ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Tel Aviv'in dış politikası Washington'ın ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu.

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
TT

ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)

Akil Abbas

ABD'nin Maryland eyaletinde 16 Eylül 1997 tarihinde 17 yaşındaki lise öğrencisi Samuel Sheinbein, aynı yaşlardaki bir arkadaşıyla birlikte 19 yaşındaki lise öğrencisi Alfredo Enrique Tello’yu öldürdü. Sheinbein, aşık olduğu, ancak aşkına karşılık bulamadığı okul arkadaşının Tello ile çıkmasına kızdığı için bu cinayeti işlemişti.

Tello, boğularak öldürülmüş, ardından cesedi parçalara ayrılmış ve sonra da yakılmıştı. Kalıntıları ise çöp torbalarına konarak boş bir evin deposuna atılmıştı. Sheinbein’in babası İngiliz Mandası altındaki Filistin topraklarında doğmuş ve 6 yaşında ABD’ye göç etmeden önce İsrail vatandaşlığı almıştı. Sheinbein’in, bu durumdan yararlanarak cinayetten günler sonra İsrail'e kaçtığı ortaya çıktı. Sheinbein, o dönemde yürürlükte olan ve başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsrail vatandaşlarının sınır dışı edilmesini önleyen İsrail yasasından yararlanmak için İsrail vatandaşlığı aldı. ABD, İsrail'in bu mantığını reddetti ve Sheinbein'in ABD yasalarına göre yargılanmak üzere kendisine iade edilmesini talep etti.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, iki ülke arasında yaşanan ve ABD basınının gündeminden düşmeyen uzun soluklu ve hararetli hukuki ve siyasi tartışmalar çerçevesinde İsrail'e ‘en üst düzeyde iş birliği’ göstermesi çağrısında bulundu. Bunun yanında ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti. İsrail hükümeti, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığını iptal etme ve yargılanmak üzere ABD’ye iade etme girişimleri de dahil olmak üzere ABD'nin talebini karşılamak için çeşitli çabalar sarf etti.

ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti.

Bu çabalar 1999 yılında İsrail Yüksek Mahkemesi'nin, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığından çıkarılmasının ve ABD’ye iadesinin hukuka aykırı olduğuna dair nihai ve temyizsiz kararıyla bozuldu. Sonunda Sheinbein, İsrail'de reşit olmayan biri olarak yargılandı ve 24 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sheinbein cezasının 4 yılını çektikten sonra izin alma ve 16 yılını çektikten sonra şartlı salıverilme hakkı kazandı. Bu cezayı hafif bulan ABD, Sheinbein'in tutuklanıp ABD'ye gönderilmesi için Interpol'e başvurdu.

Sheinbein'in 2014 yılında İsrail’deki bir hapishanede gardiyanlara ateş açtıktan sonra öldürülmesi, ABD’de büyük tartışmalara ve kurbanın ait olduğu grup olan Latin Amerikalılar arasında büyük rahatsızlığa neden oldu. Ancak aynı zamanda ABD’deki Sheinbein dosyası da kapandı.

ABD Kongresi’nin İsrail'e yardımı askıya alma tehdidini yerine getirmemesinin nedenlerinden biri, ABD’nin İsrail'de gerçek bir kuvvetler ayrılığı olduğuna, yüzden İsrail’deki yargı makamlarının hükümetin siyasi çıkarları lehine kararlar vermeye zorlanamayacağına ve İsrail hükümetinin ABD’nin öfkesinin sonuçlarından kaçınmak için Sheinbein’i iade etme konusunda samimiyetle çalıştığına inanmasıydı. Bu durum, Arap dünyasında İsrail ve ABD arasındaki ilişkiye dair genel su-i zannı derinleştiren yaygın ve beklenen davranıştan farklıydı. Bir başka neden de İsrail parlamentosu Knesset'in daha sonra, ilki 1999 yılında ve ikincisi ise 2001 yılında olmak üzere, belirli koşullar altında başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsraillilerin sınır dışı edilmesine izin veren iki yasa çıkarmış olmasıydı.

ABD ulusal güvenliğine hizmet

Kökünde apolitik olan ve Arap-İsrail çatışmasıyla ilgisi bulunmayan bu karmaşık mesele, neredeyse iki yıl sürdü. Birçok hukuki ve insani detaya sahip ve bundan kaynaklanan siyasi baskıları olan bu karmaşık dava, İsrail ve ABD arasındaki yakın ilişkinin, özellikle de iki farklı ama birbiriyle bağlantılı yönünün anlaşılmasına yardımcı olacak unsurları barındırıyor.

Bu yönlerden ilki, ABD’li politikacıların ve nüfuz sahiplerinin İsrail'i, ABD’nin Batı Avrupa'ya baktığı gibi anlaşılabilecek ve ele alınabilecek şeffaf bir demokrasiye sahip ABD benzeri bir siyasi sistem, güçlü bir müttefik ve ortak temel değerlere sahip önemli bir ticaret ortağı olarak görmeleridir.

İkincisi ise 1950'li yılların sonlarından bu yana, özellikle de İsrail'in 1956’daki 6 Gün Savaşı sırasında işgal ettiği Sina Yarımadası'ndan çekilme konusunda yaşanan İsrail-ABD anlaşmazlığından sonra İsrail dış politikasının bölgesel ve küresel olarak ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışmasıdır.

İsrail, 1950'li yıllardan beri dış politikasını ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışıyor.

Bu ikincisi, İsrail'in, yerli nüfusunun kaderiyle ilgilenmeyen, kapitalist bir yatırım ve kalkınma aracı olarak toprakla ilişkinin anlamına dair Batının varsayımları ve Avrupa’nın yardımları üzerine kurulu modern bir devlet olarak ideolojik yapısıyla da tutarlıydı. Bu ülkede yürürlükte olan siyasi sistem, Batının Arap ülkeleriyle olan ve kurumlardan ziyade kişilere odaklanan zorlu ilişkilerin aksine, yöneten kişilerden/partilerden bağımsız ve kurumsal olarak sorunsuz bir şekilde ele alınabilen liberal bir parlamenter sisteme dayanıyor.

İsrail, ABD'nin bölgedeki çıkarlarını desteklemede, özellikle de Soğuk Savaş sırasında Arap dünyasının büyük bölümünü kapsayan ya da sempati duyan Doğu Bloğu’nun etkisinin genişlemesini önlemek için Batı Bloğu için eşsiz bir politik ve güvenlik kalesi haline gelerek çok önemli bir rol oynadı. İsrail'in bu bağlamda yürüttüğü önemli faaliyetler arasında Sovyetler Birliği’nin bölgedeki, özellikle de Arap ülkelerindeki eylemleri ve hareketleri hakkında istihbarat toplamak ve ABD’ye Mısır tarafından konuşlandırılan SAM-2 uçaksavar füze sistemi ve diğer askeri, lojistik ve diplomatik iş birliği biçimleri hakkında istihbarat sağlamak vardı.

dfvrgb
Ortak askeri tatbikatlar sırasında eğitime katılan İsrailli paraşütçüler ve ABD’li askerler, 2018 (AFP)

Tüm bunlar olurken İsrail, ABD’nin o dönemde az sayıdaki Arap müttefikinden duyduğu şüphenin aksine, Doğu Bloğu'na hiçbir sırrını sızdırmayan güvenilir bir müttefik olduğunu kanıtladı. Aslında İsrail, ABD'nin o dönem Cemal Abdunnasır yönetimindeki Mısır'ın başını çektiği ve Suriye, Irak, Libya, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Arap halklarının çoğunu kapsayan Doğu ve Batı karşıtı kampa sempati duyan sosyalist eğilimli Arap milliyetçiliğini kontrol altına almasında ve böylece engellemesinde önemli bir rol oynadı.

İsrail, ABD’ye zaman zaman aralarında yaşanan bazı anlaşmazlıklarda bile açıkça meydan okumalarında ve karşı çıkmalarında ısrarcı olmaktan kaçındı. Daha ziyade Arap dünyasının büyük bir kısmının sürekli ve çoğu zaman beyhude bir ulusal gururla yaptığı gibi, ABD'den mümkün olan azami tavizi koparmak için sessizce ve perde arkasında olabildiğince baskı uygulayarak uzlaşmaya yöneldi.

AIPAC'in önemi

İşte tam da bu noktada 1950’li yılların sonlarında kurulan, ancak 1970’li yıllar ve sonrasında ABD’li Cumhuriyetçi ve Demokrat partili karar alıcılar arasında İsrail vizyonunu tanıtmada etkili olabilen Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi’nin (AIPAC) önemi ortaya çıkıyor. AIPAC'in Amerikan siyaset sahnesindeki rolü, Arap siyasetçilerin korktuğu ve politika yapımını kontrol eden devasa bir etki makinesi olduğu yönündeki çok abartılı algısının aksine ister sağcı ister solcu olsun, dönemin İsrail hükümeti tarafından belirlenen ülke çıkarını ABD'nin Ortadoğu’daki politikasıyla ilişkilendirmedeki ustalığında yatıyor. Çünkü AIPAC, ABD'li karar vericileri bu çıkarları korumanın ABD’nin ulusal güvenliğine hizmet ettiğine ikna etme görevini üstleniyor. Ancak dış politika arenasındaki en güçlü lobi grubu olmasına rağmen, bu görevinde çoğu zaman başarısız oluyor.

fvertbg
İsrail için casusluk yapmaktan hüküm giyen ABD vatandaşı Jonathan Pollard, 30 yıllık mahkumiyetin ardından hapisten çıktıktan sonra New York'ta bir mahkeme salonundan ayrılırken 20 Kasım 2015 (AFP)

İsrail'in ABD ile olan anlaşmazlıklarını nasıl yönettiğinin en iyi örneklerinden biri, ABD Donanması'nda görev yapmış Yahudi asıllı ABD’li istihbarat analisti Jonathan Pollard'ın davasıdır. Pollard, 1985 yılında tutuklandı ve ABD federal mahkemesinde İsrail adına casusluk suçundan yargılanarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Sonraki 30 yıl boyunca göreve gelen hemen hemen her İsrail hükümeti, AIPAC ile birlikte, birbirini izleyen ABD yönetimlerini Pollard'ı insani ya da sağlık gerekçeleriyle yahut başkan tarafından çıkarılacak özel bir afla serbest bırakılmasına ikna etmeye çalıştı. Ancak bu süre zarfında göreve gelen ABD yönetimleri, ABD'nin çeşitli savunma ve istihbarat kurumlarının yetkililerinin de benzer bir şekilde reddetmesiyle desteklenen bu talepleri reddettiler. Zira başka ülkeler adına casusluk yapmaktan hüküm giymiş kişiler hakkında şartlı tahliye ya da af kararı alınmaması gibi güçlü bir Amerikan geleneği söz konusu.

İsrail her zaman ABD'ye karşı açıkça meydan okumaktan ve karşı çıkmaktan kaçınmış ve anlaşmazlıkları sessizce çözmeye dikkat etmiştir.

Eski ABD Başkanı Bill Clinton, İsrail'in Filistinlilerle geçici düzenlemeleri sona erdirecek ve iki devletli bir çözümü hayata geçirecek bir anlaşmayı (1998 Wye Nehri Anlaşması) kabul etmesini sağlamak için 1998 yılında İsrail hükümetinin Pollard'ın serbest bırakılmasını talep etmesi üzerine bu geleneği bozmaya çalıştı.

Savunma Bakanlığı yetkilileri tarafından desteklenen dönemin ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü George Tenet, Clinton'ın vermek istediği tavizi protesto etti ve Pollard'ın serbest bırakılması halinde istifa edeceği tehdidinde bulundu.

Ancak 2015 yılına gelindiğinde eski başkanlardan Barack Obama, yine İsrail'in talebi ve AIPAC'in ısrarlı baskısı üzerine Pollard'ın şartlı tahliyesine karar verdi. Obama'nın Beyaz Saray'daki son yılında aldığı kararın gerekçesi olarak kamuoyuna ABD yasalarının buna izin verdiği açıklaması yapıldı. Pollard casusluk davalarında verilen cezayı çekmişti. ABD’de ömür boyu hapis cezası 30 yıldır. Hükümlünün bundan sonra insani, sağlık ya da diğer nedenlerle şartlı tahliye talep etme hakkı vardır. Ancak ABD’li yetkililerin özellikle casusluk davalarında bu tür bir tahliyeye izin vermesi nadir görülür.

Büyük olasılıkla Obama’nın Pollard'ı şartlı tahliye etmesinin asıl nedeni, Filistinlilerle bir barış anlaşması imzalanması çerçevesinde İsrail'i yatıştırmaktı. Fakat bu girişim de başarısız oldu. Şartlı tahliye kararı Pollard'ın İsrail'e gitmesine izin verilmeden önce beş yıl boyunca ABD’de kalmasını gerektiriyordu. İsrail, Pollard'a hapisteyken vatandaşlık vermişti.

Pollard, 2020 yılının son gününde İsrail'e gitti ve burada kahramanlar gibi karşılandı. Başbakan Binyamin Netanyahu havaalanında bizzat karşıladığı Pollard’a ve eşine İsrail kimlik kartlarını takdim etti. Netanyahu Pollard’a hitaben, “Artık evindesin... Ne güzel bir an” dedi ve Pollard’ın gelişi için İbranice bir şükran duası okudu. Pollard, ABD’de ise bir vatan haini olarak görülüyor.  Özellikle ABD’nin güvenlik ve istihbarat teşkilatlarındaki pek çok kişi onun hak etmediği bir şekilde serbest bırakılmasını sağlayan özel bir siyasi durumdan yararlanarak kayırıldığına inanıyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Tahran, ABD baskısını “devlet terörü” olarak nitelendirdi

 İranlılar Tahran'da Amerikan karşıtı bir duvar görselinin önünden geçiyor - 15 Temmuz 2026 (Reuters)
İranlılar Tahran'da Amerikan karşıtı bir duvar görselinin önünden geçiyor - 15 Temmuz 2026 (Reuters)
TT

Tahran, ABD baskısını “devlet terörü” olarak nitelendirdi

 İranlılar Tahran'da Amerikan karşıtı bir duvar görselinin önünden geçiyor - 15 Temmuz 2026 (Reuters)
İranlılar Tahran'da Amerikan karşıtı bir duvar görselinin önünden geçiyor - 15 Temmuz 2026 (Reuters)

İran, cuma günü ABD’nin ekonomik baskı kampanyasına yönelik söylemini sertleştirerek yeni tedbirleri “devlet terörü” ve “insanlığa karşı suç” olarak nitelendirdi ve ülkeleri bu tedbirleri uygulamamaya çağırdı. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise Washington’un yaklaşımını değiştirmesi ve yükümlülüklerini yerine getirmesi halinde diplomatik sürecin yeniden başlatılmasının mümkün olduğunu söyledi.

İran Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada, Tahran’a yönelik yeni ABD ekonomik tedbirlerinin “yasa dışı ve kınanması gereken” uygulamalar olduğunu ve “devlet terörü” seviyesine ulaştığını belirtti. Bakanlık, söz konusu tedbirlerin milyonlarca sivilin sağlığını ve geçim kaynaklarını “ciddi tehlikeye” attığını savundu.

Bakanlık, ABD’nin kampanyasını İranlılara “acı ve sıkıntı” yaşatmak ve temel haklarından mahrum bırakmak amacıyla tasarlanmış “acımasız bir araç” olarak nitelendirdi. Açıklamada, söz konusu tedbirlerin Tahran’ın görüşüne göre “uluslararası suç ve insanlığa karşı suç” düzeyine ulaştığı ifade edildi.

ABD, geçen pazartesi günü ekonomik baskı kampanyasının “Ekonomik Parya Operasyonu” adını verdiği yeni aşamasını duyurmuş ve İran’la ticari ilişkilerini sürdüren ülke ve kuruluşları da yaptırımların kapsamına alma tehdidinde bulunmuştu.

İran Dışişleri Bakanlığı, ABD yaptırımlarının “adı ve niteliği ne olursa olsun” uluslararası hukuka ve Birleşmiş Milletler Şartı’na aykırı olduğunu savundu. Bakanlık, Washington’u doları diğer ülkelere baskı yapmak ve onları İran’a yönelik politikasını izlemeye zorlamak için bir araç olarak kullanmakla suçladı.

Bakanlık ayrıca bu politikanın ülkelerin egemenliğini, ekonomik ve ticari ilişkilerini belirleme hakkını, içişlerine müdahale etmeme ilkesini ve BM üyesi ülkelerin egemen eşitliğini ihlal ettiğini belirtti.

İran Dışişleri Bakanlığı, tüm ülkeleri ABD yaptırımlarını uygulamaktan ve bunların doğurduğu sonuçları tanımaktan kaçınmaya çağırdı. Açıklamada, yaptırımlara katılmanın “bağımsız devletlere yasa dışı bir devlet iradesinin dayatılmasına ortak olmak” anlamına geleceği ileri sürüldü.

Bakanlık ayrıca uluslararası topluma ve BM kurumlarına, hukukun üstünlüğünü ve BM Şartı’nın ilkelerini savunmak için adım atma çağrısında bulundu.

Ekonomik savaş

İran Dışişleri Bakanlığı, “Ekonomik Parya” kampanyasının başlatılmasını İran’a karşı “ekonomik savaş ilanı” olarak değerlendirdi ve bunu ABD ile İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonlarıyla ilişkilendirdi.

Bakanlık, yeni ABD politikasının “ABD-İsrail ortak savaşı” olarak nitelendirdiği sürecin bir parçası olduğunu belirterek, İran’ın askeri ve ekonomik baskılara karşı ülkeyi savunmak için “tüm kapasitesini” kullanmaya kararlı olduğunu bildirdi.

Tahran ayrıca Washington ve Tel Aviv’i İran’a karşı “asılsız gerekçelerle” askeri operasyonlar düzenlemekle suçladı ve bu uygulamaların sürmesinin bölgesel ve uluslararası barış ve güvenliği tehlikeye attığını savundu.

Açıklamada BM ve üye ülkeler de ABD ve İsrail’in adımlarına karşı yeterli önlem almamakla eleştirildi ve uluslararası hukukun ihlal edilmesinin kalıcı bir uygulamaya dönüşmesi konusunda uyarıda bulunuldu.

İran Dışişleri Bakanlığı, Uluslararası Adalet Divanı’nın Ekim 2018’de verdiği bir karara da atıfta bulunarak, mahkemenin o dönemde Washington’dan gıda, tarım ürünleri, ilaç, tıbbi ekipman ve sivil havacılık güvenliği malzemeleri ile bunlara ilişkin ödemelerin ticaretini engelleyen kısıtlamaları kaldırmasını istediğini belirtti.

Bakanlık, yeni yaptırımların uluslararası toplum ve BM kurumlarının harekete geçmesini gerektirdiğini, özellikle gıda, ilaç, sağlık hizmetleri ve sivillerin geçim kaynakları üzerinde doğrudan etkisi olduğunu savundu.

İran Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasıyla eş zamanlı olarak Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, ABD’ye iki ülke arasında imzalanan mutabakat zaptında yer alan yükümlülükleri yerine getirme çağrısında bulundu.

Arakçi, X platformunda yaptığı paylaşımda diplomatik sürecin yeniden rayına oturtulmasının imkânsız olmadığını, ancak bunun Washington’un basit bir gerçeği anlamasına bağlı olduğunu söyledi.

Arakçi, “ABD güveni yeniden tesis etmeli, saygılı bir şekilde konuşmalı, haklarımızı tanımalı ve yükümlülüklerini yerine getirmeli” ifadelerini kullandı.

Arakçi’nin açıklamaları, Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ile Tahran’da gerçekleştirdiği görüşmeden bir gün sonra geldi. Görüşme, Katar’ın diplomatik süreci yeniden canlandırmaya yönelik girişimleri kapsamında gerçekleşti.

İki taraf perşembe günü gerilimin azaltılması ve diyaloğun yeniden başlatılması için koşulların hazırlanmasının yanı sıra Hürmüz Boğazı’ndaki deniz taşımacılığı düzenlemelerini, geçici ortak bir deniz koridoru oluşturulması önerisini ve boğazın mayınlardan temizlenmesine yönelik bir projeyi ele aldı.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ise ABD’nin bu aşamada ekonomik baskıyla hiçbir sonuç elde edemeyeceğini, savaşta da bunu başaramadığını belirterek İran’ın ekonomik baskılara karşı “kararlılıkla” durduğunu söylemişti.

Haziran mutabakatına bağlılık

Savaş, 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısıyla başladı. Tahran buna Hürmüz Boğazı’nı kapatarak karşılık verirken, Washington daha sonra İran limanlarına deniz ablukası uygulamaya başladı.

İran ayrıca İsrail ve Washington’un Arap müttefiki ülkelere füze ve insansız hava araçlarıyla saldırılar düzenledi. Tahran, saldırılarında savaşta ABD güçleri tarafından kullanılan askeri tesisleri hedef aldığını bildirdi.

Diplomatik girişimler sonucunda nisan ayında ateşkes sağlandı. Bunun ardından haziran ortasında nihai bir anlaşmaya yönelik görüşmelerin önünü açan bir mutabakat zaptı imzalandı. Ancak temmuz ayının başında çatışmaların kısa süreli yeniden başlamasıyla söz konusu mutabakat bozuldu.

Tahran, yeni bir diplomatik sürecin temelinin haziran ayında imzalanan mutabakat olması gerektiğinde ısrar ediyor. İran, Washington’un kendisinin karşı adımlar atmasından önce ABD ablukasını ve ekonomik yaptırımları kaldırması da dahil olmak üzere mutabakatta yer alan yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiğini savunuyor.

İran ayrıca haftalardır Umman Sultanlığı ile Hürmüz Boğazı’ndaki deniz taşımacılığına ilişkin yeni düzenlemeler konusunda görüşmeler yürütüyor. İranlı yetkililer ise boğazın tamamen yeniden açılmasının, ABD’nin Tahran’a göre haziran mutabakatında yer alan yükümlülüklerini yerine getirmesine bağlı olduğunu vurguluyor.


Altı aylık sessizlik… Mücteba Hamaney’in ortaya çıkmaması soru işaretlerini artırıyor

İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney’in fotoğrafını taşıyan bir kişi, Tahran’da eski dini lider Ali Hamaney için düzenlenen cenaze töreninde (AP)
İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney’in fotoğrafını taşıyan bir kişi, Tahran’da eski dini lider Ali Hamaney için düzenlenen cenaze töreninde (AP)
TT

Altı aylık sessizlik… Mücteba Hamaney’in ortaya çıkmaması soru işaretlerini artırıyor

İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney’in fotoğrafını taşıyan bir kişi, Tahran’da eski dini lider Ali Hamaney için düzenlenen cenaze töreninde (AP)
İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney’in fotoğrafını taşıyan bir kişi, Tahran’da eski dini lider Ali Hamaney için düzenlenen cenaze töreninde (AP)

Savaşı fitilleyen ve Mücteba Hamaney’i İran’ın Dini Lideri konumuna getiren hava saldırılarından altı ay sonra, ağır yaralanan Mücteba’nın hâlâ hiçbir şekilde kamuoyunun karşısına çıkmaması, ülke yönetiminin merkezinde büyük bir boşluk yaratıyor.

Şarku'l Avsat'ın Reuters’ten  aktardığına göre, İran’ın hem Ortadoğu’yu ateşe veren hem de zaten kırılgan olan ülke ekonomisine ağır darbeler vuran bir savaşla ilgili kader niteliğinde kararlarla karşı karşıya kaldığı bu dönemde, Mücteba Hamaney’in sağlık durumu ve üstlendiği role ilişkin soru işaretleri her geçen gün artıyor.

İranlı yetkililer ve ülke içindeki üst düzey kaynaklar, Hamaney’in görünümünü bozan ağır yaralarının tedavisini sürdürürken güvenlik gerekçeleriyle devleti perde arkasından yönettiğini ve ipleri elinde tuttuğunu belirtiyor. Günlük yönetim yetkilerinin ise geniş kapsamlı olarak üst düzey bir yetkili grubuna devredildiği ifade ediliyor.

Ancak savaşın başlamasından bir hafta sonra göreve atanmasından sonra kendisine ait tek bir fotoğraf, video veya ses kaydı dahi yayınlanmaması, sözünün son karar mercii olması gereken bir ülkede İranlılar arasındaki şüpheleri derinleştiriyor.

Washington’daki Ortadoğu Enstitüsü’nden Alex Vatanka durumu şu sözlerle değerlendiriyor: "Artık soru Mücteba’nın hayatta olup olmadığı değil; İran’ın hâlâ fiilen görevini yapan bir Dini Lideri olup olmadığıdır."

Hamaney’in İran halkına mesajları, haber bültenlerinde sunucular tarafından okunan sınırlı sayıdaki yazılı açıklamadan ibaret kaldı. Mücteba, geçen ay babası için düzenlenen bir haftalık cenaze merasimlerine bile katılmadı.

Üst düzey yetkililer ve konuya yakın kaynaklar, bu yokluğu suikast endişelerine bağlıyor; Dini Lider'in üst düzey yetkililerle sık sık toplantılar yaptığını, bütün kritik raporları incelediğini ve önemli konularda son kararı verdiğini savunuyor.

Nitekim Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, 10 Ağustos’ta Hamaney ile yedi saat süren bir toplantı gerçekleştirdiğini açıkladı.

Ancak bu durum, İran yönetimine en sadık radikal kesimler arasında bile şüphe uyandırmaya başladı. İran’ın dini eğitim merkezi olan Kum kentindeki bir Besic milis gücü üyesi, "Ülkeyi yönettiğine ve ipleri elinde tuttuğuna dair bize güven verecek şekilde liderimizin sesini duymaya veya bir işaret görmeye ihtiyacımız var" ifadelerini kullandı.

Hassas konuyu değerlendirmek için isminin gizli kalmasını isteyen Besic üyesi, Hamaney’in hâlâ kritik kararları aldığına inandığını ancak tek bir fotoğrafın bile olmamasının moral bozduğunu ve İran’ın çıkarına olmadığını ifade etti.

Yönetim muhalifleri veya kapsamlı reform isteyen İranlılar arasında ise tepkiler çok daha net. Tahran’da yaşayan ve ismini vermek istemeyen reform yanlısı iş insanı Şehruh, "Mücteba’nın öldürülmediğini nereden bileceğiz?" diye sorarak, "Karar alma süreçlerine katıldığını kanıtlamayı bir kenara bırakın, hayatta olduğuna dair tek bir işaretin bile olmaması hiç mantıklı değil" ifadelerini kullandı.


Pakistan: Hürmüz’ün yeniden açılması yönündeki diplomatik çabalarda ivme var

Pezeşkiyan, Tahran'da Asım Münir'i kabul etti, (İran Cumhurbaşkanlığı)
Pezeşkiyan, Tahran'da Asım Münir'i kabul etti, (İran Cumhurbaşkanlığı)
TT

Pakistan: Hürmüz’ün yeniden açılması yönündeki diplomatik çabalarda ivme var

Pezeşkiyan, Tahran'da Asım Münir'i kabul etti, (İran Cumhurbaşkanlığı)
Pezeşkiyan, Tahran'da Asım Münir'i kabul etti, (İran Cumhurbaşkanlığı)

Pakistan, dün yaptığı açıklamada, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması yönündeki diplomatik çabalarda “ivme” gördüğünü belirtti. Ancak İslamabad, deniz ulaşımının yeniden başlatılması konusunda nihai kararın Tahran ve Washington’a ait olduğunu vurguladı.

Pakistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tahir Andrabi İslamabad’da düzenlediği basın toplantısında, Genelkurmay Başkanı Mareşal Asım Münir’in bu haftanın başında Tahran’a gerçekleştirdiği ziyaretin, boğazın yeniden açılması ve diplomatik sürecin canlandırılması amacıyla yürütülen “yenilenmiş çabaların” devamı olduğunu söyledi.

Andrabi, “Hürmüz Boğazı’nın açılması gibi önemli konuda bir miktar ivme oluşacağı konusunda iyimserliğimizi koruyoruz. Çünkü boğazın durumu, tedarik zincirlerinde, özellikle de enerji arzında yaşanan aksaklıklar nedeniyle herkesi etkiliyor” dedi.

Münir’in ziyaretinin ardından diplomatik girişimlerin sürdüğünü belirten Andrabi, Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani’nin dün Tahran’a gerçekleştirdiği ziyaret ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile görüşmesi de dahil olmak üzere çeşitli takip ziyaretleri ve bölgesel temasların devam ettiğini ifade etti.

Andrabi, bir uzlaşıya varılması için “koordineli çabalar” yürütüldüğünü ve özellikle Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasının hedeflendiğini belirtti. Ancak bunun nihayetinde “Tahran ve Washington’da alınması gereken egemen bir karar” olduğunu ifade etti.

Pakistanlı sözcü, Münir’in ziyaretinin, İran ile ABD arasında haziran ayında imzalanan ve boğazın yeniden açılmasına ilişkin düzenlemeler de içeren mutabakat zaptını yeniden canlandırmayı amaçladığını, ancak söz konusu anlaşmanın daha sonra çöktüğünü belirtti.

GTHY
İran’ın Bender Abbas kıyıları yakınlarında Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)

Andrabi, Münir’in Tahran’a ABD Başkanı Donald Trump’ın veya ABD’nin özel temsilcisi olarak gittiği yönündeki haberleri de yalanladı. Bu iddiaları “yanıltıcı ve gerçekler açısından yanlış” olarak nitelendiren Andrabi, ziyaretin yalnızca Pakistan’ın Washington ile Tahran arasındaki arabuluculuk rolü çerçevesinde gerçekleştirildiğini söyledi.

Münir’in Tahran’daki görüşmelerinde bölgesel gerilimin azaltılması, askeri çıkmazın aşılması ve bölgeye barış ve istikrar getirecek müzakere edilmiş bir çözümün ele alındığını belirten Andrabi, ziyaretin İslamabad’ın ABD ile İran arasındaki anlaşmazlıkların azaltılması yönündeki “samimi ve yapıcı” rolünü yansıttığını ifade etti.

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar’ın da Münir’in ziyaretiyle eş zamanlı olarak diplomatik temaslarını sürdürdüğünü belirten Andrabi, Dar’ın Türkiye, Mısır ve bölgedeki diğer ülkelerin dışişleri bakanlarıyla görüşmeler gerçekleştirdiğini belirtti.

Pakistan’ın girişimleri, İran ile Umman arasında Hürmüz Boğazı’ndaki deniz ulaşımına ilişkin yeni düzenlemeler konusunda yürütülen görüşmelerle aynı dönemde gerçekleşiyor. Görüşmeler kapsamında gemiler için geçici bir deniz koridoru oluşturulması önerisi de bulunuyor.

Andrabi’ye, İslamabad’ın İran ile Umman arasında, ticari gemilerden ücret alınmasını öngören geçici bir koridorun yeniden açılmasına yönelik anlaşmayı destekleyip desteklemeyeceği soruldu. Pakistanlı sözcü, bu konuda doğrudan bir tutum ortaya koymaktan kaçındı.

Andrabi, “Bu, daha geniş kapsamlı görüşmelerin bir parçası. Ücret alma hakkı, boğaza kıyısı bulunan ülkelerin bu ücretleri tahsil etme hakkı veya gemileri boğazdan geçen ülkelerin yükümlülükleri gibi kapsamlı tartışmanın her bir unsuruna ilişkin yorum yapmak istemiyorum” ifadelerini kullandı.