ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Tel Aviv'in dış politikası Washington'ın ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu.

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
TT

ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)

Akil Abbas

ABD'nin Maryland eyaletinde 16 Eylül 1997 tarihinde 17 yaşındaki lise öğrencisi Samuel Sheinbein, aynı yaşlardaki bir arkadaşıyla birlikte 19 yaşındaki lise öğrencisi Alfredo Enrique Tello’yu öldürdü. Sheinbein, aşık olduğu, ancak aşkına karşılık bulamadığı okul arkadaşının Tello ile çıkmasına kızdığı için bu cinayeti işlemişti.

Tello, boğularak öldürülmüş, ardından cesedi parçalara ayrılmış ve sonra da yakılmıştı. Kalıntıları ise çöp torbalarına konarak boş bir evin deposuna atılmıştı. Sheinbein’in babası İngiliz Mandası altındaki Filistin topraklarında doğmuş ve 6 yaşında ABD’ye göç etmeden önce İsrail vatandaşlığı almıştı. Sheinbein’in, bu durumdan yararlanarak cinayetten günler sonra İsrail'e kaçtığı ortaya çıktı. Sheinbein, o dönemde yürürlükte olan ve başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsrail vatandaşlarının sınır dışı edilmesini önleyen İsrail yasasından yararlanmak için İsrail vatandaşlığı aldı. ABD, İsrail'in bu mantığını reddetti ve Sheinbein'in ABD yasalarına göre yargılanmak üzere kendisine iade edilmesini talep etti.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, iki ülke arasında yaşanan ve ABD basınının gündeminden düşmeyen uzun soluklu ve hararetli hukuki ve siyasi tartışmalar çerçevesinde İsrail'e ‘en üst düzeyde iş birliği’ göstermesi çağrısında bulundu. Bunun yanında ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti. İsrail hükümeti, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığını iptal etme ve yargılanmak üzere ABD’ye iade etme girişimleri de dahil olmak üzere ABD'nin talebini karşılamak için çeşitli çabalar sarf etti.

ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti.

Bu çabalar 1999 yılında İsrail Yüksek Mahkemesi'nin, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığından çıkarılmasının ve ABD’ye iadesinin hukuka aykırı olduğuna dair nihai ve temyizsiz kararıyla bozuldu. Sonunda Sheinbein, İsrail'de reşit olmayan biri olarak yargılandı ve 24 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sheinbein cezasının 4 yılını çektikten sonra izin alma ve 16 yılını çektikten sonra şartlı salıverilme hakkı kazandı. Bu cezayı hafif bulan ABD, Sheinbein'in tutuklanıp ABD'ye gönderilmesi için Interpol'e başvurdu.

Sheinbein'in 2014 yılında İsrail’deki bir hapishanede gardiyanlara ateş açtıktan sonra öldürülmesi, ABD’de büyük tartışmalara ve kurbanın ait olduğu grup olan Latin Amerikalılar arasında büyük rahatsızlığa neden oldu. Ancak aynı zamanda ABD’deki Sheinbein dosyası da kapandı.

ABD Kongresi’nin İsrail'e yardımı askıya alma tehdidini yerine getirmemesinin nedenlerinden biri, ABD’nin İsrail'de gerçek bir kuvvetler ayrılığı olduğuna, yüzden İsrail’deki yargı makamlarının hükümetin siyasi çıkarları lehine kararlar vermeye zorlanamayacağına ve İsrail hükümetinin ABD’nin öfkesinin sonuçlarından kaçınmak için Sheinbein’i iade etme konusunda samimiyetle çalıştığına inanmasıydı. Bu durum, Arap dünyasında İsrail ve ABD arasındaki ilişkiye dair genel su-i zannı derinleştiren yaygın ve beklenen davranıştan farklıydı. Bir başka neden de İsrail parlamentosu Knesset'in daha sonra, ilki 1999 yılında ve ikincisi ise 2001 yılında olmak üzere, belirli koşullar altında başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsraillilerin sınır dışı edilmesine izin veren iki yasa çıkarmış olmasıydı.

ABD ulusal güvenliğine hizmet

Kökünde apolitik olan ve Arap-İsrail çatışmasıyla ilgisi bulunmayan bu karmaşık mesele, neredeyse iki yıl sürdü. Birçok hukuki ve insani detaya sahip ve bundan kaynaklanan siyasi baskıları olan bu karmaşık dava, İsrail ve ABD arasındaki yakın ilişkinin, özellikle de iki farklı ama birbiriyle bağlantılı yönünün anlaşılmasına yardımcı olacak unsurları barındırıyor.

Bu yönlerden ilki, ABD’li politikacıların ve nüfuz sahiplerinin İsrail'i, ABD’nin Batı Avrupa'ya baktığı gibi anlaşılabilecek ve ele alınabilecek şeffaf bir demokrasiye sahip ABD benzeri bir siyasi sistem, güçlü bir müttefik ve ortak temel değerlere sahip önemli bir ticaret ortağı olarak görmeleridir.

İkincisi ise 1950'li yılların sonlarından bu yana, özellikle de İsrail'in 1956’daki 6 Gün Savaşı sırasında işgal ettiği Sina Yarımadası'ndan çekilme konusunda yaşanan İsrail-ABD anlaşmazlığından sonra İsrail dış politikasının bölgesel ve küresel olarak ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışmasıdır.

İsrail, 1950'li yıllardan beri dış politikasını ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışıyor.

Bu ikincisi, İsrail'in, yerli nüfusunun kaderiyle ilgilenmeyen, kapitalist bir yatırım ve kalkınma aracı olarak toprakla ilişkinin anlamına dair Batının varsayımları ve Avrupa’nın yardımları üzerine kurulu modern bir devlet olarak ideolojik yapısıyla da tutarlıydı. Bu ülkede yürürlükte olan siyasi sistem, Batının Arap ülkeleriyle olan ve kurumlardan ziyade kişilere odaklanan zorlu ilişkilerin aksine, yöneten kişilerden/partilerden bağımsız ve kurumsal olarak sorunsuz bir şekilde ele alınabilen liberal bir parlamenter sisteme dayanıyor.

İsrail, ABD'nin bölgedeki çıkarlarını desteklemede, özellikle de Soğuk Savaş sırasında Arap dünyasının büyük bölümünü kapsayan ya da sempati duyan Doğu Bloğu’nun etkisinin genişlemesini önlemek için Batı Bloğu için eşsiz bir politik ve güvenlik kalesi haline gelerek çok önemli bir rol oynadı. İsrail'in bu bağlamda yürüttüğü önemli faaliyetler arasında Sovyetler Birliği’nin bölgedeki, özellikle de Arap ülkelerindeki eylemleri ve hareketleri hakkında istihbarat toplamak ve ABD’ye Mısır tarafından konuşlandırılan SAM-2 uçaksavar füze sistemi ve diğer askeri, lojistik ve diplomatik iş birliği biçimleri hakkında istihbarat sağlamak vardı.

dfvrgb
Ortak askeri tatbikatlar sırasında eğitime katılan İsrailli paraşütçüler ve ABD’li askerler, 2018 (AFP)

Tüm bunlar olurken İsrail, ABD’nin o dönemde az sayıdaki Arap müttefikinden duyduğu şüphenin aksine, Doğu Bloğu'na hiçbir sırrını sızdırmayan güvenilir bir müttefik olduğunu kanıtladı. Aslında İsrail, ABD'nin o dönem Cemal Abdunnasır yönetimindeki Mısır'ın başını çektiği ve Suriye, Irak, Libya, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Arap halklarının çoğunu kapsayan Doğu ve Batı karşıtı kampa sempati duyan sosyalist eğilimli Arap milliyetçiliğini kontrol altına almasında ve böylece engellemesinde önemli bir rol oynadı.

İsrail, ABD’ye zaman zaman aralarında yaşanan bazı anlaşmazlıklarda bile açıkça meydan okumalarında ve karşı çıkmalarında ısrarcı olmaktan kaçındı. Daha ziyade Arap dünyasının büyük bir kısmının sürekli ve çoğu zaman beyhude bir ulusal gururla yaptığı gibi, ABD'den mümkün olan azami tavizi koparmak için sessizce ve perde arkasında olabildiğince baskı uygulayarak uzlaşmaya yöneldi.

AIPAC'in önemi

İşte tam da bu noktada 1950’li yılların sonlarında kurulan, ancak 1970’li yıllar ve sonrasında ABD’li Cumhuriyetçi ve Demokrat partili karar alıcılar arasında İsrail vizyonunu tanıtmada etkili olabilen Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi’nin (AIPAC) önemi ortaya çıkıyor. AIPAC'in Amerikan siyaset sahnesindeki rolü, Arap siyasetçilerin korktuğu ve politika yapımını kontrol eden devasa bir etki makinesi olduğu yönündeki çok abartılı algısının aksine ister sağcı ister solcu olsun, dönemin İsrail hükümeti tarafından belirlenen ülke çıkarını ABD'nin Ortadoğu’daki politikasıyla ilişkilendirmedeki ustalığında yatıyor. Çünkü AIPAC, ABD'li karar vericileri bu çıkarları korumanın ABD’nin ulusal güvenliğine hizmet ettiğine ikna etme görevini üstleniyor. Ancak dış politika arenasındaki en güçlü lobi grubu olmasına rağmen, bu görevinde çoğu zaman başarısız oluyor.

fvertbg
İsrail için casusluk yapmaktan hüküm giyen ABD vatandaşı Jonathan Pollard, 30 yıllık mahkumiyetin ardından hapisten çıktıktan sonra New York'ta bir mahkeme salonundan ayrılırken 20 Kasım 2015 (AFP)

İsrail'in ABD ile olan anlaşmazlıklarını nasıl yönettiğinin en iyi örneklerinden biri, ABD Donanması'nda görev yapmış Yahudi asıllı ABD’li istihbarat analisti Jonathan Pollard'ın davasıdır. Pollard, 1985 yılında tutuklandı ve ABD federal mahkemesinde İsrail adına casusluk suçundan yargılanarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Sonraki 30 yıl boyunca göreve gelen hemen hemen her İsrail hükümeti, AIPAC ile birlikte, birbirini izleyen ABD yönetimlerini Pollard'ı insani ya da sağlık gerekçeleriyle yahut başkan tarafından çıkarılacak özel bir afla serbest bırakılmasına ikna etmeye çalıştı. Ancak bu süre zarfında göreve gelen ABD yönetimleri, ABD'nin çeşitli savunma ve istihbarat kurumlarının yetkililerinin de benzer bir şekilde reddetmesiyle desteklenen bu talepleri reddettiler. Zira başka ülkeler adına casusluk yapmaktan hüküm giymiş kişiler hakkında şartlı tahliye ya da af kararı alınmaması gibi güçlü bir Amerikan geleneği söz konusu.

İsrail her zaman ABD'ye karşı açıkça meydan okumaktan ve karşı çıkmaktan kaçınmış ve anlaşmazlıkları sessizce çözmeye dikkat etmiştir.

Eski ABD Başkanı Bill Clinton, İsrail'in Filistinlilerle geçici düzenlemeleri sona erdirecek ve iki devletli bir çözümü hayata geçirecek bir anlaşmayı (1998 Wye Nehri Anlaşması) kabul etmesini sağlamak için 1998 yılında İsrail hükümetinin Pollard'ın serbest bırakılmasını talep etmesi üzerine bu geleneği bozmaya çalıştı.

Savunma Bakanlığı yetkilileri tarafından desteklenen dönemin ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü George Tenet, Clinton'ın vermek istediği tavizi protesto etti ve Pollard'ın serbest bırakılması halinde istifa edeceği tehdidinde bulundu.

Ancak 2015 yılına gelindiğinde eski başkanlardan Barack Obama, yine İsrail'in talebi ve AIPAC'in ısrarlı baskısı üzerine Pollard'ın şartlı tahliyesine karar verdi. Obama'nın Beyaz Saray'daki son yılında aldığı kararın gerekçesi olarak kamuoyuna ABD yasalarının buna izin verdiği açıklaması yapıldı. Pollard casusluk davalarında verilen cezayı çekmişti. ABD’de ömür boyu hapis cezası 30 yıldır. Hükümlünün bundan sonra insani, sağlık ya da diğer nedenlerle şartlı tahliye talep etme hakkı vardır. Ancak ABD’li yetkililerin özellikle casusluk davalarında bu tür bir tahliyeye izin vermesi nadir görülür.

Büyük olasılıkla Obama’nın Pollard'ı şartlı tahliye etmesinin asıl nedeni, Filistinlilerle bir barış anlaşması imzalanması çerçevesinde İsrail'i yatıştırmaktı. Fakat bu girişim de başarısız oldu. Şartlı tahliye kararı Pollard'ın İsrail'e gitmesine izin verilmeden önce beş yıl boyunca ABD’de kalmasını gerektiriyordu. İsrail, Pollard'a hapisteyken vatandaşlık vermişti.

Pollard, 2020 yılının son gününde İsrail'e gitti ve burada kahramanlar gibi karşılandı. Başbakan Binyamin Netanyahu havaalanında bizzat karşıladığı Pollard’a ve eşine İsrail kimlik kartlarını takdim etti. Netanyahu Pollard’a hitaben, “Artık evindesin... Ne güzel bir an” dedi ve Pollard’ın gelişi için İbranice bir şükran duası okudu. Pollard, ABD’de ise bir vatan haini olarak görülüyor.  Özellikle ABD’nin güvenlik ve istihbarat teşkilatlarındaki pek çok kişi onun hak etmediği bir şekilde serbest bırakılmasını sağlayan özel bir siyasi durumdan yararlanarak kayırıldığına inanıyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Nijerya’da kiliseye saldırı: Papaz öldürüldü, ibadet edenler kaçırıldı

Abuja’daki Nijerya polis memurları (Arşiv fotoğrafı – AFP)
Abuja’daki Nijerya polis memurları (Arşiv fotoğrafı – AFP)
TT

Nijerya’da kiliseye saldırı: Papaz öldürüldü, ibadet edenler kaçırıldı

Abuja’daki Nijerya polis memurları (Arşiv fotoğrafı – AFP)
Abuja’daki Nijerya polis memurları (Arşiv fotoğrafı – AFP)

Nijerya’nın güneyindeki Ekiti eyaletinde kimliği belirsiz silahlı kişiler bir kiliseye baskın düzenleyerek papazı öldürdü, çok sayıda ibadet edeni ise bilinmeyen bir yere kaçırdı. Olay, yerel kaynaklar tarafından doğrulanırken, polis yetkilileri de daha sonra saldırıyı kabul etti.

Saldırı, salı akşamı İda-Onyo Ekiti kasabasında, açık alanda düzenlenen ayin sırasında meydana geldi. Silahlı kişiler kilise avlusuna girerek dini törene liderlik eden papaza doğrudan ateş açtı.

Yerel kaynaklara göre saldırganlar, kalabalık bir grup halinde kasaba dışındaki toplanma alanına baskın gerçekleştirdi. Açılan ateş sonucu papaz olay yerinde yaşamını yitirirken, çok sayıda ibadet eden zorla kasaba çevresindeki ormanlık bölgeye götürüldü.

“Yaşlılar ve çocuklar da kaçırıldı”

Şarku’l Avsat’ın Vanguard gazetesinden aktardığı habere göre ağır silahlı saldırganlar birkaç dakika boyunca bölgede kaldıktan sonra kurbanlarını ormana götürdü. Saldırıdan kurtulan görgü tanıkları, kaçırılanlar arasında yaşlılar ve çocukların da bulunduğunu belirtti. Tanıklar, “Kasabaya kalabalık şekilde ve ağır silahlarla girdiler” ifadelerini kullandı.

rvfed
Amerikalı bir asker, Nijerya’daki Bagaçi kampında Nijeryalı askerleri eğitirken (Arşiv – Reuters)

Gazete, olayla ilgili yerel polisle iletişime geçmeye çalıştığını ancak çabaların sonuçsuz kaldığını, polis sözcüsü Sunday Abutu’nun arama ve mesajlara çarşamba sabahına kadar yanıt vermediğini aktardı.

Yerel kaynaklar kasabada “kaos ve panik” yaşandığını bildirirken, bir görgü tanığı saldırıyı “korkunç ve ani” olarak nitelendirdi.

Güvenlik güçleri bölgede

Üst düzey bir eyalet yetkilisi ve güvenlik komitesi üyesi, kimliğinin açıklanmaması kaydıyla saldırıyı doğruladı. Yetkili, güvenlik güçlerinin bölgeye sevk edildiğini ve saldırganların peşine düştüğünü belirterek, kaçırılanların sağ salim kurtarılacağına inandığını söyledi.

rtthyth
Silahlı gruplar tarafından kaçırılan Hristiyanlar, Komin Wali’den döndükten sonra Kaduna eyaletine ulaştı (AP)

Yetkili, “Evet, bugün (salı) İda-Onyo’da bazı ibadet edenler kaçırıldı. Güvenlik güçleri olayı yakından takip ediyor ve saldırganları arıyor” dedi. Ancak kaçırılanların sayısına ilişkin bilgi verilmedi.

Dini hassasiyet ve tartışmalar

Kiliselerin hedef alınması ve Hristiyanların kaçırılması, Nijerya’da hassasiyet yaratan bir konu olmaya devam ediyor. Özellikle Donald Trump’ın Nijerya yönetimini Hristiyanları korumakta yetersiz kalmakla suçlaması ve “soykırım” iddiasını gündeme getirmesi tartışmaları artırmıştı.

gtrth
Nijerya’daki Boko Haram terör örgütüne ait unsurlar Dolaşımda olan görsel)

Nijerya hükümeti ise bu suçlamaları reddederek ülkedeki çatışmaların dini temelli olmadığını savunuyor. Yetkililer, Boko Haram ve ISWAP gibi örgütlerin yanı sıra organize suç şebekelerinin halkı din veya etnik köken ayrımı gözetmeden hedef aldığını belirtiyor.

Hükümet ayrıca, özellikle kuzeydoğuda yoğunlaşan saldırılarda Müslümanların da başlıca mağdurlar arasında yer aldığını vurguluyor.

Karmaşık demografik yapı

Afrika’nın en kalabalık ülkesi olan Nijerya, karmaşık demografik ve dini yapısıyla dikkat çekiyor. Nüfusu 250 milyonu aşan ülkede, kuzeyde ağırlıklı olarak Müslümanlar, güneyde ise Hristiyanlar yaşıyor.

Ülkedeki güvenlik sorunları yalnızca dini boyutla sınırlı değil. Etnik gerilimler de önemli rol oynuyor. Kuzeyde Hausa-Fulani, güney ve güneybatıda ise Igbo ve Yoruba etnik grupları öne çıkıyor.

frthth
12 Nisan’da Borno eyaletindeki Gilli şehrinde yerel pazara düzenlenen hava saldırısının kurbanları (AP)

Özellikle “Orta Kuşak” olarak bilinen bölgede, çoğunluğu Müslüman olan Fulani çobanlarla, çoğunluğu Hristiyan olan çiftçiler arasında toprak ve su kaynakları nedeniyle sık sık çatışmalar yaşanıyor.

İklim değişikliği ve çölleşmenin kuzeyde artmasıyla birlikte çobanların güneye göç etmesi, son yıllarda şiddet olaylarının tırmanmasına yol açarken, bu çatışmalar giderek daha fazla siyasi ve güvenlik boyutu kazanıyor.

rbtrbtr
Nijerya’nın Plateau eyaletinin başkenti Jos’ta gerçekleşen silahlı saldırı yerinde polisler ve siviller (Reuters)

 


Beyaz Saray, Trump’ın FIFA Barış Ödülü’nü almasını savundu: Bu ödülü ondan daha fazla hak eden kimse yok

ABD Başkanı Donald Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump (Reuters)
TT

Beyaz Saray, Trump’ın FIFA Barış Ödülü’nü almasını savundu: Bu ödülü ondan daha fazla hak eden kimse yok

ABD Başkanı Donald Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump (Reuters)

Beyaz Saray, ABD Başkanı Donald Trump’ın Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği (FIFA) tarafından verilen Barış Ödülü’nü almasına yönelik eleştirilere karşılık verdi ve ABD Başkanı’nın bu ödüle en layık kişi olduğunu vurguladı.

FIFA, Trump’a bu ödülü, aralık ayında yapılan Dünya Kupası kura çekimi sırasında verdi. FIFA, söz konusu ödülü, Trump’ın ‘dünyanın farklı bölgelerinde barış ve birliği teşvik etme çabalarından ötürü’ verdiğini belirtti.

Ancak bu karar, özellikle Dünya Kupası’nın başlamasından önce geniş çaplı eleştirilerle karşılaştı. İnsan hakları grupları, Trump'a verilen ödülü sert bir şekilde eleştirirken, Norveç Futbol Federasyonu ödülün geri alınmasını ve iptal edilmesini talep etti. Avustralyalı futbolcu Jackson Irvine, bu ödülün ‘FIFA’nın insan hakları politikasına bir hakaret’ olduğunu söyledi.

Ayrıca bazı hak örgütleri, FIFA’nın ABD’yi, Trump yönetiminin sporcular, taraftarlar ve işçileri etkileyen insan hakları ihlalleri konusunda daha fazla baskı yapmaya çağırması gerektiğini savundu. Trump yönetiminin kitlesel geri gönderme politikaları ve göçmenlik üzerindeki sıkı sınırlamalarına dikkat çekildi.

Beyaz Saray ise bu eleştiriler karşısında, Trump’ın ‘güç yoluyla barış’ ilkesine dayalı dış politikasının, bir yıldan kısa bir süre içinde sekiz savaşı sona erdirdiğini belirtti. Beyaz Saray Sözcüsü yaptığı açıklamada, “Dünyada FIFA tarafından verilen ilk barış ödülünü almaya en layık kişi Başkan Trump’tır. Bunun aksi yönünde düşünenler, açıkça Trump nefreti sendromundan mustariplerdir” ifadelerini kullandı.

ABD, 2026 Dünya Kupası’na, Kanada ve Meksika ile birlikte ev sahipliği yapacak. Turnuva, 11 Haziran ile 19 Temmuz arasında düzenlenecek. Ancak, turnuva kura çekiminden yalnızca bir ay sonra ABD, Venezuela’ya askeri bir saldırı başlattı ve 28 Şubat’ta İsrail ile birlikte İran’a hava saldırıları düzenlemeye başladı.

Uluslararası anlaşmazlıkları çözme konusundaki başarılarını sıkça dile getiren Trump, defalarca Nobel Barış Ödülü’nü almayı hak ettiğini ifade etti.


İsrail, 7 Ekim saldırısını planlamakla suçlanan bir Hamas istihbarat liderinin öldürüldüğünü açıkladı

İsrail ordusu tarafından yayınlanan İyad Ahmed Abdurrahman Şembri’nin fotoğrafı
İsrail ordusu tarafından yayınlanan İyad Ahmed Abdurrahman Şembri’nin fotoğrafı
TT

İsrail, 7 Ekim saldırısını planlamakla suçlanan bir Hamas istihbarat liderinin öldürüldüğünü açıkladı

İsrail ordusu tarafından yayınlanan İyad Ahmed Abdurrahman Şembri’nin fotoğrafı
İsrail ordusu tarafından yayınlanan İyad Ahmed Abdurrahman Şembri’nin fotoğrafı

İsrail ordusu ve İç İstihbarat Servisi Şin-Bet (Şabak) tarafından bugün yapılan açıklamada, Hamas’a ait askeri istihbarat biriminin operasyonlar şefi İyad Ahmed Abdurrahman Şembri’nin, dün Gazze Şeridi’nin kuzeyinde gerçekleştirilen hava saldırısında öldürüldüğünü duyurdu.

Şarku’l Avsat’ın Ynet internet sitesinden aktardığına göre, ordu ve Şin-Bet, ortak açıklamalarında Şembri’nin 7 Ekim saldırısının planlanmasında aktif rol oynadığını belirtti.

Açıklamada, son yıllarda Şembri’nin Gazze Şeridi’ndeki tüm durumun operasyonel değerlendirmelerinden sorumlu olduğu ve ‘İsrail güçlerine karşı saldırı planlarını yönlendiren ve uygulayan istihbarat bilgilerini toplamakta merkezi bir figür’ olduğu vurgulandı. Ayrıca Şembri’nin, İsrail ordusuna karşı büyük bir tehdit oluşturduğu ifade edildi.

Açıklamada, operasyonun Gazze Şeridi’nin kuzeyinde gerçekleştirildiği ve Güney Komutanlığı’na bağlı birliklerin halen bölgede konuşlandığı, ayrıca ‘ani tehditleri’ ortadan kaldırma operasyonlarının devam ettiği belirtildi.