ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Tel Aviv'in dış politikası Washington'ın ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu.

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
TT

ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)

Akil Abbas

ABD'nin Maryland eyaletinde 16 Eylül 1997 tarihinde 17 yaşındaki lise öğrencisi Samuel Sheinbein, aynı yaşlardaki bir arkadaşıyla birlikte 19 yaşındaki lise öğrencisi Alfredo Enrique Tello’yu öldürdü. Sheinbein, aşık olduğu, ancak aşkına karşılık bulamadığı okul arkadaşının Tello ile çıkmasına kızdığı için bu cinayeti işlemişti.

Tello, boğularak öldürülmüş, ardından cesedi parçalara ayrılmış ve sonra da yakılmıştı. Kalıntıları ise çöp torbalarına konarak boş bir evin deposuna atılmıştı. Sheinbein’in babası İngiliz Mandası altındaki Filistin topraklarında doğmuş ve 6 yaşında ABD’ye göç etmeden önce İsrail vatandaşlığı almıştı. Sheinbein’in, bu durumdan yararlanarak cinayetten günler sonra İsrail'e kaçtığı ortaya çıktı. Sheinbein, o dönemde yürürlükte olan ve başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsrail vatandaşlarının sınır dışı edilmesini önleyen İsrail yasasından yararlanmak için İsrail vatandaşlığı aldı. ABD, İsrail'in bu mantığını reddetti ve Sheinbein'in ABD yasalarına göre yargılanmak üzere kendisine iade edilmesini talep etti.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, iki ülke arasında yaşanan ve ABD basınının gündeminden düşmeyen uzun soluklu ve hararetli hukuki ve siyasi tartışmalar çerçevesinde İsrail'e ‘en üst düzeyde iş birliği’ göstermesi çağrısında bulundu. Bunun yanında ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti. İsrail hükümeti, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığını iptal etme ve yargılanmak üzere ABD’ye iade etme girişimleri de dahil olmak üzere ABD'nin talebini karşılamak için çeşitli çabalar sarf etti.

ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti.

Bu çabalar 1999 yılında İsrail Yüksek Mahkemesi'nin, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığından çıkarılmasının ve ABD’ye iadesinin hukuka aykırı olduğuna dair nihai ve temyizsiz kararıyla bozuldu. Sonunda Sheinbein, İsrail'de reşit olmayan biri olarak yargılandı ve 24 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sheinbein cezasının 4 yılını çektikten sonra izin alma ve 16 yılını çektikten sonra şartlı salıverilme hakkı kazandı. Bu cezayı hafif bulan ABD, Sheinbein'in tutuklanıp ABD'ye gönderilmesi için Interpol'e başvurdu.

Sheinbein'in 2014 yılında İsrail’deki bir hapishanede gardiyanlara ateş açtıktan sonra öldürülmesi, ABD’de büyük tartışmalara ve kurbanın ait olduğu grup olan Latin Amerikalılar arasında büyük rahatsızlığa neden oldu. Ancak aynı zamanda ABD’deki Sheinbein dosyası da kapandı.

ABD Kongresi’nin İsrail'e yardımı askıya alma tehdidini yerine getirmemesinin nedenlerinden biri, ABD’nin İsrail'de gerçek bir kuvvetler ayrılığı olduğuna, yüzden İsrail’deki yargı makamlarının hükümetin siyasi çıkarları lehine kararlar vermeye zorlanamayacağına ve İsrail hükümetinin ABD’nin öfkesinin sonuçlarından kaçınmak için Sheinbein’i iade etme konusunda samimiyetle çalıştığına inanmasıydı. Bu durum, Arap dünyasında İsrail ve ABD arasındaki ilişkiye dair genel su-i zannı derinleştiren yaygın ve beklenen davranıştan farklıydı. Bir başka neden de İsrail parlamentosu Knesset'in daha sonra, ilki 1999 yılında ve ikincisi ise 2001 yılında olmak üzere, belirli koşullar altında başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsraillilerin sınır dışı edilmesine izin veren iki yasa çıkarmış olmasıydı.

ABD ulusal güvenliğine hizmet

Kökünde apolitik olan ve Arap-İsrail çatışmasıyla ilgisi bulunmayan bu karmaşık mesele, neredeyse iki yıl sürdü. Birçok hukuki ve insani detaya sahip ve bundan kaynaklanan siyasi baskıları olan bu karmaşık dava, İsrail ve ABD arasındaki yakın ilişkinin, özellikle de iki farklı ama birbiriyle bağlantılı yönünün anlaşılmasına yardımcı olacak unsurları barındırıyor.

Bu yönlerden ilki, ABD’li politikacıların ve nüfuz sahiplerinin İsrail'i, ABD’nin Batı Avrupa'ya baktığı gibi anlaşılabilecek ve ele alınabilecek şeffaf bir demokrasiye sahip ABD benzeri bir siyasi sistem, güçlü bir müttefik ve ortak temel değerlere sahip önemli bir ticaret ortağı olarak görmeleridir.

İkincisi ise 1950'li yılların sonlarından bu yana, özellikle de İsrail'in 1956’daki 6 Gün Savaşı sırasında işgal ettiği Sina Yarımadası'ndan çekilme konusunda yaşanan İsrail-ABD anlaşmazlığından sonra İsrail dış politikasının bölgesel ve küresel olarak ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışmasıdır.

İsrail, 1950'li yıllardan beri dış politikasını ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışıyor.

Bu ikincisi, İsrail'in, yerli nüfusunun kaderiyle ilgilenmeyen, kapitalist bir yatırım ve kalkınma aracı olarak toprakla ilişkinin anlamına dair Batının varsayımları ve Avrupa’nın yardımları üzerine kurulu modern bir devlet olarak ideolojik yapısıyla da tutarlıydı. Bu ülkede yürürlükte olan siyasi sistem, Batının Arap ülkeleriyle olan ve kurumlardan ziyade kişilere odaklanan zorlu ilişkilerin aksine, yöneten kişilerden/partilerden bağımsız ve kurumsal olarak sorunsuz bir şekilde ele alınabilen liberal bir parlamenter sisteme dayanıyor.

İsrail, ABD'nin bölgedeki çıkarlarını desteklemede, özellikle de Soğuk Savaş sırasında Arap dünyasının büyük bölümünü kapsayan ya da sempati duyan Doğu Bloğu’nun etkisinin genişlemesini önlemek için Batı Bloğu için eşsiz bir politik ve güvenlik kalesi haline gelerek çok önemli bir rol oynadı. İsrail'in bu bağlamda yürüttüğü önemli faaliyetler arasında Sovyetler Birliği’nin bölgedeki, özellikle de Arap ülkelerindeki eylemleri ve hareketleri hakkında istihbarat toplamak ve ABD’ye Mısır tarafından konuşlandırılan SAM-2 uçaksavar füze sistemi ve diğer askeri, lojistik ve diplomatik iş birliği biçimleri hakkında istihbarat sağlamak vardı.

dfvrgb
Ortak askeri tatbikatlar sırasında eğitime katılan İsrailli paraşütçüler ve ABD’li askerler, 2018 (AFP)

Tüm bunlar olurken İsrail, ABD’nin o dönemde az sayıdaki Arap müttefikinden duyduğu şüphenin aksine, Doğu Bloğu'na hiçbir sırrını sızdırmayan güvenilir bir müttefik olduğunu kanıtladı. Aslında İsrail, ABD'nin o dönem Cemal Abdunnasır yönetimindeki Mısır'ın başını çektiği ve Suriye, Irak, Libya, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Arap halklarının çoğunu kapsayan Doğu ve Batı karşıtı kampa sempati duyan sosyalist eğilimli Arap milliyetçiliğini kontrol altına almasında ve böylece engellemesinde önemli bir rol oynadı.

İsrail, ABD’ye zaman zaman aralarında yaşanan bazı anlaşmazlıklarda bile açıkça meydan okumalarında ve karşı çıkmalarında ısrarcı olmaktan kaçındı. Daha ziyade Arap dünyasının büyük bir kısmının sürekli ve çoğu zaman beyhude bir ulusal gururla yaptığı gibi, ABD'den mümkün olan azami tavizi koparmak için sessizce ve perde arkasında olabildiğince baskı uygulayarak uzlaşmaya yöneldi.

AIPAC'in önemi

İşte tam da bu noktada 1950’li yılların sonlarında kurulan, ancak 1970’li yıllar ve sonrasında ABD’li Cumhuriyetçi ve Demokrat partili karar alıcılar arasında İsrail vizyonunu tanıtmada etkili olabilen Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi’nin (AIPAC) önemi ortaya çıkıyor. AIPAC'in Amerikan siyaset sahnesindeki rolü, Arap siyasetçilerin korktuğu ve politika yapımını kontrol eden devasa bir etki makinesi olduğu yönündeki çok abartılı algısının aksine ister sağcı ister solcu olsun, dönemin İsrail hükümeti tarafından belirlenen ülke çıkarını ABD'nin Ortadoğu’daki politikasıyla ilişkilendirmedeki ustalığında yatıyor. Çünkü AIPAC, ABD'li karar vericileri bu çıkarları korumanın ABD’nin ulusal güvenliğine hizmet ettiğine ikna etme görevini üstleniyor. Ancak dış politika arenasındaki en güçlü lobi grubu olmasına rağmen, bu görevinde çoğu zaman başarısız oluyor.

fvertbg
İsrail için casusluk yapmaktan hüküm giyen ABD vatandaşı Jonathan Pollard, 30 yıllık mahkumiyetin ardından hapisten çıktıktan sonra New York'ta bir mahkeme salonundan ayrılırken 20 Kasım 2015 (AFP)

İsrail'in ABD ile olan anlaşmazlıklarını nasıl yönettiğinin en iyi örneklerinden biri, ABD Donanması'nda görev yapmış Yahudi asıllı ABD’li istihbarat analisti Jonathan Pollard'ın davasıdır. Pollard, 1985 yılında tutuklandı ve ABD federal mahkemesinde İsrail adına casusluk suçundan yargılanarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Sonraki 30 yıl boyunca göreve gelen hemen hemen her İsrail hükümeti, AIPAC ile birlikte, birbirini izleyen ABD yönetimlerini Pollard'ı insani ya da sağlık gerekçeleriyle yahut başkan tarafından çıkarılacak özel bir afla serbest bırakılmasına ikna etmeye çalıştı. Ancak bu süre zarfında göreve gelen ABD yönetimleri, ABD'nin çeşitli savunma ve istihbarat kurumlarının yetkililerinin de benzer bir şekilde reddetmesiyle desteklenen bu talepleri reddettiler. Zira başka ülkeler adına casusluk yapmaktan hüküm giymiş kişiler hakkında şartlı tahliye ya da af kararı alınmaması gibi güçlü bir Amerikan geleneği söz konusu.

İsrail her zaman ABD'ye karşı açıkça meydan okumaktan ve karşı çıkmaktan kaçınmış ve anlaşmazlıkları sessizce çözmeye dikkat etmiştir.

Eski ABD Başkanı Bill Clinton, İsrail'in Filistinlilerle geçici düzenlemeleri sona erdirecek ve iki devletli bir çözümü hayata geçirecek bir anlaşmayı (1998 Wye Nehri Anlaşması) kabul etmesini sağlamak için 1998 yılında İsrail hükümetinin Pollard'ın serbest bırakılmasını talep etmesi üzerine bu geleneği bozmaya çalıştı.

Savunma Bakanlığı yetkilileri tarafından desteklenen dönemin ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü George Tenet, Clinton'ın vermek istediği tavizi protesto etti ve Pollard'ın serbest bırakılması halinde istifa edeceği tehdidinde bulundu.

Ancak 2015 yılına gelindiğinde eski başkanlardan Barack Obama, yine İsrail'in talebi ve AIPAC'in ısrarlı baskısı üzerine Pollard'ın şartlı tahliyesine karar verdi. Obama'nın Beyaz Saray'daki son yılında aldığı kararın gerekçesi olarak kamuoyuna ABD yasalarının buna izin verdiği açıklaması yapıldı. Pollard casusluk davalarında verilen cezayı çekmişti. ABD’de ömür boyu hapis cezası 30 yıldır. Hükümlünün bundan sonra insani, sağlık ya da diğer nedenlerle şartlı tahliye talep etme hakkı vardır. Ancak ABD’li yetkililerin özellikle casusluk davalarında bu tür bir tahliyeye izin vermesi nadir görülür.

Büyük olasılıkla Obama’nın Pollard'ı şartlı tahliye etmesinin asıl nedeni, Filistinlilerle bir barış anlaşması imzalanması çerçevesinde İsrail'i yatıştırmaktı. Fakat bu girişim de başarısız oldu. Şartlı tahliye kararı Pollard'ın İsrail'e gitmesine izin verilmeden önce beş yıl boyunca ABD’de kalmasını gerektiriyordu. İsrail, Pollard'a hapisteyken vatandaşlık vermişti.

Pollard, 2020 yılının son gününde İsrail'e gitti ve burada kahramanlar gibi karşılandı. Başbakan Binyamin Netanyahu havaalanında bizzat karşıladığı Pollard’a ve eşine İsrail kimlik kartlarını takdim etti. Netanyahu Pollard’a hitaben, “Artık evindesin... Ne güzel bir an” dedi ve Pollard’ın gelişi için İbranice bir şükran duası okudu. Pollard, ABD’de ise bir vatan haini olarak görülüyor.  Özellikle ABD’nin güvenlik ve istihbarat teşkilatlarındaki pek çok kişi onun hak etmediği bir şekilde serbest bırakılmasını sağlayan özel bir siyasi durumdan yararlanarak kayırıldığına inanıyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Çin: Askeri gücümüzün artması küresel barışa katkı sağlıyor

Çin Halk Kurtuluş Ordusu mensupları, İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80. yıl dönümü dolayısıyla 3 Eylül 2025'te düzenlenen askeri geçit töreninde hava savunmasına yönelik bir lazer silahı sergilenirken hazır kıta duruyor (Arşiv - Reuters)
Çin Halk Kurtuluş Ordusu mensupları, İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80. yıl dönümü dolayısıyla 3 Eylül 2025'te düzenlenen askeri geçit töreninde hava savunmasına yönelik bir lazer silahı sergilenirken hazır kıta duruyor (Arşiv - Reuters)
TT

Çin: Askeri gücümüzün artması küresel barışa katkı sağlıyor

Çin Halk Kurtuluş Ordusu mensupları, İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80. yıl dönümü dolayısıyla 3 Eylül 2025'te düzenlenen askeri geçit töreninde hava savunmasına yönelik bir lazer silahı sergilenirken hazır kıta duruyor (Arşiv - Reuters)
Çin Halk Kurtuluş Ordusu mensupları, İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin 80. yıl dönümü dolayısıyla 3 Eylül 2025'te düzenlenen askeri geçit töreninde hava savunmasına yönelik bir lazer silahı sergilenirken hazır kıta duruyor (Arşiv - Reuters)

Çin, pazartesi günü yaptığı açıklamada, askeri kapasitesini güçlendirmesinin dünya barışına katkı sağladığını belirterek, Pekin’in Avustralya’ya doğrudan saldırı düzenleme riskinin arttığı yönündeki bir düşünce kuruluşu raporuna tepki gösterdi.

Merkezi Sidney’de bulunan Lowy Enstitüsü’nün pazar günü yayımladığı raporda, Pekin’in uzun menzilli ve hipersonik füze cephaneliğini genişletmesi ve Güney Çin Denizi’nde yapay adalar inşa etmesi nedeniyle Çin’in Avustralya’ya doğrudan füze saldırısı düzenleme kapasitesine sahip olduğu ve bu riskin giderek arttığı ifade edildi.

Raporda, önümüzdeki on yıl içinde Çin’in Avustralya’yı vurma kabiliyetinin daha da artacağı belirtilerek, “DF-27 tipi orta menzilli balistik füzelerin sayısındaki artışın yanı sıra, konvansiyonel başlık taşıyabilen kıtalararası balistik füzelerin de devreye girmesinin” bu kapasiteyi güçlendireceği kaydedildi.

Çin ise raporda yer alan değerlendirmeleri “ciddi bir stratejik hata” olarak nitelendirerek, ülkenin “barışçıl kalkınma yoluna” bağlılığını sürdürdüğünü vurguladı.

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Lin Jian, düzenlediği basın toplantısında, “Çin’in askeri gücünü geliştirmesi küresel barışın korunmasına katkıda bulunmaktadır. Çin’in askeri kapasitesini geliştirmesinin amacı ulusal egemenliği, güvenliği ve kalkınma çıkarlarını korumaktır. Bu çabalar herhangi bir ülkeyi hedef almamaktadır” ifadelerini kullandı.

Lowy Enstitüsü’nün raporunda, Avustralya açısından en büyük tehdidin Çin donanmasına ait gemiler ve denizaltılardan fırlatılabilecek füzeler olduğu belirtildi. Ayrıca Çin’in geliştirdiği yeni bir orta menzilli balistik füzenin, Çin topraklarından fırlatılması halinde Avustralya kıtasına ulaşabilecek menzile sahip olduğu vurgulandı.

ABD ordusu, geçen yıl aralık ayında yaptığı açıklamada DF-27 füzesinin menzilinin 5 bin ila 8 bin kilometre arasında olduğunu duyurmuştu. Raporda ayrıca değerlendirmenin Çin’in niyetlerinden ziyade mevcut ve gelecekteki askeri kabiliyetlerine odaklandığı belirtildi.

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Lin Jian ise ilgili kuruluşlara, “sözde Çin tehdidini abartmayı bırakmaları” çağrısında bulunarak, Pekin’in gelişiminin “objektif, adil ve rasyonel bir bakış açısıyla” değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

Öte yandan Avustralya, Çin donanmasının artan kapasitesi ve Pekin ile Washington arasında yükselen gerilimler nedeniyle yaklaşık üç yıl önce askeri stratejisini yeniden şekillendirmiş, özellikle kuzey sınırlarına yaklaşabilecek potansiyel rakipleri caydırmaya odaklanan bir savunma konsepti benimsemişti.


Trump-İran anlaşmasıyla "Helsinki tuzağı" yeniden mi tekerrür ediyor?

Helsinki Anlaşması, 1975 yılında Helsinki Konferansı sırasında kabul edilen ve Avrupa ülkeleri arasında güveni artırmayı, güvenliği ve iş birliğini güçlendirmeyi amaçlayan bir belgedir (Vikipedi)
Helsinki Anlaşması, 1975 yılında Helsinki Konferansı sırasında kabul edilen ve Avrupa ülkeleri arasında güveni artırmayı, güvenliği ve iş birliğini güçlendirmeyi amaçlayan bir belgedir (Vikipedi)
TT

Trump-İran anlaşmasıyla "Helsinki tuzağı" yeniden mi tekerrür ediyor?

Helsinki Anlaşması, 1975 yılında Helsinki Konferansı sırasında kabul edilen ve Avrupa ülkeleri arasında güveni artırmayı, güvenliği ve iş birliğini güçlendirmeyi amaçlayan bir belgedir (Vikipedi)
Helsinki Anlaşması, 1975 yılında Helsinki Konferansı sırasında kabul edilen ve Avrupa ülkeleri arasında güveni artırmayı, güvenliği ve iş birliğini güçlendirmeyi amaçlayan bir belgedir (Vikipedi)

Mustafa el-Ensari

Finlandiya'nın başkenti Helsinki'de 1975 yazında 35 ülkenin liderleri bir araya gelerek daha sonra ‘Helsinki Anlaşması’ adıyla tarihe geçecek belgeyi imzaladı. Bu toplantı Soğuk Savaş'ın en kritik dönüm noktalarından biriydi. Yüzeysel olarak bakıldığında anlaşma, Sovyetler Birliği için stratejik zafer niteliği taşıyordu. Zira İkinci Dünya Savaşı sonrasında belirlediği sınırların ve Doğu Avrupa'daki nüfuzunun Batı tarafından zımnen tanınmasını sağlayan Sovyetler Birliği, bunun karşılığında ekonomik iş birliği, insan haklarına saygı ve temel özgürlüklere ilişkin taahhütler verdi.

O dönemde pek çok gözlemci, Batı'nın nükleer gerilimi düşürme karşılığında Moskova'ya tarihsel bir taviz verdiği kanaatindeydi.

Ancak sonradan yaşananlar bambaşka bir tablo çizdi. Özgürlükler ve insan haklarına dair maddeler, Doğu Bloku'ndaki muhaliflerin komünist rejimleri hesap vermeye çağırmak için kullandığı iç baskı araçlarına dönüştü. Bu durum söz konusu rejimlerin meşruiyetini kademeli olarak sarstı. Berlin Duvarı'nın yıkılması ve Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle noktalanan büyük dönüşümlerin önünü açtı.

Bu yüzden Atlantic Council'e göre tarihçiler, ‘Helsinki etkisini’ bugün hâlâ mevcut bir düzeni kalıcı kılmak için tasarlandığı hâlde sonunda o düzenin dönüşümünü hızlandıran bir anlaşmanın somut örneği olarak tartışmaya devam ediyorlar.

İran ve Sovyetler Birliği

Bu tarihi bağlam, Şarku’l Avsat gazetesinin eski Genel Yayın Yönetmeni ve El-Arabiyye eski Genel Müdürü Suudi Arabistanlı Abdurrahman er-Raşid'in Washington ile Tahran arasında sızdırılan mutabakat metinlerini değerlendirirken çağrıştırdığı tabloyu ortaya koyuyor. Raşid’e göre sızdırılan anlaşmada 1975 Helsinki anlaşmasının kokusu var ve bunun nedeni ayrıntılardaki örtüşme değil, temel fikirdeki çatışmayı çözmek yerine dondurmak şeklindeki yapısal benzerlik. Her iki durumda da Washington maliyetli ve açık bir yüzleşmeyi engellemeye çalışırken, karşı taraf mevcut bir nüfuz ya da siyasi gerçeğin üstü kapalı olarak tanınmasını elde ediyor.

Ancak bu karşılaştırma köklü farklılıkları da barındırıyor. Sovyetler Birliği, görece istikrarlı coğrafi ve siyasi bloka sahip bir süper güçtü. Oysa İran bugün emsalsiz askeri, ekonomik ve güvenlik baskılarıyla ve bazı iç ve bölgesel krizle boğuşuyor. Öte yandan 7 Ekim'den bu yana biriken kayıplarına karşın, savaştaki etkinliğini kanıtlamış vekillik ağlarına sahip olmayı da sürdürüyor.

Bununla birlikte dikkat çekici bir benzerlik göze çarpıyor. Olası herhangi bir anlaşma, Tahran'a nükleer dosya, deniz ulaşımı ve bölgesel güvenliğe ilişkin taahhütler karşılığında bölgesel rolünün zımnen tanınmasını sağlayabilir.

Gerçekçi maddeler mi yoksa tuzak mı?

ABD ile İran arasında dolaşımdaki mutabakat muhtırası taslağı, gerilimi kontrol altına almayı ve 60 gün içinde daha kapsamlı bir uzlaşı için zemin hazırlamayı hedefleyen aşamalı bir anlaşmaya işaret etmektedir. Reuters'a konuşan İranlı bir yetkiliye göre Tahran, Hürmüz Boğazı'nı ticari deniz trafiğine derhal yeniden açmayı taahhüt ederken ABD, İran limanlarındaki deniz ablukasını bir ay içinde kademeli olarak kaldırmayı kabul ediyor. Taslak aynı zamanda ABD’nin uyguladığı yeni yaptırımların dondurulmasını, İran’ın petrol ihracatının bir bölümünü yeniden başlatmasına olanak tanınmasını ve yaptırımların kaldırılması ile yeniden yapılanmaya yönelik kapsamlı müzakerelere hazırlık olmak üzere dondurulmuş 25 milyar dolarlık varlıklarının serbest bırakılmasını öngörüyor.

İran, nükleer dosya çerçevesinde nükleer silah üretmemeyi veya edinmemeyi kabul ederken geçiş dönemi boyunca nükleer programının mevcut durumunu, ilave zenginleştirme faaliyetlerini durdurmayı ve mevcut tesisleri genişletmemeyi kapsayacak biçimde muhafaza etmeyi kabul ediyor. Buna karşın Washington, yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stoklarının yönetimi ile izleyen iki ay içinde müzakere edilecek nihai bir anlaşma çerçevesinde zenginleştirme faaliyetlerinin geleceğine ilişkin mekanizmaları ele almayı kabul ediyor. Bu durum, muhtırayı iki taraf arasındaki anlaşmazlıklar için kalıcı bir uzlaşıdan çok geçici bir gerilimi azaltma çerçevesine dönüştürüyor.

Suudi düşünür Raşid açısından en tehlikeli madde ise ‘bölgesel saldırmazlık anlaşmasına’ ilişkin sızdırılan bilgiler. Bu hüküm, Tahran'ın bölgede istikrarsızlaştırıcı rolüyle öne çıkan vekil güçlerine dokunulmazlık tanıyabilir. Böyle bir durum ise bölgesel aktörler için kabul edilmesi güç bir tablo oluşturuyor.

Suudi Arabistan’ın söylemi farklı bir rotada 

Bölgesel güvenliğin geleceğine dair bu tartışma bağlamında Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığında tam yetkili bakan olarak görev yapan Menal Rıdvan, bu yılki Oslo Özgürlük Forumu (Oslo Freedom Forum/OFF) konuşmasında ‘bölgesel hegemonya kurma girişimlerinin on yıllardır sürdüğünü ve bölge halklarına ağır insani, siyasi ve ekonomik bedeller yüklediğini’ vurguladı. Kalıcı istikrarın hegemonya ya da fiili durum dayatma yoluyla değil, iş birliği, ortaklık ve devletlerin egemenliğine saygıya dayalı kolektif güvenlik çerçevesiyle sağlanabileceğini ifade etti.

Ulusal kurumların güçlendirilmesini, güç kullanımının meşru devlet otoritesiyle sınırlandırılmasını ve devlet yapıları dışında faaliyet gösteren silahlı grupların rolünün ele alınmasını isteyen Rıdvan, ‘güvenlik ve istikrarın egemenlik ya da halkların hakları pahasına sağlanamayacağını’ vurguladı. Öte yandan Suudi Arabistan-İran yakınlaşmasını destekleme sürecindeki katkıları nedeniyle Çin'i, Umman Sultanlığı'nı ve Irak'ı öven Rıdvan, bu çabaları ‘bölgesel istikrar ve diyaloga önemli bir katkı’ olarak nitelendirdi.

Britannica Ansiklopedisi, 1973 temmuzunda Helsinki’de yapılan dışişleri bakanları toplantısının ardından Eylül 1973'ten Temmuz 1975'e uzanan süreçte anlaşma metnini hazırlamak üzere Cenevre'de komisyonların oluşturulduğunu belgeliyor. Sovyetler Birliği'nin asıl hedefi, sınırların dokunulmazlığı ve devletlerin iç işlerine karışmama güvenceleri aracılığıyla Doğu Avrupa'daki savaş sonrası hegemonyasının zımnen tanınmasını sağlamaktı.

ABD ve Batı Avrupalı müttefikleri, bu resmi tanıma karşılığında Sovyetler Birliği'ni insan haklarına saygı, Doğu ile Batı Avrupa arasındaki iletişimin genişletilmesi, seyahat özgürlüğü ve bilginin sınırlar ötesinde serbestçe dolaşımı gibi konularda taahhüt almaya zorladı.

Helsinki Zirvesi’nde imzalanan ‘nihai belge’ her iki tarafın da bakış açısını yansıtıyordu. Fiilen anlaşma, İkinci Dünya Savaşı'nın resmi olarak sona erişini simgeleyen bir nitelik kazanarak savaşın ardından şekillenen, Almanya'nın iki devlete bölünmesi de dahil olmak üzere bütün Avrupa ulusal sınırlarını tanıdı.

‘Kissinger’ın kalıcı büyüsü

O tarihi anlaşmanın 50. yıl dönümünde, yaklaşık iki yıl önce, Avrupalılar söz konusu adımı yeniden değerlendirdi. Avrupa Reform Merkezi'nin kapsamlı raporu, anlaşmanın maddelerini kaleme alan ve başında ABD'nin dünyaca tanınan Dışişleri Bakanı Henry Kissinger'ın geldiği politikacıların uzmanlığını takdirle karşılamakla birlikte, ortaya çıkan sonuçların Batı'nın kendisi açısından da son derece sürpriz olduğuna dikkati çekti.

Dönemin uluslararası konjonktüründe Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla noktalanan dönüşümlerin tohumlarını atan temel fırsatların yeşerdiğine işaret eden Rıdvan, nihai belgedeki insan hakları maddelerinin teorik metinler olmanın ötesine geçtiğini, ‘Batı ile Sovyetler Birliği arasındaki kültürel, akademik ve medya alışverişlerinin genişlemesine kapı aralayan uluslararası yumuşama iklimi sayesinde en kalıcı ve en canlı unsur hâline geldiklerini’ vurguladı. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre bu süreç, yeni bir kuşak Batılı diplomat, araştırmacı ve gazetecinin Doğu Avrupa'daki genç Sovyet muhalifleri ve bağımsız düşünürlerle doğrudan köprüler kurmasının önünü açtı.

Ancak bu sonuçlar İran'a, iç dinamiklere ve muhalefete uygulandığında pek çok temel nokta farklılık gösteriyor. Bunların başında rejimin dini renk taşıyan ideolojik yapısı geliyor. Yurt dışındaki muhalefetin durumu da kritik bir etken. Mevcut savaşın seyri bu muhalefetin kırılganlığını açıkça ortaya koyarken, güvenlik baskısına rağmen 2022 yılında Mahsa Amini'nin ölümünün ardından şekillenen iç kaynaklı hareketin çok daha güçlü ve çok daha dinamik bir etki yarattığı görülüyor.

Bu arada analistler, mevcut bölgesel durumun sürmesinin hedefsiz dahi olsa herhangi bir anlaşmadan daha ağır sonuçlar doğuracağını öne sürüyor; bu değerlendirme, savunma ve caydırıcılık arasındaki dengeyi başarıyla kuran ve İran'la açık bir yüzleşmeden kaçınan Körfez yaklaşımına karşın geçerliliğini koruyor.

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Siyasi İşler ve Müzakereler Sorumlusu Genel Sekreter Yardımcısı Abdulaziz el-Uvayşık, KİK üyesi ülkelerin ekonomilerinin krizden farklı derecelerde doğrudan etkilendiğini vurguladı. Uluslararası Para Fonu (IMF), geçtiğimiz yıl ekim ayında bazı KİK ülkeleri için 2026 yılında yüzde altıyı aşan güçlü büyüme oranları öngörmüştü. Ancak şimdi, bazı ülkelerin yüzde sekizden fazla küçüleceğini tahmin ediyor. Bu oran, her ülkenin su yoluna olan ihracat bağımlılığına ve kapanmanın süresine göre farklılık gösteriyor.

İhracattaki düşüş ya da durmanın yanı sıra İran’ın düzenlediği saldırılardan kaynaklanan maddi hasar ve kaçan fırsatların yol açtığı görünmez kayıp da gündemdeki yerini koruyor. Yatırım kararları ya erteleniyor ya da yeniden değerlendiriliyor.

Yüzyılın uzlaşısı

Suudi siyasi analist Saad el-Hamid, Washington ile Tahran arasındaki mevcut çatışmayı, birbirinden farklı karmaşıklıklarının bu yüzyılın ‘en zorlu uzlaşı müzakerelerinin yarattığı bir süreç’ olarak nitelendirdi.

Bu karmaşıklığın kökeninin ABD-İsrail ittifakının darbelerinin ardından İran rejiminin çökeceğine dair başlangıçtaki beklentilere dayandığını belirten Hamid’e göre, bu beklentiler rejimin direniş kapasitesi ve Hürmüz Boğazı ablukasıyla küresel ekonomiyi tehdit etme gücüyle yüzleşince sarsıldı. Bu tablo bölgeyi ‘ne barış ne savaş’ şeklinde tanımlanabilecek karmaşık bir duruma sürüklerken, iki taraf arasındaki güvensizlik nihai bir senaryoya ulaşmayı engelledi. İran hükümetinde, Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) ve katı muhafazakârlar arasındaki anlaşmazlıkla somutlaşan yapısal bir kriz ortaya çıktı. Belirgin, birleşik ve kararlı siyasi kararlar alabilecek bir liderlik ortadan kalktı.

İran'ın ‘içeride yaşadığı çelişkileri’ sorunun özü olarak gören Hamid, boğucu ekonomik baskılar altında farklı tarafların taviz verme konusundaki görüşlerinin birbirinden keskin biçimde ayrıştığını ve buna İsrail faktörünün de eklendiğini belirtti. Hamid'e göre Netanyahu, savaşları uzatma güdüsüyle ‘olası her anlaşmayı sabote etmeye’ çalışıyor.

Suudi Arabistan, Kızıldeniz güzergahı ve geniş kara yolu ağı sayesinde Hürmüz Boğazı'nın kapanmasından çok fazla etkilenmedi. Bununla birlikte, ihracat hacmi ve değeri güçlü küresel talebe bağlı olduğundan küresel ekonominin büyüdüğü dönemlerde en çok kazananlar arasında yer alıyor.

Başlama noktasına dönüş

Taraflar, Trump ve İran tarafından bir analistin hesaplamasına göre yaklaşık 80 kez gündeme getirilen zorlu anlaşmanın ilk taslağını imzalamak üzereyken, diplomatik süreçler savaş öncesinde Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin, savaşın ağır kayıplarını önlemek için müzakere yoluyla bir çözüm çağrısında bulundukları ilk önerilere geri dönüyor. Bölge, İran'da geniş çaplı yıkım ve Körfez ülkelerine yönelik 7 binden fazla füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırısı dahil olmak üzere, yıpratıcı bir yıkıma maruz kaldı.

Bunun yanında Hürmüz Boğazı'nın tamamen felç olması, günlük 13 milyon varil petrolün akışını durdurdu. Ayrıca şiddetli bir ekonomik daralma ve küresel gıda güvenliği tehdidi de ortaya çıktı.

Buna rağmen, anlaşma Binyamin Netanyahu’nun engeliyle karşı karşıya. Çünkü Netanyahu, savaşı sürdürme konusundaki siyasi çıkarlarını gözeterek ve askeri hedeflerini engellediğini düşündüğü stratejik bağ kurmayı reddederek, Lübnan’la ilgili maddenin gerekliliklerinden kaçınabilir.

Böylece Helsinki'den çıkarılacak en önemli ders, büyük anlaşmaların imzalandıkları gün taraflara ne kazandırdıklarıyla değil, uzun vadede ne tür dönüşümler yarattıklarıyla ölçüldüğü dersidir. Sovyetler Birliği, 1975 yılında nüfuzlarının kalıcı olarak tanındığını sanmışlardı, ancak aynı anlaşma daha sonra Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle sonuçlanan siyasi ortamın bir parçası haline geldi.

Bugün, Washington ile Tahran arasında yeni bir anlaşmanın hatları çizilirken, ‘anlaşma İran'ın varlığını teyit mi edecek, yoksa zamanla Avrupa'nın çehresini değiştiren Helsinki etkisinin Ortadoğu versiyonuna mı dönüşecek?’ sorusu cevap bekliyor.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.


‘Motorları çalıştırın’... Hürmüz atılımı dünya ekonomisi için ne anlama geliyor?

Umman’ın Musandam vilayetinden görülen Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)
Umman’ın Musandam vilayetinden görülen Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)
TT

‘Motorları çalıştırın’... Hürmüz atılımı dünya ekonomisi için ne anlama geliyor?

Umman’ın Musandam vilayetinden görülen Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)
Umman’ın Musandam vilayetinden görülen Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)

Dünyanın en kritik deniz ticaret yollarından birinde ticareti felce uğratan ve üç buçuk aydan uzun süredir devam eden durgunluğun ardından, ABD Başkanı Donald Trump’ın Washington ile Tahran’ın savaşı sona erdirmeyi ve Hürmüz Boğazı’nı derhal yeniden açmayı öngören ön barış anlaşmasına vardığını açıklaması küresel ekonomide umutları yeniden canlandırdı.

Trump’ın kendi sosyal platformu üzerinden yaptığı, “Dünya gemileri, motorları çalıştırın... Petrol akmaya başlasın!” şeklindeki coşkulu paylaşımı, 28 Şubat’ta başlayan çatışmaların ardından sert dalgalanmalar yaşayan enerji ve finans piyasaları için uzun süredir beklenen bir yeşil ışık olarak değerlendirildi.

Tarafların ön mutabakat zaptını önümüzdeki cuma günü İsviçre’de resmen imzalayacağının açıklanmasının ardından küresel piyasalar jeopolitik gerilimin azalmasını hızla fiyatlamaya başladı. Gösterge Brent petrolünün vadeli kontratları yüzde 4,5’i aşan düşüşle varil başına 84 doların altına gerileyerek savaşın ilk günlerinin yaşandığı mart ayından bu yana en düşük seviyelerini gördü. Öte yandan Tokyo ve Seul borsalarında hisse senedi endeksleri yaklaşık yüzde 5 yükselirken, kripto para piyasasında da yeniden hareketlilik yaşandı. Bitcoin’in değeri 65 bin 600 dolar seviyesinin üzerine çıkarak yükselişini sürdürdü.

Asya... En büyük kazanan

Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması, Körfez enerji kaynaklarına yüksek derecede bağımlı olan ve ekonomik sonuçların en ağır yükünü taşıyan Asya için bir can simidi niteliği taşıyor. Zira boğazdan geçen petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz sevkiyatlarının yüzde 80’inden fazlası normal şartlarda Asya pazarlarına ulaşıyor. Savaşın sürdüğü aylarda Asya para birimleri değer kaybederken, enflasyon baskısı da belirgin şekilde arttı. Enerji arzındaki ciddi daralma, özellikle Pakistan, Vietnam ve Filipinler gibi gelişmekte olan ülkelerin ekonomik görünümünü olumsuz etkiledi. Filipinler, yaşanan enerji sıkıntısı nedeniyle ulusal enerji acil durumu ilan etmek zorunda kaldı.

sdfvbf
Umman’ın Musandam vilayetinden görülen Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)

Japonya ve Güney Kore gibi güçlü rezervlere sahip sanayileşmiş ekonomiler de şişen enerji ithalat faturaları nedeniyle ulusal para birimleri üzerinde benzeri görülmemiş baskılarla karşı karşıya kaldı. Bu nedenle bölge liderleri anlaşmayı memnuniyetle karşıladı. Japonya Başbakanı Sanae Takaichi, anlaşmayı ‘çözüme doğru atılmış büyük bir adım’ olarak nitelendirirken, Hürmüz Boğazı’nda güvenli ve serbest deniz ulaşımının kalıcı biçimde sağlanmasını umduğunu ifade etti. Avustralya Başbakanı Anthony Albanese de benzer bir değerlendirmede bulunarak, bu stratejik geçiş koridorunun yeniden işler hale gelmesinin bölge ekonomileri üzerindeki baskıların hafifletilmesi açısından hayati önem taşıdığını vurguladı.

Etkisi yıl sonuna kadar sürecek

Piyasalarda hâkim olan iyimser havaya rağmen ekonomi uzmanları ve enerji sektörü analistleri temkinli olunması gerektiği uyarısında bulunuyor. Uzmanlara göre ticaret akışlarının tamamen normalleşmesi haftalar, hatta bazı alanlarda aylar sürebilir. Enerji danışmanlık şirketi Wood Mackenzie’nin Asya-Pasifik Bölgesi Başkan Yardımcısı Joshua Ngu, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasıyla birlikte petrol ve doğal gaz sevkiyatlarının hızla başlayacak olmasının olumlu bir gelişme olduğunu belirtti. Ancak Ngu’ya göre, boğazın kapalı kaldığı her gün ekonomik hasarın boyutunu artırırken, lojistik sektöründeki aksaklıkların da daha derin ve kalıcı hale gelmesine yol açtı.

Uzmanların dikkat çektiği en karmaşık sorunlardan biri ise sıvılaştırılmış doğal gaz piyasası olarak öne çıkıyor. Asya’da doğal gaz fiyatları genellikle petrol fiyatlarını üç ila altı aylık gecikmeyle takip ediyor. Bu nedenle mart ayında varil başına 100 dolara kadar yükselen petrol fiyatlarının etkisi, önümüzdeki aylarda doğal gaz piyasalarına daha belirgin şekilde yansıyacak. Bu durum, petrol fiyatlarında yaşanan son gerilemeye rağmen doğal gaz ve elektrik fiyatlarının yükselmeye devam edebileceği anlamına geliyor. Uzmanlar, enerji maliyetlerinin en azından yıl sonuna kadar tüketiciler ve sanayi sektörü üzerinde baskı oluşturmayı sürdürebileceği görüşünde.

Gübre ve petrokimyasallar

Hürmüz Boğazı’nın önemi yalnızca petrol sevkiyatlarıyla sınırlı değil. Boğaz aynı zamanda günlük yaşam ve küresel üretim açısından kritik öneme sahip stratejik ürünlerin ticaretinde de kilit rol oynuyor. Körfez ülkeleri, azotlu gübrelerin temel bileşeni olan üre gübresinin küresel arzının üçte birinden fazlasını karşılıyor. Boğazın kapanması ise Güneydoğu Asya’da mayıs ile temmuz ayları arasındaki kritik ekim sezonunu olumsuz etkiledi. Asya Kalkınma Bankası Baş Ekonomisti Albert Park, yaşanan aksamanın küresel gıda güvenliği açısından ciddi riskler oluşturduğunu belirterek, tarımsal verimdeki düşüşün etkilerinin yılın ilerleyen dönemlerinde daha belirgin şekilde hissedileceği uyarısında bulundu.

Sanayi cephesinde ise Japonya ve Güney Kore’deki fabrikalar, plastik ve gıda ambalajı üretiminde kullanılan hayati öneme sahip bir petrol türevi olan nafta tedarikinde ciddi sıkıntılarla karşılaştı. Ayrıca yarı iletken üretiminde kritik rol oynayan helyum gazı arzında da önemli daralmalar yaşandı. Japonya Doğal Kaynaklar ve Enerji Ajansı danışmanlarından Haruhiko Sakaino, Bloomberg’e yaptığı değerlendirmede tedarik zincirlerinde meydana gelen hasarı ‘yıkıma uğramış kılcal damarlara’ benzetti. Sakaino, sorunun yalnızca ithalatın yeniden başlamasıyla çözülemeyeceğini belirterek, özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerin üretim kapasitelerini eski seviyelerine ulaştırmalarının yaklaşık bir yıl sürebileceğini ifade etti.

Hindistan: Beklenen toparlanma ve daha düşük fatura

Dünyanın en büyük ham petrol ithalatçılarından biri olan Hindistan açısından anlaşma, önemli bir ekonomik rahatlama anlamına geliyor. Başlıca enerji tedarikçilerinden gelen petrol ve doğal gaz tankerlerinin Hürmüz Boğazı’ndan güvenli şekilde geçmeye başlaması, son aylarda rekor seviyelere çıkan nakliye maliyetleri ile deniz taşımacılığı şirketlerinin uyguladığı yüksek risk sigortası primlerinin düşmesine katkı sağlayacak. Bu normalleşmenin ilk somut işaretlerinden biri, Katar’dan yüklediği sıvılaştırılmış doğal gaz kargosuyla Hindistan’ın Dahej terminaline doğru yola çıkan Disha adlı LNG tankerinin boğazı geçmesi oldu. Söz konusu gemi, mart ayının başından bu yana Hürmüz Boğazı’nın batısında bekletiliyordu.

xcsdvfd
Umman’ın Musandam vilayetinden görülen Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)

Petrol fiyatlarında yaşanacak kalıcı düşüşün Hindistan ekonomisine çok yönlü katkı sağlaması bekleniyor. Daha düşük enerji fiyatları, ülkenin yüksek ithalat faturasını azaltırken rupi üzerindeki baskıyı hafifletecek, cari açığın daralmasına yardımcı olacak ve enflasyonun kontrol altına alınmasını destekleyecek. Olumlu etkinin havacılık, petrokimya, gübre ve lojistik sektörlerine de yansıması öngörülüyor. Yüksek yakıt maliyetleri nedeniyle son dönemde ciddi zararlarla karşı karşıya kalan bu sektörlerdeki birçok şirketin, bir çeyrekte uğradığı kayıpların neredeyse bir yıllık kâra eşdeğer seviyelere ulaştığı belirtiliyor.

Kaygılar ve belirsiz bir gelecek

Bununla birlikte, piyasalardaki mevcut iyimserliğin sürmesi, büyük ölçüde jeopolitik ortamın istikrarlı kalmasına ve Ortadoğu’da çatışmaların yeniden alevlenmemesine bağlı. Özellikle Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin gelecekte nasıl yönetileceğine ilişkin ayrıntıların henüz netleşmemiş olması, belirsizlikleri koruyor. İran’ın Fars haber ajansı, boğazdaki gemi trafiğinin İran ile Umman tarafından ortaklaşa düzenleneceğini bildirdi. Ancak bu yaklaşımın, anlaşmanın temel unsurlarından biri olarak seyrüsefer özgürlüğünü gören Washington’ın tepkisini çekebileceği değerlendiriliyor. Öte yandan mevcut anlaşma, İran’ın nükleer programının geleceğine ilişkin müzakereler için yalnızca 60 günlük bir süre öngörüyor. Bu durum, varılan uzlaşının kalıcı bir çözümden ziyade geçici bir düzenleme niteliği taşıdığı yönündeki değerlendirmeleri güçlendiriyor.

Uzmanlara göre, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasıyla mevcut kriz sona erse bile yaşananlar küresel ticaret ve enerji stratejilerinde kalıcı değişimlere yol açmış durumda. Hem enerji ithalatçısı hem de ihracatçısı ülkeler, dünya ekonomisinin yeniden yalnızca ‘30 kilometrelik bir geçiş koridoruna’ bağımlı kalmaması için ticaret güzergâhlarını ve enerji kaynaklarını çeşitlendirme politikalarına hız vermiş bulunuyor.