ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Tel Aviv'in dış politikası Washington'ın ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu.

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
TT

ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)

Akil Abbas

ABD'nin Maryland eyaletinde 16 Eylül 1997 tarihinde 17 yaşındaki lise öğrencisi Samuel Sheinbein, aynı yaşlardaki bir arkadaşıyla birlikte 19 yaşındaki lise öğrencisi Alfredo Enrique Tello’yu öldürdü. Sheinbein, aşık olduğu, ancak aşkına karşılık bulamadığı okul arkadaşının Tello ile çıkmasına kızdığı için bu cinayeti işlemişti.

Tello, boğularak öldürülmüş, ardından cesedi parçalara ayrılmış ve sonra da yakılmıştı. Kalıntıları ise çöp torbalarına konarak boş bir evin deposuna atılmıştı. Sheinbein’in babası İngiliz Mandası altındaki Filistin topraklarında doğmuş ve 6 yaşında ABD’ye göç etmeden önce İsrail vatandaşlığı almıştı. Sheinbein’in, bu durumdan yararlanarak cinayetten günler sonra İsrail'e kaçtığı ortaya çıktı. Sheinbein, o dönemde yürürlükte olan ve başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsrail vatandaşlarının sınır dışı edilmesini önleyen İsrail yasasından yararlanmak için İsrail vatandaşlığı aldı. ABD, İsrail'in bu mantığını reddetti ve Sheinbein'in ABD yasalarına göre yargılanmak üzere kendisine iade edilmesini talep etti.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, iki ülke arasında yaşanan ve ABD basınının gündeminden düşmeyen uzun soluklu ve hararetli hukuki ve siyasi tartışmalar çerçevesinde İsrail'e ‘en üst düzeyde iş birliği’ göstermesi çağrısında bulundu. Bunun yanında ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti. İsrail hükümeti, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığını iptal etme ve yargılanmak üzere ABD’ye iade etme girişimleri de dahil olmak üzere ABD'nin talebini karşılamak için çeşitli çabalar sarf etti.

ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti.

Bu çabalar 1999 yılında İsrail Yüksek Mahkemesi'nin, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığından çıkarılmasının ve ABD’ye iadesinin hukuka aykırı olduğuna dair nihai ve temyizsiz kararıyla bozuldu. Sonunda Sheinbein, İsrail'de reşit olmayan biri olarak yargılandı ve 24 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sheinbein cezasının 4 yılını çektikten sonra izin alma ve 16 yılını çektikten sonra şartlı salıverilme hakkı kazandı. Bu cezayı hafif bulan ABD, Sheinbein'in tutuklanıp ABD'ye gönderilmesi için Interpol'e başvurdu.

Sheinbein'in 2014 yılında İsrail’deki bir hapishanede gardiyanlara ateş açtıktan sonra öldürülmesi, ABD’de büyük tartışmalara ve kurbanın ait olduğu grup olan Latin Amerikalılar arasında büyük rahatsızlığa neden oldu. Ancak aynı zamanda ABD’deki Sheinbein dosyası da kapandı.

ABD Kongresi’nin İsrail'e yardımı askıya alma tehdidini yerine getirmemesinin nedenlerinden biri, ABD’nin İsrail'de gerçek bir kuvvetler ayrılığı olduğuna, yüzden İsrail’deki yargı makamlarının hükümetin siyasi çıkarları lehine kararlar vermeye zorlanamayacağına ve İsrail hükümetinin ABD’nin öfkesinin sonuçlarından kaçınmak için Sheinbein’i iade etme konusunda samimiyetle çalıştığına inanmasıydı. Bu durum, Arap dünyasında İsrail ve ABD arasındaki ilişkiye dair genel su-i zannı derinleştiren yaygın ve beklenen davranıştan farklıydı. Bir başka neden de İsrail parlamentosu Knesset'in daha sonra, ilki 1999 yılında ve ikincisi ise 2001 yılında olmak üzere, belirli koşullar altında başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsraillilerin sınır dışı edilmesine izin veren iki yasa çıkarmış olmasıydı.

ABD ulusal güvenliğine hizmet

Kökünde apolitik olan ve Arap-İsrail çatışmasıyla ilgisi bulunmayan bu karmaşık mesele, neredeyse iki yıl sürdü. Birçok hukuki ve insani detaya sahip ve bundan kaynaklanan siyasi baskıları olan bu karmaşık dava, İsrail ve ABD arasındaki yakın ilişkinin, özellikle de iki farklı ama birbiriyle bağlantılı yönünün anlaşılmasına yardımcı olacak unsurları barındırıyor.

Bu yönlerden ilki, ABD’li politikacıların ve nüfuz sahiplerinin İsrail'i, ABD’nin Batı Avrupa'ya baktığı gibi anlaşılabilecek ve ele alınabilecek şeffaf bir demokrasiye sahip ABD benzeri bir siyasi sistem, güçlü bir müttefik ve ortak temel değerlere sahip önemli bir ticaret ortağı olarak görmeleridir.

İkincisi ise 1950'li yılların sonlarından bu yana, özellikle de İsrail'in 1956’daki 6 Gün Savaşı sırasında işgal ettiği Sina Yarımadası'ndan çekilme konusunda yaşanan İsrail-ABD anlaşmazlığından sonra İsrail dış politikasının bölgesel ve küresel olarak ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışmasıdır.

İsrail, 1950'li yıllardan beri dış politikasını ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışıyor.

Bu ikincisi, İsrail'in, yerli nüfusunun kaderiyle ilgilenmeyen, kapitalist bir yatırım ve kalkınma aracı olarak toprakla ilişkinin anlamına dair Batının varsayımları ve Avrupa’nın yardımları üzerine kurulu modern bir devlet olarak ideolojik yapısıyla da tutarlıydı. Bu ülkede yürürlükte olan siyasi sistem, Batının Arap ülkeleriyle olan ve kurumlardan ziyade kişilere odaklanan zorlu ilişkilerin aksine, yöneten kişilerden/partilerden bağımsız ve kurumsal olarak sorunsuz bir şekilde ele alınabilen liberal bir parlamenter sisteme dayanıyor.

İsrail, ABD'nin bölgedeki çıkarlarını desteklemede, özellikle de Soğuk Savaş sırasında Arap dünyasının büyük bölümünü kapsayan ya da sempati duyan Doğu Bloğu’nun etkisinin genişlemesini önlemek için Batı Bloğu için eşsiz bir politik ve güvenlik kalesi haline gelerek çok önemli bir rol oynadı. İsrail'in bu bağlamda yürüttüğü önemli faaliyetler arasında Sovyetler Birliği’nin bölgedeki, özellikle de Arap ülkelerindeki eylemleri ve hareketleri hakkında istihbarat toplamak ve ABD’ye Mısır tarafından konuşlandırılan SAM-2 uçaksavar füze sistemi ve diğer askeri, lojistik ve diplomatik iş birliği biçimleri hakkında istihbarat sağlamak vardı.

dfvrgb
Ortak askeri tatbikatlar sırasında eğitime katılan İsrailli paraşütçüler ve ABD’li askerler, 2018 (AFP)

Tüm bunlar olurken İsrail, ABD’nin o dönemde az sayıdaki Arap müttefikinden duyduğu şüphenin aksine, Doğu Bloğu'na hiçbir sırrını sızdırmayan güvenilir bir müttefik olduğunu kanıtladı. Aslında İsrail, ABD'nin o dönem Cemal Abdunnasır yönetimindeki Mısır'ın başını çektiği ve Suriye, Irak, Libya, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Arap halklarının çoğunu kapsayan Doğu ve Batı karşıtı kampa sempati duyan sosyalist eğilimli Arap milliyetçiliğini kontrol altına almasında ve böylece engellemesinde önemli bir rol oynadı.

İsrail, ABD’ye zaman zaman aralarında yaşanan bazı anlaşmazlıklarda bile açıkça meydan okumalarında ve karşı çıkmalarında ısrarcı olmaktan kaçındı. Daha ziyade Arap dünyasının büyük bir kısmının sürekli ve çoğu zaman beyhude bir ulusal gururla yaptığı gibi, ABD'den mümkün olan azami tavizi koparmak için sessizce ve perde arkasında olabildiğince baskı uygulayarak uzlaşmaya yöneldi.

AIPAC'in önemi

İşte tam da bu noktada 1950’li yılların sonlarında kurulan, ancak 1970’li yıllar ve sonrasında ABD’li Cumhuriyetçi ve Demokrat partili karar alıcılar arasında İsrail vizyonunu tanıtmada etkili olabilen Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi’nin (AIPAC) önemi ortaya çıkıyor. AIPAC'in Amerikan siyaset sahnesindeki rolü, Arap siyasetçilerin korktuğu ve politika yapımını kontrol eden devasa bir etki makinesi olduğu yönündeki çok abartılı algısının aksine ister sağcı ister solcu olsun, dönemin İsrail hükümeti tarafından belirlenen ülke çıkarını ABD'nin Ortadoğu’daki politikasıyla ilişkilendirmedeki ustalığında yatıyor. Çünkü AIPAC, ABD'li karar vericileri bu çıkarları korumanın ABD’nin ulusal güvenliğine hizmet ettiğine ikna etme görevini üstleniyor. Ancak dış politika arenasındaki en güçlü lobi grubu olmasına rağmen, bu görevinde çoğu zaman başarısız oluyor.

fvertbg
İsrail için casusluk yapmaktan hüküm giyen ABD vatandaşı Jonathan Pollard, 30 yıllık mahkumiyetin ardından hapisten çıktıktan sonra New York'ta bir mahkeme salonundan ayrılırken 20 Kasım 2015 (AFP)

İsrail'in ABD ile olan anlaşmazlıklarını nasıl yönettiğinin en iyi örneklerinden biri, ABD Donanması'nda görev yapmış Yahudi asıllı ABD’li istihbarat analisti Jonathan Pollard'ın davasıdır. Pollard, 1985 yılında tutuklandı ve ABD federal mahkemesinde İsrail adına casusluk suçundan yargılanarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Sonraki 30 yıl boyunca göreve gelen hemen hemen her İsrail hükümeti, AIPAC ile birlikte, birbirini izleyen ABD yönetimlerini Pollard'ı insani ya da sağlık gerekçeleriyle yahut başkan tarafından çıkarılacak özel bir afla serbest bırakılmasına ikna etmeye çalıştı. Ancak bu süre zarfında göreve gelen ABD yönetimleri, ABD'nin çeşitli savunma ve istihbarat kurumlarının yetkililerinin de benzer bir şekilde reddetmesiyle desteklenen bu talepleri reddettiler. Zira başka ülkeler adına casusluk yapmaktan hüküm giymiş kişiler hakkında şartlı tahliye ya da af kararı alınmaması gibi güçlü bir Amerikan geleneği söz konusu.

İsrail her zaman ABD'ye karşı açıkça meydan okumaktan ve karşı çıkmaktan kaçınmış ve anlaşmazlıkları sessizce çözmeye dikkat etmiştir.

Eski ABD Başkanı Bill Clinton, İsrail'in Filistinlilerle geçici düzenlemeleri sona erdirecek ve iki devletli bir çözümü hayata geçirecek bir anlaşmayı (1998 Wye Nehri Anlaşması) kabul etmesini sağlamak için 1998 yılında İsrail hükümetinin Pollard'ın serbest bırakılmasını talep etmesi üzerine bu geleneği bozmaya çalıştı.

Savunma Bakanlığı yetkilileri tarafından desteklenen dönemin ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü George Tenet, Clinton'ın vermek istediği tavizi protesto etti ve Pollard'ın serbest bırakılması halinde istifa edeceği tehdidinde bulundu.

Ancak 2015 yılına gelindiğinde eski başkanlardan Barack Obama, yine İsrail'in talebi ve AIPAC'in ısrarlı baskısı üzerine Pollard'ın şartlı tahliyesine karar verdi. Obama'nın Beyaz Saray'daki son yılında aldığı kararın gerekçesi olarak kamuoyuna ABD yasalarının buna izin verdiği açıklaması yapıldı. Pollard casusluk davalarında verilen cezayı çekmişti. ABD’de ömür boyu hapis cezası 30 yıldır. Hükümlünün bundan sonra insani, sağlık ya da diğer nedenlerle şartlı tahliye talep etme hakkı vardır. Ancak ABD’li yetkililerin özellikle casusluk davalarında bu tür bir tahliyeye izin vermesi nadir görülür.

Büyük olasılıkla Obama’nın Pollard'ı şartlı tahliye etmesinin asıl nedeni, Filistinlilerle bir barış anlaşması imzalanması çerçevesinde İsrail'i yatıştırmaktı. Fakat bu girişim de başarısız oldu. Şartlı tahliye kararı Pollard'ın İsrail'e gitmesine izin verilmeden önce beş yıl boyunca ABD’de kalmasını gerektiriyordu. İsrail, Pollard'a hapisteyken vatandaşlık vermişti.

Pollard, 2020 yılının son gününde İsrail'e gitti ve burada kahramanlar gibi karşılandı. Başbakan Binyamin Netanyahu havaalanında bizzat karşıladığı Pollard’a ve eşine İsrail kimlik kartlarını takdim etti. Netanyahu Pollard’a hitaben, “Artık evindesin... Ne güzel bir an” dedi ve Pollard’ın gelişi için İbranice bir şükran duası okudu. Pollard, ABD’de ise bir vatan haini olarak görülüyor.  Özellikle ABD’nin güvenlik ve istihbarat teşkilatlarındaki pek çok kişi onun hak etmediği bir şekilde serbest bırakılmasını sağlayan özel bir siyasi durumdan yararlanarak kayırıldığına inanıyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Pakistan Genelkurmay Başkanı Munir, İranlı üst düzey yetkililerle gerilimi düşürme yollarını görüştü

Kalibaf'ın resmi internet sitesinde pazartesi günü Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Munir ile görüşmesinden yayımlanan fotoğraf.
Kalibaf'ın resmi internet sitesinde pazartesi günü Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Munir ile görüşmesinden yayımlanan fotoğraf.
TT

Pakistan Genelkurmay Başkanı Munir, İranlı üst düzey yetkililerle gerilimi düşürme yollarını görüştü

Kalibaf'ın resmi internet sitesinde pazartesi günü Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Munir ile görüşmesinden yayımlanan fotoğraf.
Kalibaf'ın resmi internet sitesinde pazartesi günü Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Munir ile görüşmesinden yayımlanan fotoğraf.

Pakistan Genelkurmay Başkanı Mareşal Asım Munir, İslamabad'ın İran ile ABD arasında arabuluculuk sürecine dahil olmasının ardından üçüncü kez İran'ın başkenti Tahran'a gitti. Munir'in ziyareti, geçen hafta ABD Başkanı Donald Trump ile daha önce kamuoyuna açıklanmayan bir telefon görüşmesi yapmasının ardından gerçekleşti.

Munir, bölgedeki istikrarın yeniden sağlanmasına yönelik Pakistan girişimleri kapsamında İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ile görüştü. Kalibaf'ın ofisinden yapılan açıklamada, görüşmede bölgedeki istikrarın yeniden tesis edilmesine yönelik çabaların ele alındığı belirtildi.

İslamabad görüşmelerinde İran heyetine başkanlık eden Kalibaf, ABD'nin tarafların vardığı mutabakat zaptında yer alan yükümlülüklerini defalarca ihlal ettiğini söyledi. Kalibaf, "Tarafların mutabakat zaptındaki taahhütleri açık" diyerek, Washington'ın yükümlülüklerine uymayarak bölgedeki istikrarın önüne geçtiğini ve "ABD'ye güvenmemek için bir neden daha sunduğunu" ifade etti.

Tahran'ın baskılar karşısında tutumunu değiştirmeyeceğini vurgulayan Kalibaf,  "İran, mutabakat zaptında yer alan şartların uygulanmasında ısrar ediyor. Mutabakat zaptı temelinde kendi taahhütlerine uyması gereken taraf ABD'dir" diye konuştu.

Munir ise açıklamaya göre, bölgede istikrarın yeniden sağlanmasına yönelik çabalarını sürdüreceğini belirtti.

Munir ayrıca, İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai ile ayrı bir görüşme gerçekleştirdi. Görüşmede İslamabad mutabakatının seyri ve Hürmüz Boğazı'yla ilgili gelişmeler ele alındı.

ghyj
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi tarafından yayımlanan, Muhsin Rızai ile Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Munir'in Tahran'daki görüşmesinden bir fotoğraf.

Rızai, Tahran'ın "ABD'ye güvenmediğini" belirterek, Washington'ın davranışlarını değiştirmesi ve mutabakatın şartlarını yerine getirmek için somut adımlar atması gerektiğini söyledi.

İran devlet televizyonuna göre Rızai, Hürmüz Boğazı üzerindeki "İran'ın güvenlik yönetimi" konusundaki tutumunu yineledi. Rızai, herhangi bir ilerleme sağlanabilmesi için ABD'nin İslamabad mutabakatında yer alan yükümlülüklerini yerine getirmek üzere somut adımlar atması gerektiğini vurguladı.

Munir de Pakistan'ın İslamabad mutabakatına ulaşılması için büyük çaba harcadığını belirterek İran ile Pakistan arasındaki "kardeşlik ve dostluğa" dikkat çekti. İslamabad'ın iki ülke arasındaki ortak sınırda güvenliğin güçlendirilmesi için de kapsamlı çalışmalar yürüttüğünü söyledi.

gt
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Munir'i Tahran'da kabul etti (İran Cumhurbaşkanlığı)

İran devlet televizyonu, görüşmeden görüntüler yayımlayarak bunları Rızai ile Munir arasındaki Tahran'daki "dostane görüşmeye" ait görüntüler olarak sundu.

Pakistan Genelkurmay Başkanı ayrıca İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile bir araya gelerek görüşmeler gerçekleştirdi. Bu görüşme, İslamabad'ın gerilimi düşürme ve çözüm sürecini ilerletme çabaları kapsamında Tahran'da yürütülen temaslar zincirinin bir parçası oldu.

Munir, İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi ile birlikte Tahran'a geldi. Pakistan ordusu, ziyaretin çatışmanın "barışçıl, kalıcı ve kapsamlı bir çözüme" kavuşturulması yönündeki çabaları ilerletmeyi amaçladığını açıkladı. Ziyaret, Washington'ın İran ve ticari ortakları üzerindeki ekonomik baskıyı artırmaya yönelik yeni bir plan açıklamasının hemen öncesine denk geldi.

cs
İran İçişleri Bakanı İskender Mümini, Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Munir ve beraberindeki heyeti Tahran'ın batısındaki Mehrabad Havalimanı'na gelişlerinde karşıladı (İran Cumhurbaşkanlığı)

Pakistan'daki üç kaynak, Reuters'a yaptıkları açıklamada Munir'in Tahran'daki görüşmelerinden birkaç gün önce Trump ile telefon görüşmesi gerçekleştirdiğini söyledi. Görüşme, Washington'ın İran ve ticari ortaklarına yönelik ekonomik baskıyı artıracak yeni bir plan açıklamaya hazırlandığı sırada yapıldı.

Munir ile Trump arasındaki görüşmede nelerin ele alındığı ise netlik kazanmadı. Beyaz Saray Basın Sözcüsü Ofisi, Reuters'ın konuya ilişkin yorum talebine yanıt vermedi.

Pakistan ordusu pazartesi günü yaptığı açıklamada, aynı zamanda Kara ve Savunma Kuvvetleri Komutanı olarak görev yapan Munir'in, İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi ile birlikte "bölgesel barış ve istikrarı güçlendirme çabaları" kapsamında İran'a gittiğini bildirdi.

Ordu açıklamasında Munir'in, "Ortadoğu'daki çatışmaya barışçıl, kalıcı ve kapsamlı bir çözüm bulunmasına yönelik çabaların güçlendirilmesine odaklanacağı" belirtildi.

Ziyaret, 28 Şubat'ta ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarıyla başlayan savaşın üzerinden yaklaşık altı ay geçmesinin ardından gerçekleşti. Doğrudan çatışmaların şiddeti azalırken, savaşın sona erdirilmesinin koşulları ve Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması konusundaki anlaşmazlıklar nedeniyle müzakere süreci halen çıkmazda bulunuyor.

İran Dışişleri Bakanlığı ziyareti pazar günü duyurdu. Bakanlık Sözcüsü İsmail Bekayi, Munir'in ikili iş birliğini güçlendirmek ve İslamabad'ın bölgede barış ve güvenliğin pekiştirilmesine yardımcı olma çabalarını sürdürmek amacıyla resmi bir heyete başkanlık edeceğini söyledi.

Pakistanlı bir hükümet yetkilisi, İran ile Pakistan'ın "doğrudan temas halinde" olduğunu belirtti.

Reuters, Pakistanlı bir kaynağa dayanarak Munir'in Tahran'da İran'ın dini lideri Mücteba Hamaney'e yakın isimlerle görüşmesinin beklendiğini bildirdi.

cdfgthy
Muhsin Rızai, Pakistan İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi ile çarşamba günü Tahran'da görüştü (İran devlet televizyonu)

Bir başka Pakistanlı hükümet yetkilisi, ABD ile İran arasındaki gerilimin ziyaretin ana gündem maddelerinden biri olacağını, ayrıca İran'la müttefik Husilerin Kızıldeniz'de düzenlediği son saldırıların da ele alınacağını söyledi.

Yetkili, görüşmelerde Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan'ın kısa süre önce imzaladığı savunma anlaşmasının da gündeme geleceğini belirtti.

Üçüncü bir Pakistanlı kaynak ise Washington ile Tahran arasında "güven krizi" bulunduğunu belirterek, Munir'in ziyaretinin amacının karşılıklı güvensizliği azaltmak olduğunu söyledi.

Yaptırımlar ve baskı

Munir'in ziyareti, Washington'ın pazartesi günü Tahran'a yönelik yeni yaptırım turunun ayrıntılarını açıklamasıyla aynı zamana denk geldi. ABD Hazine Bakanı Scott Bessent daha önce İran'a karşı "tarihin en ağır yaptırımlarının" uygulanacağı uyarısında bulunmuştu.

Trump geçen hafta, İran'a "herhangi bir şekilde hayat damarı sağlayan" ülkelerin ekonomik sonuçlarla karşı karşıya kalacağı uyarısında bulunmuştu. Bu açıklama, Tahran'ın tecrit edilmesini ve ticari ortakları üzerindeki baskının artırılmasını hedefleyen kampanyanın parçası olarak değerlendirildi.

İran ise Körfez'den petrol ihracatını durdurma tehdidinde bulundu. Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai de ABD öncülüğündeki kampanyaya katılan ülkelerin "düşman" olarak değerlendirileceği uyarısında bulunarak, bu ülkelerin çıkarlarının ve Hürmüz Boğazı'na alternatif petrol sevkiyat güzergâhlarının hedef alınabileceği tehdidinde bulundu.

Pakistan, savaş boyunca Tahran ile Washington arasındaki arabuluculuk rolünü sürdürürken İran'ın ticari ortaklarından biri olmayı da sürdürdü.

İslamabad'ın önceki girişimleri, haziran ayında bir mutabakat zaptının imzalanmasıyla sonuçlanmış ve savaşın sona erdirilmesi ile İran'ın nükleer programına ilişkin bir anlaşmaya ulaşılması için yeni bir süreç başlatmıştı. Ancak çatışmaların yeniden başlamasıyla süreç sekteye uğradı ve savaşın bölgeye yayılabileceğine ilişkin endişeler arttı.

Pazartesi günkü ziyaret, Pakistan'ın arabuluculuk sürecine dahil olmasından bu yana Munir'in Tahran'a gerçekleştirdiği üçüncü ziyaret oldu.

Associated Press, pazar günü iki bölgesel yetkiliye dayandırdığı haberinde ziyaretin, İslamabad'ın ABD ile İran arasındaki gerilimi düşürme ve iki tarafı yeniden müzakere masasına dönmeye teşvik etme çabalarının bir parçası olduğunu bildirdi.

Ziyaretin açıklanmasından önce Munir ile İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi arasında telefon görüşmesi gerçekleşti. Bu görüşme, Pakistan'ın heyetin Tahran'a hareketinden önce iki tarafla yürüttüğü bir dizi temasın son halkası oldu.

On gün önceki girişim

Munir'in girişimi, Pakistan İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi'nin 11 ve 12 Ağustos'ta Tahran'a gerçekleştirdiği ziyaretin yaklaşık on gün sonrasına denk geldi. Nakvi bu ziyaret sırasında Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, İçişleri Bakanı İskender Mümini ve Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai ile görüşmüştü.

O dönemde iki yetkili, ziyaretin Tahran'ı Pakistan ve Katar'ın arabuluculuğunda hazırlanan 14 maddelik mutabakat zaptı temelinde Washington ile müzakereleri yeniden başlatmaya teşvik etmeyi amaçladığını söylemişti.

Nakvi, Pakistan Başbakanı ve Munir'den Pezeşkiyan'a bir mesaj iletmiş, ancak mesajın içeriği açıklanmamıştı. Nakvi ayrıca İranlı yetkililerle ikili ilişkileri ve ekonomik iş birliğini ele almıştı.

Nakvi'nin Rızai ile görüşmesinde iki taraf ekonomik iş birliğinin genişletilmesi çağrısında bulunurken, Rızai iki ülke arasındaki stratejik ilişkilerin önemini vurgulamış ve ticaret hacminin iki katına çıkarılması çağrısı yapmıştı.

Pakistan Savunma Bakanı Khawaja (Havace )  Asif, söz konusu temasların yürütüldüğü sırada Bloomberg'e yaptığı açıklamada, "İşler yeniden bir barış düzenlemesine veya anlaşmaya doğru ilerliyor" demişti.

Asif, "Son iki veya üç gündeki göstergeler, bir tür düzenlemeye yaklaştığımızı gösteriyor" diyerek kalıcı bir barışa ulaşılmasının bölgenin çıkarına olacağını belirtmişti.

Ancak Rızai aynı dönemde Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasının savaşın sona erdirilmesine, Washington'ın tutumunu değiştirmesine ve İran'ın dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılmasına bağlı olmaya devam edeceğini açıklamıştı. Rızai, bu şartları Tahran'ın Umman'la görüştüğü deniz ulaşımına ilişkin düzenlemelerden ayrı tutmuştu.

Munir'in ziyaretinin ardından Umman'dan da bir diplomatik girişim gelmesi bekleniyor. Bekayi, Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamed el-Busaidi'nin salı günü Tahran'ı ziyaret ederek "Hürmüz Boğazı'nın güvenliği ve buradaki deniz ulaşım güzergâhlarını" görüşeceğini açıkladı. Bu ziyaret, İran ile Umman arasında gemilerin boğazdan geçişine ilişkin yeni bir çerçeve oluşturulmasına yönelik müzakereler sürerken gerçekleşecek.


ABD, İran’ı izole etmek için ekonomik çıkarma günü başlattı

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, pazartesi günü Washington'daki Hazine Bakanlığı binasında düzenlediği basın toplantısında. (AFP)
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, pazartesi günü Washington'daki Hazine Bakanlığı binasında düzenlediği basın toplantısında. (AFP)
TT

ABD, İran’ı izole etmek için ekonomik çıkarma günü başlattı

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, pazartesi günü Washington'daki Hazine Bakanlığı binasında düzenlediği basın toplantısında. (AFP)
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, pazartesi günü Washington'daki Hazine Bakanlığı binasında düzenlediği basın toplantısında. (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, bugün (Pazartesi) İran ekonomisini izole etmek ve ülkenin dünya ekonomisiyle bağlantılarını koparmak amacıyla benzeri görülmemiş bir ekonomik saldırı başlattı. ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, bu hamleyi, Müttefik kuvvetlerin 6 Haziran 1944’te Fransa’nın Normandiya kıyılarına yaptığı ve Nazi Almanyası’nın yenilgisinin başlangıcını oluşturan çıkarmaya benzetti.

Bessent, Washington’daki Hazine Bakanlığı binasında düzenlediği basın toplantısında yaptırımların ağırlaştırılacağını açıkladı. Bu adım, ABD ile İran arasındaki savaşın başlamasının üzerinden yaklaşık altı ay geçerken, savaşı sona erdirmeye yönelik diplomatik girişimlerin sonuçsuz kalması üzerine geldi.

Bessent, İran ekonomisinin dünya ekonomileriyle bağlarını koparmayı amaçlayan ekonomik izolasyon operasyonunun başlatıldığını duyurdu. Hazine Bakanlığı’nın Tahran üzerindeki baskıyı artıracağını ve İran ekonomisinin finansmanına katkı sağlayan para akışını engellemek için kararlı bir tutum izleyeceğini söyledi.

Bessent, “Dünyanın her yerinde hedefimiz, bu otoriter rejimi ayakta tutan her ekonomik damarı kesmek ve Tahran’ı izole etmektir” dedi.

Hazine Bakanlığı da buna eş zamanlı olarak ikincil yaptırım tehdidinin kapsamını dijital varlıklar, teknoloji, altın, havacılık ve deniz taşımacılığı olmak üzere beş ana sektörü kapsayacak şekilde genişletti. Bakanlık, İran makamlarının ülke ekonomisini desteklemek amacıyla bu sektörleri kullanmaya çalıştığını belirtti.

Bakanlık, söz konusu sektörlerle bağlantılı faaliyetlere ikincil yaptırım uygulanmasının önünü açan kararlar aldı. Böylece Washington, İran’la ticaret yapmayı sürdürmeleri halinde başka ülkelerdeki şirket ve kuruluşları da hedef alabilecek.

Tahran’la bağlantılı olanlara süre

Bessent, İran’la ticari ve finansal ilişkilerini sürdüren hükümetler ve şirketlere doğrudan uyarıda bulundu.

“İran rejimiyle bağ kuranlar, çökmekte olan bir rejimin izolasyonunun sonuçlarına katlanmaya hazırlıklı olmalı” diyen Bessent, dünya liderlerinin Amerika ile İran arasında seçim yapması gerektiğini söyledi.

Bessent, Tahran’la sürdürülen her türlü ekonomik ilişkinin, bundan sorumlu tarafları ABD’nin sahip olduğu tüm gücün hedefi haline getirebileceğini belirtti.

Washington’ın, Hazine Bakanlığı’nın belirlediği faaliyetleri sona erdirmeleri için her ülkeye süre tanıyacağını açıklayan Bessent, bu kapsamda İran bankalarının yurt dışındaki şubelerinin kapatılmasının da bulunduğunu söyledi.

Bessent, ilgili ülkelerin gerekli adımları atmaması halinde ABD’nin, Hazine Bakanlığı’na tanınan yetkilere dayanarak tek taraflı hareket edeceğini ifade etti.

“İran’la ilişkilerin kesilmesi için belirli takvimler vermeyeceğiz. Sonsuza kadar sabretme kapasitemiz yok” diyen Bessent, İran’ın parasını transfer etmek için yabancı finans sistemlerinin kullanılmasının sürdürülmesine özellikle karşı çıktı.

Bessent , “İran adına kara para aklama işlemlerini kolaylaştıran herhangi bir kuruluş ABD dolar sisteminden dışlanacak. Geri sayım başladı” ifadelerini kullandı.

Bessent ayrıca “Çin de dahil olmak üzere hiç kimse ABD yaptırımlarının erişiminden muaf değil” diyerek Washington’ın İran’ın başlıca ticaret ortaklarına yönelik yaptırımları genişletmeye hazır olduğuna işaret etti.

Bessent, Başkan Trump’ın yeni baskı kampanyasını görüşmek ve hükümetleri İran’la ekonomik ilişkilerini kesmeye teşvik etmek amacıyla bazı dünya liderleriyle telefon görüşmeleri yaptığını söyledi ancak Trump’ın görüştüğü liderlerin isimlerini açıklamadı.

Beş sektör ve 60 hedef

Hazine Bakanlığı, ikincil yaptırımların kapsamının genişletilmesine paralel olarak İran’a yönelik bazı finansal transferlere izin veren genel lisansları da askıya aldığını açıkladı.

Bakanlık ayrıca Tahran’la bağlantılı yaklaşık 60 kişi, kuruluş ve gemiye yaptırım uyguladı. Hedefler arasında nükleer enerji, füze programı, siber alan ve petrol sektörlerinde faaliyet gösteren kişi ve kuruluşlar bulunuyor.

Bessent, yaptırımların dünya genelinde İran’ın nükleer ve füze programlarıyla bağlantılı teknoloji edinmesine yardımcı olan tarafları hedef aldığını söyledi. Bunun yanı sıra İran ekonomisinin dış piyasalara bağlı kalmasını sağlayan finansal ve ticari kanallar da yaptırım kapsamına alındı.

Tedbirler, Hong Kong, Çin, Singapur, Birleşik Arap Emirlikleri, İsviçre ve Avrupa ülkelerine yayılan bir aracı şirketler ağını ve gölge filo olarak bilinen yapıyla bağlantılı gemileri de kapsadı.

Bu adımlar, dijital varlıklar, teknoloji, altın, havacılık ve deniz taşımacılığı sektörlerine ilişkin kararlarla birlikte uygulanıyor. Bu sektörler, İran’la bağlantılı faaliyetlerin kolaylaştırılması halinde ikincil yaptırımlara tabi olacak.

Bessent, yeni girişimin ABD ile müttefikleri arasında daha fazla koordinasyona da dayanacağını belirterek, Tahran’ın yaptırımları aşmak için kullandığı kanalların kapatılmasının hedeflendiğini söyledi.

En büyük mali saldırı

Bessent, yaptırım paketinin açıklanmasından önce yaptığı açıklamada, “Şafak sökerken ekonomik hesaplaşma başlıyor; bir düşmana karşı şimdiye kadar gerçekleştirilen en büyük mali saldırı” ifadelerini kullandı.

“Başkan, birçok kişinin bizim hiçbir zaman başvuracağımızı düşünmediği her kurumu, her yetkiyi ve her tedbiri kullanmamız için gerekli koşulları hazırladı” diyen Bessent, “Amacımız, otoriter rejimi destekleyen her ekonomik yaşam damarını kesmek ve Tahran’ı tek başına bırakmaktır” ifadelerini kullandı.

Bessent daha önce İran’ı hedef alan tedbirleri tarihin en ağır yaptırımları olarak nitelendirmişti. Ekonomik baskının artırılmasının, ABD’nin İran limanlarına yönelik deniz ablukasıyla eş zamanlı yürütülmesi halinde, Tahran’a karşı yeni  askeri operasyonlara duyulan ihtiyacı azaltabileceğini söylemişti.

Kampanya, Trump’ın ilk başkanlık döneminde uyguladığı maksimum baskı politikasının yanı sıra yönetimin yılın başlarında Ekonomik Öfke Operasyonu adıyla başlattığı bir dizi tedbirin ardından geldi.

Çin sınavı

Yönetim, hedefinin İran’ı kapsamlı biçimde ekonomik izolasyona tabi tutmak olduğunu açıklasa da Washington’ın onlarca yıldır geniş bir yaptırım ağı altında bulunan İran ekonomisi üzerindeki ilave baskıyı pratikte ne ölçüde artırabileceği henüz net değil.

Yönetim ayrıca yaptırımların sertleştirilmesinin muhtemel sonuçlarını da hesaba katmak zorunda. Bunların başında enerji fiyatlarının yükselmesi ve İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin’le gerilimin tırmanması ihtimali geliyor.

Bessent, ikincil yaptırımların İran petrolünü satın almaya veya Tahran’la ticareti kolaylaştırmaya devam eden tarafları kapsayacağını teyit etti. Ancak Pekin’in İran ham petrolünü satın almayı sürdürmesi halinde yönetimin Çin’e nasıl yaklaşacağı konusunda ayrıntı vermedi.

Buna rağmen Bessent, basın toplantısında Çin’in yaptırımlardan muaf olmadığını açıkça vurguladı ve “Çin de dahil olmak üzere hiç kimse ABD yaptırımlarının erişiminden muaf değil” dedi.

Bessent, kampanyanın yalnızca İran’daki kurumlara yeni yaptırımlar uygulamakla sınırlı kalmayacağını, dünya genelindeki hükümetlerin, şirketlerin ve bankaların Tahran’la ilişkilerini sürdürmenin maliyetine ilişkin hesaplarını değiştirmeyi hedeflediğini söyledi.

Bessent’in ortaya koyduğu yaklaşım uyarınca, İran’la bağlantılı finansal ve ticari faaliyetlerin sürmesine izin veren ülkeler, kendi şirket ve kuruluşlarının ikincil yaptırımların hedefi olması riskiyle karşı karşıya kalacak. İran adına kara para aklamayı kolaylaştıran kuruluşlar ise dolara dayalı finansal sisteme erişimlerini kaybedecek.

Washington, söz konusu ülkeleri İran bankalarının yurt dışındaki şubelerini kapatmaya ve Hazine Bakanlığı’nın Tahran’ın yaptırımları aşmak için kullandığını değerlendirdiği ticari ve finansal kanalları durdurmaya zorlamayı hedefliyor.


ABD’den İran’a yeni yaptırımlar: Ekonomik tüm damarlarını kesme operasyonu

ABD’den İran’a yeni yaptırımlar: Ekonomik tüm damarlarını kesme operasyonu
TT

ABD’den İran’a yeni yaptırımlar: Ekonomik tüm damarlarını kesme operasyonu

ABD’den İran’a yeni yaptırımlar: Ekonomik tüm damarlarını kesme operasyonu

ABD, İran’a yönelik ekonomik baskı kampanyasını genişleterek yaptırım kapsamına alınan sektörleri önemli ölçüde artırdı. Washington, pazartesi günü İran ekonomisinin beş yeni sektörünü ikincil yaptırımlar kapsamına alırken, yaklaşık 60 kişi, kuruluş ve gemiye de yaptırım uyguladı. Ayrıca Tahran’a yönelik bazı finansal transferlere izin veren lisanslar askıya alındı. Yeni adımlar, İran’ın ekonomik izolasyonunu daha da derinleştirmeyi amaçlıyor.

ABD Hazine Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, yaptırım kararlarının İran yönetiminin çökmekte olan ekonomisini desteklemek amacıyla kullanmaya çalıştığı beş önemli sektörü hedef aldığı belirtildi. Bu sektörlerin dijital varlıklar, teknoloji, altın, havacılık ve deniz taşımacılığı olduğu kaydedildi.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, düzenlediği basın toplantısında, İran ekonomisinin dünya ekonomileriyle bağlantılarını koparmayı hedefleyen ekonomik izolasyon operasyonunun başlatıldığını açıkladı.

Bessent, Hazine Bakanlığı'nın Tahran üzerindeki baskıyı artıracağını ve İran ekonomisinin finansmanına katkı sağlayan para akışını engellemek için kararlı bir yaklaşım izleyeceğini söyledi.

Bessent, “Dünyanın dört bir yanında hedefimiz, bu otoriter rejimi ayakta tutan her ekonomik damarı kesmek ve Tahran tamamen izole edilene kadar bunu sürdürmektir” dedi.

İran’dan sert karşılık uyarısı

İran ise ABD yaptırımlarının bölgeye barış getirmeyeceği uyarısında bulundu.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, Tahran'ın genişletilen ABD yaptırımlarına sert karşılık vereceğini ve Washington'la iş birliği yaptığını düşündüğü ülkelere yönelik önlemler de alabileceğini söyledi.

Bekayi, “Bu durumdaki herhangi bir tırmanışın kuşkusuz sonuçları olacaktır” ifadelerini kullandı.