ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Tel Aviv'in dış politikası Washington'ın ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu.

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
TT

ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)

Akil Abbas

ABD'nin Maryland eyaletinde 16 Eylül 1997 tarihinde 17 yaşındaki lise öğrencisi Samuel Sheinbein, aynı yaşlardaki bir arkadaşıyla birlikte 19 yaşındaki lise öğrencisi Alfredo Enrique Tello’yu öldürdü. Sheinbein, aşık olduğu, ancak aşkına karşılık bulamadığı okul arkadaşının Tello ile çıkmasına kızdığı için bu cinayeti işlemişti.

Tello, boğularak öldürülmüş, ardından cesedi parçalara ayrılmış ve sonra da yakılmıştı. Kalıntıları ise çöp torbalarına konarak boş bir evin deposuna atılmıştı. Sheinbein’in babası İngiliz Mandası altındaki Filistin topraklarında doğmuş ve 6 yaşında ABD’ye göç etmeden önce İsrail vatandaşlığı almıştı. Sheinbein’in, bu durumdan yararlanarak cinayetten günler sonra İsrail'e kaçtığı ortaya çıktı. Sheinbein, o dönemde yürürlükte olan ve başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsrail vatandaşlarının sınır dışı edilmesini önleyen İsrail yasasından yararlanmak için İsrail vatandaşlığı aldı. ABD, İsrail'in bu mantığını reddetti ve Sheinbein'in ABD yasalarına göre yargılanmak üzere kendisine iade edilmesini talep etti.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, iki ülke arasında yaşanan ve ABD basınının gündeminden düşmeyen uzun soluklu ve hararetli hukuki ve siyasi tartışmalar çerçevesinde İsrail'e ‘en üst düzeyde iş birliği’ göstermesi çağrısında bulundu. Bunun yanında ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti. İsrail hükümeti, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığını iptal etme ve yargılanmak üzere ABD’ye iade etme girişimleri de dahil olmak üzere ABD'nin talebini karşılamak için çeşitli çabalar sarf etti.

ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti.

Bu çabalar 1999 yılında İsrail Yüksek Mahkemesi'nin, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığından çıkarılmasının ve ABD’ye iadesinin hukuka aykırı olduğuna dair nihai ve temyizsiz kararıyla bozuldu. Sonunda Sheinbein, İsrail'de reşit olmayan biri olarak yargılandı ve 24 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sheinbein cezasının 4 yılını çektikten sonra izin alma ve 16 yılını çektikten sonra şartlı salıverilme hakkı kazandı. Bu cezayı hafif bulan ABD, Sheinbein'in tutuklanıp ABD'ye gönderilmesi için Interpol'e başvurdu.

Sheinbein'in 2014 yılında İsrail’deki bir hapishanede gardiyanlara ateş açtıktan sonra öldürülmesi, ABD’de büyük tartışmalara ve kurbanın ait olduğu grup olan Latin Amerikalılar arasında büyük rahatsızlığa neden oldu. Ancak aynı zamanda ABD’deki Sheinbein dosyası da kapandı.

ABD Kongresi’nin İsrail'e yardımı askıya alma tehdidini yerine getirmemesinin nedenlerinden biri, ABD’nin İsrail'de gerçek bir kuvvetler ayrılığı olduğuna, yüzden İsrail’deki yargı makamlarının hükümetin siyasi çıkarları lehine kararlar vermeye zorlanamayacağına ve İsrail hükümetinin ABD’nin öfkesinin sonuçlarından kaçınmak için Sheinbein’i iade etme konusunda samimiyetle çalıştığına inanmasıydı. Bu durum, Arap dünyasında İsrail ve ABD arasındaki ilişkiye dair genel su-i zannı derinleştiren yaygın ve beklenen davranıştan farklıydı. Bir başka neden de İsrail parlamentosu Knesset'in daha sonra, ilki 1999 yılında ve ikincisi ise 2001 yılında olmak üzere, belirli koşullar altında başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsraillilerin sınır dışı edilmesine izin veren iki yasa çıkarmış olmasıydı.

ABD ulusal güvenliğine hizmet

Kökünde apolitik olan ve Arap-İsrail çatışmasıyla ilgisi bulunmayan bu karmaşık mesele, neredeyse iki yıl sürdü. Birçok hukuki ve insani detaya sahip ve bundan kaynaklanan siyasi baskıları olan bu karmaşık dava, İsrail ve ABD arasındaki yakın ilişkinin, özellikle de iki farklı ama birbiriyle bağlantılı yönünün anlaşılmasına yardımcı olacak unsurları barındırıyor.

Bu yönlerden ilki, ABD’li politikacıların ve nüfuz sahiplerinin İsrail'i, ABD’nin Batı Avrupa'ya baktığı gibi anlaşılabilecek ve ele alınabilecek şeffaf bir demokrasiye sahip ABD benzeri bir siyasi sistem, güçlü bir müttefik ve ortak temel değerlere sahip önemli bir ticaret ortağı olarak görmeleridir.

İkincisi ise 1950'li yılların sonlarından bu yana, özellikle de İsrail'in 1956’daki 6 Gün Savaşı sırasında işgal ettiği Sina Yarımadası'ndan çekilme konusunda yaşanan İsrail-ABD anlaşmazlığından sonra İsrail dış politikasının bölgesel ve küresel olarak ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışmasıdır.

İsrail, 1950'li yıllardan beri dış politikasını ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışıyor.

Bu ikincisi, İsrail'in, yerli nüfusunun kaderiyle ilgilenmeyen, kapitalist bir yatırım ve kalkınma aracı olarak toprakla ilişkinin anlamına dair Batının varsayımları ve Avrupa’nın yardımları üzerine kurulu modern bir devlet olarak ideolojik yapısıyla da tutarlıydı. Bu ülkede yürürlükte olan siyasi sistem, Batının Arap ülkeleriyle olan ve kurumlardan ziyade kişilere odaklanan zorlu ilişkilerin aksine, yöneten kişilerden/partilerden bağımsız ve kurumsal olarak sorunsuz bir şekilde ele alınabilen liberal bir parlamenter sisteme dayanıyor.

İsrail, ABD'nin bölgedeki çıkarlarını desteklemede, özellikle de Soğuk Savaş sırasında Arap dünyasının büyük bölümünü kapsayan ya da sempati duyan Doğu Bloğu’nun etkisinin genişlemesini önlemek için Batı Bloğu için eşsiz bir politik ve güvenlik kalesi haline gelerek çok önemli bir rol oynadı. İsrail'in bu bağlamda yürüttüğü önemli faaliyetler arasında Sovyetler Birliği’nin bölgedeki, özellikle de Arap ülkelerindeki eylemleri ve hareketleri hakkında istihbarat toplamak ve ABD’ye Mısır tarafından konuşlandırılan SAM-2 uçaksavar füze sistemi ve diğer askeri, lojistik ve diplomatik iş birliği biçimleri hakkında istihbarat sağlamak vardı.

dfvrgb
Ortak askeri tatbikatlar sırasında eğitime katılan İsrailli paraşütçüler ve ABD’li askerler, 2018 (AFP)

Tüm bunlar olurken İsrail, ABD’nin o dönemde az sayıdaki Arap müttefikinden duyduğu şüphenin aksine, Doğu Bloğu'na hiçbir sırrını sızdırmayan güvenilir bir müttefik olduğunu kanıtladı. Aslında İsrail, ABD'nin o dönem Cemal Abdunnasır yönetimindeki Mısır'ın başını çektiği ve Suriye, Irak, Libya, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Arap halklarının çoğunu kapsayan Doğu ve Batı karşıtı kampa sempati duyan sosyalist eğilimli Arap milliyetçiliğini kontrol altına almasında ve böylece engellemesinde önemli bir rol oynadı.

İsrail, ABD’ye zaman zaman aralarında yaşanan bazı anlaşmazlıklarda bile açıkça meydan okumalarında ve karşı çıkmalarında ısrarcı olmaktan kaçındı. Daha ziyade Arap dünyasının büyük bir kısmının sürekli ve çoğu zaman beyhude bir ulusal gururla yaptığı gibi, ABD'den mümkün olan azami tavizi koparmak için sessizce ve perde arkasında olabildiğince baskı uygulayarak uzlaşmaya yöneldi.

AIPAC'in önemi

İşte tam da bu noktada 1950’li yılların sonlarında kurulan, ancak 1970’li yıllar ve sonrasında ABD’li Cumhuriyetçi ve Demokrat partili karar alıcılar arasında İsrail vizyonunu tanıtmada etkili olabilen Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi’nin (AIPAC) önemi ortaya çıkıyor. AIPAC'in Amerikan siyaset sahnesindeki rolü, Arap siyasetçilerin korktuğu ve politika yapımını kontrol eden devasa bir etki makinesi olduğu yönündeki çok abartılı algısının aksine ister sağcı ister solcu olsun, dönemin İsrail hükümeti tarafından belirlenen ülke çıkarını ABD'nin Ortadoğu’daki politikasıyla ilişkilendirmedeki ustalığında yatıyor. Çünkü AIPAC, ABD'li karar vericileri bu çıkarları korumanın ABD’nin ulusal güvenliğine hizmet ettiğine ikna etme görevini üstleniyor. Ancak dış politika arenasındaki en güçlü lobi grubu olmasına rağmen, bu görevinde çoğu zaman başarısız oluyor.

fvertbg
İsrail için casusluk yapmaktan hüküm giyen ABD vatandaşı Jonathan Pollard, 30 yıllık mahkumiyetin ardından hapisten çıktıktan sonra New York'ta bir mahkeme salonundan ayrılırken 20 Kasım 2015 (AFP)

İsrail'in ABD ile olan anlaşmazlıklarını nasıl yönettiğinin en iyi örneklerinden biri, ABD Donanması'nda görev yapmış Yahudi asıllı ABD’li istihbarat analisti Jonathan Pollard'ın davasıdır. Pollard, 1985 yılında tutuklandı ve ABD federal mahkemesinde İsrail adına casusluk suçundan yargılanarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Sonraki 30 yıl boyunca göreve gelen hemen hemen her İsrail hükümeti, AIPAC ile birlikte, birbirini izleyen ABD yönetimlerini Pollard'ı insani ya da sağlık gerekçeleriyle yahut başkan tarafından çıkarılacak özel bir afla serbest bırakılmasına ikna etmeye çalıştı. Ancak bu süre zarfında göreve gelen ABD yönetimleri, ABD'nin çeşitli savunma ve istihbarat kurumlarının yetkililerinin de benzer bir şekilde reddetmesiyle desteklenen bu talepleri reddettiler. Zira başka ülkeler adına casusluk yapmaktan hüküm giymiş kişiler hakkında şartlı tahliye ya da af kararı alınmaması gibi güçlü bir Amerikan geleneği söz konusu.

İsrail her zaman ABD'ye karşı açıkça meydan okumaktan ve karşı çıkmaktan kaçınmış ve anlaşmazlıkları sessizce çözmeye dikkat etmiştir.

Eski ABD Başkanı Bill Clinton, İsrail'in Filistinlilerle geçici düzenlemeleri sona erdirecek ve iki devletli bir çözümü hayata geçirecek bir anlaşmayı (1998 Wye Nehri Anlaşması) kabul etmesini sağlamak için 1998 yılında İsrail hükümetinin Pollard'ın serbest bırakılmasını talep etmesi üzerine bu geleneği bozmaya çalıştı.

Savunma Bakanlığı yetkilileri tarafından desteklenen dönemin ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü George Tenet, Clinton'ın vermek istediği tavizi protesto etti ve Pollard'ın serbest bırakılması halinde istifa edeceği tehdidinde bulundu.

Ancak 2015 yılına gelindiğinde eski başkanlardan Barack Obama, yine İsrail'in talebi ve AIPAC'in ısrarlı baskısı üzerine Pollard'ın şartlı tahliyesine karar verdi. Obama'nın Beyaz Saray'daki son yılında aldığı kararın gerekçesi olarak kamuoyuna ABD yasalarının buna izin verdiği açıklaması yapıldı. Pollard casusluk davalarında verilen cezayı çekmişti. ABD’de ömür boyu hapis cezası 30 yıldır. Hükümlünün bundan sonra insani, sağlık ya da diğer nedenlerle şartlı tahliye talep etme hakkı vardır. Ancak ABD’li yetkililerin özellikle casusluk davalarında bu tür bir tahliyeye izin vermesi nadir görülür.

Büyük olasılıkla Obama’nın Pollard'ı şartlı tahliye etmesinin asıl nedeni, Filistinlilerle bir barış anlaşması imzalanması çerçevesinde İsrail'i yatıştırmaktı. Fakat bu girişim de başarısız oldu. Şartlı tahliye kararı Pollard'ın İsrail'e gitmesine izin verilmeden önce beş yıl boyunca ABD’de kalmasını gerektiriyordu. İsrail, Pollard'a hapisteyken vatandaşlık vermişti.

Pollard, 2020 yılının son gününde İsrail'e gitti ve burada kahramanlar gibi karşılandı. Başbakan Binyamin Netanyahu havaalanında bizzat karşıladığı Pollard’a ve eşine İsrail kimlik kartlarını takdim etti. Netanyahu Pollard’a hitaben, “Artık evindesin... Ne güzel bir an” dedi ve Pollard’ın gelişi için İbranice bir şükran duası okudu. Pollard, ABD’de ise bir vatan haini olarak görülüyor.  Özellikle ABD’nin güvenlik ve istihbarat teşkilatlarındaki pek çok kişi onun hak etmediği bir şekilde serbest bırakılmasını sağlayan özel bir siyasi durumdan yararlanarak kayırıldığına inanıyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Kanada'yı hedef alan Trump'tan "Donald Duck" ordusu paylaşımı

Başkan Donald Trump, kaslı ve saçları geriye taranmış "Donald Duck"lardan oluşan bir ordunun "Amerika Gölü"nde devriye gezmesini gösteren ve yapay zekayla oluşturulduğu düşünülen videoyu cumartesi paylaştı (Truth Social/@RealDonaldTrump)
Başkan Donald Trump, kaslı ve saçları geriye taranmış "Donald Duck"lardan oluşan bir ordunun "Amerika Gölü"nde devriye gezmesini gösteren ve yapay zekayla oluşturulduğu düşünülen videoyu cumartesi paylaştı (Truth Social/@RealDonaldTrump)
TT

Kanada'yı hedef alan Trump'tan "Donald Duck" ordusu paylaşımı

Başkan Donald Trump, kaslı ve saçları geriye taranmış "Donald Duck"lardan oluşan bir ordunun "Amerika Gölü"nde devriye gezmesini gösteren ve yapay zekayla oluşturulduğu düşünülen videoyu cumartesi paylaştı (Truth Social/@RealDonaldTrump)
Başkan Donald Trump, kaslı ve saçları geriye taranmış "Donald Duck"lardan oluşan bir ordunun "Amerika Gölü"nde devriye gezmesini gösteren ve yapay zekayla oluşturulduğu düşünülen videoyu cumartesi paylaştı (Truth Social/@RealDonaldTrump)

ABD Başkanı Donald Trump cumartesi günü kaslı, saçları geriye taranmış ve ağır silahlı "Donald Duck"lardan oluşan bir ordunun "Amerika Gölü" kıyılarında devriye gezmesini gösteren ve yapay zekayla oluşturulduğu düşünülen bir video paylaştı.

Başkan birkaç saat sonra Virginia'daki golf sahasındayken yapay zekayla oluşturulmuş bir video daha paylaştı: Bu sefer kendisini "Ontario Gölü'ne Hoş Geldiniz" yazılı tabelayı bizzat devirip yerine "Amerika Gölü'ne Hoş Geldiniz" yazılı bir tabela yerleştirirken gösteriyordu: Videonun devamında Village People'ın YMCA şarkısı eşliğinde dans ediyordu.

ABD'nin uzun zamandır müttefiki ve ticaret ortağı olan Kanada'yla yaşadığı sert gümrük vergisi savaşı sırasında Trump'ın Ontario Gölü'nün adını "Amerika Gölü" diye değiştiren başkanlık kararnamesinin ardından bu paylaşımlar geldi.

Hawaii Five-O adlı dizinin tema müziğinin kullanıldığı 34 saniyelik videoda, Kanada kazlarından oluşan bir birliğin Büyük Göl'ün yakınında düzenli adımlarla yürüdüğü görülüyor. Kuşlar insan kollarına sahip, saldırı tüfekleri taşıyor ve başkanın kendine özgü sarı kabarık saçlarıyla arzıendam eyliyor.

Daha sonra kazlar silahlarını havaya doğru ateşlerken Toronto'ya benzediği görülen, yakındaki bir şehrin siluetinin üzerinde havai fişekler patlıyor.

Önceki günlerde Trump, Kanada-ABD sınırında yer alan Ontario Gölü'nün adının değiştirilmesine ABD'nin "ciddi önem" verdiğini duyurmuştu. Gölün haritasının üstüne keçeli kalemle yazı yazdığını gösteren bir TikTok videosu da paylaşmıştı.

80 yaşındaki ABD Başkanı videoda, "Küçük bir değişiklik yapacağız, buna Ontario Gölü'nden farklı bir şey diyeceğiz" demişti.

Görsel kaldırıldı.
Başkan Trump, Ontario Gölü tabelasını bizzat devirdikten sonra Village People'ın şarkısı eşliğinde dans ettiğini gösteren başka bir yapay zeka videosu daha paylaştı (Truth Social/@RealDonaldTrump)

Bunun yalnızca bir trolleme girişimi olduğuna dair tüm şüpheler, Trump'ın perşembe imzaladığı başkanlık kararnamesiyle ortadan kalktı. Bu kararnameyle federal kurumlara tüm resmi belgelerde ve kayıtlarda Ontario Gölü'nden "Amerika Gölü" diye bahsetmeleri talimatı verdi. Bu hamle, Trump'ın geçen yıl Meksika Körfezi'nin adını "Amerika Körfezi" diye değiştirmeye yönelik benzer bir girişimde bulunmasını andırdı.

Başkan, federal hükümetin coğrafi oluşumlardan nasıl bahsedeceğine karar verebilse de yabancı ülkeleri, özel kuruluşları ve hatta Amerikan eyaletlerini kendisini takip etmeye zorlayamaz.

Kanada Başbakanı Mark Carney, perşembe X'te yaptığı bir paylaşımla bu emirnameye yanıt verdi.

Carney, "Ontario Gölü'nün adı, uygun bir şekilde 'Göl güzeldir, göl büyüktür' anlamına gelen Wendat dilindeki Ontari'io kelimesinden geliyor. Bu ismin geçmişi 400 yılı aşıyor ve hem Kanada Konfederasyonu'nun hem de Amerika Birleşik Devletleri Bağımsızlık Bildirgesi'nin öncesine dayanıyor" diye yazdı.

"Amerika'nın değiştiğini biliyoruz. Ticari ilişkileri, dış politikaları, ulusal anıtları ve hidronimleri" deyip ekledi:

Kanadalılar da oranın gerçek adının Ontario Gölü olduğunu biliyor; geçmişte, şimdi ve her zaman.

Trump'ın göreve gelmesinden bu yana ABD'yle Kanada arasındaki ilişkiler kötüleşti. Bunda Trump'ın, Kanada'nın "51. eyalet" olması gerektiğini defalarca dile getirmesi de etkili oldu. Bu hafta ticaretle ilgili gerginlikler daha da tırmandı.

Ottawa'yla Washington arasındaki son dakika görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından ABD, 22 Ağustos'ta yaklaşık 20 milyar dolarlık Kanada ihracatına yüzde 50 gümrük vergisi getirdi. Trump yönetimi, Kanada'yı ABD şirketlerine karşı ayrımcılık yapmakla suçladı.

Trump'ın suçlamalarını reddeden Carney, bu vergileri savaş ilanı niteliğindeki bir eyleme benzetti. Çeşitli Amerikan mallarına yüzde 50'ye varan oranlarda gümrük vergisi getirerek misillemede bulundu.

Ticaret savaşı aynı zamanda bir laf dalaşına da dönüştü. Trump bu hafta Truth Social platformunda Ontario Eyalet Başbakanı Doug Ford'u hedef aldı ve onu "hizaya girmesi" gereken ve atıp tutan bir "uşak" diye niteledi.

Ford ise düzenlediği basın toplantısında Trump'a "diktatör", "zorba" ve "iflas kralı" diye karşılık verdi. Trump'a "k**ımı öp" de dedi.

Independent Türkçe


İsrail’den Atina’ya 3,6 milyar avroluk savunma kalkanı

Yunanistan'ın İsrail'den savunma sistemi satın alması (Reuters)
Yunanistan'ın İsrail'den savunma sistemi satın alması (Reuters)
TT

İsrail’den Atina’ya 3,6 milyar avroluk savunma kalkanı

Yunanistan'ın İsrail'den savunma sistemi satın alması (Reuters)
Yunanistan'ın İsrail'den savunma sistemi satın alması (Reuters)

Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin art arda yaşanan gerilim dalgalarına sahne olduğu ve birçok çevrenin bu gerilimin kaçınılmaz bir askeri çatışmaya doğru tırmandığını, bundan kaçınmanın ise adeta mucize gerektireceğini düşündüğü bir dönemde, İsrail ve Yunanistan savunma bakanlıkları 3,6 milyar avro değerinde silah ve askeri hizmet satışına ilişkin bir anlaşma imzalamaya hazırlanıyor.

Savunma şemsiyesi

Anlaşmanın amacı, Yunanistan'ın “Aşil Kalkanı” olarak bilinen ve çok katmanlı bir savunma şemsiyesi oluşturmayı hedefleyen savunma projesini ilerletmek. Proje, Yunanistan'ın hava, füze, deniz ve siber savunma alanlarındaki kapasitesini güçlendirmeyi amaçlıyor.

Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Dendias, anlaşmayı pazartesi günü İsrailli mevkidaşı Israel Katz ile birlikte imzalamak üzere Tel Aviv'e geldi.

Anlaşmanın uygulanması, imza tarihinden itibaren 35 ay sürecek. Proje kapsamında İsrail Savunma Bakanlığı ile İsrail ordusuna bağlı büyük savunma şirketleri ve Yunan şirketleri iş birliği yapacak. Yunan şirketleri, toplam proje bedelinin 700 milyon avroluk bölümünü oluşturan bazı İsrail silahlarının üretim ve imalat süreçlerini üstlenecek.

dfgthyj
Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Dendias (AP) 

Şarku’l Avsat’ın Maariv gazetesinden aktardığı habere gör, iki ülke arasındaki müzakereler birkaç ay sürdü ancak Yunanistan'ın bu silahların kullanım sürecini tamamen kendisinin yönetmesi ve İsrail'in herhangi bir müdahalede bulunmaması yönündeki ısrarı nedeniyle anlaşmanın imzalanması birkaç kez ertelendi.

Yunanistan, İsrail'in başlıca askeri müşterilerinden biri. Atina, yıllar boyunca İsrail'den füze, bomba ve insansız hava araçları satın aldı. Ancak Tel Aviv, teknolojilerin düşman ülkelere ulaşmasını engelleyebilmek amacıyla silahların kullanımına yönelik denetim mekanizması oluşturmak istedi. Yunanistan ise bu talebi reddetti.

2030 Gündemi

Tel Aviv'deki askeri kaynaklar, Jerusalem Post gazetesine yaptıkları açıklamalarda, “Aşil Kalkanı” projesinin Yunanistan'ın “2030 Gündemi” başlıklı planının bir parçası olduğunu ve planın “Türkiye ve İran'dan gelebilecek olası tehditlere” karşı koymayı amaçladığını belirtti.

Bu nedenle Ankara'daki liderlerin İsrail'e yönelik saldırılarının dozunun yükseldiği ifade ediliyor. İsrail ise bu sürece büyük bir istekle yaklaşıyor. Zira ülke, savunma sanayisini hızla geliştirmeye ve kendisini “bölgesel bir süper güç” haline getirmeye çalışırken Akdeniz ülkeleriyle ilişkilerini de güçlendiriyor.

İsrail gazetesi, Yunanistan ile yapılan anlaşmayı “İsrail tarihindeki en büyük askeri ihracat anlaşması” olarak nitelendirdi. Bundan önceki en büyük silah anlaşması Almanya ile yapılmıştı. 2023'te imzalanan anlaşma, İsrail'in füze savunma sisteminin ilk kez yurt dışına satılmasını içeriyor ve 3,5 milyar dolar değerindeydi.

David's Sling

Yunanistan ile yapılan anlaşma, çok katmanlı ve entegre bir savunma ağı kurulmasını öngörüyor. Bu kapsamda ağır ve balistik füzeleri önlemek amacıyla “David's Sling” sistemleri, insansız hava araçlarına karşı kullanılmak üzere mobil SPYDER sistemleri ve uçaklarla füzelere karşı savunma amacıyla tasarlanan “Barak MX” sistemi Yunanistan'a satılacak.

Anlaşma ayrıca sistemlerin işletilmesi ve fırlatma operasyonlarının yönetilmesi amacıyla Yunanistan'da bir komuta ve kontrol merkezi kurulmasını da kapsıyor. Bu merkez, İsrail'de kullanılan sisteme benzer şekilde yapay zekâ yeteneklerinden yararlanacak.

ytju
“David’s Sling” hava savunma sistemi (Arşiv – Reuters)

Anlaşmanın ayrıntılarına göre İsrail'in Rafael, Elbit, Elta ve Spark savunma şirketleri ile İsrail Havacılık ve Uzay Sanayii (IAI), Yunanistan'a Heron 1 ve VIP Bat tipi savaş dronları, SAR tipi küçük uzay uyduları ve düşman insansız hava araçlarına karşı kullanılacak anti-drone sistemleri sağlayacak.

Anlaşma ayrıca üç adet Millennium C-390 nakliye uçağı, ABD yapımı Apache helikopterlerinde lazerle etkinleştirilen Hellfire füzeleri ve “yarı denizaltı” olarak tanımlanan 10 deniz aracının tedarikini içeriyor. Buna ek olarak İsrail şirketleri, çok sayıda deniz askeri aracının modernizasyonunu ve restorasyonunu gerçekleştirecek.

Gizli savaş

Maariv gazetesi, İsrail ve Yunanistan'ın Türkiye'nin bu anlaşmaya olumlu bakmadığının farkında olduğunu bildirdi. Gazeteye göre Ankara, anlaşmayı kendisine karşı Yunanistan, Kıbrıs ve İsrail arasındaki askeri ittifakın güçlendirilmesinin bir parçası olarak görüyor.

Gazete ayrıca bunu, İsrail'in Türkiye'ye karşı ekonomik alanda yürüttüğü gizli savaşın bir parçası olarak değerlendiriyor. Bunun özellikle Yunanistan üzerinden Avrupa'ya doğalgaz taşıyacak boru hattı projesinde kendisini gösterdiği, söz konusu güzergâhın Türkiye'den geçen alternatif hatta karşı geliştirildiği belirtiliyor.

Bu nedenle Türkiye yönetimi yeniden İsrail'e yönelik siyasi saldırılara başladı ve İsrail'i, “provokasyonlar” yoluyla bölgenin istikrarını bozmak istemekle suçladı.

İki tarafın çılgınlığı

Tel Aviv'deki çok sayıda uzman, İsrail ile Türkiye arasındaki ilişkilerin askeri bir çatışmaya sürüklenmesi konusunda uyarıda bulundu. Haaretz gazetesi ise bunu “iki tarafın çılgınlığı” olarak nitelendirdi.

Sağ görüşlü Israel Hayom gazetesinde yazan Profesör Eyal Zisser, “Türkiye ve İsrail aralarındaki yüksek sesli düşmanlıktan kazanç sağlıyor. Bununla birlikte şimdiye kadar sözlerden eylemlere geçme konusunda temkinli davrandılar; çünkü bu, hem mantığa hem de çıkarlarına aykırı” ifadelerini kullandı.

Zisser, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ancak tırmandığımız yol kaçınılmaz bir çatışma yoludur. Bundan kaçınılacağını hayal etmek zor. Fakat umudumuz, birilerinin son anda bu süreci frenlemesi olmalı.”


Tahran: Hürmüz’ü yeniden açmak için acelemiz yok

26 Ağustos 2026 Çarşamba günü İran’ın güneyindeki Bender Abbas açıklarında Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemiler (Reuters)
26 Ağustos 2026 Çarşamba günü İran’ın güneyindeki Bender Abbas açıklarında Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemiler (Reuters)
TT

Tahran: Hürmüz’ü yeniden açmak için acelemiz yok

26 Ağustos 2026 Çarşamba günü İran’ın güneyindeki Bender Abbas açıklarında Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemiler (Reuters)
26 Ağustos 2026 Çarşamba günü İran’ın güneyindeki Bender Abbas açıklarında Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemiler (Reuters)

Tahran, Umman Sultanlığı ile gemilerin geçişine ilişkin düzenlemeler konusunda mutabakata varılmasına rağmen Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmak için acele etmediğini açıkladı. İran, seyrüseferin yeniden başlatılmasına ilişkin uygulama aşamasına geçilmesini ise önce ABD’nin, Tahran’ın deniz ulaşımının yeniden başlaması için temel bir şart olduğunu belirttiği yükümlülükleri yerine getirmesine bağladı.

İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazım Garibabadi, varılan mutabakatın “otomatik olarak uygulama aşamasına geçmeyeceğini” söyledi. Garibabadi, İran’ın üzerinde anlaşmaya varılan adımları, “karşı taraf, özellikle de ABD, yükümlülüklerini yerine getirdiğinde” uygulayacağını belirtti.

Garibabadi ayrıca, bazı gemilerin Tahran’la koordinasyon olmaksızın boğazdan geçtiğine ilişkin haberleri yalanladı. İranlı yetkili, güzergâhı kullanan herhangi bir geminin bunu “İran İslam Cumhuriyeti ile koordinasyon ve onun izniyle” yaptığını savundu.

İran’ın resmi Mehr Haber Ajansı, İran Silahlı Kuvvetlerinin 22 Ağustos’tan bu yana boğazdan izinsiz geçmeye çalıştığını belirttiği 30 gemiyi engellediğini bildirdi. Ajans, halen sınırlı bir deniz trafiğinin Tahran’ın onayladığı bir güzergâh üzerinden, “koordinasyon ve ücret ödenmesi” şartıyla gerçekleştirildiğini aktardı.

Mehr, savaştan önce yaklaşık 1.500 petrol tankeri ve 1.700 ticari geminin Hürmüz Boğazı’ndan geçtiğini, ancak mevcut durumda deniz ve ticaret trafiğinde büyük bir düşüş yaşandığını belirtti.

Petrol rakamları üzerinden mücadele

Tahran ayrıca ABD güçlerinin Hürmüz Boğazı’ndaki mayınları temizlediği yönündeki iddiaları da reddetti. İran, Washington’ın buna ilişkin herhangi bir kanıt sunmadığını savunurken, boğazdan geçen petrol ihracatının hacmine ilişkin ABD tarafından açıklanan rakamlara da itiraz etti.

csdfrgthy
ABD Hava Kuvvetleri’ne ait KC-46 Pegasus uçağı, Orta Doğu üzerinde uçuş sırasında KC-135 Stratotanker uçağından havada yakıt ikmali yapıyor (ABD Hava Kuvvetleri)

Bağımsız bir kuruluş olan TankerTrackers.com’un pazar günü yayımladığı son tahmine göre, ABD’nin uyguladığı deniz ablukası hattından ayrılan ham petrol ihracatı son yedi tam gün içinde günlük ortalama 6,7 milyon varil olarak gerçekleşti.

Şirket, tahminlerinin Otomatik Tanımlama Sistemi (AIS) verileri ile her gün çekilen yüzlerce uydu görüntüsüne dayandığını belirtti. Verilere, AIS cihazlarını kapatan tankerlerin yanı sıra abluka hattından ayrıldıktan sonra cihazlarını yeniden çalıştıran tankerlerin de dahil edildiği kaydedildi.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı General Brad Cooper ise ABD güçlerinin son aylarda yaklaşık 750 milyon varil ham petrol taşıyan 1.500 ticari geminin geçişine yardımcı olduğunu söylemişti.

Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleşen petrol akışına ilişkin rakamlar, Tahran ile Washington arasında yeni bir tartışmaya yol açtı. ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, iki hafta içinde Basra Körfezi’nden 130 milyon varil petrolün çıkarılmasına ABD’nin yardımcı olduğunu söylemişti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise cumartesi günü yaptığı açıklamada, ABD hükümeti içindeki bazı çevreleri enerji piyasalarını etkilemek ve “kişisel çıkarlar” elde etmek amacıyla “saf” olarak nitelendirdiği medya kuruluşlarını kullanmakla suçladı.

Arakçi, Tahran’ın elindeki “istihbarat bilgilerinin”, “enerji piyasalarını manipüle etmek için büyük çabalar” yürütüldüğünü gösterdiğini söyledi. Ancak İranlı bakan, kamuoyuna açık herhangi bir kanıt sunmadı ve suçladığı ABD’li aktörlerin kim olduğunu belirtmedi.

sdfvgthy
İranlılar, başkent Tahran’da üzerinde ABD Başkanı Donald Trump’ın patlamaların ortasında tasvir edildiği ve “Büyük Zafer! Hürmüz Boğazı” yazısının yer aldığı bir reklam panosunun önünden motosikletleriyle geçiyor, 24 Ağustos 2026 Pazartesi (AP)

Arakçi, söz konusu çevrelerin Başkan Donald Trump’ı kaybedilen bir savaşın içinde boğulmuş halde tutmaya çalıştığını savundu. Ayrıca İsrail’le özdeşleşen tarafları, savaşın sonuçlarına ilişkin iyimser değerlendirmeler sunarak çatışmaların sürmesini teşvik etmekle suçladı.

İranlı bakan, sonunda “gerçek maliyeti Amerikan tüketicilerinin hissettiğini” söyledi.

Brent petrolünün varil fiyatı son günlerde 90 doların altında kaldı. Bu fiyat, savaş öncesindeki yaklaşık 70 dolarlık seviyenin üzerinde bulunurken, savaşın bazı aşamalarında petrol fiyatı 110 doların üzerine çıkmıştı.

Arakçi, savaşın devam etmesi halinde İran güçlerinin bölgedeki “herhangi bir Amerikan hedefini” vuracağını belirterek bunlar arasında üsler, tesisler ve askerlerin toplandığı noktaların bulunduğunu söyledi.

Tahran’ın daha önce bölge ülkelerine, İran’ın bir Amerikan saldırısına maruz kalması halinde ABD üslerinin misilleme hedefleri arasında yer alacağını bildirdiğini belirten Arakçi, İran’ın füze kapasitesinin savaş sırasında etkinliğini kanıtladığını savundu.

İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf da tartışmaya dahil olarak Bessent’i abluka koşullarında Basra Körfezi’nden geçen petrol miktarına ilişkin yalan söylemekle suçladı. Kalibaf, Bessent’in paylaşımına “Yalancı, yalancı” şeklinde alaycı bir ifadeyle karşılık verdi.

Kalibaf ayrıca Moody’s Analytics tarafından yapılan ve savaşın maliyetini 130 milyar doların üzerinde gösteren bir tahmine işaret etti. Kuruluş, savaşın maliyetini haziran ortası itibarıyla yaklaşık 130 milyar dolar olarak hesaplamıştı.

Kalibaf ayrıca, ticaret şirketi Jane Street’in vadeli işlem sözleşmelerinin bir döneminde petrol fiyatlarının düşeceğine yönelik yaptığı bir bahiste 130 milyon dolardan fazla kaybettiğini öne sürdü. Ancak bu rakama ilişkin herhangi bir kaynak göstermedi.

Abluka ithalat üzerinde baskı oluşturuyor

İranlı yetkililer, deniz ablukasının ithalat üzerindeki etkisini kabul etti.

İran Meclisi Ekonomi Komisyonu üyesi Cafer Kadiri, ülkenin toplam 210 milyon tonluk ithalatının yüzde 83’ünün güneydeki deniz sınırları üzerinden gerçekleştirildiğini ve ABD ablukasının bu güzergâhta sorunlara yol açtığını söyledi.

Kadiri, İran’ın günlük 15 ila 20 milyon litre arasında benzin açığıyla karşı karşıya olduğunu, bir litre benzinin ithalatının hükümete yaklaşık 1 dolara mal olduğunu belirtti.

Kadiri, benzinin herhangi bir kısıtlama olmaksızın tedarik edilmeye devam edilmesinin ve bunun bir bölümünün kaçakçılığa gitmesinin “mantıklı olmadığını” söyledi. İranlı milletvekili, dengeyi sağlamak amacıyla hükümetin yakıt kotalarını düşürmeyi veya fiyatları değiştirmeyi değerlendirmesi çağrısında bulundu.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan da cuma günü devlet televizyonunda yayımlanan bir röportajda ülkesinin “savaş halinde” olduğunu söyledi. Pezeşkiyan, ithalat güzergâhlarının kapatılmasının benzin de dahil olmak üzere bazı ürünlerin tedarikinde zorluklara yol açtığını belirtti.

CFGTHY
28 Ağustos 2026 Cuma günü Umman Sultanlığı’ndaki Musandam’dan görülen Hürmüz Boğazı yakınlarındaki gemiler (Reuters).

Pezeşkiyan, devlet gelirlerinin düştüğünü ve petrol ile doğal gaz tesislerinin hedef alınmasının üretimde gerilemeye yol açtığını ifade etti. İran Cumhurbaşkanı, ithalat yollarının yeniden açılması halinde dahi dışarıdan yakıt tedarik edilebilmesi için mali kaynaklara ihtiyaç duyulacağını söyledi.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’tan aktardığı habere göre Pezeşkiyan,  ABD yaptırımları ve deniz ablukası nedeniyle İran’ın ihracat ve ithalatının yaklaşık yüzde 35 oranında gerilediğini belirtti.

Buna karşılık Devrim Muhafızları’na yakın Fars Haber Ajansı pazar günü, Petrol Bakanlığından elde ettiğini belirttiği verilere dayanarak İran’ın hâlâ satışa yetecek miktarda petrol rezervine sahip olduğunu bildirdi.

Ajans, petrol gelirlerinin yılın ilk dört ayında bütçede öngörülen hedefin yüzde 99’una ulaştığını ve Petrol Bakanlığının petrol satışlarından elde edilen döviz gelirlerinden 7,5 milyar doları Merkez Bankasına aktardığını belirtti.

Washington’ın adımları bekleniyor

Tahran ve Maskat, geçen hafta Hürmüz Boğazı’nda gemilerin geçişine ilişkin yeni düzenlemeler konusunda müzakerelerde ilerleme kaydedildiğini açıklamıştı.

Pezeşkiyan cuma günü yaptığı açıklamada, görüşmeler sonucunda Devrim Muhafızları, İran Silahlı Kuvvetleri ve İran müzakere ekibi tarafından hazırlanan bir yol haritasına ulaşıldığını ve bunun İran liderine sunularak onayının alındığını söyledi.

Pezeşkiyan’ın anlatımına göre Umman başlangıçta düzenlemeleri kabul etti, ancak daha sonra bazı çekincelerini dile getirdi. Taraflar, bunun ardından koordineli yol haritası doğrultusunda güzergâhın yeniden açılması konusunda mutabakata vardı.

Pezeşkiyan, uygulamanın ABD’nin ablukayı ve yaptırımları kaldırmasına, petrol ve petrokimya ihracatıyla bağlantılı İran fonlarını serbest bırakmasına, yatırımların yeniden başlamasına ve Lübnan’daki savaşa ilişkin bazı yükümlülüklerin yerine getirilmesine bağlandığını belirtti.

Buna karşılık İran’ın, “rejimin kararları ve politikaları doğrultusunda” Hürmüz Boğazı’nı yeniden açacağını söyledi.

Daha önce İran Genelkurmay Başkanlığına bağlı Defa Press Haber Ajansı, Tahran ve Maskat’ın ticari gemiler için geçici bir koridor oluşturulmasını görüştüğünü bildirmişti. Buna göre koridor, birbirine zıt yönde hareket edecek iki güzergâhtan oluşacak, bu güzergâhlar arasında yaklaşık iki deniz mili mesafe bulunacak ve toplam genişlik yaklaşık yedi deniz mili olacaktı.

Ajans, Umman Denizi’nden Basra Körfezi’ne giriş güzergâhının tamamen İran karasularından geçeceğini, çıkış güzergâhının bir bölümünün de İran sularında bulunacağını aktardı.

Geçici düzenlemelerin, kalıcı bir sistem konusunda 30 ila 60 gün sürmesi beklenen müzakerelerin önünü açabileceği belirtildi.

Pezeşkiyan, mevcut düzenlemeleri daha önce kısa süre içinde çöken İslamabad Mutabakatı ile ilişkilendirmişti.

İran Cumhurbaşkanı, mutabakattan önceki anlaşmayı Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nin 13 üyesinden 12’sinin desteklediğini ve mutabakatın çökmesinden önce uygulamasının başladığını söyledi. Buna göre abluka ve yaptırımların hafifletilmesi için adımlar atılmış, dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılması da görüşülmeye başlanmıştı.

Pezeşkiyan, Washington’ın İran petrolünün satışına izin verdiği mutabakatın yürürlükte olduğu dönemde İran’ın yaklaşık 90 milyon varil petrol sattığını da belirtti.

İran’ın aynı dönemde 300 milyar dolara kadar ulaşabilecek yabancı yatırımlara yönelik planlar hazırladığını da sözlerine ekledi.