadı. İsrail'in bu bağlamda yürüttüğü önemli faaliyetler arasında Sovyetler Birliği’nin bölgedeki, özellikle de Arap ülkelerindeki eylemleri ve hareketleri hakkında istihbarat toplamak ve ABD’ye Mısır tarafından konuşlandırılan SAM-2 uçaksavar füze sistemi ve diğer askeri, lojistik ve diplomatik iş birliği biçimleri hakkında istihbarat sağlamak vardı.

dfvrgb
Ortak askeri tatbikatlar sırasında eğitime katılan İsrailli paraşütçüler ve ABD’li askerler, 2018 (AFP)

Tüm bunlar olurken İsrail, ABD’nin o dönemde az sayıdaki Arap müttefikinden duyduğu şüphenin aksine, Doğu Bloğu'na hiçbir sırrını sızdırmayan güvenilir bir müttefik olduğunu kanıtladı. Aslında İsrail, ABD'nin o dönem Cemal Abdunnasır yönetimindeki Mısır'ın başını çektiği ve Suriye, Irak, Libya, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Arap halklarının çoğunu kapsayan Doğu ve Batı karşıtı kampa sempati duyan sosyalist eğilimli Arap milliyetçiliğini kontrol altına almasında ve böylece engellemesinde önemli bir rol oynadı.

İsrail, ABD’ye zaman zaman aralarında yaşanan bazı anlaşmazlıklarda bile açıkça meydan okumalarında ve karşı çıkmalarında ısrarcı olmaktan kaçındı. Daha ziyade Arap dünyasının büyük bir kısmının sürekli ve çoğu zaman beyhude bir ulusal gururla yaptığı gibi, ABD'den mümkün olan azami tavizi koparmak için sessizce ve perde arkasında olabildiğince baskı uygulayarak uzlaşmaya yöneldi.

AIPAC'in önemi

İşte tam da bu noktada 1950’li yılların sonlarında kurulan, ancak 1970’li yıllar ve sonrasında ABD’li Cumhuriyetçi ve Demokrat partili karar alıcılar arasında İsrail vizyonunu tanıtmada etkili olabilen Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi’nin (AIPAC) önemi ortaya çıkıyor. AIPAC'in Amerikan siyaset sahnesindeki rolü, Arap siyasetçilerin korktuğu ve politika yapımını kontrol eden devasa bir etki makinesi olduğu yönündeki çok abartılı algısının aksine ister sağcı ister solcu olsun, dönemin İsrail hükümeti tarafından belirlenen ülke çıkarını ABD'nin Ortadoğu’daki politikasıyla ilişkilendirmedeki ustalığında yatıyor. Çünkü AIPAC, ABD'li karar vericileri bu çıkarları korumanın ABD’nin ulusal güvenliğine hizmet ettiğine ikna etme görevini üstleniyor. Ancak dış politika arenasındaki en güçlü lobi grubu olmasına rağmen, bu görevinde çoğu zaman başarısız oluyor.

fvertbg
İsrail için casusluk yapmaktan hüküm giyen ABD vatandaşı Jonathan Pollard, 30 yıllık mahkumiyetin ardından hapisten çıktıktan sonra New York'ta bir mahkeme salonundan ayrılırken 20 Kasım 2015 (AFP)

İsrail'in ABD ile olan anlaşmazlıklarını nasıl yönettiğinin en iyi örneklerinden biri, ABD Donanması'nda görev yapmış Yahudi asıllı ABD’li istihbarat analisti Jonathan Pollard'ın davasıdır. Pollard, 1985 yılında tutuklandı ve ABD federal mahkemesinde İsrail adına casusluk suçundan yargılanarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Sonraki 30 yıl boyunca göreve gelen hemen hemen her İsrail hükümeti, AIPAC ile birlikte, birbirini izleyen ABD yönetimlerini Pollard'ı insani ya da sağlık gerekçeleriyle yahut başkan tarafından çıkarılacak özel bir afla serbest bırakılmasına ikna etmeye çalıştı. Ancak bu süre zarfında göreve gelen ABD yönetimleri, ABD'nin çeşitli savunma ve istihbarat kurumlarının yetkililerinin de benzer bir şekilde reddetmesiyle desteklenen bu talepleri reddettiler. Zira başka ülkeler adına casusluk yapmaktan hüküm giymiş kişiler hakkında şartlı tahliye ya da af kararı alınmaması gibi güçlü bir Amerikan geleneği söz konusu.

İsrail her zaman ABD'ye karşı açıkça meydan okumaktan ve karşı çıkmaktan kaçınmış ve anlaşmazlıkları sessizce çözmeye dikkat etmiştir.

Eski ABD Başkanı Bill Clinton, İsrail'in Filistinlilerle geçici düzenlemeleri sona erdirecek ve iki devletli bir çözümü hayata geçirecek bir anlaşmayı (1998 Wye Nehri Anlaşması) kabul etmesini sağlamak için 1998 yılında İsrail hükümetinin Pollard'ın serbest bırakılmasını talep etmesi üzerine bu geleneği bozmaya çalıştı.

Savunma Bakanlığı yetkilileri tarafından desteklenen dönemin ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü George Tenet, Clinton'ın vermek istediği tavizi protesto etti ve Pollard'ın serbest bırakılması halinde istifa edeceği tehdidinde bulundu.

Ancak 2015 yılına gelindiğinde eski başkanlardan Barack Obama, yine İsrail'in talebi ve AIPAC'in ısrarlı baskısı üzerine Pollard'ın şartlı tahliyesine karar verdi. Obama'nın Beyaz Saray'daki son yılında aldığı kararın gerekçesi olarak kamuoyuna ABD yasalarının buna izin verdiği açıklaması yapıldı. Pollard casusluk davalarında verilen cezayı çekmişti. ABD’de ömür boyu hapis cezası 30 yıldır. Hükümlünün bundan sonra insani, sağlık ya da diğer nedenlerle şartlı tahliye talep etme hakkı vardır. Ancak ABD’li yetkililerin özellikle casusluk davalarında bu tür bir tahliyeye izin vermesi nadir görülür.

Büyük olasılıkla Obama’nın Pollard'ı şartlı tahliye etmesinin asıl nedeni, Filistinlilerle bir barış anlaşması imzalanması çerçevesinde İsrail'i yatıştırmaktı. Fakat bu girişim de başarısız oldu. Şartlı tahliye kararı Pollard'ın İsrail'e gitmesine izin verilmeden önce beş yıl boyunca ABD’de kalmasını gerektiriyordu. İsrail, Pollard'a hapisteyken vatandaşlık vermişti.

Pollard, 2020 yılının son gününde İsrail'e gitti ve burada kahramanlar gibi karşılandı. Başbakan Binyamin Netanyahu havaalanında bizzat karşıladığı Pollard’a ve eşine İsrail kimlik kartlarını takdim etti. Netanyahu Pollard’a hitaben, “Artık evindesin... Ne güzel bir an” dedi ve Pollard’ın gelişi için İbranice bir şükran duası okudu. Pollard, ABD’de ise bir vatan haini olarak görülüyor.  Özellikle ABD’nin güvenlik ve istihbarat teşkilatlarındaki pek çok kişi onun hak etmediği bir şekilde serbest bırakılmasını sağlayan özel bir siyasi durumdan yararlanarak kayırıldığına inanıyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



AB'nin yeni sınır sistemi alarm veriyor: Sorunsuz işliyor gibi davranmayın

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

AB'nin yeni sınır sistemi alarm veriyor: Sorunsuz işliyor gibi davranmayın

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

Avrupa'nın havacılık sektörünü temsil eden ticaret birliğinin başkanı, AB bakanlarına yeni biyometrik sınır kontrol sisteminin "sorunsuz çalıştığı izlenimi vermeyi bırakmaları" çağrısında bulundu.

ACI Europe Başkanı Stefan Schulte, salı günü Prag'da düzenlenen ACI Europe yıllık genel kurulunda, Avrupa Komisyonu'nu Avrupa'nın "rekabet gücünü" geri kazandıracak yeni bir havacılık stratejisi sunmaya çağırdı.

Aynı zamanda Frankfurt Havalimanı'nın sahibi şirketin de başkanlığını yürüten Schulte, EES'nin mevcut durumunun "kendisini ve Avrupa'daki birçok havalimanı CEO'sunu geceleri uykusuz bıraktığını" söyledi.

Schengen Bölgesi Giriş-Çıkış Sistemi (EES), nisanda tam olarak devreye girmesinden bu yana birçok sorunla boğuşuyor. 6 saate varan kuyruklar ve yolcuların defalarca kontrolden geçirildiğine ilişkin haberler bunlardan bazıları.

Schulte şunları söyledi:

Yolcular, en yoğun saatlerde saatlerce kuyrukta bekliyor ve gelecek haftalarda beklenen yolcu artışıyla nasıl başa çıkacağımızı gerçekten bilmiyorum. AB İçişleri Komiseri Brunner ve İçişleri Bakanları, durum kontrol altındaymış ve EES sorunsuz çalışıyormuş gibi davranmayı bırakmalı. Durum böyle değil.

Yeni sınır kontrol sistemi EES, Birleşik Krallık gibi AB üyesi olmayan ülkelerden gelen kişilerin, 29 Avrupa ülkesinden oluşan Schengen Bölgesi'ne girişlerinde parmak izlerini kaydettirmelerini ve fotoğraf çektirmelerini gerektiriyor.

ACI Europe Başkanı, daha fazla kaosun yaşanmasını önlemek için sınır kontrol yetkililerinin EES'yi askıya alabilmek için "tam hareket serbestisine" ihtiyaç duyduğunu da sözlerine ekledi.

Schulte, "Bu, AB'ye seyahat etmeyi seçenlere saygı ve nezaket göstermek, misafirperver ve etkin işleyen bir seyahat destinasyonu olarak itibarımızı korumakla ilgili" dedi.

The Independent, yorum almak için Avrupa Komisyonu'yla iletişime geçti.

Independent Türkçe


Yeni Amerikan rüyası “pasif gelir” oldu

Başta Z kuşağı olmak üzere birçok kişi, geleneksel çalışma modellerinin imkanlarını yetersiz görüyor (Unsplash)
Başta Z kuşağı olmak üzere birçok kişi, geleneksel çalışma modellerinin imkanlarını yetersiz görüyor (Unsplash)
TT

Yeni Amerikan rüyası “pasif gelir” oldu

Başta Z kuşağı olmak üzere birçok kişi, geleneksel çalışma modellerinin imkanlarını yetersiz görüyor (Unsplash)
Başta Z kuşağı olmak üzere birçok kişi, geleneksel çalışma modellerinin imkanlarını yetersiz görüyor (Unsplash)

ABD'de geleneksel şekilde mesai yapmadan "pasif gelir" kazanmaya yönelik girişimler giderek artıyor.

Wall Street Journal'ın haberine göre özellikle yapay zekanın yükselişi ve çalışanların geleneksel işlere yönelik memnuniyetsizliği "pasif gelir" arayışını hızlandırıyor.

Teksaslı mühendis Greg Keogh, büyük boy bir tüy toplama rulosu tasarlayarak ürünü Amazon'da satışa sunduğunu anlatıyor.

İşini büyütmek yerine mevcut düzeyde bırakmayı tercih eden girişimci, bugün ayda iki saatten az çalışarak yılda yaklaşık 50 bin ila 115 bin dolar gelir elde ettiğini söylüyor.

Kanada'da yaşayan Michaël Tremblay da yapay zeka yardımıyla hazırladığı PDF rehberleri Etsy'de satarak ayda yüzlerce dolar kazanıyor. İspanya'ya taşınan Matt Ebso ise yapay zeka aracılığıyla ses örneklerinden oluşturduğu ses klonlarını lisanslayarak ayda yaklaşık 3 bin dolar gelir elde ediyor.

Bu eğilim yalnızca bireysel başarı hikayeleriyle sınırlı değil.

New York Merkez Bankası verilerine göre Amerikalı çalışanların maaş ve terfi imkanlarından memnuniyet oranı martta 2014'ten bu yana en düşük seviyeye geriledi. Geçen yıl yapılan bir ankette Amerikalıların yarısından fazlası, Z kuşağının ise yüzde 60'ı tam zamanlı bir işin finansal hedeflerine ulaşmaları için yeterli olmayacağını söyledi.

Yan gelir kaynakları da hızla yaygınlaşıyor. Bankrate anketine göre her 4 Amerikalıdan biri ek iş yapıyor. Cash App'in araştırmasına göre ise 18-28 yaş grubundakilerin yüzde 44'ünün tam veya yarı zamanlı iş dışında bir gelir kaynağı bulunuyor.

Ancak uzmanlar pasif gelir girişimlerindeki başarı hikayelerinin yanıltıcı olabileceği uyarısında bulunuyor. Virginia Commonwealth Üniversitesi'nden sosyolog Victor Tan Chen, pasif gelir arayışını "Kumarhane gibi işleyen ekonomimizde bahis oynamak gibi" diye niteliyor.

ABD Federal Ticaret Komisyonu da (FTC) son yıllarda "otomatik pasif gelir" vaatleriyle milyonlarca dolarlık dolandırıcılık yapan platformlar hakkında işlem başlattı.

Uzmanlara göre pasif gelir mümkün ancak az emekle işleyebilecek modeller son derece nadir. Birçok başarılı örnekte bile başlangıçta yoğun emek, teknik bilgi veya doğru zamanlama gerekiyor.

Keogh da "Başlangıçta ne kadar çok zorluk yaşarsanız, sonrasında iş o kadar pasif hale gelebilir" diyor.

Independent Türkçe, Wall Street Journal, Axios


Trump, ilkokul katliamını unutturmak istiyor: Sorumluyu bulmak imkansız

Olayda İsrail, okulun bulunduğu bölgede herhangi bir saldırı düzenlenmediğini savunmuştu (Reuters)
Olayda İsrail, okulun bulunduğu bölgede herhangi bir saldırı düzenlenmediğini savunmuştu (Reuters)
TT

Trump, ilkokul katliamını unutturmak istiyor: Sorumluyu bulmak imkansız

Olayda İsrail, okulun bulunduğu bölgede herhangi bir saldırı düzenlenmediğini savunmuştu (Reuters)
Olayda İsrail, okulun bulunduğu bölgede herhangi bir saldırı düzenlenmediğini savunmuştu (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump, uluslararası kamuoyunu ayağa kaldıran İran'daki okul katliamının sorumlusunun tespit edilemeyebileceğini savundu.

Trump, dünkü açıklamasında "Bu sorunu çözebileceklerini sanmıyorum" dedi ve ekledi:

Kimin hatası olduğuna dair bu sorunun çözüme kavuşturulabileceğini zannetmiyorum. Her yerde füzeler uçuşuyordu, olanlar korkunçtu ama füzeler her yerdeydi.

Olaydan ABD ordusunun sorumlu olabileceğine dair iddialaraysa şöyle yanıt verdi:

Birileri bunların bizim füzemiz olduğunu söyledi, belki de bizim füzemiz değildi. Bunun bize ait bir füze olduğuna inanmamı sağlayacak hiçbir şey görmedim. Bunda bizim rolümüz olduğunu sanmıyorum.

28 Şubat'ta İran'ın Hürmüzgan eyaletine bağlı Minab kentindeki Şeceretü't-Tayyibe Kız İlkokulu'na düzenlenen ve çoğu çocuk 175'e yakın kişinin öldüğü saldırıya dair soruşturma sürüyor.

İlkokulun Tomahawk füzesiyle vurulduğu saldırının sorumluluğunu henüz kamuoyu önünde üstlenmeyen Pentagon, aylardır yürüttüğü soruşturmaya dair herhangi bir açıklama yapmadı.

Reuters'ın marttaki incelemesinde, saldırıdan büyük ihtimalle ABD ordusunun sorumlu olduğu bildirilmişti. Ordunun güncel olmayan hedef belirleme verileri kullanmış olabileceğine dikkat çekilmişti.

Amerikan medyasındaki haberlere göre de soruşturma çoktan tamamlandı. Sızan ilk sonuçlara göre ABD, 7 yıl önce elde ettiği uydu görüntülerine dayanarak saldırıyı düzenlediği için İran Devrim Muhafızları üssünün yanındaki ilkokulu fark etmedi. New York Times birkaç yıl önce bir uzmanın Minab'daki okulu tespit edip bir iş arkadaşına bildirdiğini ancak bu uyarının kale alınmadığını geçen hafta yazmıştı.

Uluslararası insancıl hukuk kapsamında bir okula kasten saldırmak savaş suçu. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, marttaki açıklamasında "Olayı inceliyoruz. Elbette asla kasten bir okulu vurmayız" demişti.

Trump da ilk etapta hiçbir delil göstermeden saldırının İran tarafından düzenlenmiş olabileceğini ileri sürmüştü. Operasyonda Amerikan Tomahawk füzesinin kullanıldığının belirlenmesinin ardından, İran ordusunda da bu füzelerden olduğunu iddia etmişti. Tahran ise iddiaları reddetmişti.

Independent Türkçe, Reuters, New York Times