ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Tel Aviv'in dış politikası Washington'ın ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu.

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
TT

ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)

Akil Abbas

ABD'nin Maryland eyaletinde 16 Eylül 1997 tarihinde 17 yaşındaki lise öğrencisi Samuel Sheinbein, aynı yaşlardaki bir arkadaşıyla birlikte 19 yaşındaki lise öğrencisi Alfredo Enrique Tello’yu öldürdü. Sheinbein, aşık olduğu, ancak aşkına karşılık bulamadığı okul arkadaşının Tello ile çıkmasına kızdığı için bu cinayeti işlemişti.

Tello, boğularak öldürülmüş, ardından cesedi parçalara ayrılmış ve sonra da yakılmıştı. Kalıntıları ise çöp torbalarına konarak boş bir evin deposuna atılmıştı. Sheinbein’in babası İngiliz Mandası altındaki Filistin topraklarında doğmuş ve 6 yaşında ABD’ye göç etmeden önce İsrail vatandaşlığı almıştı. Sheinbein’in, bu durumdan yararlanarak cinayetten günler sonra İsrail'e kaçtığı ortaya çıktı. Sheinbein, o dönemde yürürlükte olan ve başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsrail vatandaşlarının sınır dışı edilmesini önleyen İsrail yasasından yararlanmak için İsrail vatandaşlığı aldı. ABD, İsrail'in bu mantığını reddetti ve Sheinbein'in ABD yasalarına göre yargılanmak üzere kendisine iade edilmesini talep etti.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, iki ülke arasında yaşanan ve ABD basınının gündeminden düşmeyen uzun soluklu ve hararetli hukuki ve siyasi tartışmalar çerçevesinde İsrail'e ‘en üst düzeyde iş birliği’ göstermesi çağrısında bulundu. Bunun yanında ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti. İsrail hükümeti, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığını iptal etme ve yargılanmak üzere ABD’ye iade etme girişimleri de dahil olmak üzere ABD'nin talebini karşılamak için çeşitli çabalar sarf etti.

ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti.

Bu çabalar 1999 yılında İsrail Yüksek Mahkemesi'nin, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığından çıkarılmasının ve ABD’ye iadesinin hukuka aykırı olduğuna dair nihai ve temyizsiz kararıyla bozuldu. Sonunda Sheinbein, İsrail'de reşit olmayan biri olarak yargılandı ve 24 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sheinbein cezasının 4 yılını çektikten sonra izin alma ve 16 yılını çektikten sonra şartlı salıverilme hakkı kazandı. Bu cezayı hafif bulan ABD, Sheinbein'in tutuklanıp ABD'ye gönderilmesi için Interpol'e başvurdu.

Sheinbein'in 2014 yılında İsrail’deki bir hapishanede gardiyanlara ateş açtıktan sonra öldürülmesi, ABD’de büyük tartışmalara ve kurbanın ait olduğu grup olan Latin Amerikalılar arasında büyük rahatsızlığa neden oldu. Ancak aynı zamanda ABD’deki Sheinbein dosyası da kapandı.

ABD Kongresi’nin İsrail'e yardımı askıya alma tehdidini yerine getirmemesinin nedenlerinden biri, ABD’nin İsrail'de gerçek bir kuvvetler ayrılığı olduğuna, yüzden İsrail’deki yargı makamlarının hükümetin siyasi çıkarları lehine kararlar vermeye zorlanamayacağına ve İsrail hükümetinin ABD’nin öfkesinin sonuçlarından kaçınmak için Sheinbein’i iade etme konusunda samimiyetle çalıştığına inanmasıydı. Bu durum, Arap dünyasında İsrail ve ABD arasındaki ilişkiye dair genel su-i zannı derinleştiren yaygın ve beklenen davranıştan farklıydı. Bir başka neden de İsrail parlamentosu Knesset'in daha sonra, ilki 1999 yılında ve ikincisi ise 2001 yılında olmak üzere, belirli koşullar altında başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsraillilerin sınır dışı edilmesine izin veren iki yasa çıkarmış olmasıydı.

ABD ulusal güvenliğine hizmet

Kökünde apolitik olan ve Arap-İsrail çatışmasıyla ilgisi bulunmayan bu karmaşık mesele, neredeyse iki yıl sürdü. Birçok hukuki ve insani detaya sahip ve bundan kaynaklanan siyasi baskıları olan bu karmaşık dava, İsrail ve ABD arasındaki yakın ilişkinin, özellikle de iki farklı ama birbiriyle bağlantılı yönünün anlaşılmasına yardımcı olacak unsurları barındırıyor.

Bu yönlerden ilki, ABD’li politikacıların ve nüfuz sahiplerinin İsrail'i, ABD’nin Batı Avrupa'ya baktığı gibi anlaşılabilecek ve ele alınabilecek şeffaf bir demokrasiye sahip ABD benzeri bir siyasi sistem, güçlü bir müttefik ve ortak temel değerlere sahip önemli bir ticaret ortağı olarak görmeleridir.

İkincisi ise 1950'li yılların sonlarından bu yana, özellikle de İsrail'in 1956’daki 6 Gün Savaşı sırasında işgal ettiği Sina Yarımadası'ndan çekilme konusunda yaşanan İsrail-ABD anlaşmazlığından sonra İsrail dış politikasının bölgesel ve küresel olarak ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışmasıdır.

İsrail, 1950'li yıllardan beri dış politikasını ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışıyor.

Bu ikincisi, İsrail'in, yerli nüfusunun kaderiyle ilgilenmeyen, kapitalist bir yatırım ve kalkınma aracı olarak toprakla ilişkinin anlamına dair Batının varsayımları ve Avrupa’nın yardımları üzerine kurulu modern bir devlet olarak ideolojik yapısıyla da tutarlıydı. Bu ülkede yürürlükte olan siyasi sistem, Batının Arap ülkeleriyle olan ve kurumlardan ziyade kişilere odaklanan zorlu ilişkilerin aksine, yöneten kişilerden/partilerden bağımsız ve kurumsal olarak sorunsuz bir şekilde ele alınabilen liberal bir parlamenter sisteme dayanıyor.

İsrail, ABD'nin bölgedeki çıkarlarını desteklemede, özellikle de Soğuk Savaş sırasında Arap dünyasının büyük bölümünü kapsayan ya da sempati duyan Doğu Bloğu’nun etkisinin genişlemesini önlemek için Batı Bloğu için eşsiz bir politik ve güvenlik kalesi haline gelerek çok önemli bir rol oynadı. İsrail'in bu bağlamda yürüttüğü önemli faaliyetler arasında Sovyetler Birliği’nin bölgedeki, özellikle de Arap ülkelerindeki eylemleri ve hareketleri hakkında istihbarat toplamak ve ABD’ye Mısır tarafından konuşlandırılan SAM-2 uçaksavar füze sistemi ve diğer askeri, lojistik ve diplomatik iş birliği biçimleri hakkında istihbarat sağlamak vardı.

dfvrgb
Ortak askeri tatbikatlar sırasında eğitime katılan İsrailli paraşütçüler ve ABD’li askerler, 2018 (AFP)

Tüm bunlar olurken İsrail, ABD’nin o dönemde az sayıdaki Arap müttefikinden duyduğu şüphenin aksine, Doğu Bloğu'na hiçbir sırrını sızdırmayan güvenilir bir müttefik olduğunu kanıtladı. Aslında İsrail, ABD'nin o dönem Cemal Abdunnasır yönetimindeki Mısır'ın başını çektiği ve Suriye, Irak, Libya, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Arap halklarının çoğunu kapsayan Doğu ve Batı karşıtı kampa sempati duyan sosyalist eğilimli Arap milliyetçiliğini kontrol altına almasında ve böylece engellemesinde önemli bir rol oynadı.

İsrail, ABD’ye zaman zaman aralarında yaşanan bazı anlaşmazlıklarda bile açıkça meydan okumalarında ve karşı çıkmalarında ısrarcı olmaktan kaçındı. Daha ziyade Arap dünyasının büyük bir kısmının sürekli ve çoğu zaman beyhude bir ulusal gururla yaptığı gibi, ABD'den mümkün olan azami tavizi koparmak için sessizce ve perde arkasında olabildiğince baskı uygulayarak uzlaşmaya yöneldi.

AIPAC'in önemi

İşte tam da bu noktada 1950’li yılların sonlarında kurulan, ancak 1970’li yıllar ve sonrasında ABD’li Cumhuriyetçi ve Demokrat partili karar alıcılar arasında İsrail vizyonunu tanıtmada etkili olabilen Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi’nin (AIPAC) önemi ortaya çıkıyor. AIPAC'in Amerikan siyaset sahnesindeki rolü, Arap siyasetçilerin korktuğu ve politika yapımını kontrol eden devasa bir etki makinesi olduğu yönündeki çok abartılı algısının aksine ister sağcı ister solcu olsun, dönemin İsrail hükümeti tarafından belirlenen ülke çıkarını ABD'nin Ortadoğu’daki politikasıyla ilişkilendirmedeki ustalığında yatıyor. Çünkü AIPAC, ABD'li karar vericileri bu çıkarları korumanın ABD’nin ulusal güvenliğine hizmet ettiğine ikna etme görevini üstleniyor. Ancak dış politika arenasındaki en güçlü lobi grubu olmasına rağmen, bu görevinde çoğu zaman başarısız oluyor.

fvertbg
İsrail için casusluk yapmaktan hüküm giyen ABD vatandaşı Jonathan Pollard, 30 yıllık mahkumiyetin ardından hapisten çıktıktan sonra New York'ta bir mahkeme salonundan ayrılırken 20 Kasım 2015 (AFP)

İsrail'in ABD ile olan anlaşmazlıklarını nasıl yönettiğinin en iyi örneklerinden biri, ABD Donanması'nda görev yapmış Yahudi asıllı ABD’li istihbarat analisti Jonathan Pollard'ın davasıdır. Pollard, 1985 yılında tutuklandı ve ABD federal mahkemesinde İsrail adına casusluk suçundan yargılanarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Sonraki 30 yıl boyunca göreve gelen hemen hemen her İsrail hükümeti, AIPAC ile birlikte, birbirini izleyen ABD yönetimlerini Pollard'ı insani ya da sağlık gerekçeleriyle yahut başkan tarafından çıkarılacak özel bir afla serbest bırakılmasına ikna etmeye çalıştı. Ancak bu süre zarfında göreve gelen ABD yönetimleri, ABD'nin çeşitli savunma ve istihbarat kurumlarının yetkililerinin de benzer bir şekilde reddetmesiyle desteklenen bu talepleri reddettiler. Zira başka ülkeler adına casusluk yapmaktan hüküm giymiş kişiler hakkında şartlı tahliye ya da af kararı alınmaması gibi güçlü bir Amerikan geleneği söz konusu.

İsrail her zaman ABD'ye karşı açıkça meydan okumaktan ve karşı çıkmaktan kaçınmış ve anlaşmazlıkları sessizce çözmeye dikkat etmiştir.

Eski ABD Başkanı Bill Clinton, İsrail'in Filistinlilerle geçici düzenlemeleri sona erdirecek ve iki devletli bir çözümü hayata geçirecek bir anlaşmayı (1998 Wye Nehri Anlaşması) kabul etmesini sağlamak için 1998 yılında İsrail hükümetinin Pollard'ın serbest bırakılmasını talep etmesi üzerine bu geleneği bozmaya çalıştı.

Savunma Bakanlığı yetkilileri tarafından desteklenen dönemin ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü George Tenet, Clinton'ın vermek istediği tavizi protesto etti ve Pollard'ın serbest bırakılması halinde istifa edeceği tehdidinde bulundu.

Ancak 2015 yılına gelindiğinde eski başkanlardan Barack Obama, yine İsrail'in talebi ve AIPAC'in ısrarlı baskısı üzerine Pollard'ın şartlı tahliyesine karar verdi. Obama'nın Beyaz Saray'daki son yılında aldığı kararın gerekçesi olarak kamuoyuna ABD yasalarının buna izin verdiği açıklaması yapıldı. Pollard casusluk davalarında verilen cezayı çekmişti. ABD’de ömür boyu hapis cezası 30 yıldır. Hükümlünün bundan sonra insani, sağlık ya da diğer nedenlerle şartlı tahliye talep etme hakkı vardır. Ancak ABD’li yetkililerin özellikle casusluk davalarında bu tür bir tahliyeye izin vermesi nadir görülür.

Büyük olasılıkla Obama’nın Pollard'ı şartlı tahliye etmesinin asıl nedeni, Filistinlilerle bir barış anlaşması imzalanması çerçevesinde İsrail'i yatıştırmaktı. Fakat bu girişim de başarısız oldu. Şartlı tahliye kararı Pollard'ın İsrail'e gitmesine izin verilmeden önce beş yıl boyunca ABD’de kalmasını gerektiriyordu. İsrail, Pollard'a hapisteyken vatandaşlık vermişti.

Pollard, 2020 yılının son gününde İsrail'e gitti ve burada kahramanlar gibi karşılandı. Başbakan Binyamin Netanyahu havaalanında bizzat karşıladığı Pollard’a ve eşine İsrail kimlik kartlarını takdim etti. Netanyahu Pollard’a hitaben, “Artık evindesin... Ne güzel bir an” dedi ve Pollard’ın gelişi için İbranice bir şükran duası okudu. Pollard, ABD’de ise bir vatan haini olarak görülüyor.  Özellikle ABD’nin güvenlik ve istihbarat teşkilatlarındaki pek çok kişi onun hak etmediği bir şekilde serbest bırakılmasını sağlayan özel bir siyasi durumdan yararlanarak kayırıldığına inanıyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Kolombiya’da "Monster Truck" gösterisi faciaya dönüştü: 3 ölü 38 yaralı

Kolombiya'da sürücüsünün kontrolünü kaybederek seyircilerin üzerinden geçtiği dev kamyonun yakınında insanlar duruyor (Reuters).
Kolombiya'da sürücüsünün kontrolünü kaybederek seyircilerin üzerinden geçtiği dev kamyonun yakınında insanlar duruyor (Reuters).
TT

Kolombiya’da "Monster Truck" gösterisi faciaya dönüştü: 3 ölü 38 yaralı

Kolombiya'da sürücüsünün kontrolünü kaybederek seyircilerin üzerinden geçtiği dev kamyonun yakınında insanlar duruyor (Reuters).
Kolombiya'da sürücüsünün kontrolünü kaybederek seyircilerin üzerinden geçtiği dev kamyonun yakınında insanlar duruyor (Reuters).

Kolombiya'nın güneybatısında düzenlenen bir araba gösterisi faciaya dönüştü. Yetkililerin yapığı açıklamaya göre, "Monster Truck" (Canavar Kamyon) tipi devasa tekerlekli bir aracın kontrolünü kaybederek onlarca seyirciyi ezmesi sonucu en az 3 kişi hayatını kaybettiği, 38 kişi ise yaralandı.

Kazanın meydana geldiği Popayan şehrinin Belediye Başkanı Juan Carlos Muñoz, dün akşam sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı açıklamada, ölü sayısının 3'e yükseldiğini doğruladı.

frbrfbfr
Kaza yerindeki kurtarma ekipleri (Reuters)

Sosyal medyada paylaşılan görüntülerde, dev tekerlekli aracın pistteki engelleri aştığı sırada bir akrobatik hareket sonrası fren yapamadığı görülüyor.

Kontrolden çıkan araç, seyircilerle pisti ayıran metal bariyerleri yıkarak kalabalığın arasına daldı.

Belediye Başkanı Munoz konuya ilişkin yaptığı açıklamada, "İlk verilere göre 38 yaralı ve 3 ölü ile sonuçlanan bu kazadan dolayı derin bir üzüntü duyuyoruz" ifadelerini kullandı.

Yerel medyada yer alan haberlere göre, hayatını kaybedenlerden biri küçük bir kız çocuğu. Yaralılar arasında da çok sayıda reşit olmayan çocuk bulunduğu belirtiliyor.

Cauca Valisi Octavio Guzmán, itfaiye ve sağlık ekiplerinin olay yerinde ilk müdahaleyi yaptığını ve çok sayıda yaralının şehirdeki hastanelere sevk edildiğini açıkladı.

Belediye başkanı, "asla yaşanmaması gereken" kazanın koşullarını ortaya çıkarmak için "titiz bir soruşturma yapılması" emri verdiğini söyledi.


Rusya'nın füze saldırısı Ukrayna'nın Harkiv kentinde 5 kişi öldü

Ukraynalı bir polis, Rusya'nın Harkiv bölgesindeki Merefa kasabasına düzenlediği füze saldırısının olduğu yerde (AFP)
Ukraynalı bir polis, Rusya'nın Harkiv bölgesindeki Merefa kasabasına düzenlediği füze saldırısının olduğu yerde (AFP)
TT

Rusya'nın füze saldırısı Ukrayna'nın Harkiv kentinde 5 kişi öldü

Ukraynalı bir polis, Rusya'nın Harkiv bölgesindeki Merefa kasabasına düzenlediği füze saldırısının olduğu yerde (AFP)
Ukraynalı bir polis, Rusya'nın Harkiv bölgesindeki Merefa kasabasına düzenlediği füze saldırısının olduğu yerde (AFP)

Ukraynalı yetkililer, bugün, Rusya’nın ülkenin kuzeydoğusundaki Harkiv bölgesine bağlı Merefa kasabasına düzenlediği füze saldırısında 5 kişinin hayatını kaybettiğini, çok sayıda kişinin de yaralandığını bildirdi.

Reuters’ın aktardığına göre, Harkiv Bölge Valisi Oleh Sinegubov, saldırıda en az 10 evin yanı sıra bir idari bina, dört dükkân ve bir oto tamir atölyesinin zarar gördüğünü, ayrıca bir gıda tesisinin de hasar aldığını açıkladı.

Sinegubov, Telegram üzerinden yaptığı açıklamada, “İşgalciler bugün cephe hattından uzak yerleşimdeki sivil altyapıyı füzeyle hedef aldı” ifadelerini kullandı.

Bölge valisi, saldırıda 2 erkek ve 3 kadının yaşamını yitirdiğini, 18 kişinin yaralandığını ve yaralılardan dördünün durumunun ağır olduğunu belirtti.

Bölge savcılığı temsilcileri, Rus güçlerinin saldırıda büyük olasılıkla Iskender tipi balistik füze kullandığını duyurdu.

Kurtarma ekipleri tarafından paylaşılan görüntülerde, çatısı hasar gören ve pencereleri kırılan bir bina, yanan bir aracı söndürmeye çalışan bir itfaiyeci ve yüzü ile elleri kanlar içinde yerde yatan bir kadına müdahale eden ekipler yer aldı.

edvefdv
Bir itfaiyeci, Merefa kasabasına Rusya'nın füze saldırısı sonucu hasar gören bir arabanın yangınını söndürüyor (Reuters)

Rusya tarafından henüz resmi bir açıklama yapılmadı. Moskova, Şubat 2022’de başlayan geniş çaplı işgalden bu yana saldırılarında sivilleri kasıtlı olarak hedef almadığını savunurken, saldırılarda binlerce sivil hayatını kaybetti.

Öte yandan Ukrayna da Rusya’da veya Moskova’nın kontrolündeki bölgelerde sivil hedefleri vurdu; ancak bunun çok daha sınırlı ölçekte olduğu ifade ediliyor.

Ayrıca Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, bugün yaptığı açıklamada, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile Avrupa Birliği ile insansız hava araçlarına ilişkin bir anlaşmanın ilerletilmesi konusunda mutabakata vardıklarını duyurdu.

Zelenskiy, Ermenistan’da düzenlenen Avrupa Siyasi Topluluğu Zirvesi kapsamında von der Leyen ile yaptığı görüşmenin ardından X platformundan yaptığı paylaşımda, “AB ile insansız hava araçları anlaşmasını ilerletme konusunda da anlaştık ve bu güvenlik iş birliğinin ayrıntılarını gözden geçirdik” ifadelerini kullandı.


Tahran iki akım arasında: Gerçek bir bölünme mi, yoksa rollerin değişimi mi?

Tahran'da düzenlenen bir yürüyüşte, üzerinde İran İslam Devrimi lideri Ruhullah Humeyni, eski Dini Lider Ali Hamaney ve yeni Dini Lider Mücteba Hamaney'in resimleri bulunan bir bayrak taşıyan adam, Tahran, İran, 29 Nisan 2026 (Reuters)
Tahran'da düzenlenen bir yürüyüşte, üzerinde İran İslam Devrimi lideri Ruhullah Humeyni, eski Dini Lider Ali Hamaney ve yeni Dini Lider Mücteba Hamaney'in resimleri bulunan bir bayrak taşıyan adam, Tahran, İran, 29 Nisan 2026 (Reuters)
TT

Tahran iki akım arasında: Gerçek bir bölünme mi, yoksa rollerin değişimi mi?

Tahran'da düzenlenen bir yürüyüşte, üzerinde İran İslam Devrimi lideri Ruhullah Humeyni, eski Dini Lider Ali Hamaney ve yeni Dini Lider Mücteba Hamaney'in resimleri bulunan bir bayrak taşıyan adam, Tahran, İran, 29 Nisan 2026 (Reuters)
Tahran'da düzenlenen bir yürüyüşte, üzerinde İran İslam Devrimi lideri Ruhullah Humeyni, eski Dini Lider Ali Hamaney ve yeni Dini Lider Mücteba Hamaney'in resimleri bulunan bir bayrak taşıyan adam, Tahran, İran, 29 Nisan 2026 (Reuters)

Alex Vatanka

Washington'da son zamanlarda Tahran'daki rejimin derin bir iç bölünme yaşadığına ve belki de ABD Başkanı Donald Trump yönetimiyle ciddi bir diplomatik karar almayı engelleyecek kadar derin bir çatışmayla boğuştuğuna dair spekülasyonlar dolaşıyor.

Bu tartışma, bir tarafta ABD ile anlaşmaya varmayı isteyen bir kanat, diğer tarafta savaşı savunan bir kanat ve ülkeyi İslam adına yöneten rejimin bu ikisi arasında sıkışıp kaldığı düşüncesi üzerine kurulu. Ancak bu, aşırı derecede basitleştirilmiş bir anlatıdan ibaret. İran'daki yönetici seçkinler gerçekten bölünmüş halde olsa da bu, yabancı gözlemcilerin çoğunluğunun öngördüğü şekilde bir bölünmüşlük değil. Çünkü güvenilir bir diplomatik fırsat ortaya çıktığında baskının hafifletilmesinin gerektiği konusunda köklü bir görüş ayrılığı yok.

Rejimin geniş kesimlerinde İran'ın ekonomik durumunun tehlikeli ölçüde kırılgan olduğuna, yaptırımların ülkenin manevra alanını önemli ölçüde daralttığına ve Washington ile varılacak bir anlaşmanın teslim olunmuş gibi görünmemesi koşuluyla faydalı olacağına dair bir farkındalık belirginleşiyor. Gerçek bölünme ise daha dar kapsamlı olmakla birlikte bir o kadar önemli. ‘Ne kadar taviz verilmeli? Ne kadar hızlı hareket edilmeli? ABD ile yürütülecek herhangi bir müzakere geri adım atmış izlenimi vermeksizin nasıl yönetilebilir?’ soruları yanıt bekliyor.

İşte bu noktada katı muhafazakarların nüfuzu kendini gösteriyor. Bunlar çoğunluğu oluşturmuyor. Çoğunluğu oluşturmaya yakın da değiller. Toplumsal destekleri İran halkının yüzde onuna bile ulaşmıyor olabilir. İran toplumu adına konuşmadıkları gibi, katı muhafazakar akımın adına bile konuşmuyorlar. Ancak gürültülü ve örgütlü bir yapıya sahipler. Rejim içinde her türlü diplomatik açılımı yavaşlatabilecek, zor duruma düşürebilecek ya da karmaşık hale getirebilecek konumlara yerleşmiş durumdalar.

Bu akımın merkezinde, siyasi kimliğini Batı ile her türlü uzlaşıya karşı direnç üzerine inşa etmiş eski nükleer müzakereci Said Celili yer alıyor. Etrafında Paydari Cephesi (İstikrar Cephesi) ve aralarında Mahmud Nebeviyan, Murtaza Ağa Tehrani ve Hamid Resai'nin de bulunduğu bir grup katı muhafazakâr isim kümeleniyor. Bu isimler müzakere, toplumsal denetim ve ideolojik disiplin tartışmalarında tanıdık birer simge haline gelmiş durumda. Muhammed Bakır Kalibaf liderliğindeki müzakere ekibine destek veren parlamenter bildiriyi imzalamayı son günlerde reddetmeleri son derece anlamlıydı.

Parlamentodaki 261 milletvekili bildiriyi desteklerken Celili ve Paydar Cephesi’ne yakın küçük, ama gürültülü bir grup milletvekili desteğini esirgemedi; bu durum rejim içindeki direncin sürdüğünü gözler önüne serdi.

Bu işaret sadece bir parlamento gösterisi değildi; bu grubun tarzını da özetliyordu. Çünkü söz konusu grup, gücünü oy çoğunluğundan değil, ideolojik ağlardan, medya platformlarından, sokaklarda hareket eden şiddet yanlısı baskı gruplarıyla olan bağlantılardan ve rakiplerini zayıflık, ihanet veya devrimci çizgiden sapma ile suçlama yeteneğinden alıyor.  Etkili bir şekilde yönetmesine gerek yoktur, uzlaşmanın bedelini yükseltmesi yeterli.

Bu davranışın ardındaki daha derin tarihi göz ardı etmek mümkün değil. Radikal devrimci eğilimli kesimler, 1979’dan bu yana, Batı güçleriyle yapılan görüşmeleri genellikle ahlaki açıdan tartışmalı bir mesele olarak tasvir etmiştir. Müzakere, yalnızca devlet yönetiminin araçlarından biri olarak görülmez; onların söyleminde bir sadakat sınavı olarak sunulur. Müzakere edenler ise devrimi satmak, şehitlerin kanını hiçe saymak ve doğası gereği düşman olduğu varsayılan bir güce güvenmekle suçlanmaya maruz kalır. Bu durum, İran diplomatik geleneğine defalarca kez leke sürdü. Krizler tırmanmaya bırakılır ve devlet nihayet müzakerelere yöneldiğinde, müzakereciler ideolojik bir kırmızı çizgiyi aştıkları suçlamalarıyla karşı karşıya kalırlar.

dvdfvfd
İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, DMO üniformasıyla Tahran'da bir oturumu yönetirken, 1 Şubat 2026 (AFP)

İşte bu nedenle Kalibaf’a yönelik eleştiriler önem kazanıyor. Kalibaf, bir reformcu değil. Hatta o İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) eski komutanlarından biri, iktidar yapısının içindeki katı muhafazakâr yanlısı ve rejimin tam kalbinden gelen bir adam.

Bununla birlikte, böyle bir geçmişe sahip olması, Amerikalıların karşısına oturduğunda onu ‘vatana ihanetle’ suçlanmaktan koruyamıyor.

Bu durum, Katı muhafazakârlar için mesele, müzakerecinin yeterince devrimci olup olmadığından ziyade, diplomasinin kendisinin siyasi önemlerini tehdit edip etmediğine dair temel bir gerçeği ortaya koyuyor.

Celili’nin kariyeri bu gerilimi yansıtıyor. Uzun süre kendini daha saf bir devrimci yolun koruyucusu olarak tanıtan Celili, İran’ın nükleer programıyla ilgili müzakereleri yürüttüğü yıllarda, onu eleştirenler tarafından ‘diplomasiyi vaazlara dönüştürmekle ve pratik uzlaşmalar yerine aşırı talepleri tercih etmekle’ suçlandı.

Bu eğilim, nükleer anlaşma konusundaki mücadelelerde, anlaşmayı yeniden canlandırma girişimlerinde, İran’ın Mali Eylem Görev Gücü (FATF) kurallarına uyması hakkındaki tartışmalarda ve dış dünyayla ilişkilerini ilgilendiren diğer meselelerde yeniden ortaya çıktı. Celili ve müttefikleri 2015 nükleer anlaşmasına karşı çıktılar, anlaşmayı yeniden canlandırma çabalarını eleştirdiler, mali şeffaflığa dair kurallara karşı uyardılar ve dış dünyayla olan birçok ilişkiyi tuzakmış gibi ele aldılar. Kullandıkları dil her zaman gündemdeki meseleden daha abartılıydı. ‘Müzakere, müzakere olarak kalmaz, boyun eğmeye dönüşür’ ya da ‘taviz, teslim olmak demektir’ gibi argümanlar savundular. Aynı şekilde onlara göre diplomatik açılım ise rejimi zayıflatmak için dış düşmanların kurduğu bir komploya dönüşür. Ardından Celili, 2013 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerini kaybettikten sonra, ‘gölge hükümet’ adını verdiği bir yapı kurdu. Teorik olarak bunun amacı, politikaları izlemek ve alternatifler sunmaktı. Ancak pratikte, eleştirenlerinin dediği gibi, bu yapı sürekli bir engelleme mekanizmasına dönüştü.

Ancak asıl paradoks, bu grubun halk tabanı son derece sınırlı olması. Celili, defalarca kez iktidar yarışına girse de hiçbir zaman ciddi bir yetki elde edemedi. Mitingleri çoğu zaman ulusal olmaktan çok dar ve ideolojik görünüyordu. Desteği, geniş bir kitle hareketinden değil, sadık bir azınlıktan geliyor. Paydari Cephesi gücünü, İran kamuoyunu temsil etmesinden değil, devletin damarları içindeki faaliyetlerinden alıyor. Bu, bir halk akımı değil, ağa dayalı bir fraksiyon olduğunu gösteriyor.

vds
İran'ın başkenti Tahran’da DMO’ya destek vermek amacıyla askeri üniforma giyerek, slogan atan İranlı milletvekilleri, 1 Şubat 2026 (Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Katı muhafazakar çizgideki siyasetçilerin kendi içlerinde bile, bu akım genellikle zorlu ve kafa karıştırıcı olarak görülmüştü. İbrahim Reisi’nin görevde olduğu yıllar bunu açıkça ortaya koymuştu. İbrahim Reisi de katı muhafazakar çizgide bir cumhurbaşkanıydı, ancak hükümeti ‘Celili-Paydari’ eğilimi ile karşı karşıya gelmişti. Nükleer anlaşmanın yeniden canlandırılmasına yönelik müzakereler mümkün görünmeye başladığında, bu akım ters yönde baskı yaptı. Müzakere ekibini eleştirdiler, taviz verilmemesi konusunda uyardılar ve uzlaşmanın siyasi açıdan maliyetli hale gelmesine katkıda bulundular. Başka bir deyişle, sert çizgideki yönetim bile onlarla başa çıkmakta zorlandı.

Aynı dinamik bugün Kalibaf etrafında dönen tartışmalarda da kendini gösteriyor. O, rejimin farklı bir tür pragmatizmini temsil ediyor. Ne bir liberal, ne de Batı anlamında bir ılımlı; ABD ile stratejik bir dönüşüm olarak uzlaşma peşinde de değil. Ancak kurumları, çıkarları ve baskıları anlıyor. İran’ın sonsuza kadar sadece sloganlarla yaşayamayacağının farkında gibi görünüyor. Diplomatik görüşmeler, rejimin ideolojik çerçevesini bozmadan baskıyı hafifletebilecekse, o da bunu denemeye hazır.

İşte tam da burada, Celili ve Paydari Cephesi için tehlike yatıyor. Çünkü onların politikası, uzlaşmayı ahlaki açıdan kirli tutmaya dayanıyor. Eğer DMO'nun eski komutanı ve katı muhafazakar kanadın önemli bir ismi olan Kalibaf, müzakereyi başarırken aynı zamanda devrimci safların içinde kalabilirse, bu ikilinin devrimci özgünlüğü üzerindeki tekeli sarsılır. Bu yüzden sadece ABD’ye değil, rejim içindeki konumlarından dolayı da öfkeliler.

Kalibaf, rejimin pragmatik yaklaşımının farklı bir örneğini temsil ediyor. Liberal değil, Batı anlamında ılımlı da değil ve stratejik bir dönüşüm olarak ABD ile uzlaşma peşinde değil. Ancak kurumları, çıkarları ve baskıları iyi anlıyor. İran’ın sonsuza dek sadece sloganlarla ayakta kalamayacağının farkında gibi görünüyor.

Şu anki durumun en belirgin işaretlerinden biri, bu gruba yönelik eleştirilerin artık sadece reformcular veya ılımlı kesimden gelmemesi. Hatta güvenlik kurumlarına yakın ve sert çizgideki bazı medya çevreleri bile, Celili-Paydari tarzını bir sorun olarak görmeye başladı. İşte bundan dolayı DMO ile bağlantılı haber ajansı Tasnim ile ‘Raja News’ adlı haber sitesi arasındaki son çatışma önem kazanıyor. Paydari Cephesi’ne yakınlığıyla bilinen Raja News, müzakereleri ve ulusal birliği destekleyenleri saldırdı. Tasnim ise ‘bu davranışı bölünmeyi körüklemekle, hatta düşmanın planlarına hizmet etmekle’ suçladı. Söylem sert olsa da anlam açıktı: Güvenlik kurumunun bazı kesimleri, aşırı sert kışkırtmayı devrimci uyanıklık değil, iç uyumu tehdit eden bir unsur olarak görmeye başlamıştı.

Bunun bir anlamı var, çünkü rejim bugün adeta takıntı derecesinde birliği önemsiyor. Resmi söylem, ulusal dayanışma çağrıları, psikolojik savaşa direnme ve dış baskı altında iç bölünmeleri önleme çağrılarıyla dolu. Bu söylemin çoğu propaganda niteliğinde olsa da, aynı zamanda gerçek bir endişeyi de yansıtıyor. Tahran, savaşın, yaptırımların, ekonomik sıkıntıların ve toplumsal yıpranmanın iç sahneyi daha kırılgan hale getirdiğinin farkında. Bu bağlamda, rakiplerini durmadan vatan haini olarak damgalayan bir fraksiyon, bir yük haline gelebilir.

Bu, Said Celili ve müttefiklerinin önemini yitirdikleri anlamına gelmez; hâlâ ellerinde araçlar bulunuyor. Parlamentoyu kullanabilir ve dost medya kuruluşlarını seferber edebilirler. Buna resmi yayın kurumundaki nüfuzları da dahildir. Kardeşi Vahid Celili gibi kişiler bu kurumda üst düzey pozisyonlarda bulunmakta ve haberlerin ideolojik tonunun belirlenmesine katkıda bulunuyor. İdeolojik destekçilerini harekete geçirebilir, din adamlarına, İslamcı öğrenci gruplarına ve devrimci olarak adlandırılan örgütlere baskı uygulayabilirler. Ayrıca, herhangi bir anlaşmayı siyasi açıdan riskli gösterebilirler. Sistem içindeki derin bir devrimci içgüdüye, yani ABD ile uzlaşmanın daha geniş tavizlerin önünü açacağı korkusuna da hitap edebilirler.

Nüfuz, kontrol anlamına gelmiyor

Radikaller süreci aksatabilir, geciktirebilir ve ortamı zehirleyebilir; ancak devletin kalbinden destek gören bir diplomatik süreci durdurmak, özellikle de lider kadrosu, müzakerelerin, hayatta kalmak için gerekli olduğu sonucuna varması halinde, kolayca yapabilecekleri bir şey asla değil. Önceki Dini Lider Ali Hamaney’in Washington ile mevcut diplomatik süreci desteklediği veya en azından buna hoşgörü gösterdiği biliniyordu. Bu da zirvede pasif bir kabulün bile belirleyici olabileceği bir rejim yapısında önemli bir işaret.

gtrb
İran Şura Meclisi 12. dönem açılış töreninden bir kare, 27 Mayıs 2024 (Reuters)

Washington'ın anlaması gereken temel nokta da tam olarak bu. İran normal bir devlet olmayabilir, ama bütünlüğünü de kaybetmiş değil. İranlı taraflar arasında şiddetli çatışmalar olabilir, ancak bunu çoğunlukla rejimin ayakta kalmasına yönelik ortak bir bağlılık çerçevesinde yapıyorlar. Rejim, direnişin kendi varlığını sürdürmesine hizmet ettiğini düşündüğünde direnir. Görüşmelerin kendi varlığını sürdürmesine hizmet ettiğini düşündüğünde ise görüşür. Anlaşmazlık, rejimi korumak gibi temel bir içgüdü üzerine değil, bedel ve çıkış yolu üzerine odaklanıyor. Celili-Paydari ikilisinin sesi yüksek çıkıyor, çünkü buna ihtiyacı var. Geniş bir halk desteğinden yoksun oldukları için bunu ideolojik kesinlik ile telafi etmeye çalışıyorlar. Başarılı bir yönetim geçmişinden yoksun olduğu için, engellemeyi saflık olarak sunuyor.

Şu anda bu durum, diplomasi sürecini rayından çıkarmaya yetmiyor. Tahran, Washington ile ilerleme kaydetme olasılığını gördüğü sürece, engelleyiciler sadece engelleyici olarak kalacak, karar verici olamayacaklar.

Yolu daha engebeli hale getirebilirler. Müzakerecileri devrimci bir dil kullanmaya itebilirler. Güvenceler, kırmızı çizgiler ve sembolik zaferler talep edebilirler. Ancak, rejimin geri kalanı kapıyı açık tutmak istiyorsa, onlar kapıyı kapatamazlar. Rejim bölünmüş durumda olsa da halen işlevini yerine getiriyor. Aşırı uçtaki katı muhafazakârlar geniş çaplı bir nüfuza sahipler, ancak kararları kontrol etmiyorlar. Tahran'daki gerçek tablo, yönetemeyen bir devletin değil, müzakereye çalışan bir rejimin tablosudur. Bu rejim, siyasi varlığını herhangi bir müzakereyi sabit ilkelerden ödün vermek olarak göstermeye dayandıran bir grubu kucaklıyor. Çoğunluğun desteğini ikna edici bir şekilde iddia edemediği için, bunun yerine devrimi temsil ettiğini iddia ediyor ve böylece ‘İslam devrimini’ kendi şartlarına göre tanımlama yetkisini kendisine veriyor.