ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Tel Aviv'in dış politikası Washington'ın ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu.

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
TT

ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)

Akil Abbas

ABD'nin Maryland eyaletinde 16 Eylül 1997 tarihinde 17 yaşındaki lise öğrencisi Samuel Sheinbein, aynı yaşlardaki bir arkadaşıyla birlikte 19 yaşındaki lise öğrencisi Alfredo Enrique Tello’yu öldürdü. Sheinbein, aşık olduğu, ancak aşkına karşılık bulamadığı okul arkadaşının Tello ile çıkmasına kızdığı için bu cinayeti işlemişti.

Tello, boğularak öldürülmüş, ardından cesedi parçalara ayrılmış ve sonra da yakılmıştı. Kalıntıları ise çöp torbalarına konarak boş bir evin deposuna atılmıştı. Sheinbein’in babası İngiliz Mandası altındaki Filistin topraklarında doğmuş ve 6 yaşında ABD’ye göç etmeden önce İsrail vatandaşlığı almıştı. Sheinbein’in, bu durumdan yararlanarak cinayetten günler sonra İsrail'e kaçtığı ortaya çıktı. Sheinbein, o dönemde yürürlükte olan ve başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsrail vatandaşlarının sınır dışı edilmesini önleyen İsrail yasasından yararlanmak için İsrail vatandaşlığı aldı. ABD, İsrail'in bu mantığını reddetti ve Sheinbein'in ABD yasalarına göre yargılanmak üzere kendisine iade edilmesini talep etti.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, iki ülke arasında yaşanan ve ABD basınının gündeminden düşmeyen uzun soluklu ve hararetli hukuki ve siyasi tartışmalar çerçevesinde İsrail'e ‘en üst düzeyde iş birliği’ göstermesi çağrısında bulundu. Bunun yanında ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti. İsrail hükümeti, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığını iptal etme ve yargılanmak üzere ABD’ye iade etme girişimleri de dahil olmak üzere ABD'nin talebini karşılamak için çeşitli çabalar sarf etti.

ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti.

Bu çabalar 1999 yılında İsrail Yüksek Mahkemesi'nin, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığından çıkarılmasının ve ABD’ye iadesinin hukuka aykırı olduğuna dair nihai ve temyizsiz kararıyla bozuldu. Sonunda Sheinbein, İsrail'de reşit olmayan biri olarak yargılandı ve 24 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sheinbein cezasının 4 yılını çektikten sonra izin alma ve 16 yılını çektikten sonra şartlı salıverilme hakkı kazandı. Bu cezayı hafif bulan ABD, Sheinbein'in tutuklanıp ABD'ye gönderilmesi için Interpol'e başvurdu.

Sheinbein'in 2014 yılında İsrail’deki bir hapishanede gardiyanlara ateş açtıktan sonra öldürülmesi, ABD’de büyük tartışmalara ve kurbanın ait olduğu grup olan Latin Amerikalılar arasında büyük rahatsızlığa neden oldu. Ancak aynı zamanda ABD’deki Sheinbein dosyası da kapandı.

ABD Kongresi’nin İsrail'e yardımı askıya alma tehdidini yerine getirmemesinin nedenlerinden biri, ABD’nin İsrail'de gerçek bir kuvvetler ayrılığı olduğuna, yüzden İsrail’deki yargı makamlarının hükümetin siyasi çıkarları lehine kararlar vermeye zorlanamayacağına ve İsrail hükümetinin ABD’nin öfkesinin sonuçlarından kaçınmak için Sheinbein’i iade etme konusunda samimiyetle çalıştığına inanmasıydı. Bu durum, Arap dünyasında İsrail ve ABD arasındaki ilişkiye dair genel su-i zannı derinleştiren yaygın ve beklenen davranıştan farklıydı. Bir başka neden de İsrail parlamentosu Knesset'in daha sonra, ilki 1999 yılında ve ikincisi ise 2001 yılında olmak üzere, belirli koşullar altında başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsraillilerin sınır dışı edilmesine izin veren iki yasa çıkarmış olmasıydı.

ABD ulusal güvenliğine hizmet

Kökünde apolitik olan ve Arap-İsrail çatışmasıyla ilgisi bulunmayan bu karmaşık mesele, neredeyse iki yıl sürdü. Birçok hukuki ve insani detaya sahip ve bundan kaynaklanan siyasi baskıları olan bu karmaşık dava, İsrail ve ABD arasındaki yakın ilişkinin, özellikle de iki farklı ama birbiriyle bağlantılı yönünün anlaşılmasına yardımcı olacak unsurları barındırıyor.

Bu yönlerden ilki, ABD’li politikacıların ve nüfuz sahiplerinin İsrail'i, ABD’nin Batı Avrupa'ya baktığı gibi anlaşılabilecek ve ele alınabilecek şeffaf bir demokrasiye sahip ABD benzeri bir siyasi sistem, güçlü bir müttefik ve ortak temel değerlere sahip önemli bir ticaret ortağı olarak görmeleridir.

İkincisi ise 1950'li yılların sonlarından bu yana, özellikle de İsrail'in 1956’daki 6 Gün Savaşı sırasında işgal ettiği Sina Yarımadası'ndan çekilme konusunda yaşanan İsrail-ABD anlaşmazlığından sonra İsrail dış politikasının bölgesel ve küresel olarak ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışmasıdır.

İsrail, 1950'li yıllardan beri dış politikasını ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışıyor.

Bu ikincisi, İsrail'in, yerli nüfusunun kaderiyle ilgilenmeyen, kapitalist bir yatırım ve kalkınma aracı olarak toprakla ilişkinin anlamına dair Batının varsayımları ve Avrupa’nın yardımları üzerine kurulu modern bir devlet olarak ideolojik yapısıyla da tutarlıydı. Bu ülkede yürürlükte olan siyasi sistem, Batının Arap ülkeleriyle olan ve kurumlardan ziyade kişilere odaklanan zorlu ilişkilerin aksine, yöneten kişilerden/partilerden bağımsız ve kurumsal olarak sorunsuz bir şekilde ele alınabilen liberal bir parlamenter sisteme dayanıyor.

İsrail, ABD'nin bölgedeki çıkarlarını desteklemede, özellikle de Soğuk Savaş sırasında Arap dünyasının büyük bölümünü kapsayan ya da sempati duyan Doğu Bloğu’nun etkisinin genişlemesini önlemek için Batı Bloğu için eşsiz bir politik ve güvenlik kalesi haline gelerek çok önemli bir rol oynadı. İsrail'in bu bağlamda yürüttüğü önemli faaliyetler arasında Sovyetler Birliği’nin bölgedeki, özellikle de Arap ülkelerindeki eylemleri ve hareketleri hakkında istihbarat toplamak ve ABD’ye Mısır tarafından konuşlandırılan SAM-2 uçaksavar füze sistemi ve diğer askeri, lojistik ve diplomatik iş birliği biçimleri hakkında istihbarat sağlamak vardı.

dfvrgb
Ortak askeri tatbikatlar sırasında eğitime katılan İsrailli paraşütçüler ve ABD’li askerler, 2018 (AFP)

Tüm bunlar olurken İsrail, ABD’nin o dönemde az sayıdaki Arap müttefikinden duyduğu şüphenin aksine, Doğu Bloğu'na hiçbir sırrını sızdırmayan güvenilir bir müttefik olduğunu kanıtladı. Aslında İsrail, ABD'nin o dönem Cemal Abdunnasır yönetimindeki Mısır'ın başını çektiği ve Suriye, Irak, Libya, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Arap halklarının çoğunu kapsayan Doğu ve Batı karşıtı kampa sempati duyan sosyalist eğilimli Arap milliyetçiliğini kontrol altına almasında ve böylece engellemesinde önemli bir rol oynadı.

İsrail, ABD’ye zaman zaman aralarında yaşanan bazı anlaşmazlıklarda bile açıkça meydan okumalarında ve karşı çıkmalarında ısrarcı olmaktan kaçındı. Daha ziyade Arap dünyasının büyük bir kısmının sürekli ve çoğu zaman beyhude bir ulusal gururla yaptığı gibi, ABD'den mümkün olan azami tavizi koparmak için sessizce ve perde arkasında olabildiğince baskı uygulayarak uzlaşmaya yöneldi.

AIPAC'in önemi

İşte tam da bu noktada 1950’li yılların sonlarında kurulan, ancak 1970’li yıllar ve sonrasında ABD’li Cumhuriyetçi ve Demokrat partili karar alıcılar arasında İsrail vizyonunu tanıtmada etkili olabilen Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi’nin (AIPAC) önemi ortaya çıkıyor. AIPAC'in Amerikan siyaset sahnesindeki rolü, Arap siyasetçilerin korktuğu ve politika yapımını kontrol eden devasa bir etki makinesi olduğu yönündeki çok abartılı algısının aksine ister sağcı ister solcu olsun, dönemin İsrail hükümeti tarafından belirlenen ülke çıkarını ABD'nin Ortadoğu’daki politikasıyla ilişkilendirmedeki ustalığında yatıyor. Çünkü AIPAC, ABD'li karar vericileri bu çıkarları korumanın ABD’nin ulusal güvenliğine hizmet ettiğine ikna etme görevini üstleniyor. Ancak dış politika arenasındaki en güçlü lobi grubu olmasına rağmen, bu görevinde çoğu zaman başarısız oluyor.

fvertbg
İsrail için casusluk yapmaktan hüküm giyen ABD vatandaşı Jonathan Pollard, 30 yıllık mahkumiyetin ardından hapisten çıktıktan sonra New York'ta bir mahkeme salonundan ayrılırken 20 Kasım 2015 (AFP)

İsrail'in ABD ile olan anlaşmazlıklarını nasıl yönettiğinin en iyi örneklerinden biri, ABD Donanması'nda görev yapmış Yahudi asıllı ABD’li istihbarat analisti Jonathan Pollard'ın davasıdır. Pollard, 1985 yılında tutuklandı ve ABD federal mahkemesinde İsrail adına casusluk suçundan yargılanarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Sonraki 30 yıl boyunca göreve gelen hemen hemen her İsrail hükümeti, AIPAC ile birlikte, birbirini izleyen ABD yönetimlerini Pollard'ı insani ya da sağlık gerekçeleriyle yahut başkan tarafından çıkarılacak özel bir afla serbest bırakılmasına ikna etmeye çalıştı. Ancak bu süre zarfında göreve gelen ABD yönetimleri, ABD'nin çeşitli savunma ve istihbarat kurumlarının yetkililerinin de benzer bir şekilde reddetmesiyle desteklenen bu talepleri reddettiler. Zira başka ülkeler adına casusluk yapmaktan hüküm giymiş kişiler hakkında şartlı tahliye ya da af kararı alınmaması gibi güçlü bir Amerikan geleneği söz konusu.

İsrail her zaman ABD'ye karşı açıkça meydan okumaktan ve karşı çıkmaktan kaçınmış ve anlaşmazlıkları sessizce çözmeye dikkat etmiştir.

Eski ABD Başkanı Bill Clinton, İsrail'in Filistinlilerle geçici düzenlemeleri sona erdirecek ve iki devletli bir çözümü hayata geçirecek bir anlaşmayı (1998 Wye Nehri Anlaşması) kabul etmesini sağlamak için 1998 yılında İsrail hükümetinin Pollard'ın serbest bırakılmasını talep etmesi üzerine bu geleneği bozmaya çalıştı.

Savunma Bakanlığı yetkilileri tarafından desteklenen dönemin ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü George Tenet, Clinton'ın vermek istediği tavizi protesto etti ve Pollard'ın serbest bırakılması halinde istifa edeceği tehdidinde bulundu.

Ancak 2015 yılına gelindiğinde eski başkanlardan Barack Obama, yine İsrail'in talebi ve AIPAC'in ısrarlı baskısı üzerine Pollard'ın şartlı tahliyesine karar verdi. Obama'nın Beyaz Saray'daki son yılında aldığı kararın gerekçesi olarak kamuoyuna ABD yasalarının buna izin verdiği açıklaması yapıldı. Pollard casusluk davalarında verilen cezayı çekmişti. ABD’de ömür boyu hapis cezası 30 yıldır. Hükümlünün bundan sonra insani, sağlık ya da diğer nedenlerle şartlı tahliye talep etme hakkı vardır. Ancak ABD’li yetkililerin özellikle casusluk davalarında bu tür bir tahliyeye izin vermesi nadir görülür.

Büyük olasılıkla Obama’nın Pollard'ı şartlı tahliye etmesinin asıl nedeni, Filistinlilerle bir barış anlaşması imzalanması çerçevesinde İsrail'i yatıştırmaktı. Fakat bu girişim de başarısız oldu. Şartlı tahliye kararı Pollard'ın İsrail'e gitmesine izin verilmeden önce beş yıl boyunca ABD’de kalmasını gerektiriyordu. İsrail, Pollard'a hapisteyken vatandaşlık vermişti.

Pollard, 2020 yılının son gününde İsrail'e gitti ve burada kahramanlar gibi karşılandı. Başbakan Binyamin Netanyahu havaalanında bizzat karşıladığı Pollard’a ve eşine İsrail kimlik kartlarını takdim etti. Netanyahu Pollard’a hitaben, “Artık evindesin... Ne güzel bir an” dedi ve Pollard’ın gelişi için İbranice bir şükran duası okudu. Pollard, ABD’de ise bir vatan haini olarak görülüyor.  Özellikle ABD’nin güvenlik ve istihbarat teşkilatlarındaki pek çok kişi onun hak etmediği bir şekilde serbest bırakılmasını sağlayan özel bir siyasi durumdan yararlanarak kayırıldığına inanıyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Trump: İran savaşı Kongre ara seçimlerinden sonra bitecek

ABD Başkanı Donald Trump Dublin'de (EPA)
ABD Başkanı Donald Trump Dublin'de (EPA)
TT

Trump: İran savaşı Kongre ara seçimlerinden sonra bitecek

ABD Başkanı Donald Trump Dublin'de (EPA)
ABD Başkanı Donald Trump Dublin'de (EPA)

ABD Başkanı Donald Trump, bugün Dublin'de gazetecilere yaptığı açıklamada, İran ile yaşanan savaşın kasım ayında yapılması planlanan Kongre ara seçimlerinin hemen ardından sona ereceğine inandığını ve savaşın bitimiyle birlikte petrol fiyatlarının keskin bir şekilde düşeceğini yineledi.

Şarku’l Avsatın Reuters'ten aktardığına göre Trump'ın açıklamalarında, "Bence bu çok yakında gerçekleşecek. Muhtemelen ara seçimlerin hemen ardından olacaktır. Seçimleri zorlaştırmak için mümkün olduğunca direnmeye çalışıyorlar. Ancak sanırım insanlar bunun farkında. Bu gerçekleştiğinde petrol fiyatları çökecek" ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı, savaş sona erdiğinde petrol fiyatlarının keskin bir şekilde düşeceğini ve piyasanın normale döneceğini söyledi.


BRICS Zirvesi bugün Yeni Delhi’de başlıyor

Yeni Delhi’de Çin Devlet Başkanı Şi Cinping için hazırlanan bir afiş (AFP)
Yeni Delhi’de Çin Devlet Başkanı Şi Cinping için hazırlanan bir afiş (AFP)
TT

BRICS Zirvesi bugün Yeni Delhi’de başlıyor

Yeni Delhi’de Çin Devlet Başkanı Şi Cinping için hazırlanan bir afiş (AFP)
Yeni Delhi’de Çin Devlet Başkanı Şi Cinping için hazırlanan bir afiş (AFP)

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping bugün Yeni Delhi’ye gelerek Hindistan, Rusya ve İran liderleriyle birlikte, gündeminde çatışmalar, ticaret ve enerji dosyalarının öne çıkacağı BRICS Zirvesi’ne katılacak.

Zirvenin bugün başlayıp iki gün sürmesi beklenirken, şubat sonlarında ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan Ortadoğu savaşı ile Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgal etmesinden bu yana devam eden savaşın, küresel ticaret ve petrol fiyatlarında yol açtığı dalgalanmalarla birlikte görüşmelere damga vurması bekleniyor.

Şi’nin ziyareti başlı başına önemli bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Zira bu, Çin liderinin 2019’dan bu yana Hindistan’a gerçekleştirdiği ilk ziyaret olacak. Ziyaret, Himalayalar’daki ihtilaflı sınır boyunca iki ülke arasında yaşanan ve altı yıl önce kanlı çatışmalara sahne olan askeri gerilimin ardından, rakip iki ülke arasındaki yavaş ilerleyen yakınlaşma sürecinde önemli bir adım niteliği taşıyor.

Yeni Delhi’deki Bharat Mandapam Kongre Merkezi’nde BRICS ülkelerinin bayrakları (AP)
Yeni Delhi’deki Bharat Mandapam Kongre Merkezi’nde BRICS ülkelerinin bayrakları (AP)

Nükleer silahlara sahip iki Asya devi arasındaki ilişkiler, uçuşların yeniden başlatılması, üst düzey temasların ve vize işlemlerinin yeniden devreye alınması konusunda varılan anlaşmaların ardından kademeli olarak iyileşme gösterdi. Pekin yönetimi dün yaptığı açıklamada, “Çin, iletişimi güçlendirmek, iş birliğini pekiştirmek ve farklılıkları uygun şekilde ele almak suretiyle Hindistan ile birlikte çalışmaya hazır” ifadesini kullandı.

Bununla birlikte, devam eden sınır anlaşmazlıklarının gölgesinde ilişkilerdeki güvensizlik büyük ölçüde varlığını koruyor. İki ülke, Çin’in Tibet bölgesinin sınırında yaklaşık 3 bin 500 kilometre boyunca uzanan ihtilaflı sınır hattında askeri konuşlanmalarını sürdürüyor.

Hindistan Dışişleri Bakanlığı’na göre Şi, bugün Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile doğrudan görüşmeler gerçekleştirecek.

Onlarca Tibetli ise dün Yeni Delhi’de Şi’nin ziyaretini protesto etti. Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre göstericiler, Çin liderinin ziyaretine karşı çıkan pankartlar taşıdı. Göstericiler, 1959’da Çin’in baskı kampanyasından kaçarak Hindistan’a yerleşen ve sürgünde yaşayan ruhani liderleri Dalay Lama gibi Tibet’ten sürgün edilmiş durumda.

BRICS, 2009’dan beri

BRICS, ABD ve Batılı güçlerin hâkim olduğu G7 gibi oluşumların dışında, Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin'den oluşan büyük gelişmekte olan ekonomileri bir araya getirmek amacıyla 2009’da kuruldu. Güney Afrika da kısa süre sonra oluşuma katıldı.

Oluşum daha sonra Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve İran’ın yanı sıra diğer ülkeleri de kapsayacak şekilde genişledi.

Yeni Delhi’de bir polis devriyesi (EPA)
Yeni Delhi’de bir polis devriyesi (EPA)

Zirvenin düzenlenmesinden önce Modi, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ı kabul etti. Pezeşkiyan, “Bir ülke ticareti, enerjisi, altyapısı ve finans sistemi üzerinde siyasi ve ekonomik baskılara maruz kaldığında, bunun sonuçları sınırlarını aşar” dedi.

İran, savaşın başlamasından bu yana küresel enerji arzı açısından hayati önem taşıyan Hürmüz Boğazı’nı kapalı tutuyor. Bu durum petrol fiyatlarında sert yükselişe yol açarken, Brent petrolünün varil fiyatı bu hafta yeniden 100 doların üzerine çıktı.

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve Hindistan Başbakanı Narendra Modi, 23 Ekim 2024 tarihinde Rusya’da düzenlenen bir önceki zirvede (Reuters)
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve Hindistan Başbakanı Narendra Modi, 23 Ekim 2024 tarihinde Rusya’da düzenlenen bir önceki zirvede (Reuters)

Bu savaş, BRICS üyeleri arasında bölünmeye yol açıyor. Rusya ve Çin, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Tahran’a ve İran’la ticari ilişkilerini sürdüren ülkelere yönelik, İran ekonomisini boğmayı amaçlayan ağır yaptırımlarına rağmen İran’la ticaret yapmayı sürdürüyor.

Hindistan hükümetine yakın Observer Research Foundation’da analist olarak görev yapan Harsh Pant, AFP’ye yaptığı açıklamada, “Bu çatışma, zirvedeki temel ayrışma noktası olacak” dedi.

Öte yandan Modi dün Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile görüştü. Görüşme, Rus liderin Hindistan’a gerçekleştirdiği son ziyaretin üzerinden altı ay geçtikten sonra yapıldı. Yeni Delhi yönetimi, iki liderin Ortadoğu ve Ukrayna konusunda ‘görüş alışverişinde bulunduğunu’ belirterek, Modi’nin ‘çatışmaların yalnızca diyalog ve diplomasi yoluyla çözülebileceğini’ bir kez daha vurguladığını bildirdi.

Hindistan, Moskova’nın geleneksel müttefiklerinden biri olarak öne çıkarken, petrol gelirlerinin Moskova’nın Ukrayna’daki savaşını finanse etmesine imkân sağladığı gerekçesiyle ABD’nin uyguladığı yaptırımlara rağmen Rus petrolü ithalatını sürdürdü.

Bu durum, Yeni Delhi’nin Ortadoğu’daki savaşın yol açtığı enerji krizini aşmasına yardımcı oldu.


Grönland ve Hakikat saati: Avrupa Washington’dan stratejik olarak bağımsızlaşabilir mi?

 (Google Haritalar)
(Google Haritalar)
TT

Grönland ve Hakikat saati: Avrupa Washington’dan stratejik olarak bağımsızlaşabilir mi?

 (Google Haritalar)
(Google Haritalar)

Antoine el Hac

İlk bakışta Grönland, dünyanın en kuzeyinde yer alan, iki milyon kilometrekareyi aşan yüzölçümüne karşın yalnızca 57 bin kişinin yaşadığı, uzak ve buzlarla kaplı bir ada gibi görünebilir. Ancak ada çevresinde yaşananlar artık Danimarka Krallığı içinde özerk yönetime sahip bölgenin geleceğiyle sınırlı bir mesele olmaktan çıktı. Grönland giderek Avrupa’nın, stratejik çıkarlarını Amerikalı müttefikine tamamen bağımlı olmadan savunma kapasitesinin gerçek bir testine dönüşüyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in kısa süre önce adanın başkenti Nuuk’a yaptığı ziyaretin önemi de buradan kaynaklanıyor. Von der Leyen’in iletişim, temiz enerji ve kritik ham maddelerin araştırılması gibi alanları kapsayan Grönland projelerine 200 milyon avro tahsis edileceğini açıklaması yalnızca ekonomik bir girişim değildi. Bu aynı zamanda açık bir siyasi mesajdı: Avrupa, Arktik bölgesinde daha güçlü bir varlık göstermek, jeopolitik önemi giderek artan bu bölgede nüfuz sahibi olmak ve Grönland ile Danimarka’nın dış baskılar karşısında yanında durmak istiyor. Buradaki dış baskının adresi ise ABD.

Grönland’ın konumu ve Arktik buzullar

Von der Leyen, “Avrupa, Grönland ve Arktik bölgesinde daha fazla varlık göstermeyi ve angaje olmayı seçti” dedi. Grönland’ın geleceğine, “başka hiç kimsenin değil”, Grönland halkının ve Danimarka’nın karar vereceğini vurguladı. ABD Başkanı Donald Trump’ın adını doğrudan anmaktan kaçınsa da mesajının muhatabının Washington olduğu açıktı.

Trump’ın yılın başında Grönland’ın kontrolünü ele geçirme yönündeki isteği Avrupa’da şok etkisi yarattı. Sorun, ABD’nin bu yöndeki talebinden çok, Cumhuriyetçi başkanın “projesini” ifade etme biçimiydi. Özellikle de hedefine ulaşmak için güç kullanımını dışlamaması, Avrupa’da büyük tepki yarattı.

Avrupalılar bir anda göz ardı edilmesi zor bir çelişkiyle karşı karşıya kaldı: Güvenlik ve savunma açısından bel bağladıkları müttefik, aynı zamanda NATO ve Avrupa Birliği üyesi Danimarka’ya, kendisine bağlı özerk bir bölgenin geleceği konusunda baskı uyguluyordu.

Grönland’ın önemi, Arktik bölgesine açılan güneybatı kapısı olmasından kaynaklanıyor. Küresel ısınmanın etkisiyle buzulların erimesi, ticari açıdan büyük önem taşıyan yeni deniz rotalarının açılmasına yol açarken, bölge aynı zamanda zengin mineral kaynaklarına ve stratejik ham maddelere ev sahipliği yapıyor. Bu nedenle büyük güçler, gelecekte ortaya çıkabilecek jeopolitik ve jeoekonomik gelişmeleri öngörerek Arktik bölgesini askerileştirme yarışına giriyor.

Dolayısıyla Grönland yalnızca Avrupa’nın Danimarka’yı koruma ya da toprak bütünlüğü ve egemenlik ilkesini savunma kapasitesini sınamıyor. Ada, Avrupalıların uzun süredir yanıtlamaktan kaçındığı daha büyük bir soruyu da gündeme getiriyor: Avrupa, ABD’den bağımsız bir stratejik güç haline gelebilir mi?

Avrupa Birliği’nin girişimi

Avrupa, Arktik bölgesinin kaynaklarının gelecekteki sanayi ve teknoloji rekabetinde belirleyici olacağının farkında. Nadir toprak elementleri ve kritik ham maddeler, yeşil dönüşüm ve dijital endüstriler açısından hayati önem taşıyor. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bunun yanı sıra Arktik deniz yollarının dünya ticareti ve küresel güvenlik açısından önemi de giderek artıyor. Bu nedenle Avrupa bölgeyi ABD, Rusya veya Çin’e bırakmak istemiyor.

Brüksel’in Grönland’a yönelik açıkladığı 200 milyon avroluk paket de bu çabanın yalnızca başlangıcı. Avrupa Komisyonu, Grönland’a ayrılan finansmanın 2034 yılına kadar iki katından fazla artırılarak 530 milyon avroya çıkarılmasını önerdi. Bunun yanında eğitim, altyapı, balıkçılık, turizm, enerji, araştırma, siber güvenlik ve iklim değişikliğiyle mücadele alanlarında iş birliğinin güçlendirilmesi planlanıyor.

Ancak para tek başına Avrupa’nın bağımsızlığını sağlayamaz. Grönland bir sınavsa, Avrupa’nın bu sınavdaki başarısı, üye ülkeler arasındaki görüş ayrılıklarını aşmasına, ekonomik gücünü siyasi ve güvenlik alanlarında nüfuza dönüştürmesine ve çıkarlarının en büyük müttefikinin çıkarlarıyla çatıştığı durumlarda hareket edebilmesini sağlayacak savunma ve sanayi kapasitesini oluşturmasına bağlı.

Bu, Ukrayna savaşının Avrupa’ya bıraktığı en önemli derslerden biri. Avrupa, kritik kapasite ve kaynaklarda başkalarına bağımlı olmanın siyasi bağımsızlığını sınırladığını ve karar alma yeteneğini kısıtladığını gördü. Grönland’da yaşananlar ise bu derse yeni bir bölüm ekliyor: Stratejik bağımsızlık, Atlantik’in diğer yakasıyla mutlaka kopuş anlamına gelmiyor; çıkarların çatıştığı durumlarda “hayır” diyebilecek kapasiteye sahip olmak anlamına geliyor.

Coğrafya, kaynaklar ve güvenlik

Bu nedenle Grönland, yüzölçümü ve nüfusunun ortaya koyduğundan çok daha önemli bir konuma sahip. Ada; coğrafyanın kaynaklar, güvenlik ve egemenlikle kesiştiği, ABD, Avrupa, Rusya ve Çin’in çıkarlarının karşı karşıya geldiği kritik bir noktada bulunuyor. Daha da önemlisi, Grönland Avrupa’yı adeta aynanın karşısına geçirerek bir dönüm noktasıyla yüzleştiriyor.

Brüksel, Grönland’daki varlığını gerçek bir ekonomik, siyasi ve güvenlik ortaklığına dönüştürebilir; Danimarka’nın ve ada halkının çıkarlarını Washington’la ciddi bir çatışmaya girmeden savunabilirse, uzun süredir özellikle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron tarafından dile getirilen stratejik bağımsızlık hedefi doğrultusunda önemli bir adım atmış olacak.

Buna karşılık Avrupa yalnızca açıklamalar ve sınırlı yatırımlarla yetinir, güvenlik açısından ABD’nin gücüne bağımlı olmaya devam ederse, “stratejik bağımsızlık” siyasetçilerin tekrarladığı bir slogandan öteye geçemeyecek.

Grönland, dolayısıyla buzlarla kaplı bir ada uğruna verilen mücadeleden çok daha fazlası. Asıl mesele, Avrupa’nın Amerikan şemsiyesi altında öncelikle ekonomik bir güç olarak kalmayı mı sürdüreceği, yoksa nihayet kendi çıkarlarını koruyabilecek jeopolitik bir güce mi dönüşeceği.