ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Tel Aviv'in dış politikası Washington'ın ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu.

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
TT

ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)

Akil Abbas

ABD'nin Maryland eyaletinde 16 Eylül 1997 tarihinde 17 yaşındaki lise öğrencisi Samuel Sheinbein, aynı yaşlardaki bir arkadaşıyla birlikte 19 yaşındaki lise öğrencisi Alfredo Enrique Tello’yu öldürdü. Sheinbein, aşık olduğu, ancak aşkına karşılık bulamadığı okul arkadaşının Tello ile çıkmasına kızdığı için bu cinayeti işlemişti.

Tello, boğularak öldürülmüş, ardından cesedi parçalara ayrılmış ve sonra da yakılmıştı. Kalıntıları ise çöp torbalarına konarak boş bir evin deposuna atılmıştı. Sheinbein’in babası İngiliz Mandası altındaki Filistin topraklarında doğmuş ve 6 yaşında ABD’ye göç etmeden önce İsrail vatandaşlığı almıştı. Sheinbein’in, bu durumdan yararlanarak cinayetten günler sonra İsrail'e kaçtığı ortaya çıktı. Sheinbein, o dönemde yürürlükte olan ve başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsrail vatandaşlarının sınır dışı edilmesini önleyen İsrail yasasından yararlanmak için İsrail vatandaşlığı aldı. ABD, İsrail'in bu mantığını reddetti ve Sheinbein'in ABD yasalarına göre yargılanmak üzere kendisine iade edilmesini talep etti.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, iki ülke arasında yaşanan ve ABD basınının gündeminden düşmeyen uzun soluklu ve hararetli hukuki ve siyasi tartışmalar çerçevesinde İsrail'e ‘en üst düzeyde iş birliği’ göstermesi çağrısında bulundu. Bunun yanında ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti. İsrail hükümeti, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığını iptal etme ve yargılanmak üzere ABD’ye iade etme girişimleri de dahil olmak üzere ABD'nin talebini karşılamak için çeşitli çabalar sarf etti.

ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti.

Bu çabalar 1999 yılında İsrail Yüksek Mahkemesi'nin, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığından çıkarılmasının ve ABD’ye iadesinin hukuka aykırı olduğuna dair nihai ve temyizsiz kararıyla bozuldu. Sonunda Sheinbein, İsrail'de reşit olmayan biri olarak yargılandı ve 24 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sheinbein cezasının 4 yılını çektikten sonra izin alma ve 16 yılını çektikten sonra şartlı salıverilme hakkı kazandı. Bu cezayı hafif bulan ABD, Sheinbein'in tutuklanıp ABD'ye gönderilmesi için Interpol'e başvurdu.

Sheinbein'in 2014 yılında İsrail’deki bir hapishanede gardiyanlara ateş açtıktan sonra öldürülmesi, ABD’de büyük tartışmalara ve kurbanın ait olduğu grup olan Latin Amerikalılar arasında büyük rahatsızlığa neden oldu. Ancak aynı zamanda ABD’deki Sheinbein dosyası da kapandı.

ABD Kongresi’nin İsrail'e yardımı askıya alma tehdidini yerine getirmemesinin nedenlerinden biri, ABD’nin İsrail'de gerçek bir kuvvetler ayrılığı olduğuna, yüzden İsrail’deki yargı makamlarının hükümetin siyasi çıkarları lehine kararlar vermeye zorlanamayacağına ve İsrail hükümetinin ABD’nin öfkesinin sonuçlarından kaçınmak için Sheinbein’i iade etme konusunda samimiyetle çalıştığına inanmasıydı. Bu durum, Arap dünyasında İsrail ve ABD arasındaki ilişkiye dair genel su-i zannı derinleştiren yaygın ve beklenen davranıştan farklıydı. Bir başka neden de İsrail parlamentosu Knesset'in daha sonra, ilki 1999 yılında ve ikincisi ise 2001 yılında olmak üzere, belirli koşullar altında başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsraillilerin sınır dışı edilmesine izin veren iki yasa çıkarmış olmasıydı.

ABD ulusal güvenliğine hizmet

Kökünde apolitik olan ve Arap-İsrail çatışmasıyla ilgisi bulunmayan bu karmaşık mesele, neredeyse iki yıl sürdü. Birçok hukuki ve insani detaya sahip ve bundan kaynaklanan siyasi baskıları olan bu karmaşık dava, İsrail ve ABD arasındaki yakın ilişkinin, özellikle de iki farklı ama birbiriyle bağlantılı yönünün anlaşılmasına yardımcı olacak unsurları barındırıyor.

Bu yönlerden ilki, ABD’li politikacıların ve nüfuz sahiplerinin İsrail'i, ABD’nin Batı Avrupa'ya baktığı gibi anlaşılabilecek ve ele alınabilecek şeffaf bir demokrasiye sahip ABD benzeri bir siyasi sistem, güçlü bir müttefik ve ortak temel değerlere sahip önemli bir ticaret ortağı olarak görmeleridir.

İkincisi ise 1950'li yılların sonlarından bu yana, özellikle de İsrail'in 1956’daki 6 Gün Savaşı sırasında işgal ettiği Sina Yarımadası'ndan çekilme konusunda yaşanan İsrail-ABD anlaşmazlığından sonra İsrail dış politikasının bölgesel ve küresel olarak ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışmasıdır.

İsrail, 1950'li yıllardan beri dış politikasını ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışıyor.

Bu ikincisi, İsrail'in, yerli nüfusunun kaderiyle ilgilenmeyen, kapitalist bir yatırım ve kalkınma aracı olarak toprakla ilişkinin anlamına dair Batının varsayımları ve Avrupa’nın yardımları üzerine kurulu modern bir devlet olarak ideolojik yapısıyla da tutarlıydı. Bu ülkede yürürlükte olan siyasi sistem, Batının Arap ülkeleriyle olan ve kurumlardan ziyade kişilere odaklanan zorlu ilişkilerin aksine, yöneten kişilerden/partilerden bağımsız ve kurumsal olarak sorunsuz bir şekilde ele alınabilen liberal bir parlamenter sisteme dayanıyor.

İsrail, ABD'nin bölgedeki çıkarlarını desteklemede, özellikle de Soğuk Savaş sırasında Arap dünyasının büyük bölümünü kapsayan ya da sempati duyan Doğu Bloğu’nun etkisinin genişlemesini önlemek için Batı Bloğu için eşsiz bir politik ve güvenlik kalesi haline gelerek çok önemli bir rol oynadı. İsrail'in bu bağlamda yürüttüğü önemli faaliyetler arasında Sovyetler Birliği’nin bölgedeki, özellikle de Arap ülkelerindeki eylemleri ve hareketleri hakkında istihbarat toplamak ve ABD’ye Mısır tarafından konuşlandırılan SAM-2 uçaksavar füze sistemi ve diğer askeri, lojistik ve diplomatik iş birliği biçimleri hakkında istihbarat sağlamak vardı.

dfvrgb
Ortak askeri tatbikatlar sırasında eğitime katılan İsrailli paraşütçüler ve ABD’li askerler, 2018 (AFP)

Tüm bunlar olurken İsrail, ABD’nin o dönemde az sayıdaki Arap müttefikinden duyduğu şüphenin aksine, Doğu Bloğu'na hiçbir sırrını sızdırmayan güvenilir bir müttefik olduğunu kanıtladı. Aslında İsrail, ABD'nin o dönem Cemal Abdunnasır yönetimindeki Mısır'ın başını çektiği ve Suriye, Irak, Libya, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Arap halklarının çoğunu kapsayan Doğu ve Batı karşıtı kampa sempati duyan sosyalist eğilimli Arap milliyetçiliğini kontrol altına almasında ve böylece engellemesinde önemli bir rol oynadı.

İsrail, ABD’ye zaman zaman aralarında yaşanan bazı anlaşmazlıklarda bile açıkça meydan okumalarında ve karşı çıkmalarında ısrarcı olmaktan kaçındı. Daha ziyade Arap dünyasının büyük bir kısmının sürekli ve çoğu zaman beyhude bir ulusal gururla yaptığı gibi, ABD'den mümkün olan azami tavizi koparmak için sessizce ve perde arkasında olabildiğince baskı uygulayarak uzlaşmaya yöneldi.

AIPAC'in önemi

İşte tam da bu noktada 1950’li yılların sonlarında kurulan, ancak 1970’li yıllar ve sonrasında ABD’li Cumhuriyetçi ve Demokrat partili karar alıcılar arasında İsrail vizyonunu tanıtmada etkili olabilen Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi’nin (AIPAC) önemi ortaya çıkıyor. AIPAC'in Amerikan siyaset sahnesindeki rolü, Arap siyasetçilerin korktuğu ve politika yapımını kontrol eden devasa bir etki makinesi olduğu yönündeki çok abartılı algısının aksine ister sağcı ister solcu olsun, dönemin İsrail hükümeti tarafından belirlenen ülke çıkarını ABD'nin Ortadoğu’daki politikasıyla ilişkilendirmedeki ustalığında yatıyor. Çünkü AIPAC, ABD'li karar vericileri bu çıkarları korumanın ABD’nin ulusal güvenliğine hizmet ettiğine ikna etme görevini üstleniyor. Ancak dış politika arenasındaki en güçlü lobi grubu olmasına rağmen, bu görevinde çoğu zaman başarısız oluyor.

fvertbg
İsrail için casusluk yapmaktan hüküm giyen ABD vatandaşı Jonathan Pollard, 30 yıllık mahkumiyetin ardından hapisten çıktıktan sonra New York'ta bir mahkeme salonundan ayrılırken 20 Kasım 2015 (AFP)

İsrail'in ABD ile olan anlaşmazlıklarını nasıl yönettiğinin en iyi örneklerinden biri, ABD Donanması'nda görev yapmış Yahudi asıllı ABD’li istihbarat analisti Jonathan Pollard'ın davasıdır. Pollard, 1985 yılında tutuklandı ve ABD federal mahkemesinde İsrail adına casusluk suçundan yargılanarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Sonraki 30 yıl boyunca göreve gelen hemen hemen her İsrail hükümeti, AIPAC ile birlikte, birbirini izleyen ABD yönetimlerini Pollard'ı insani ya da sağlık gerekçeleriyle yahut başkan tarafından çıkarılacak özel bir afla serbest bırakılmasına ikna etmeye çalıştı. Ancak bu süre zarfında göreve gelen ABD yönetimleri, ABD'nin çeşitli savunma ve istihbarat kurumlarının yetkililerinin de benzer bir şekilde reddetmesiyle desteklenen bu talepleri reddettiler. Zira başka ülkeler adına casusluk yapmaktan hüküm giymiş kişiler hakkında şartlı tahliye ya da af kararı alınmaması gibi güçlü bir Amerikan geleneği söz konusu.

İsrail her zaman ABD'ye karşı açıkça meydan okumaktan ve karşı çıkmaktan kaçınmış ve anlaşmazlıkları sessizce çözmeye dikkat etmiştir.

Eski ABD Başkanı Bill Clinton, İsrail'in Filistinlilerle geçici düzenlemeleri sona erdirecek ve iki devletli bir çözümü hayata geçirecek bir anlaşmayı (1998 Wye Nehri Anlaşması) kabul etmesini sağlamak için 1998 yılında İsrail hükümetinin Pollard'ın serbest bırakılmasını talep etmesi üzerine bu geleneği bozmaya çalıştı.

Savunma Bakanlığı yetkilileri tarafından desteklenen dönemin ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü George Tenet, Clinton'ın vermek istediği tavizi protesto etti ve Pollard'ın serbest bırakılması halinde istifa edeceği tehdidinde bulundu.

Ancak 2015 yılına gelindiğinde eski başkanlardan Barack Obama, yine İsrail'in talebi ve AIPAC'in ısrarlı baskısı üzerine Pollard'ın şartlı tahliyesine karar verdi. Obama'nın Beyaz Saray'daki son yılında aldığı kararın gerekçesi olarak kamuoyuna ABD yasalarının buna izin verdiği açıklaması yapıldı. Pollard casusluk davalarında verilen cezayı çekmişti. ABD’de ömür boyu hapis cezası 30 yıldır. Hükümlünün bundan sonra insani, sağlık ya da diğer nedenlerle şartlı tahliye talep etme hakkı vardır. Ancak ABD’li yetkililerin özellikle casusluk davalarında bu tür bir tahliyeye izin vermesi nadir görülür.

Büyük olasılıkla Obama’nın Pollard'ı şartlı tahliye etmesinin asıl nedeni, Filistinlilerle bir barış anlaşması imzalanması çerçevesinde İsrail'i yatıştırmaktı. Fakat bu girişim de başarısız oldu. Şartlı tahliye kararı Pollard'ın İsrail'e gitmesine izin verilmeden önce beş yıl boyunca ABD’de kalmasını gerektiriyordu. İsrail, Pollard'a hapisteyken vatandaşlık vermişti.

Pollard, 2020 yılının son gününde İsrail'e gitti ve burada kahramanlar gibi karşılandı. Başbakan Binyamin Netanyahu havaalanında bizzat karşıladığı Pollard’a ve eşine İsrail kimlik kartlarını takdim etti. Netanyahu Pollard’a hitaben, “Artık evindesin... Ne güzel bir an” dedi ve Pollard’ın gelişi için İbranice bir şükran duası okudu. Pollard, ABD’de ise bir vatan haini olarak görülüyor.  Özellikle ABD’nin güvenlik ve istihbarat teşkilatlarındaki pek çok kişi onun hak etmediği bir şekilde serbest bırakılmasını sağlayan özel bir siyasi durumdan yararlanarak kayırıldığına inanıyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



İran Armadası: Tahran donanmasını yitirse de hala boğazları kapatma gücüne sahip

ABD Savunma Bakanlığı'nın 4 Mart 2026'da yayımladığı videodan bir kare. Görüntüde ABD Donanması’na ait bir denizaltıya ait periskop dürbününden, Hint Okyanusu'nda bir İran savaş gemisinin ateş edilerek batırıldığı an görülüyor (AFP)
ABD Savunma Bakanlığı'nın 4 Mart 2026'da yayımladığı videodan bir kare. Görüntüde ABD Donanması’na ait bir denizaltıya ait periskop dürbününden, Hint Okyanusu'nda bir İran savaş gemisinin ateş edilerek batırıldığı an görülüyor (AFP)
TT

İran Armadası: Tahran donanmasını yitirse de hala boğazları kapatma gücüne sahip

ABD Savunma Bakanlığı'nın 4 Mart 2026'da yayımladığı videodan bir kare. Görüntüde ABD Donanması’na ait bir denizaltıya ait periskop dürbününden, Hint Okyanusu'nda bir İran savaş gemisinin ateş edilerek batırıldığı an görülüyor (AFP)
ABD Savunma Bakanlığı'nın 4 Mart 2026'da yayımladığı videodan bir kare. Görüntüde ABD Donanması’na ait bir denizaltıya ait periskop dürbününden, Hint Okyanusu'nda bir İran savaş gemisinin ateş edilerek batırıldığı an görülüyor (AFP)

Ömer Harkus

İran Donanması, ABD/İsrail ve İran arasındaki savaşta onlarca yıl sonra en ağır darbelerini aldı. Donanmaya ait yaklaşık 150 unsur hizmet dışı kalırken aralarında İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Deniz Kuvvetleri Komutanı Ali Rıza Tengsiri ile DMO Deniz Kuvvetleri İstihbarat Şefi Behnam Rızai’nin de bulunduğu yüzlerce denizci hayatını kaybetti. Tengsiri, Hürmüz Boğazı'nı kapatma doktrininin mimarı olarak kabul ediliyordu.

Öte yandan İran donanmasının büyük bölümünü kaybetmek İran'ın denizdeki kapasitesinin sona erdiği anlamına gelmiyor. Tahran'ın 1980'lerdeki Tanker Savaşı'ndan bu yana inşa ettiği doktrin, büyük gemilerden ziyade hızlı botlar, deniz mayınları ve hayati geçitleri sekteye uğratma kapasitesi gibi erişilebilir engelleme araçlarına dayanıyordu.

İran'ın geleneksel deniz gücü açısından yaşadığı kayıplar, boğazı kapatma ya da düşük maliyetle deniz trafiğini aksatma kapasitesini ortadan kaldırmıyor.

Mart ayındaki saldırıların ardından DMO, ‘sivrisinek filosu’ olarak adlandırılan taktiğe başvurdu. Bu taktik; ağır ateş gücü yerine sayıya, hıza ve dağılmaya dayanan onlarca küçük ve hızlı hafif füze ya da makineli tüfekle donanmış botun eş zamanlı olarak gemilere ve tankerlere saldırması temeline dayanıyor.

Bu taktiğin etkinliği, dar geçitlerde baskı aracı olarak işe yarasa da ABD’nin teknolojik ve hava üstünlüğü karşısında sınırlı kalıyor.

Bu savaşın en çarpıcı saldırıları arasında İran Donanması'nın 4 Mart'ta maruz kaldığı darbe öne çıkıyor. O gün Hint Okyanusu'nda su altında meydana gelen bir patlama, Tahran'ın en büyük deniz yayılma hırslarından biri olan ve İran askeri sanayisinin gururu ile ülkenin uzak denizlere ulaşma kapasitesinin simgesi sayılan IRIS Dena fırkateyninin sonunu getirdi. Bir Amerikan saldırı denizaltısından fırlatılan torpido darbesiyle vurulan fırkateyn, Sri Lanka açıklarında okyanus dibine battı.

ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth bu operasyonu ‘sessiz ölüm’ olarak nitelendirdi. ABD, bu operasyonla İkinci Dünya Savaşı'nın ardından ilk kez bir savaş gemisini torpidoyla batırdı. IRIS Dena'nın ve ardından gelen diğer İran fırkateynlerinin imha edilmesi, İspanyol Armadası’nın 1588 yılındaki çöküşü ve 1805'teki Trafalgar Muharebesi gibi tarihteki büyük donanmaların sonunu akla getirdi. Modern teknoloji bu kez de sayısal üstünlüğü geride bıraktı.

ABD Donanması, operasyonun ilk günlerinden itibaren bir denizaltı dahil İran'a ait tüm büyük deniz araçlarını imha etti. İran Donanması'nın komuta merkezi de hava ve füze saldırılarında yerle bir edildi.

IRIS Dena fırkateyni, o gün sabaha karşı, Sri Lanka'nın Galle kentinin yaklaşık 40 deniz mili güneyindeki bir konumdan acil yardım çağrısı gönderdi. Hindistan'daki çok uluslu deniz tatbikatı MILAN 2026’ya katıldıktan sonra İran'a dönüş yolunda olan gemi, uluslararası sularda seyrediyordu ve Körfez ile Umman (Arap) Denizi'ndeki çatışma ortamından uzakta güvende olduğunu sanıyordu.

Sri Lanka Donanması'nın görüntüleri ve raporları, geminin doğrudan isabet aldığını ve hızla battığını ortaya koydu. Bu durum mürettebatın büyük çoğunluğunun can sallarına ulaşmasını engelledi ve pek çoğu hayatını kaybetti. Sri Lanka, yardım sinyalini alır almaz bölgeye hava ve deniz kuvvetleri gönderdi; ancak gemi, ekipler ulaşmadan tamamen dalgaların altında kaybolmuştu.

Ancak IRIS Dena'nın batırılması tek başına bir olay değildi. Bu hamle, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı'nın (CENTCOM) İran'ın askeri kapasitesini tamamen etkisiz hale getirmeye yönelik başlattığı stratejinin bir parçasıydı. Söz konusu strateji, Tahran'ın yirmi yıl boyunca geliştirdiği savaş gemilerini ya da ‘İran Armadasını’ imha etmeye yoğun biçimde odaklanıyordu.

Deniz varlıklarının imhası

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre ABD Donanması, operasyonun ilk günlerinden itibaren bir denizaltı dahil İran'a ait tüm büyük deniz araçlarını imha etti. İran Donanması komuta merkezi hava ve füze saldırılarında yerle bir edilirken ikinci bir denizaltı etkisiz hale getirildi ve ardından Devrim Muhafızları'nın gizli deniz üssü imha edilerek komutanları hayatını kaybetti.

CENTCOM, modern insansız hava aracı taşıyıcısı Şehid Bakıri gemisi, Cemaran fırkateyni ve gelişmiş muharebe gemisi Kasım Süleymani dahil olmak üzere çok sayıda savaş gemisinin ya batırıldığını ya da etkisiz hale getirildiğini açıkladı.

Genelkurmay Başkanı General Dan Caine'in açıklamalarına göre operasyon, bölgedeki İran'ın ana deniz varlığını etkisiz kılmayı başardı; İran gemileri Hürmüz Boğazı, Umman Körfezi ve Arap Denizi'nden çekildi.

İran’ın denizdeki tacının incisi olan IRIS Dena fırkateyni

IRIS Dena, İran’ın Bender Abbas tersanelerinde yerli olarak inşa edilen füze fırkateynlerinin Mevç sınıfının zirvesini temsil ediyordu. 2015 yılında denize indirilen ve 2021 yılında fiilen hizmete giren gemi, İran askeri sanayisi açısından devrim niteliğinde kabul edilen teknolojilerle donatılmıştı. Toplamda bir buçuk ton deplasmanıyla öne çıkan gemi, maksimum 30 knot hız sağlayan dört motora, 300 kilometre menzilli 360 derece kapsama alanına sahip üç boyutlu radar sistemlerine, gemisavar ve hava savunma füzelerine, dikey fırlatma sistemine ve Amerikan silah sistemlerine benzer ana toplara sahipti.

Bu donanım, geminin 2023'te tarihi bir dünya turu gerçekleştirmesine imkân tanımıştı. Ne var ki savunma sistemleri ve sonarı, onu okyanus derinliklerinden vuran Amerikan torpidosunu tespit edip etkisiz hale getirmeye yetmedi.

“Sessiz ölüm”

ABD Savaş Bakanı Hegseth’nin Irıs Dena'ya yönelik saldırıyı ‘sessiz ölüm’ olarak nitelendirmesi, Mark 48 torpidosunun gemileri imha etme biçimine atıftı. Bu silah yalnızca patlayıcı bir mermi değil; su altında taktik kararlar alabilen özerk bir sistem. Torpido, geminin gövdesine doğrudan çarpmak yerine "omurga altı patlaması" olarak bilinen yıkıcı bir fizik ilkesine dayanıyor. Bu doğrultuda geminin ortasının hesaplanmış bir derinliğinde patlayacak şekilde programlanıyor.

“ABD, İran'ın karşılık veremeyeceği mesafelerden İran filosunu parçalamak için hassas güdümlü füzeler, B-2 bombardıman uçakları ve uzun menzilli torpidolar kullandı.

Patlama önce devasa bir gaz balonu oluşturuyor, ardından gemi, balonun basıncıyla yukarı kalkarak aşırı yapısal zorlanmaya maruz kalıyor. Üçüncü aşamada ise balon hızla çöküyor; bu esnada geminin ortası su desteğinden yoksun kalırken baş ve kıç taraflar su tarafından desteklenmeye devam ediyor. Bu durum yerçekiminin etkisiyle geminin ‘omurgasının’ kırılmasına yol açıyor. İşte bu yüzden gemi ikiye bölünüp saniyeler içinde battı.

İspanya Donanması

‘Armada’ kavramı genellikle güç gösterisi ve hakimiyet kurmak amacıyla inşa edilen ancak çoğunlukla beklenmedik gelişmeler karşısında çöküşe geçen büyük filolar için kullanılıyor. İspanya Kralı 2. Felipe, 1588 yılında İngiltere'yi fethetmek için 130 gemiden oluşan ‘Büyük Armada’yı harekete geçirdi. Çünkü gemilerin büyüklüğünün ve sayısal üstünlüğün zaferi garantileyeceğine inanıyordu.

İspanya'nın yenilgisi, İran Donanması'nın maruz kaldığına benzer bir teknolojik uçurumun sonucuydu. İngiliz gemileri, ağır İspanyol kalyonlarına kıyasla çok daha hızlı ve manevra kabiliyeti yüksekti. Benzer biçimde IRIS Dena ve Cemaran gibi İran fırkateynleri, yeni olmalarına karşın yüzey radarlarınca görülemez kılan teknolojik gizlilik kapasitesine sahip Amerikan denizaltıları için kolay hedefler oldu.

vfdf
ABD'nin Nimitz sınıfı uçak gemisi USS Abraham Lincoln, Arap Denizi'nden geçerken, 31 Ocak 2026 (AFP)

İngilizlerin Kale açıklarında İspanyol filosunu dağıtmak için ‘ateş gemileri’ (donanmaları yakmak için kullanılan yangın gemileri) kullanması gibi, güdümlü torpidolar da İran mürettebatını uluslararası sularda bile güvensiz hissettiren bir ‘korku silahı’ işlevi gördü.

İngilizler, 1588 yılında daha uzun menzilli toplar sayesinde İspanyolların ateş menzili dışından onları bombalayarak üstünlük sağladı. Günümüzdeki operasyonda ise ABD, İran'ın karşılık veremeyeceği mesafelerden İran filosunu parçalamak için hassas güdümlü füzeler, B-2 bombardıman uçakları ve uzun menzilli torpidolar kullandı.

Trafalgar Muharebesi

İspanya'daki Cap Trafalgar açıklarında gerçekleşen Trafalgar Muharebesi anılmadan bu karşılaştırma tamamlanamaz. İsim Arapça ‘Taraf el-Gar’ ya da ‘Taraf el-Garb’ ifadesinden geliyor. Fransa İmparatoru Napolyon Bonapart'ın İngiliz Amiral Horatio Nelson karşısında denizde yenilgiye uğradığı noktayı coğrafi olarak simgeliyor. İngiliz Amiral, ‘Nelson'ın dokunuşu’ adıyla ün salan alışılmışın dışında bir taktik benimsedi. Geleneksel paralel saldırı düzeni yerine düşman gemi hattına dik açıyla saldırarak dönemin hakim askeri kurallarını alt üst etti. Bu taktik, İngiliz mürettebatın beceri üstünlüğünün ortaya çıkmasına zemin hazırlayacak ‘kaotik bir çatışma’ ortamı yaratmayı hedefliyordu.

İran Armandası’nın bir aydan kısa bir sürede çöküşü olarak nitelendirilen bu gelişme, Tahran'ın rekabetçi bir küresel deniz gücü olma hedefine ağır bir darbe indirdi.

CENTCOM da bu saldırıda, Nelson'ın dokunuşu taktiğini modern bir versiyonuyla uyguladı. İlk 24 saat içinde binden fazla hedefi vuran koordineli ve kapsamlı bir saldırı başlatan CENTCON, bu hamleyle İran komuta yapısını felç etti. Ancak İran, hayatını kaybeden komutanların yerini hızla doldurarak savaşı yönetme yeteneğini yeniden kazandı.

Nelson'ın Fransız komuta gemisi Bucentaure’u hedef alması gibi, ABD de muharebenin ilk anlarında İran’ın Dini Lider, Ali Hamaney'in külliyesini ve DMO komuta merkezini hedef aldı. Nelson, komutanlarına ‘bir komutan gemisini düşman gemisinin yanına koyarsa hata yapamaz’ düsturuyla serbest hareket yetkisi tanımıştı.

2026 yılında ise Amerikan denizaltılarına ve hava birliklerine, tespit edilen her İran hedefini vurmalarına olanak sağlayan cesur kurallar tanındı. Bu durum büyük İran deniz unsurlarının etkisiz hale getirilmesiyle sonuçlandı.

Bir dönemin sonu ve başka bir dönemin başlangıcı

İran Armandası’nın bir aydan kısa bir sürede çöküşü olarak nitelendirilen bu gelişme, Tahran'ın rekabetçi bir küresel deniz gücü olma hedefine ağır bir darbe indirdi. 1588 ve 1805 yıllarındaki deniz muharebeleri de niteliksel teknolojik üstünlük ve ‘derinlikleri’ kontrol etme kapasitesi olmaksızın yalnızca büyüklük ve sayıya dayanan filolar, büyük çatışmalarda başarısızlığa mahkum olduğunu kanıtlıyor.

fdfdvfd
DMO Deniz Kuvvetleri Komutanı Ali Rıza Tengsiri, İran'ın Arap Körfezi'ndeki bir Devrim Muhafızları üssünde birlikleri teftiş ederken, 2 Kasım 2025 (AP)

Görünen o ki denizlere hakim olmanın yolu İHA’lardan değil, halen su altından geçiyor. ‘Sessiz ölüm’ ise deniz savaşlarının en ölümcül silahı olmayı sürdürüyor. Körfez'de çöken İran'ın deniz varlığı değil, onun geleneksel biçimiydi.

İran'ın gerçek tehdidi ise gölgeye çekildi. Burada güç artık gemi sayısıyla değil, savaşın maliyetini yükseltmek için geçiş yollarını kesme ve sekteye uğratma kapasitesiyle ölçülüyor. Bu durum ABD Başkanı Donald Trump'ı İran'ı daha kapsamlı bir abluka ile kuşatmaya itti.


ABD hangi İran ile görüşüyor?

Hürmüz Boğazı'nın kapatılması ve müzakerelerin tıkanmasıyla aynı zamanda, Ruhullah Humeyni, Ali Hamaney ve Mücteba Hamaney'in posterlerinin görülmesiyle birlikte Tahran'daki kriz tırmanıyor, 19 Nisan 2026 (AFP)
Hürmüz Boğazı'nın kapatılması ve müzakerelerin tıkanmasıyla aynı zamanda, Ruhullah Humeyni, Ali Hamaney ve Mücteba Hamaney'in posterlerinin görülmesiyle birlikte Tahran'daki kriz tırmanıyor, 19 Nisan 2026 (AFP)
TT

ABD hangi İran ile görüşüyor?

Hürmüz Boğazı'nın kapatılması ve müzakerelerin tıkanmasıyla aynı zamanda, Ruhullah Humeyni, Ali Hamaney ve Mücteba Hamaney'in posterlerinin görülmesiyle birlikte Tahran'daki kriz tırmanıyor, 19 Nisan 2026 (AFP)
Hürmüz Boğazı'nın kapatılması ve müzakerelerin tıkanmasıyla aynı zamanda, Ruhullah Humeyni, Ali Hamaney ve Mücteba Hamaney'in posterlerinin görülmesiyle birlikte Tahran'daki kriz tırmanıyor, 19 Nisan 2026 (AFP)

Ortadoğu, son günlerde birbirini takip eden keskin değişim dalgalarına sahne oldu ve bu sahne artık çok tanıdık hale geldi. 17 Nisan'da Donald Trump, Hürmüz Boğazı'nın seyrüsefere açık olduğunu duyurdu ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi de bu duyuruyu teyit etti. Ne var ki İran Devrim Muhafızları ile bağlantılı medya kuruluşları, aynı gün Arakçi'yi boğazın açılması konusunda gereken şartları göz ardı ettiği için eleştirdi. Ertesi gün, bir askeri sözcü boğazın tekrar kapatıldığını ve geçmeye çalışan birkaç gemiye ateş açıldığını söyledi. Trump, boğazı tekrar kapatma hamlesini alaya alarak, bizzat ABD ambargosunun boğazın İran gemilerine kapalı kalması için yeterli olduğunu dünyaya hatırlattı. 20 Nisan'da ise Trump, ABD Donanmasının bir İran kargo gemisine ateş açtığını ve gemiyi ele geçirdiğini söyledi.

Sadece bir gün önce, ABD heyetinin İranlılarla daha fazla görüşme yapmak üzere Pakistan'ın başkenti İslamabad'a döneceğini duyurmuş ve müzakerelerin başarısız olması durumunda İran'daki sivil altyapıyı bombalama tehdidini yinelemişti.

Trump açısından, tutarsız davranışları artık şaşırtıcı değil. Ancak en dikkat çekici olan, İslam Cumhuriyeti içindeki şiddetli güç mücadelesini ortaya koyan İran'dan gelen çelişkili mesajlar. Ülke, 47 yıllık tarihinde ikinci kez, mevcut ve mutlak yetkiye sahip bir Dini Liderden yoksun durumda. Bir gözlemci bu sahneyi, 1979 İran Devrimi'nin çalkantılı ilk aylarını anımsatan karmaşık güç mücadelesine benzetiyor.

fvr
USS Gerald R. Ford uçak gemisi, İran'a karşı gerilimin devamı olarak Doğu Akdeniz'deki askeri operasyonlara katılıyor, 2 Mart 2026 (Reuters)

Resmi medya kuruluşları, İranlı yetkililerin şu anda barış görüşmelerine yeniden başlamaya meyilli görünmediklerini bildiriyor. Ancak bu ruh hali değişirse, İslamabad'a giden Amerikan heyeti çok önemli bir soruyla karşı karşıya kalacak: Tam olarak kiminle görüşecekler?

İran'dan gelen çelişkili mesajlar, İslam Cumhuriyeti içindeki şiddetli bir güç mücadelesini ortaya koyuyor

11-12 Nisan'da İslamabad'da yapılan ilk görüşme turu, İran'ın iç gerilimlerine dair aydınlatıcı bir bakış sundu. Amerika Birleşik Devletleri ile görüşmeye gönderilen İran heyetleri genellikle küçük, disiplinli ve titizlikle hazırlanmış olurdu. İslamabad'a giden heyet ise bunun tam tersiydi. Yaklaşık 80 İranlıdan oluşan heyetin yaklaşık 30'u karar verici olarak tanıtıldı. Bunlar arasında, Obama yönetimiyle imzalanan 2015 nükleer anlaşmasının detaylarını belirlemeye yardımcı olan deneyimli diplomat Mecid Taht Revançi ile ABD'yi “kuduz sarı köpek” olarak nitelendiren ve herhangi bir anlaşmayı teslimiyet olarak görüp alaya alan sertlik yanlısı Mahmud Nabavian da vardı.

Heyet üyeleri arasındaki tartışmalar o kadar kızıştı ki, Pakistanlı arabulucuların Amerikalılar ile olduğu kadar İranlılar arasında da arabuluculuğa zaman ayırdıkları bildirildi. Hatta gerilim yükselince, ev sahipleri ara verilmesini istedi.

Bu gerilimin bir nedeni de zirvede oluşan güç boşluğu. 37 yıldır Dini Lider olan Ali Hamaney'i öldüren ABD-İsrail hava saldırısından yedi hafta sonra, halefleri henüz cenaze töreni için bir tarih bile belirlemedi. Oğlu ve halefi olarak belirlenen Mücteba Hameney'in ya sağlığının görevini yerine getiremeyecek kadar kötü durumda olduğu ya da yetkisini kullanamayacak kadar zayıf olduğu düşünülüyor.

dsbgfrbg
İslamabad'da Şahbaz Şerif, Asım Münir ve İshak Dar, J.D. Vance liderliğindeki ABD heyetiyle savaşı sona erdirmek için yapılacak görüşmeler öncesinde Muhammed Bakır Kalibaf ve Abbas Arakçi ile bir araya geldi, 11 Nisan 2026 (AFP)

İsrail'in savaşları ve suikastları da ordunun üst düzey yetkililer arasındaki destek tabanının aşınmasına katkıda bulundu. Onların yerini alanlar, İran'ın ABD ve İsrail'in ortak saldırılarına karşı koymak için komuta ve kontrolü merkezsizleştirme yoluna başvurduğu savaş sırasında kazandıkları özerklik marjından vazgeçmeye daha az istekli görünüyorlar.

Merhum Dini Lider'in oğlu ve halefi olarak belirlenen Mücteba Hameney'in ya sağlığının görevini yerine getiremeyecek kadar kötü durumda olduğu ya da yetkisini kullanamayacak kadar zayıf olduğu düşünülüyor

8 Nisan'da ateşkes ilan edildiğinden beri, rejimin savaş zamanındaki birliği aşınmaya başladı. Resmi olarak güç cumhurbaşkanı, meclis başkanı ve güvenlik teşkilatlarının başkanlarını içeren Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi'nin elinde. Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf baş müzakereci olarak atandı ve Abbas Arakçi de yardımcısı oldu. Ancak, müzakere konusunda istekli olmaları, özellikle İslam Cumhuriyeti'ni korumakla görevli 190 bin kişilik güç olan Devrim Muhafızları Ordusu'nun tepkisini çekti. Şarku’l Avsat’ın The Economist’ten aktardığı analize göre dış gözlemciler için bu bölünme, Hürmüz Boğazı'ndaki durumla ilgili son iki günde yapılan çelişkili açıklamalarda açıkça görülüyordu.

İran içinde, militarizmin giderek arttığının bir işareti olarak, Devrim Muhafızları ile bağlantılı ağlar tarafından geceleyin mobilize edilen rejim yanlısı kalabalıklar, Arakçi ve Kalibaf'ı bizzat anarak kınamaya başladı. Görünüşe göre, askeri üniforma giymiş kişiler tarafından okunan askeri bildiriler, dini vaazların yerini alıyor.

Hatta katı tesettür kuralları bile gevşemeye başlıyor. Yakın zamanda düzenlenen bir mitingde, başörtüsü takmayan bir kadın sloganları belirleyerek, kadınların erkekleri yönlendirip tek başına slogan atmasına karşı 40 yıldır süregelen yasağı yıktı. Militarizmin giderek arttığının bir diğer işareti olarak Devrim Muhafızları'na bağlı medya kuruluşları, 1 Mayıs'ta yapılması planlanan belediye seçimlerinin ertelenmesi fikrini gündeme getirdi.

bf
İki haftalık ateşkesin ilan edilmesinin ardından, gerilimin akıbeti beklentisiyle Tahran'da düzenlenen bir halk toplantısı, 8 Nisan 2026 (Reuters)

Bazıları bu gürültüyü temelde taktiksel, sert bir muhalefet sergileyerek taviz koparma aracı olarak görüyor. Zira İran içindeki bölünmeler, devrimin kendisi kadar eski. Başından beri, liderleri ABD ile mücadelenin mi, yoksa onunla ateşkesin mi daha iyi olduğu konusunda bölünmüştü. Ancak bugün savaş, pragmatik siyasi ve ulusal çıkar düşünceleriyle hareket eden milliyetçiler ile devrim ideolojisine bağlı İslamcılar arasında yeni bir ayrılığı derinleştiriyor gibi görünüyor.

Militarizmin giderek arttığının bir diğer işareti olarak, Devrim Muhafızları'na bağlı medya kuruluşları, 1 Mayıs'ta yapılması planlanan belediye seçimlerinin ertelenmesi fikrini gündeme getirdi

Maddi çıkarlar durumu daha da karmaşık hale getiriyor. Yıllar içinde, yaptırımları aşmak için aracı haline gelen bir general sınıfı ortaya çıktı. Bu generallerin, ekonomiye uygulanan ABD yaptırımlarını atlatmaktan önemli kârlar elde ettiklerine inanılıyor. Mücteba Hameney ve Kalibaf'a bağlı ağların dış gayrimenkul portföylerini kontrol ettiğine inanılıyor ki, bu durum medyanın da dikkatini çekti. Baba Hameney'in vefatıyla birlikte, daha önce marjinalleştirilmiş figürler, her biri farklı müttefiklerle, farklı ajandalarla ve talep edecekleri bir güç payıyla yeniden ön plana çıktılar.

Her grubun, müzakerelerin önündeki başlıca engeller konusunda kendi bakış açısı var; bunların başında da nükleer program, Basra Körfezi'nin kontrolü ve İran'ın bölgesel vekillerinin rolü geliyor. Milliyetçiler, yaptırımların hafifletilmesi karşılığında bu vekil ağlarından vazgeçmekte istekliyken, İslamcılar bunları “direnişin” omurgası olarak görüyor.

Milliyetçiler için nükleer eşiğe yaklaşmak saldırılara açık davetiye iken, Kuzey Kore modelinden ilham alan İslamcılar, caydırıcılık için nükleer silah elde etmeyi hedefliyor. Hürmüz Boğazı'nın kontrolüne gelince, pragmatistler tarafından Körfez Arap devletleriyle daha geniş bir güvenlik anlaşması için kaldıraç olarak görülürken, ideologlar bunu İran hegemonyası altında şantaj için kazançlı bir yol olarak görüyor.

ergrf
İran Devrim Muhafızları, Ermenistan ve Azerbaycan sınırlarına yakın olan kuzeybatı İran'ın Aras bölgesinde tatbikat yapıyor, 20 Ekim 2022 (AFP)

15 Nisan'da Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir, bu farklı taraflar arasında ortak bir zemin bulmak için Tahran'a geldi. Rejimin yaklaşık 270 milyar dolar olarak tahmin ettiği savaşın verdiği zararı onarma ihtiyacı, daha fazla odaklanma sağlayabilir. Ancak İran'ın müzakere masasına geri dönmesi, eğer gerçekleşirse, heyet içindeki derin bölünmelerin bir anlaşmaya varmayı son derece zorlaştırdığı ve Amerika Birleşik Devletleri ile herhangi bir uzlaşının hızla çökmesine yol açabileceği gerçeğini ortadan kaldırmayacaktır.


İki kuşatma arasında kalan Hürmüz Boğazı... Trump’ın ekonomik savaşı mı yoksa İran’ın uçurumun eşiğine dönüşü mü?

İran’ın Keşm Adası açıklarında bir kargo gemisinin yakınından geçen sürat teknesi, 18 Nisan 2026 (AP)
İran’ın Keşm Adası açıklarında bir kargo gemisinin yakınından geçen sürat teknesi, 18 Nisan 2026 (AP)
TT

İki kuşatma arasında kalan Hürmüz Boğazı... Trump’ın ekonomik savaşı mı yoksa İran’ın uçurumun eşiğine dönüşü mü?

İran’ın Keşm Adası açıklarında bir kargo gemisinin yakınından geçen sürat teknesi, 18 Nisan 2026 (AP)
İran’ın Keşm Adası açıklarında bir kargo gemisinin yakınından geçen sürat teknesi, 18 Nisan 2026 (AP)

Son saatlerde Hürmüz Boğazı çevresinde yeniden artan gerilimle birlikte, sahadaki tabloya göre durum askıda kalmış bir ateşkesi andırıyor. Gözlemcilere göre, bir gün içinde söylem tamamen değişti. Başlangıçta boğazın açılması ve geçişlerin yeniden başlamasından söz edilirken, daha sonra İran tarafından yapılan yeni açıklamada Hürmüz Boğazı’nın ‘eski durumuna döndüğü’ ve İran Silahlı Kuvvetleri’nin ‘sıkı yönetim ve kontrolü altında’ olduğu ifade edildi. Buna karşılık Donald Trump, İran limanlarına yönelik deniz ablukasının kapsamlı bir anlaşmaya varılana kadar ‘tamamen yürürlükte kalacağını’ vurguladı.

Bu çelişkili açıklamalar, yalnızca Washington ile Tahran arasında bir anlatı savaşına işaret etmiyor; aynı zamanda her iki tarafın da maksimum baskı üzerinden müzakere yürüttüğünü, ancak doğrudan bir çatışmaya dönüşebilecek tam ölçekli bir savaşı göze almak istemediğini ortaya koyuyor. Gözlemciler, mevcut sürecin merkezinde artık “Hürmüz’ü kim kontrol ediyor?” sorusundan ziyade, ekonomik ve siyasi açıdan zaman karşısında hangi tarafın daha uzun süre dayanabileceği sorusunun bulunduğunu belirtiyor.

Çelişkili açıklamalar

Hürmüz Boğazı çevresinde İran’ın fiilen yeniden kısıtlama getirmesiyle birlikte Washington ile Tahran arasındaki medya gerilimi de yeniden tırmandı. Donald Trump, İran’ın boğazı artık ‘bir silah olarak kullanmama’ konusunda uzlaştığını ve yakın zamanda yeni bir müzakere turunun yapılabileceğini öne sürdü. Ancak Tahran, bu iddiaları hızla reddederek herhangi bir ‘yeni anlaşma’ olmadığını açıkladı ve ABD’nin söylemini ‘yalan’ olarak nitelendirdi.

Öte yandan Reuters, ABD güçlerinin İran’a doğru ilerleyen 23 gemiyi geri çevirdiğini bildirdi. Bu adım, Washington’un durumu bir normalleşme süreci olarak değil, deniz üzerindeki baskıyı artırma fırsatı olarak gördüğüne işaret ediyor.

Bu karşılıklı açıklamalar arasındaki uçurum, boğazın teknik olarak açık görünmesine rağmen fiilen ciddi sınırlamalar altında olduğunu gösteriyor. Sınırlı geçişler, İran’ın uyguladığı kontrol mekanizmaları, mayın ve küçük bot tehdidi gibi riskler ile birlikte, deniz taşımacılığı ve sigorta şirketlerinin bölgeyi hâlâ yüksek riskli kabul etmesine yol açıyor.

Kim baskıya daha fazla dayanabilir?

Gözlemciler, Trump’ın stratejisinin net olduğunu belirtiyor: Askerî savaş İran’ı Hürmüz Boğazı’nı açmaya ve hızlı bir geri adım atmaya zorlamadıysa, ‘deniz ablukası üzerinden yürütülen ekonomik savaş’ bu sonucu doğurabilir.

Ancak uzmanlara göre bu hesap garanti değil. Çünkü bu yaklaşım bir yandan İran’ın en önemli dış gelir kaynağı olan petrol ihracatını hedef alıyor ve sanayi ile yeniden inşa için gerekli ithalatı baskılıyor. Öte yandan İran’ın uzun süredir yaptırımlara uyum sağlama tecrübesi, gelişmiş kaçakçılık ağları ve paralel piyasalara sahip olması, ayrıca ana alıcısı olan Çin sayesinde kriz koşullarında ayakta kalma kapasitesini artırıyor.

Bu nedenle “İlk kim geri adım atacak?” oyununun giderek daha karmaşık hale geldiği değerlendiriliyor. Washington zamanın İran aleyhine işlediğini düşünürken, Tahran ise hem rakiplerinin hem de küresel piyasaların ve Körfez ülkelerinin uzun sürecek bir ekonomik sıkışmadan önce yorulacağına oynuyor.

sdfvb
ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, Genelkurmay Başkanı Dan Caine ve CENTCOM Komutanı Amiral Brad Cooper, Pentagon’da düzenlenen bir basın toplantısında (Reuters)

Diplomatlar, etkilerin artık sembolik olmaktan çıktığını belirtiyor. The New York Times verilerine göre petrol, İran’ın ihracat gelirlerinin yüzde 40’ından fazlasını oluşturuyor. Çin’in 2024’te İran petrolünün yüzde 90’ını satın aldığı, 2025’te ise bu alımların yaklaşık 31,5 milyar dolara ulaştığı ve bunun İran bütçesinin yaklaşık yüzde 45’ine denk geldiği ifade ediliyor.

Bu rakamlar doğruysa, deniz taşımacılığındaki uzun süreli aksaklıkların İran için geçici bir dar boğazdan ziyade ciddi bir likidite ve bütçe açığı sorununa dönüşebileceği, özellikle de Rusya’nın Çin’e İran petrolü eksikliğini telafi etme yönündeki olası teklifleri sonrasında daha da belirginleşebileceği belirtiliyor.

Buna rağmen, oluşan baskının Washington’un varsaydığı kadar belirleyici olmadığı değerlendiriliyor. Çünkü İran açısından hedef, savaş koşullarında geliri maksimize etmek değil, ekonominin tamamen çökmesini engelleyecek asgari düzeyi koruyarak sistemin ‘topallayarak da olsa’ devam etmesini sağlamak olarak görülüyor.

Deniz ablukasının etkisi

ABD kaynaklı raporlara göre, mevcut deniz ablukasının İran ekonomisini üç ayrı katmanda etkilediği belirtiliyor.

İlk katman, doğrudan petrol gelirleriyle ilgili. The Wall Street Journal tarafından aktarılan analizlere göre, İran iki ila üç hafta içinde ‘depolarının dolması’ olarak tanımlanan bir aşamaya ulaşabilir. Bu durum, kara depolama kapasitesinin tükenmesi anlamına geliyor ve ülkeyi üretimi azaltmaya ya da petrol kuyularını kapatmaya zorlayabilir. Uzmanlara göre bu tür bir adım, bazı petrol sahalarında uzun vadeli hasarlara yol açabiliyor.

Aynı haberde, ablukaya bağlı ekonomik kaybın günlük yaklaşık 435 milyon dolara ulaşabileceği, bunun 276 milyon dolarlık kısmının ise ihracat kaybından -özellikle petrol ve petrokimya ürünlerinden- kaynaklandığı ifade ediliyor. Bu seviyedeki bir ekonomik erozyonun aylık bazda milyarlarca dolara ulaşabileceği ve savaş nedeniyle zaten yıpranmış bir ekonomi üzerinde ağır baskı oluşturacağı belirtiliyor.

dffrbfbrgb
İran’ın Keşm Adası yakınlarında demirlemiş bir petrol tankeri (AP)

İkinci katman ise sanayi üretimi ve tedarik zincirleri. ABD ve İsrail saldırılarının bazı fabrikalara, ulaşım ağlarına, elektrik altyapısına, petrokimya tesislerine ve çelik üretim merkezlerine zarar verdiği aktarılıyor. Bu durum, ablukayı sadece ihracatı durduran bir araç olmaktan çıkararak, ekonomik sistemin iç işleyişini de sekteye uğratan bir baskı mekanizmasına dönüştürüyor. Böylece saldırılardan doğrudan etkilenmeyen sektörlerin bile ithalat yapılamaması nedeniyle işlevsiz kalabileceği değerlendiriliyor.

Üçüncü katman ise toplam ve zincirleme maliyetler. Yeniden inşa giderleri, iş kayıpları, internet kesintileri ve ekonomik güven erozyonu bu başlık altında toplanıyor. İran medyasında yer alan ilk tahminlere göre yeniden inşa maliyeti yaklaşık 270 milyar dolar seviyesinde olabilirken, 12 milyona kadar istihdamın risk altında olduğu, ayrıca 48 günlük internet kesintilerinin yaklaşık 1,8 milyar dolarlık kayba yol açtığı belirtiliyor.

Bu verilerin bir kısmının tahmini, bir kısmının ise resmî olmayan kaynaklara dayandığı ifade ediliyor. Ancak tüm bu göstergeler birlikte değerlendirildiğinde, ekonominin tek bir darbe yerine; savaş, ablukayla gelen lojistik tıkanma ve dijital altyapı çöküşü gibi birden fazla şokun aynı anda yaşandığı bir baskı altında olduğu ortaya konuyor.

Abluka ve snapback mekanizması

ABD’nin İran’a deniz ablukası uygulaması, uluslararası hukuka uygunluk açısından yeni bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Tartışmanın merkezinde, bu adımın Birleşmiş Milletler’in (BM) snapback mekanizması kapsamında yeniden devreye sokulan yaptırımlarla ne ölçüde örtüştüğü sorusu yer alıyor.

Siyasi açıdan Washington, bu mekanizmanın İran ticaretini daha geniş bir çerçevede takip etmesine olanak sağladığı mesajını veriyor. Ancak hukuki açıdan bakıldığında, BM yaptırımlarının yeniden yürürlüğe girmesi ile BM Güvenlik Konseyi’nden açık yetki alınarak kapsamlı bir deniz ablukası uygulanması ve gemilerin durdurulması arasında önemli bir ayrım bulunduğu vurgulanıyor.

vfedbfd
İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Said Hatibzade, Antalya Diplomasi Forumu’nun oturum aralarında gazetecilerin sorularını yanıtladı. (Reuters)

ABD Hazine Bakanlığı, 1 Ekim 2025’te yaptığı açıklamada, daha önce kaldırılan BM yaptırımlarının 27 Eylül 2025 itibarıyla yeniden yürürlüğe girdiğini belirtmişti. Bu durum, yaptırımların resmî başlangıç tarihinin 27 Eylül olduğunu ortaya koyarken, ABD’nin uygulama adımlarının ekim ayı boyunca devam ettiği ifade ediliyor.

Buna rağmen, uluslararası hukuk açısından yaptırımların yeniden devreye girmesi, herhangi bir devletin tek başına BM Güvenlik Konseyi yetkisi olmaksızın kapsamlı bir deniz ablukası uygulayabileceği anlamına gelmiyor.

Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin (ICRC) sunduğu hukuk doktrinlerine göre, Soğuk Savaş sonrası dönemde denizden müdahale ve gemi durdurma uygulamaları genellikle açık BM Güvenlik Konseyi kararlarına dayanıyordu. Buna karşılık deniz ablukası hukuku, hâlâ büyük ölçüde yazılı bir uluslararası sözleşmeyle tam olarak kodifiye edilmemiş, karmaşık ve büyük oranda teamül hukukuna dayanan bir alan olarak değerlendiriliyor.

Buna karşılık, deniz hukuku sözleşmeleri, uluslararası seyrüsefer için kullanılan boğazlarda gemi ve uçakların ‘zararsız geçiş’ ve ‘transit geçiş’ hakkına sahip olduğunu öngörüyor. Bu ilke, bir deniz geçişinin tek taraflı olarak kesilmesi ya da bir kıyı devleti veya bağımsız bir deniz gücü tarafından uluslararası bir dayanak olmaksızın kontrol altına alınması fikriyle uyum sağlamakta zorlanıyor. Bu nedenle uzmanlara göre snapback mekanizması, İran üzerindeki yaptırım ortamını güçlendirse de, ABD’nin açıkladığı ölçekte geniş bir deniz ablukasının hukuki meşruiyetini tek başına belirlemiyor. Aynı şekilde bu durum, İran’a da Hürmüz Boğazı üzerindeki geçişi mutlak bir egemenlik aracı olarak kısıtlama hakkı vermiyor.

Genel tabloya bakıldığında, iki tarafın da karşılıklı bir yıpratma denklemine sıkıştığı değerlendiriliyor. ABD yönetimi, yüksek maliyetli bir savaşa dönmeden İran’dan nükleer ve denizcilik alanında taviz koparmayı hedeflerken, İran ise müzakereli bir süreç görüntüsü altında ekonomik teslimiyet olarak görülen bir sonucu engellemeye çalışıyor.

Son gelişmeler, iki tarafın da kendi anlatısını tam olarak kabul ettiremediğini gösteriyor. Washington, Hürmüz Boğazı’nda istikrarlı ve engelsiz bir akış sağlayamadı; Tahran ise ne ablukayı tamamen kırabildi ne de geçiş koşullarını fiilen kontrol ettiği yönünde uluslararası bir kabul oluşturabildi.

Bu tabloda piyasalar ve deniz taşımacılığı şirketleri için ortak gerçek, ne topyekûn bir savaşın ne de fiili bir barışın bulunmaması. Analistlere göre bu durum, her iki tarafın da maliyetlerden kaçınmak için mevcut ateşkesi sürdürmesini mümkün kılıyor; ancak bu, aynı zamanda kırılgan bir uzatma anlamına geliyor. Çünkü tarafların her biri, aynı anda hem baskı aracı hem de sınırlı bir müzakere alanı içinde hareket ediyor.