ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Tel Aviv'in dış politikası Washington'ın ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu.

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
TT

ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)

Akil Abbas

ABD'nin Maryland eyaletinde 16 Eylül 1997 tarihinde 17 yaşındaki lise öğrencisi Samuel Sheinbein, aynı yaşlardaki bir arkadaşıyla birlikte 19 yaşındaki lise öğrencisi Alfredo Enrique Tello’yu öldürdü. Sheinbein, aşık olduğu, ancak aşkına karşılık bulamadığı okul arkadaşının Tello ile çıkmasına kızdığı için bu cinayeti işlemişti.

Tello, boğularak öldürülmüş, ardından cesedi parçalara ayrılmış ve sonra da yakılmıştı. Kalıntıları ise çöp torbalarına konarak boş bir evin deposuna atılmıştı. Sheinbein’in babası İngiliz Mandası altındaki Filistin topraklarında doğmuş ve 6 yaşında ABD’ye göç etmeden önce İsrail vatandaşlığı almıştı. Sheinbein’in, bu durumdan yararlanarak cinayetten günler sonra İsrail'e kaçtığı ortaya çıktı. Sheinbein, o dönemde yürürlükte olan ve başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsrail vatandaşlarının sınır dışı edilmesini önleyen İsrail yasasından yararlanmak için İsrail vatandaşlığı aldı. ABD, İsrail'in bu mantığını reddetti ve Sheinbein'in ABD yasalarına göre yargılanmak üzere kendisine iade edilmesini talep etti.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, iki ülke arasında yaşanan ve ABD basınının gündeminden düşmeyen uzun soluklu ve hararetli hukuki ve siyasi tartışmalar çerçevesinde İsrail'e ‘en üst düzeyde iş birliği’ göstermesi çağrısında bulundu. Bunun yanında ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti. İsrail hükümeti, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığını iptal etme ve yargılanmak üzere ABD’ye iade etme girişimleri de dahil olmak üzere ABD'nin talebini karşılamak için çeşitli çabalar sarf etti.

ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti.

Bu çabalar 1999 yılında İsrail Yüksek Mahkemesi'nin, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığından çıkarılmasının ve ABD’ye iadesinin hukuka aykırı olduğuna dair nihai ve temyizsiz kararıyla bozuldu. Sonunda Sheinbein, İsrail'de reşit olmayan biri olarak yargılandı ve 24 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sheinbein cezasının 4 yılını çektikten sonra izin alma ve 16 yılını çektikten sonra şartlı salıverilme hakkı kazandı. Bu cezayı hafif bulan ABD, Sheinbein'in tutuklanıp ABD'ye gönderilmesi için Interpol'e başvurdu.

Sheinbein'in 2014 yılında İsrail’deki bir hapishanede gardiyanlara ateş açtıktan sonra öldürülmesi, ABD’de büyük tartışmalara ve kurbanın ait olduğu grup olan Latin Amerikalılar arasında büyük rahatsızlığa neden oldu. Ancak aynı zamanda ABD’deki Sheinbein dosyası da kapandı.

ABD Kongresi’nin İsrail'e yardımı askıya alma tehdidini yerine getirmemesinin nedenlerinden biri, ABD’nin İsrail'de gerçek bir kuvvetler ayrılığı olduğuna, yüzden İsrail’deki yargı makamlarının hükümetin siyasi çıkarları lehine kararlar vermeye zorlanamayacağına ve İsrail hükümetinin ABD’nin öfkesinin sonuçlarından kaçınmak için Sheinbein’i iade etme konusunda samimiyetle çalıştığına inanmasıydı. Bu durum, Arap dünyasında İsrail ve ABD arasındaki ilişkiye dair genel su-i zannı derinleştiren yaygın ve beklenen davranıştan farklıydı. Bir başka neden de İsrail parlamentosu Knesset'in daha sonra, ilki 1999 yılında ve ikincisi ise 2001 yılında olmak üzere, belirli koşullar altında başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsraillilerin sınır dışı edilmesine izin veren iki yasa çıkarmış olmasıydı.

ABD ulusal güvenliğine hizmet

Kökünde apolitik olan ve Arap-İsrail çatışmasıyla ilgisi bulunmayan bu karmaşık mesele, neredeyse iki yıl sürdü. Birçok hukuki ve insani detaya sahip ve bundan kaynaklanan siyasi baskıları olan bu karmaşık dava, İsrail ve ABD arasındaki yakın ilişkinin, özellikle de iki farklı ama birbiriyle bağlantılı yönünün anlaşılmasına yardımcı olacak unsurları barındırıyor.

Bu yönlerden ilki, ABD’li politikacıların ve nüfuz sahiplerinin İsrail'i, ABD’nin Batı Avrupa'ya baktığı gibi anlaşılabilecek ve ele alınabilecek şeffaf bir demokrasiye sahip ABD benzeri bir siyasi sistem, güçlü bir müttefik ve ortak temel değerlere sahip önemli bir ticaret ortağı olarak görmeleridir.

İkincisi ise 1950'li yılların sonlarından bu yana, özellikle de İsrail'in 1956’daki 6 Gün Savaşı sırasında işgal ettiği Sina Yarımadası'ndan çekilme konusunda yaşanan İsrail-ABD anlaşmazlığından sonra İsrail dış politikasının bölgesel ve küresel olarak ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışmasıdır.

İsrail, 1950'li yıllardan beri dış politikasını ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışıyor.

Bu ikincisi, İsrail'in, yerli nüfusunun kaderiyle ilgilenmeyen, kapitalist bir yatırım ve kalkınma aracı olarak toprakla ilişkinin anlamına dair Batının varsayımları ve Avrupa’nın yardımları üzerine kurulu modern bir devlet olarak ideolojik yapısıyla da tutarlıydı. Bu ülkede yürürlükte olan siyasi sistem, Batının Arap ülkeleriyle olan ve kurumlardan ziyade kişilere odaklanan zorlu ilişkilerin aksine, yöneten kişilerden/partilerden bağımsız ve kurumsal olarak sorunsuz bir şekilde ele alınabilen liberal bir parlamenter sisteme dayanıyor.

İsrail, ABD'nin bölgedeki çıkarlarını desteklemede, özellikle de Soğuk Savaş sırasında Arap dünyasının büyük bölümünü kapsayan ya da sempati duyan Doğu Bloğu’nun etkisinin genişlemesini önlemek için Batı Bloğu için eşsiz bir politik ve güvenlik kalesi haline gelerek çok önemli bir rol oynadı. İsrail'in bu bağlamda yürüttüğü önemli faaliyetler arasında Sovyetler Birliği’nin bölgedeki, özellikle de Arap ülkelerindeki eylemleri ve hareketleri hakkında istihbarat toplamak ve ABD’ye Mısır tarafından konuşlandırılan SAM-2 uçaksavar füze sistemi ve diğer askeri, lojistik ve diplomatik iş birliği biçimleri hakkında istihbarat sağlamak vardı.

dfvrgb
Ortak askeri tatbikatlar sırasında eğitime katılan İsrailli paraşütçüler ve ABD’li askerler, 2018 (AFP)

Tüm bunlar olurken İsrail, ABD’nin o dönemde az sayıdaki Arap müttefikinden duyduğu şüphenin aksine, Doğu Bloğu'na hiçbir sırrını sızdırmayan güvenilir bir müttefik olduğunu kanıtladı. Aslında İsrail, ABD'nin o dönem Cemal Abdunnasır yönetimindeki Mısır'ın başını çektiği ve Suriye, Irak, Libya, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Arap halklarının çoğunu kapsayan Doğu ve Batı karşıtı kampa sempati duyan sosyalist eğilimli Arap milliyetçiliğini kontrol altına almasında ve böylece engellemesinde önemli bir rol oynadı.

İsrail, ABD’ye zaman zaman aralarında yaşanan bazı anlaşmazlıklarda bile açıkça meydan okumalarında ve karşı çıkmalarında ısrarcı olmaktan kaçındı. Daha ziyade Arap dünyasının büyük bir kısmının sürekli ve çoğu zaman beyhude bir ulusal gururla yaptığı gibi, ABD'den mümkün olan azami tavizi koparmak için sessizce ve perde arkasında olabildiğince baskı uygulayarak uzlaşmaya yöneldi.

AIPAC'in önemi

İşte tam da bu noktada 1950’li yılların sonlarında kurulan, ancak 1970’li yıllar ve sonrasında ABD’li Cumhuriyetçi ve Demokrat partili karar alıcılar arasında İsrail vizyonunu tanıtmada etkili olabilen Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi’nin (AIPAC) önemi ortaya çıkıyor. AIPAC'in Amerikan siyaset sahnesindeki rolü, Arap siyasetçilerin korktuğu ve politika yapımını kontrol eden devasa bir etki makinesi olduğu yönündeki çok abartılı algısının aksine ister sağcı ister solcu olsun, dönemin İsrail hükümeti tarafından belirlenen ülke çıkarını ABD'nin Ortadoğu’daki politikasıyla ilişkilendirmedeki ustalığında yatıyor. Çünkü AIPAC, ABD'li karar vericileri bu çıkarları korumanın ABD’nin ulusal güvenliğine hizmet ettiğine ikna etme görevini üstleniyor. Ancak dış politika arenasındaki en güçlü lobi grubu olmasına rağmen, bu görevinde çoğu zaman başarısız oluyor.

fvertbg
İsrail için casusluk yapmaktan hüküm giyen ABD vatandaşı Jonathan Pollard, 30 yıllık mahkumiyetin ardından hapisten çıktıktan sonra New York'ta bir mahkeme salonundan ayrılırken 20 Kasım 2015 (AFP)

İsrail'in ABD ile olan anlaşmazlıklarını nasıl yönettiğinin en iyi örneklerinden biri, ABD Donanması'nda görev yapmış Yahudi asıllı ABD’li istihbarat analisti Jonathan Pollard'ın davasıdır. Pollard, 1985 yılında tutuklandı ve ABD federal mahkemesinde İsrail adına casusluk suçundan yargılanarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Sonraki 30 yıl boyunca göreve gelen hemen hemen her İsrail hükümeti, AIPAC ile birlikte, birbirini izleyen ABD yönetimlerini Pollard'ı insani ya da sağlık gerekçeleriyle yahut başkan tarafından çıkarılacak özel bir afla serbest bırakılmasına ikna etmeye çalıştı. Ancak bu süre zarfında göreve gelen ABD yönetimleri, ABD'nin çeşitli savunma ve istihbarat kurumlarının yetkililerinin de benzer bir şekilde reddetmesiyle desteklenen bu talepleri reddettiler. Zira başka ülkeler adına casusluk yapmaktan hüküm giymiş kişiler hakkında şartlı tahliye ya da af kararı alınmaması gibi güçlü bir Amerikan geleneği söz konusu.

İsrail her zaman ABD'ye karşı açıkça meydan okumaktan ve karşı çıkmaktan kaçınmış ve anlaşmazlıkları sessizce çözmeye dikkat etmiştir.

Eski ABD Başkanı Bill Clinton, İsrail'in Filistinlilerle geçici düzenlemeleri sona erdirecek ve iki devletli bir çözümü hayata geçirecek bir anlaşmayı (1998 Wye Nehri Anlaşması) kabul etmesini sağlamak için 1998 yılında İsrail hükümetinin Pollard'ın serbest bırakılmasını talep etmesi üzerine bu geleneği bozmaya çalıştı.

Savunma Bakanlığı yetkilileri tarafından desteklenen dönemin ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü George Tenet, Clinton'ın vermek istediği tavizi protesto etti ve Pollard'ın serbest bırakılması halinde istifa edeceği tehdidinde bulundu.

Ancak 2015 yılına gelindiğinde eski başkanlardan Barack Obama, yine İsrail'in talebi ve AIPAC'in ısrarlı baskısı üzerine Pollard'ın şartlı tahliyesine karar verdi. Obama'nın Beyaz Saray'daki son yılında aldığı kararın gerekçesi olarak kamuoyuna ABD yasalarının buna izin verdiği açıklaması yapıldı. Pollard casusluk davalarında verilen cezayı çekmişti. ABD’de ömür boyu hapis cezası 30 yıldır. Hükümlünün bundan sonra insani, sağlık ya da diğer nedenlerle şartlı tahliye talep etme hakkı vardır. Ancak ABD’li yetkililerin özellikle casusluk davalarında bu tür bir tahliyeye izin vermesi nadir görülür.

Büyük olasılıkla Obama’nın Pollard'ı şartlı tahliye etmesinin asıl nedeni, Filistinlilerle bir barış anlaşması imzalanması çerçevesinde İsrail'i yatıştırmaktı. Fakat bu girişim de başarısız oldu. Şartlı tahliye kararı Pollard'ın İsrail'e gitmesine izin verilmeden önce beş yıl boyunca ABD’de kalmasını gerektiriyordu. İsrail, Pollard'a hapisteyken vatandaşlık vermişti.

Pollard, 2020 yılının son gününde İsrail'e gitti ve burada kahramanlar gibi karşılandı. Başbakan Binyamin Netanyahu havaalanında bizzat karşıladığı Pollard’a ve eşine İsrail kimlik kartlarını takdim etti. Netanyahu Pollard’a hitaben, “Artık evindesin... Ne güzel bir an” dedi ve Pollard’ın gelişi için İbranice bir şükran duası okudu. Pollard, ABD’de ise bir vatan haini olarak görülüyor.  Özellikle ABD’nin güvenlik ve istihbarat teşkilatlarındaki pek çok kişi onun hak etmediği bir şekilde serbest bırakılmasını sağlayan özel bir siyasi durumdan yararlanarak kayırıldığına inanıyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Pakistan'da yolcu otobüsü uçuruma yuvarlandı: En az 40 kişi hayatını kaybetti

Pakistan'ın güneybatısında, Belucistan ile Hayber Pahtunhva eyaletleri sınırına yakın, ulaşımı güç Dana Sar bölgesinde yolcu otobüsünün otoyoldan çıkarak kayalık vadiye yuvarlanmasının ardından cesetleri çıkarılan kurbanların üzeri, kurtarma ekipleri ve gönüllüler tarafından örtülüyor. (AP, 3 Temmuz 2026)
Pakistan'ın güneybatısında, Belucistan ile Hayber Pahtunhva eyaletleri sınırına yakın, ulaşımı güç Dana Sar bölgesinde yolcu otobüsünün otoyoldan çıkarak kayalık vadiye yuvarlanmasının ardından cesetleri çıkarılan kurbanların üzeri, kurtarma ekipleri ve gönüllüler tarafından örtülüyor. (AP, 3 Temmuz 2026)
TT

Pakistan'da yolcu otobüsü uçuruma yuvarlandı: En az 40 kişi hayatını kaybetti

Pakistan'ın güneybatısında, Belucistan ile Hayber Pahtunhva eyaletleri sınırına yakın, ulaşımı güç Dana Sar bölgesinde yolcu otobüsünün otoyoldan çıkarak kayalık vadiye yuvarlanmasının ardından cesetleri çıkarılan kurbanların üzeri, kurtarma ekipleri ve gönüllüler tarafından örtülüyor. (AP, 3 Temmuz 2026)
Pakistan'ın güneybatısında, Belucistan ile Hayber Pahtunhva eyaletleri sınırına yakın, ulaşımı güç Dana Sar bölgesinde yolcu otobüsünün otoyoldan çıkarak kayalık vadiye yuvarlanmasının ardından cesetleri çıkarılan kurbanların üzeri, kurtarma ekipleri ve gönüllüler tarafından örtülüyor. (AP, 3 Temmuz 2026)

Pakistan'ın batısında bir yolcu otobüsünün yoldan çıkarak uçuruma yuvarlanması sonucu en az 40 kişi yaşamını yitirdi.

Yetkililer, cuma günü meydana gelen kazada, Ketta'dan Peşaver'e gitmekte olan yolcu otobüsünün Zeb bölgesindeki Dana Sar dağlık mevkisinde kontrolden çıkarak derin bir vadiye düştüğünü açıkladı.

Zeb Bölgesi Acil Durum Merkezi Başkanı Sanaullah Şirani, "Ketta'dan Peşaver'e gitmekte olan yolcu otobüsü Dana Sar dağlık bölgesinde derin bir vadiye yuvarlandı. Kazada 40 kişinin hayatını kaybettiği, 11 kişinin ise yaralandığı kesinleşti" dedi. Açıklanan bilanço Belucistan eyalet yetkilileri tarafından da doğrulandı.

Şirani, yaralıların hastaneye kaldırıldığını, bunlardan üçünün durumunun ağır olduğunu belirtti.

Otobüsün yaklaşık 70 ila 80 fit (21 ila 24 metre) yükseklikten vadiye düştüğünü ifade eden Şirani, "Kazanın sarp ve dağlık bir bölgede meydana gelmesi nedeniyle arama kurtarma ekipleri operasyonun ilk aşamasında büyük zorluklarla karşılaştı" diye konuştu.

Belucistan Eyalet Başbakanlığı Sözcüsü Şahid Rend de otobüsün, eyaletin başkenti Ketta'dan Hayber Pahtunhva eyaletindeki Peşaver kentine gitmekte olduğunu doğruladı.

Rend, Belucistan ve Hayber Pahtunhva'dan sevk edilen kurtarma ekiplerinin olay yerinde çalışmalarını sürdürdüğünü kaydetti.

Pakistan'da trafik kurallarının yetersiz uygulanması, aşırı hız, düşük yol güvenliği standartları ve dikkatsiz sürüş nedeniyle trafik kazaları sıkça yaşanıyor.


Avrupa Merkez Bankası Başkanı Lagarde Fransa cumhurbaşkanlığı yarışına mı hazırlanıyor?

Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde (Associated Press)
Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde (Associated Press)
TT

Avrupa Merkez Bankası Başkanı Lagarde Fransa cumhurbaşkanlığı yarışına mı hazırlanıyor?

Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde (Associated Press)
Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde (Associated Press)

Fransa siyasetinin son derece kritik bir dönemden geçtiği bir süreçte, Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde, Paris'te dikkat çekici bir siyasi tartışmanın fitilini ateşledi. Lagarde, ilk kez bu kadar açık biçimde 2027'de yapılacak Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olabilmek için Frankfurt'taki görevinden süresi dolmadan ayrılabileceğinin sinyalini verdi. Kendisini de ülkeyi yaklaşan siyasi fırtınadan koruyabilecek "Fransız ve Avrupalı bir ses" olarak konumlandırdı.

Siyasi çevrelerin "sessiz deprem" olarak nitelendirdiği açıklamalar, Lagarde'ın Fransız ekonomi gazetesi Les Echos'a verdiği kapsamlı röportajda geldi. Enflasyon ve faiz politikalarının konuşulması beklenen söyleşi, eski bakanın dağınık durumdaki merkez siyaseti yeniden toparlamak üzere Fransa iç siyasetine dönebileceğinin işaretlerini vermesiyle kısa sürede siyasi gündemin en önemli başlıklarından biri hâline geldi.

Erken ayrılık ihtimali ve 2027 hesapları

Resmî takvime göre 70 yaşındaki Lagarde'ın Avrupa Merkez Bankası Başkanlığı görevi Ekim 2027'de sona eriyor. Bu tarih, Fransa'daki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turundan yaklaşık altı ay sonrasına denk geliyor. Görev süresini tamamlaması bugüne kadar kesin gözüyle bakılan bir senaryoydu. Ancak Lagarde, görevde kalmasının enflasyonun kontrol altına alınması ve piyasalarda istikrarın sağlanmasına bağlı olduğunu söyleyerek dikkat çekti.

brftbgr
Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde (AP)

Les Echos'un, görevinden erken ayrılıp ayrılmayacağı yönündeki sorusuna Lagarde, siyasi mesajlar içeren şu yanıtı verdi:

"Bu mümkün... 2027 ufkunda Fransız ve Avrupalı bir sesi yükseltmek istiyorum."

Lagarde ayrıca, Fransa'daki siyasi tartışmaların Avrupa perspektifinden kopmaması gerektiğini belirterek, ülkenin Avrupa Birliği içindeki rolünü azaltmaya yönelik her girişimin Fransa açısından "acı verici ve yıkıcı bir yol" olacağını söyledi.

"Şakaydı" mı, yoksa nabız yoklama mı?

Deneyimli siyasetçilerin sıkça başvurduğu diplomatik üslupla konuşan Lagarde, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un yerine aday olup olmayacağı yönündeki ısrarlı soruya gülümseyerek, "Bunu düşüneceğim... Hayır, şaka yapıyorum; şu anda böyle bir konu gündemde değil" yanıtını verdi.

Ancak Paris kulislerinde bu "şaka" pek de şaka olarak değerlendirilmedi. Siyasi analistlerin büyük bölümü, Lagarde'ın açıklamalarını kamuoyunun ve siyasi elitlerin nabzını ölçmeye yönelik bilinçli bir hamle olarak yorumladı.

Daha önce International Monetary Fund ve Avrupa Merkez Bankası'nı yöneten Lagarde'ın uluslararası alanda güçlü ilişkilere sahip olması, iş dünyası ve orta sınıf nezdinde önemli bir kabul görmesi nedeniyle, aşırı sağın yükselişi karşısında merkez siyasetin aradığı "kurtarıcı isim" olabileceği değerlendiriliyor. Özellikle Marine Le Pen ve Jordan Bardella liderliğindeki aşırı sağın yükselişi, merkez blokta endişe yaratıyor.

Paris ile Frankfurt arasında kulis hesapları

Brüksel ve Frankfurt kulislerinden sızan bilgilere göre, Lagarde'ın seçimlerden önce görevinden ayrılması ihtimali yalnızca kişisel bir siyasi hedef olarak görülmüyor. Bu senaryoya göre Lagarde'ın erken ayrılması, Macron'un Alman Şansölyesi Friedrich Merz ile koordinasyon içinde Avrupa Merkez Bankası'na mevcut para politikalarını sürdürecek yeni bir başkan atanmasını sağlamasına imkân tanıyabilir.

dsfrbgt
Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde (Associated Press)

Böylece Macron'un görev süresi sona ermeden önce Avrupa Merkez Bankası'nın yönetiminde söz sahibi olunması ve olası bir aşırı sağ iktidarının Avrupa bütünleşmesine mesafeli bir ismi göreve getirmesinin önüne geçilmesi hedeflenebilir.

Şaka ile ciddiyet arasındaki ince çizgide ilerleyen açıklamalarıyla Christine Lagarde, 2027 Fransa cumhurbaşkanlığı seçimleri tartışmalarına fiilen adım atmış görünüyor. Bu gelişme, Paris'teki siyasi çalkantının, Avrupa'nın para politikasını yöneten en güçlü isimlerden birini bile görevinden ayrılarak doğrudan siyasi mücadeleye katılmaya yöneltebileceği yorumlarını beraberinde getirdi.


BM Genel Merkezi önünde kendini ateşe veren şahıs kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti

New York'taki BM Genel Merkezi önünde kendini ateşe veren adam (Reuters)
New York'taki BM Genel Merkezi önünde kendini ateşe veren adam (Reuters)
TT

BM Genel Merkezi önünde kendini ateşe veren şahıs kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti

New York'taki BM Genel Merkezi önünde kendini ateşe veren adam (Reuters)
New York'taki BM Genel Merkezi önünde kendini ateşe veren adam (Reuters)

New York'taki Birleşmiş Milletler (BM) Genel Merkezi önünde kendini ateşe veren şahıs kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi. Olayı doğrulayan New York Polisi, soruşturma başlatıldığını açıkladı.

New York Polis Teşkilatı, AFP'ye yaptığı açıklamada, yerel saatle 18.32'de (TSİ 01.32) BM Genel Merkezi yakınlarında bir erkeğin kendini ateşe verdiğine ilişkin ihbar aldıklarını bildirdi.

Polis, söz konusu kişinin Manhattan'daki Bellevue Hastanesi'nde hayatını kaybettiğini doğrularken, olayla ilgili soruşturma başlatıldığını belirtti.

Yetkililer olayın nedeni hakkında herhangi bir açıklama yapmazken, New York Post gazetesi, adamın olay sırasında Tibet bayrağı taşıdığını yazdı.

Sivil toplum kuruluşu Uluslararası Tibet Kampanyası (International Campaign for Tibet) Başkanı Tenzin Gyatso, hayatını kaybeden kişinin Lobsang Rangzen olduğunu açıkladı. Gyatso, Rangzen'i "Tibet davasının yorulmak bilmeyen bir savunucusu" olarak nitelendirerek, onun yaşamını Tibet'teki insan hakları krizine ilişkin barışçıl farkındalık çalışmaları yürütmeye adadığını söyledi.

rtbrn
New York'taki BM Genel Merkezi önünde kendini ateşe veren adam (Reuters)

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in Sözcüsü ise yaptığı açıklamada, "Bu trajik ve dehşet verici olaydan derin üzüntü duyuyoruz. Ailesine başsağlığı diliyoruz" ifadelerini kullandı.

Gyatso ayrıca, Rangzen'in Çin tarafından kabul edilen ve "etnik birlik" ilkesini düzenleyen yeni yasayı sert şekilde eleştirdiğini belirtti.

Söz konusu yasa, ülkedeki etnik gruplar arasında ortak bir ulusal kimliğin güçlendirilmesini ve toplumsal bütünleşmenin artırılmasını amaçlıyor. Düzenleme kapsamında, özellikle Çincenin ortak ulusal dil olarak teşvik edilmesini öngören politikalar resmiyet kazanıyor.

Yasa ayrıca, "şiddet içeren terör faaliyetlerine, etnik ayrılıkçı faaliyetlere veya dini aşırılık yanlısı faaliyetlere" katılımı suç kapsamına alıyor.