ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Tel Aviv'in dış politikası Washington'ın ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu.

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
TT

ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)

Akil Abbas

ABD'nin Maryland eyaletinde 16 Eylül 1997 tarihinde 17 yaşındaki lise öğrencisi Samuel Sheinbein, aynı yaşlardaki bir arkadaşıyla birlikte 19 yaşındaki lise öğrencisi Alfredo Enrique Tello’yu öldürdü. Sheinbein, aşık olduğu, ancak aşkına karşılık bulamadığı okul arkadaşının Tello ile çıkmasına kızdığı için bu cinayeti işlemişti.

Tello, boğularak öldürülmüş, ardından cesedi parçalara ayrılmış ve sonra da yakılmıştı. Kalıntıları ise çöp torbalarına konarak boş bir evin deposuna atılmıştı. Sheinbein’in babası İngiliz Mandası altındaki Filistin topraklarında doğmuş ve 6 yaşında ABD’ye göç etmeden önce İsrail vatandaşlığı almıştı. Sheinbein’in, bu durumdan yararlanarak cinayetten günler sonra İsrail'e kaçtığı ortaya çıktı. Sheinbein, o dönemde yürürlükte olan ve başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsrail vatandaşlarının sınır dışı edilmesini önleyen İsrail yasasından yararlanmak için İsrail vatandaşlığı aldı. ABD, İsrail'in bu mantığını reddetti ve Sheinbein'in ABD yasalarına göre yargılanmak üzere kendisine iade edilmesini talep etti.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, iki ülke arasında yaşanan ve ABD basınının gündeminden düşmeyen uzun soluklu ve hararetli hukuki ve siyasi tartışmalar çerçevesinde İsrail'e ‘en üst düzeyde iş birliği’ göstermesi çağrısında bulundu. Bunun yanında ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti. İsrail hükümeti, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığını iptal etme ve yargılanmak üzere ABD’ye iade etme girişimleri de dahil olmak üzere ABD'nin talebini karşılamak için çeşitli çabalar sarf etti.

ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti.

Bu çabalar 1999 yılında İsrail Yüksek Mahkemesi'nin, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığından çıkarılmasının ve ABD’ye iadesinin hukuka aykırı olduğuna dair nihai ve temyizsiz kararıyla bozuldu. Sonunda Sheinbein, İsrail'de reşit olmayan biri olarak yargılandı ve 24 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sheinbein cezasının 4 yılını çektikten sonra izin alma ve 16 yılını çektikten sonra şartlı salıverilme hakkı kazandı. Bu cezayı hafif bulan ABD, Sheinbein'in tutuklanıp ABD'ye gönderilmesi için Interpol'e başvurdu.

Sheinbein'in 2014 yılında İsrail’deki bir hapishanede gardiyanlara ateş açtıktan sonra öldürülmesi, ABD’de büyük tartışmalara ve kurbanın ait olduğu grup olan Latin Amerikalılar arasında büyük rahatsızlığa neden oldu. Ancak aynı zamanda ABD’deki Sheinbein dosyası da kapandı.

ABD Kongresi’nin İsrail'e yardımı askıya alma tehdidini yerine getirmemesinin nedenlerinden biri, ABD’nin İsrail'de gerçek bir kuvvetler ayrılığı olduğuna, yüzden İsrail’deki yargı makamlarının hükümetin siyasi çıkarları lehine kararlar vermeye zorlanamayacağına ve İsrail hükümetinin ABD’nin öfkesinin sonuçlarından kaçınmak için Sheinbein’i iade etme konusunda samimiyetle çalıştığına inanmasıydı. Bu durum, Arap dünyasında İsrail ve ABD arasındaki ilişkiye dair genel su-i zannı derinleştiren yaygın ve beklenen davranıştan farklıydı. Bir başka neden de İsrail parlamentosu Knesset'in daha sonra, ilki 1999 yılında ve ikincisi ise 2001 yılında olmak üzere, belirli koşullar altında başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsraillilerin sınır dışı edilmesine izin veren iki yasa çıkarmış olmasıydı.

ABD ulusal güvenliğine hizmet

Kökünde apolitik olan ve Arap-İsrail çatışmasıyla ilgisi bulunmayan bu karmaşık mesele, neredeyse iki yıl sürdü. Birçok hukuki ve insani detaya sahip ve bundan kaynaklanan siyasi baskıları olan bu karmaşık dava, İsrail ve ABD arasındaki yakın ilişkinin, özellikle de iki farklı ama birbiriyle bağlantılı yönünün anlaşılmasına yardımcı olacak unsurları barındırıyor.

Bu yönlerden ilki, ABD’li politikacıların ve nüfuz sahiplerinin İsrail'i, ABD’nin Batı Avrupa'ya baktığı gibi anlaşılabilecek ve ele alınabilecek şeffaf bir demokrasiye sahip ABD benzeri bir siyasi sistem, güçlü bir müttefik ve ortak temel değerlere sahip önemli bir ticaret ortağı olarak görmeleridir.

İkincisi ise 1950'li yılların sonlarından bu yana, özellikle de İsrail'in 1956’daki 6 Gün Savaşı sırasında işgal ettiği Sina Yarımadası'ndan çekilme konusunda yaşanan İsrail-ABD anlaşmazlığından sonra İsrail dış politikasının bölgesel ve küresel olarak ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışmasıdır.

İsrail, 1950'li yıllardan beri dış politikasını ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışıyor.

Bu ikincisi, İsrail'in, yerli nüfusunun kaderiyle ilgilenmeyen, kapitalist bir yatırım ve kalkınma aracı olarak toprakla ilişkinin anlamına dair Batının varsayımları ve Avrupa’nın yardımları üzerine kurulu modern bir devlet olarak ideolojik yapısıyla da tutarlıydı. Bu ülkede yürürlükte olan siyasi sistem, Batının Arap ülkeleriyle olan ve kurumlardan ziyade kişilere odaklanan zorlu ilişkilerin aksine, yöneten kişilerden/partilerden bağımsız ve kurumsal olarak sorunsuz bir şekilde ele alınabilen liberal bir parlamenter sisteme dayanıyor.

İsrail, ABD'nin bölgedeki çıkarlarını desteklemede, özellikle de Soğuk Savaş sırasında Arap dünyasının büyük bölümünü kapsayan ya da sempati duyan Doğu Bloğu’nun etkisinin genişlemesini önlemek için Batı Bloğu için eşsiz bir politik ve güvenlik kalesi haline gelerek çok önemli bir rol oynadı. İsrail'in bu bağlamda yürüttüğü önemli faaliyetler arasında Sovyetler Birliği’nin bölgedeki, özellikle de Arap ülkelerindeki eylemleri ve hareketleri hakkında istihbarat toplamak ve ABD’ye Mısır tarafından konuşlandırılan SAM-2 uçaksavar füze sistemi ve diğer askeri, lojistik ve diplomatik iş birliği biçimleri hakkında istihbarat sağlamak vardı.

dfvrgb
Ortak askeri tatbikatlar sırasında eğitime katılan İsrailli paraşütçüler ve ABD’li askerler, 2018 (AFP)

Tüm bunlar olurken İsrail, ABD’nin o dönemde az sayıdaki Arap müttefikinden duyduğu şüphenin aksine, Doğu Bloğu'na hiçbir sırrını sızdırmayan güvenilir bir müttefik olduğunu kanıtladı. Aslında İsrail, ABD'nin o dönem Cemal Abdunnasır yönetimindeki Mısır'ın başını çektiği ve Suriye, Irak, Libya, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Arap halklarının çoğunu kapsayan Doğu ve Batı karşıtı kampa sempati duyan sosyalist eğilimli Arap milliyetçiliğini kontrol altına almasında ve böylece engellemesinde önemli bir rol oynadı.

İsrail, ABD’ye zaman zaman aralarında yaşanan bazı anlaşmazlıklarda bile açıkça meydan okumalarında ve karşı çıkmalarında ısrarcı olmaktan kaçındı. Daha ziyade Arap dünyasının büyük bir kısmının sürekli ve çoğu zaman beyhude bir ulusal gururla yaptığı gibi, ABD'den mümkün olan azami tavizi koparmak için sessizce ve perde arkasında olabildiğince baskı uygulayarak uzlaşmaya yöneldi.

AIPAC'in önemi

İşte tam da bu noktada 1950’li yılların sonlarında kurulan, ancak 1970’li yıllar ve sonrasında ABD’li Cumhuriyetçi ve Demokrat partili karar alıcılar arasında İsrail vizyonunu tanıtmada etkili olabilen Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi’nin (AIPAC) önemi ortaya çıkıyor. AIPAC'in Amerikan siyaset sahnesindeki rolü, Arap siyasetçilerin korktuğu ve politika yapımını kontrol eden devasa bir etki makinesi olduğu yönündeki çok abartılı algısının aksine ister sağcı ister solcu olsun, dönemin İsrail hükümeti tarafından belirlenen ülke çıkarını ABD'nin Ortadoğu’daki politikasıyla ilişkilendirmedeki ustalığında yatıyor. Çünkü AIPAC, ABD'li karar vericileri bu çıkarları korumanın ABD’nin ulusal güvenliğine hizmet ettiğine ikna etme görevini üstleniyor. Ancak dış politika arenasındaki en güçlü lobi grubu olmasına rağmen, bu görevinde çoğu zaman başarısız oluyor.

fvertbg
İsrail için casusluk yapmaktan hüküm giyen ABD vatandaşı Jonathan Pollard, 30 yıllık mahkumiyetin ardından hapisten çıktıktan sonra New York'ta bir mahkeme salonundan ayrılırken 20 Kasım 2015 (AFP)

İsrail'in ABD ile olan anlaşmazlıklarını nasıl yönettiğinin en iyi örneklerinden biri, ABD Donanması'nda görev yapmış Yahudi asıllı ABD’li istihbarat analisti Jonathan Pollard'ın davasıdır. Pollard, 1985 yılında tutuklandı ve ABD federal mahkemesinde İsrail adına casusluk suçundan yargılanarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Sonraki 30 yıl boyunca göreve gelen hemen hemen her İsrail hükümeti, AIPAC ile birlikte, birbirini izleyen ABD yönetimlerini Pollard'ı insani ya da sağlık gerekçeleriyle yahut başkan tarafından çıkarılacak özel bir afla serbest bırakılmasına ikna etmeye çalıştı. Ancak bu süre zarfında göreve gelen ABD yönetimleri, ABD'nin çeşitli savunma ve istihbarat kurumlarının yetkililerinin de benzer bir şekilde reddetmesiyle desteklenen bu talepleri reddettiler. Zira başka ülkeler adına casusluk yapmaktan hüküm giymiş kişiler hakkında şartlı tahliye ya da af kararı alınmaması gibi güçlü bir Amerikan geleneği söz konusu.

İsrail her zaman ABD'ye karşı açıkça meydan okumaktan ve karşı çıkmaktan kaçınmış ve anlaşmazlıkları sessizce çözmeye dikkat etmiştir.

Eski ABD Başkanı Bill Clinton, İsrail'in Filistinlilerle geçici düzenlemeleri sona erdirecek ve iki devletli bir çözümü hayata geçirecek bir anlaşmayı (1998 Wye Nehri Anlaşması) kabul etmesini sağlamak için 1998 yılında İsrail hükümetinin Pollard'ın serbest bırakılmasını talep etmesi üzerine bu geleneği bozmaya çalıştı.

Savunma Bakanlığı yetkilileri tarafından desteklenen dönemin ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü George Tenet, Clinton'ın vermek istediği tavizi protesto etti ve Pollard'ın serbest bırakılması halinde istifa edeceği tehdidinde bulundu.

Ancak 2015 yılına gelindiğinde eski başkanlardan Barack Obama, yine İsrail'in talebi ve AIPAC'in ısrarlı baskısı üzerine Pollard'ın şartlı tahliyesine karar verdi. Obama'nın Beyaz Saray'daki son yılında aldığı kararın gerekçesi olarak kamuoyuna ABD yasalarının buna izin verdiği açıklaması yapıldı. Pollard casusluk davalarında verilen cezayı çekmişti. ABD’de ömür boyu hapis cezası 30 yıldır. Hükümlünün bundan sonra insani, sağlık ya da diğer nedenlerle şartlı tahliye talep etme hakkı vardır. Ancak ABD’li yetkililerin özellikle casusluk davalarında bu tür bir tahliyeye izin vermesi nadir görülür.

Büyük olasılıkla Obama’nın Pollard'ı şartlı tahliye etmesinin asıl nedeni, Filistinlilerle bir barış anlaşması imzalanması çerçevesinde İsrail'i yatıştırmaktı. Fakat bu girişim de başarısız oldu. Şartlı tahliye kararı Pollard'ın İsrail'e gitmesine izin verilmeden önce beş yıl boyunca ABD’de kalmasını gerektiriyordu. İsrail, Pollard'a hapisteyken vatandaşlık vermişti.

Pollard, 2020 yılının son gününde İsrail'e gitti ve burada kahramanlar gibi karşılandı. Başbakan Binyamin Netanyahu havaalanında bizzat karşıladığı Pollard’a ve eşine İsrail kimlik kartlarını takdim etti. Netanyahu Pollard’a hitaben, “Artık evindesin... Ne güzel bir an” dedi ve Pollard’ın gelişi için İbranice bir şükran duası okudu. Pollard, ABD’de ise bir vatan haini olarak görülüyor.  Özellikle ABD’nin güvenlik ve istihbarat teşkilatlarındaki pek çok kişi onun hak etmediği bir şekilde serbest bırakılmasını sağlayan özel bir siyasi durumdan yararlanarak kayırıldığına inanıyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Kasım seçimlerinin arifesinde ekim sürprizi sorusu

ABD ara seçimlerinde oy verme merkezleri seçmenleri karşılamaya hazırlanıyor (Reuters)
ABD ara seçimlerinde oy verme merkezleri seçmenleri karşılamaya hazırlanıyor (Reuters)
TT

Kasım seçimlerinin arifesinde ekim sürprizi sorusu

ABD ara seçimlerinde oy verme merkezleri seçmenleri karşılamaya hazırlanıyor (Reuters)
ABD ara seçimlerinde oy verme merkezleri seçmenleri karşılamaya hazırlanıyor (Reuters)

Refik Huri

ABD, başkanlık seçimlerine doğru ilerlerken, Kongre ve eyalet valileri için yapılacak ara seçimler de anayasal olarak belirlenmiş tarihte, kasım ayının ilk salı günü yapılacak. Bazı partilerin çıkarlarına aykırı olduğu gerekçesiyle seçimleri ertelemek için “mücbir sebep” bahanesiyle başkanın veya parlamentonun görev süresini uzatma yoluna başvuran Lübnan gibi diğer ülkelerin aksine, koşullar, savaşlar veya iktidar partisinin kaybetme korkusu bahanesiyle bir erteleme söz konusu değil. Ender istisnalar dışında kural, özellikle ikinci dönemde, Beyaz Saray'da başkanı olan partinin kaybetmesidir; ancak bu mücadeleden kaçış yok.

Seçimlerin arifesinde, kampanya reklamlarının yoğunluğu, kamuoyu yoklamaları ve tahminlerle meşguliyet, hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat partilerdeki “stratejik” seçim analistlerinin tavsiyeleri ve geçmiş seçim sonuçlarının gözden geçirilmesi arasında, “ekim sürprizi” olarak adlandırılan şeyin yaşanması olasılığı hakkındaki sorgulamalar öne çıkıyor. Burada kastedilen, ABD içinde veya dışında, tamamen koşulların gücüyle kendini dayatan veya yenilgiden korkanlar tarafından organize edilen, seçmenlerin tutumlarını, duygularını, hesaplarını ve beklenen sonuçları değiştiren son derece etkili bir olayın meydana gelmesidir. Ekim ayında böyle bir sürprizin olma olasılığı var mı? Zaman kısa ve seçenekler sınırlı, ancak Beyaz Saray'ın efendisi bir sürprizler kralı.

Politikalarının çok tartışılan doğasına rağmen, Başkan Donald Trump'ın son derece şanslı olduğu inkar edilemez. İmam Ali bin Ebu Talib'e atfedilen şu söz onun için de geçerli olabilir: “Beni şanslılardan kıl ki, bilgeler bana hizmet etsin; beni bilgelerden kılma ki, ben de şanslılara hizmet etmeyeyim.” Trump, zengin dostlarının ve akrabalarının kendisine hizmet etmesiyle yetindi ve Denison Üniversitesi'nin “Amerikalıların dörtte birinin modern çağda mucizelere inandığını” gösteren anketinden faydalandı. Ayrıca, destekçileri arasında “Trump'ın başkan olmak için Tanrı tarafından seçildiğine” inanan mevcut Temsilciler Meclisi Başkanı Mike Johnson'ın da bulunduğu güçlü “Apostolik Hareket”in gücünden de faydalandı. Amerikan tarihinde, ikinci dönemi için girdiği seçimleri kaybettikten sonra Beyaz Saray'a geri dönen ve rakibinin döneminin sonunda tekrar seçilen Grover Cleveland'dan sonraki ikinci başkandır. Bu, Amerikan medyasının “Lazarus faktörü” olarak adlandırdığı, yani kutsal kitaplarda anlatılan Lazarus'un mucizevi dirilişi gibidir.

Şansın ötesinde, asıl soru bunun ne tür bir “ekim sürprizi” olacağı ve sonuçları değiştirip değiştiremeyeceğidir. Trump, Cumhuriyetçi Parti'nin Kongre'nin her iki kanadındaki (Senato ve Temsilciler Meclisi) kontrolünü korumayı umarak şimdiye kadar elinden gelen her şeyi yaptı. Cumhuriyetçi valilerin yönetimindeki eyaletlerin kongre seçim bölgelerinin haritalarında, partisinin adaylarına fayda sağlayacak değişiklikler talep etti ve Cumhuriyetçiler kazanırsa her Amerikalıya 5 bin dolar sözü verdi; bu miktar, ulusal borcu 40 trilyon dolara ulaşan bir ülke için bir trilyon doları aşan bir rüşvet anlamına geliyor. Ukrayna'daki savaş nedeniyle kendisinin ve Batı'daki şirketlerinin Rusya'ya uyguladığı tüm yaptırımları hiçe saydı ve seçimlerden önce enerji fiyatlarını düşürmek amacıyla Başkan Vladimir Putin'den ABD ve Avrupa'ya milyonlarca ton dizel göndermesini istedi.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analizlere göre Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski bunu protesto ettiğinde, Trump Ukrayna'nın Putin ile anlaşmaya varacak yeni bir başkana ihtiyacı olduğunu söyledi. Son aylarda Tahran'ı “kışkırtmaktan” alıkoyduğu Binyamin Netanyahu'dan, ABD’nin katılımı olmadan İran'a saldırmamasını istedi. Müzakereler devam ederken, İran'la savaşı yeniden başlatarak bir “ekim sürprizi” hazırlayıp hazırlamadığı bilinmiyor.

Ancak tüm bunlara rağmen, büyük bir “ekim sürprizinin” neler yapabileceğini belirleyemiyoruz. Ipsos anketine göre, seçmenlerin endişeleri “ekonomi, sığınma, göç, suç ve iklim değişikliği”. Bu endişelere, Trump'ın savaşı sonrasında artan enerji maliyetleri, Hürmüz Boğazı krizi ve kıtalar ve ülkeler arasındaki mal akışının bozulması nedeniyle genel olarak artan fiyatlar eklendi ve ön plana çıktı.

Robert Pape'ye göre, ABD için tehlike kaynağı terörizmden ziyade “ABD'nin doğası ve kimliği üzerine kültürel bir çatışmadan kaynaklanan siyasi şiddettir.” Amerika Birleşik Devletleri, havaalanlarında, trenlerde, okullarda, otobüslerde ve alışveriş merkezlerinde kaydedilen masum insanlara yönelik yüzlerce şiddet ve silahlı saldırı olaylarında birçok ülkenin önünde yer alıyor.

En önemli faktör demografik değişimdir. “Yeni ABD”nin Başkanı Anne Marie Slaughter’ın aktardığına göre “büyük George Shultz” kendisine şöyle demiş: “Dünyayı ve geleceği şekillendiren güçleri anlamak için her zaman demografiye odaklanmalısınız.” İstatistiklere göre, ABD önümüzdeki yirmi yıl içinde “beyaz çoğunluklu bir ulustan çoğulcu bir ulusa; hiçbir etnik veya ırksal grubun çoğunluğu oluşturmadığı bir ülkeye” dönüşecek. Bugün, “18 yaşın altındaki Amerikalıların yarısından azı beyaz ve 2027'ye kadar bu durum 30 yaşın altındakiler için de geçerli olacak, kırklı yaşlarda ise hiçbir çoğunluk olmayacak.” Herkes biliyor ki Trump, artık çoğunluğu oluşturmayan beyazlar üzerine oynayarak bahsi kazandı. Trump'ın, sayıları milyonları bulan belgesiz göçmenlere karşı savaşı yoğunlaştırması ve Demokratlar tarafından yönetilen şehirleri “savaş bölgesi” deklare etmesi tesadüf değil.

Oyun açık ve net; Venezuela'nın işgalinden Grönland anlaşmasına, keza İran'la savaştan jeopolitik ve ticari hesapların karışımına kadar Trump'ın tüm politikaları sürprizlerle dolu. J.D. Vance, Trump'ın “Amerika Birleşik Devletleri'nin Hitler'i” olduğu yönündeki açıklamasından geri adım attı ve başkan yardımcısı oldu. Ancak Michael Solokov, “Gerçek gücün korkuda yattığına inanan Trump, başkalarının korktuğunu görmesinden korkuyor” ve onu kaybetmekten daha çok korkutan veya kızdıran hiçbir şey yok diyor.


The Guardian: İsrail, Gazze’de Barış Kurulu’na ait üssün inşasını engelliyor

Gazze şehrinde yıkılmış binaların arasında yürüyen Filistinliler (AP)
Gazze şehrinde yıkılmış binaların arasında yürüyen Filistinliler (AP)
TT

The Guardian: İsrail, Gazze’de Barış Kurulu’na ait üssün inşasını engelliyor

Gazze şehrinde yıkılmış binaların arasında yürüyen Filistinliler (AP)
Gazze şehrinde yıkılmış binaların arasında yürüyen Filistinliler (AP)

İngiliz The Guardian gazetesinin haberine göre İsrail, Gazze Barış Kurulu tarafından Gazze Şeridi’nde kurulması planlanan ileri askeri üs projesinin hayata geçirilmesine izin vermeyi reddediyor.

Geçtiğimiz ağustos ayı başlarında, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından 2025 yılında yetkilendirilen ve başkanlığını ABD Başkanı Donald Trump’ın yürüttüğü uluslararası bir kuruluş olan Barış Kurulu, Gazze Şeridi’ndeki ilk inşaat sözleşmesini imzalamıştı. ABD’nin Louisiana eyaleti merkezli Arkel International şirketine verilen sözleşme, uluslararası istikrar gücünün öncüsü olarak 150 uluslararası askere ev sahipliği yapacak ileri bir askeri üssün inşasını kapsıyordu.

Konuya yakın bir kaynağın aktardığı bilgilere göre, aradan iki ay geçmesine rağmen İsrail söz konusu sözleşmenin uygulanmasına izin vermemekte direniyor. Yüklenici firmaların ve nakliye araçlarının Gazze’ye girerek çalışmalara başlamasına izin verilmediği belirtilirken, kaynağın İsrail’in sınır kapısını açmayacağını ifade ettiği kaydedildi.

Barış Kurulu Sözcüsü konuya ilişkin açıklama yapmaktan kaçınırken, İsrail ordusu ve İsrail hükümeti de yorum yapmayı reddetti.

İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki savaşı, Trump’ın sonlandırdığını iddia ettiği 8 savaş arasında yer alıyor. Trump, geçen hafta sosyal medya hesabından yaptığı uzun bir paylaşımda bu konuyu yeniden gündeme getirerek, Nobel Barış Ödülü’ne layık görülmemesinin haksızlık olduğunu öne sürmüştü.

Şarku’l Avsat’ın The Guardian’dan aktardığına göre, Ekim 2025’te Gazze Şeridi’nde sağlanan ateşkesin ardından kurulan Barış Kurulu, Trump’ın çatışmayı sona erdirdiği yönündeki iddialarının merkezinde yer alıyor.


Doğu Libya’daki yetkililer, geçtiğimiz ağustos ayından bu yana 31 kişiyi idam etti

(foto altı) Libya’nın doğusunda parlamento tarafından atanan hükümetin başbakanı Usame Hammad (Libya İstikrar Hükümeti)
(foto altı) Libya’nın doğusunda parlamento tarafından atanan hükümetin başbakanı Usame Hammad (Libya İstikrar Hükümeti)
TT

Doğu Libya’daki yetkililer, geçtiğimiz ağustos ayından bu yana 31 kişiyi idam etti

(foto altı) Libya’nın doğusunda parlamento tarafından atanan hükümetin başbakanı Usame Hammad (Libya İstikrar Hükümeti)
(foto altı) Libya’nın doğusunda parlamento tarafından atanan hükümetin başbakanı Usame Hammad (Libya İstikrar Hükümeti)

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) dün yaptığı açıklamada, Libya’nın doğusundaki askeri makamların geçtiğimiz ağustos ayının sonlarından bu yana en az 31 kişiyi idam ettiğini bildirdi. HRW, söz konusu idamların 2010’dan bu yana Libya genelinde kamuoyuna duyurulan ilk idamlar olduğunu belirtti.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre HRW, yaptığı açıklamada, Libya’nın doğusu ve güneyini kontrol eden Mareşal Halife Hafter’e bağlı güçlerin, söz konusu kişileri ‘son derece adaletsiz askeri yargılamaların ardından’ idam etmesini kınadı. Açıklamada, bu yargılamaların ‘adalet standartlarından’ açıkça yoksun olduğu vurgulandı.

Bu vakaların ‘2010’dan bu yana Libya’da bilinen ilk idamlar’ olduğuna dikkat çeken HRW, askeri cezaevinde tutulan en az 50 kişinin daha yakın zamanda idam edilme riskiyle karşı karşıya bulunduğu uyarısında bulundu. Ancak idamların ne zaman ve nerede gerçekleştirildiğine ilişkin ayrıntı paylaşılmadı.

Libya, Muammer Kaddafi’nin 2011’de devrilmesi ve öldürülmesinden bu yana güvenlik alanında kaosun yanı sıra siyasi ve kurumsal bölünmeyle karşı karşıya. Mareşal Halife Hafter’e bağlı güçler, kendisini destekleyen bir yönetimin bulunduğu ülkenin doğusunu kontrol ederken, batıdaki bölgeler ise merkezi Trablus’ta bulunan ve Abdulhamid Dibeybe başkanlığındaki hükümet tarafından yönetiliyor.

Libya’daki ıslah ve rehabilitasyon kurumlarının (cezaevlerinin) çoğu, yerel ve uluslararası insan hakları örgütleri tarafından sık sık ciddi hak ihlalleriyle suçlanıyor. Bu ihlaller arasında işkence sonucu ölümler ile bazı kişiler hakkında gerekli yargı usulleri yerine getirilmeden askeri mahkemelerce hapis veya idam cezalarının uygulanması da bulunuyor. Bu tür uygulamaların özellikle Hafter güçlerinin kontrolündeki doğu bölgelerinde görüldüğü belirtiliyor.

Gırnada Cezaevi, Bingazi’nin yaklaşık 100 kilometre kuzeydoğusunda bulunuyor. Büyük ölçüde askeri kontrol altında olan cezaevi, yargı makamlarının yetki alanı dışında kalıyor. Cezaevi, işkence ve kötü muamele de dahil olmak üzere ağır insan hakları ihlalleriyle sık sık gündeme geliyor.

HRW Ortadoğu ve Kuzey Afrika Direktör Yardımcısı Bessam Havaca, Hafter güçlerini, ‘işkence yoluyla alındığı öne sürülen itiraflara dayanan gizli yargılamaların ardından’ kişileri idam etmekle suçladı. Havaca, söz konusu davaların, Libya Yüksek Mahkemesi’nin de sivilleri yargılamaması gerektiğini belirttiği mahkemelerde görüldüğünü ifade etti.

Havaca, “Bu koşullarda gerçekleştirilen her idam, geri dönüşü olmayan bir adaletsizliktir. Silahlı güçler üzerinde etkisi bulunan her hükümet, bir sonraki idamın önüne geçmek için güçlü baskı uygulamalıdır” dedi.

Libya’da idam cezası yürürlükte bulunuyor. Ceza kanununda cinayet, terör eylemleri ve devlet güvenliğine karşı suçlar için idam cezası öngörülüyor. Libya mahkemeleri idam kararları vermeye devam etse de bu cezalar bugüne kadar infaz edilmemişti.

Havaca, “Libya 15 yıldır hiçbir idam cezasını infaz etmedi” diyerek bu uygulamasızlık döneminin sona ermesinden duyduğu üzüntüyü dile getirdi. Hafter güçlerinin ve onları destekleyen hükümetlerin idamları durdurup durdurmama yönünde alacağı karara bağlı olarak en az 50 kişinin daha hayatının tehlikede olduğunu vurguladı.

HRW ayrıca, hükümlülerin ailelerine idamların gerçekleştirileceği tarihin önceden bildirilmediğini kaydetti. Libya’nın doğusundaki yetkililerin idam edilen kişilerin cenazelerini ailelerine teslim etmeyi reddettiği, yakınlarından kimlik tespiti yapmalarını istediği ve ardından aileleri hazır bulunmadan cenazeleri defnettiği belirtildi. Yetkililerin ayrıca, aileleri cenaze töreni düzenlememeleri konusunda uyardığı aktarıldı.