ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Tel Aviv'in dış politikası Washington'ın ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu.

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
TT

ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)

Akil Abbas

ABD'nin Maryland eyaletinde 16 Eylül 1997 tarihinde 17 yaşındaki lise öğrencisi Samuel Sheinbein, aynı yaşlardaki bir arkadaşıyla birlikte 19 yaşındaki lise öğrencisi Alfredo Enrique Tello’yu öldürdü. Sheinbein, aşık olduğu, ancak aşkına karşılık bulamadığı okul arkadaşının Tello ile çıkmasına kızdığı için bu cinayeti işlemişti.

Tello, boğularak öldürülmüş, ardından cesedi parçalara ayrılmış ve sonra da yakılmıştı. Kalıntıları ise çöp torbalarına konarak boş bir evin deposuna atılmıştı. Sheinbein’in babası İngiliz Mandası altındaki Filistin topraklarında doğmuş ve 6 yaşında ABD’ye göç etmeden önce İsrail vatandaşlığı almıştı. Sheinbein’in, bu durumdan yararlanarak cinayetten günler sonra İsrail'e kaçtığı ortaya çıktı. Sheinbein, o dönemde yürürlükte olan ve başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsrail vatandaşlarının sınır dışı edilmesini önleyen İsrail yasasından yararlanmak için İsrail vatandaşlığı aldı. ABD, İsrail'in bu mantığını reddetti ve Sheinbein'in ABD yasalarına göre yargılanmak üzere kendisine iade edilmesini talep etti.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, iki ülke arasında yaşanan ve ABD basınının gündeminden düşmeyen uzun soluklu ve hararetli hukuki ve siyasi tartışmalar çerçevesinde İsrail'e ‘en üst düzeyde iş birliği’ göstermesi çağrısında bulundu. Bunun yanında ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti. İsrail hükümeti, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığını iptal etme ve yargılanmak üzere ABD’ye iade etme girişimleri de dahil olmak üzere ABD'nin talebini karşılamak için çeşitli çabalar sarf etti.

ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti.

Bu çabalar 1999 yılında İsrail Yüksek Mahkemesi'nin, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığından çıkarılmasının ve ABD’ye iadesinin hukuka aykırı olduğuna dair nihai ve temyizsiz kararıyla bozuldu. Sonunda Sheinbein, İsrail'de reşit olmayan biri olarak yargılandı ve 24 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sheinbein cezasının 4 yılını çektikten sonra izin alma ve 16 yılını çektikten sonra şartlı salıverilme hakkı kazandı. Bu cezayı hafif bulan ABD, Sheinbein'in tutuklanıp ABD'ye gönderilmesi için Interpol'e başvurdu.

Sheinbein'in 2014 yılında İsrail’deki bir hapishanede gardiyanlara ateş açtıktan sonra öldürülmesi, ABD’de büyük tartışmalara ve kurbanın ait olduğu grup olan Latin Amerikalılar arasında büyük rahatsızlığa neden oldu. Ancak aynı zamanda ABD’deki Sheinbein dosyası da kapandı.

ABD Kongresi’nin İsrail'e yardımı askıya alma tehdidini yerine getirmemesinin nedenlerinden biri, ABD’nin İsrail'de gerçek bir kuvvetler ayrılığı olduğuna, yüzden İsrail’deki yargı makamlarının hükümetin siyasi çıkarları lehine kararlar vermeye zorlanamayacağına ve İsrail hükümetinin ABD’nin öfkesinin sonuçlarından kaçınmak için Sheinbein’i iade etme konusunda samimiyetle çalıştığına inanmasıydı. Bu durum, Arap dünyasında İsrail ve ABD arasındaki ilişkiye dair genel su-i zannı derinleştiren yaygın ve beklenen davranıştan farklıydı. Bir başka neden de İsrail parlamentosu Knesset'in daha sonra, ilki 1999 yılında ve ikincisi ise 2001 yılında olmak üzere, belirli koşullar altında başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsraillilerin sınır dışı edilmesine izin veren iki yasa çıkarmış olmasıydı.

ABD ulusal güvenliğine hizmet

Kökünde apolitik olan ve Arap-İsrail çatışmasıyla ilgisi bulunmayan bu karmaşık mesele, neredeyse iki yıl sürdü. Birçok hukuki ve insani detaya sahip ve bundan kaynaklanan siyasi baskıları olan bu karmaşık dava, İsrail ve ABD arasındaki yakın ilişkinin, özellikle de iki farklı ama birbiriyle bağlantılı yönünün anlaşılmasına yardımcı olacak unsurları barındırıyor.

Bu yönlerden ilki, ABD’li politikacıların ve nüfuz sahiplerinin İsrail'i, ABD’nin Batı Avrupa'ya baktığı gibi anlaşılabilecek ve ele alınabilecek şeffaf bir demokrasiye sahip ABD benzeri bir siyasi sistem, güçlü bir müttefik ve ortak temel değerlere sahip önemli bir ticaret ortağı olarak görmeleridir.

İkincisi ise 1950'li yılların sonlarından bu yana, özellikle de İsrail'in 1956’daki 6 Gün Savaşı sırasında işgal ettiği Sina Yarımadası'ndan çekilme konusunda yaşanan İsrail-ABD anlaşmazlığından sonra İsrail dış politikasının bölgesel ve küresel olarak ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışmasıdır.

İsrail, 1950'li yıllardan beri dış politikasını ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışıyor.

Bu ikincisi, İsrail'in, yerli nüfusunun kaderiyle ilgilenmeyen, kapitalist bir yatırım ve kalkınma aracı olarak toprakla ilişkinin anlamına dair Batının varsayımları ve Avrupa’nın yardımları üzerine kurulu modern bir devlet olarak ideolojik yapısıyla da tutarlıydı. Bu ülkede yürürlükte olan siyasi sistem, Batının Arap ülkeleriyle olan ve kurumlardan ziyade kişilere odaklanan zorlu ilişkilerin aksine, yöneten kişilerden/partilerden bağımsız ve kurumsal olarak sorunsuz bir şekilde ele alınabilen liberal bir parlamenter sisteme dayanıyor.

İsrail, ABD'nin bölgedeki çıkarlarını desteklemede, özellikle de Soğuk Savaş sırasında Arap dünyasının büyük bölümünü kapsayan ya da sempati duyan Doğu Bloğu’nun etkisinin genişlemesini önlemek için Batı Bloğu için eşsiz bir politik ve güvenlik kalesi haline gelerek çok önemli bir rol oynadı. İsrail'in bu bağlamda yürüttüğü önemli faaliyetler arasında Sovyetler Birliği’nin bölgedeki, özellikle de Arap ülkelerindeki eylemleri ve hareketleri hakkında istihbarat toplamak ve ABD’ye Mısır tarafından konuşlandırılan SAM-2 uçaksavar füze sistemi ve diğer askeri, lojistik ve diplomatik iş birliği biçimleri hakkında istihbarat sağlamak vardı.

dfvrgb
Ortak askeri tatbikatlar sırasında eğitime katılan İsrailli paraşütçüler ve ABD’li askerler, 2018 (AFP)

Tüm bunlar olurken İsrail, ABD’nin o dönemde az sayıdaki Arap müttefikinden duyduğu şüphenin aksine, Doğu Bloğu'na hiçbir sırrını sızdırmayan güvenilir bir müttefik olduğunu kanıtladı. Aslında İsrail, ABD'nin o dönem Cemal Abdunnasır yönetimindeki Mısır'ın başını çektiği ve Suriye, Irak, Libya, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Arap halklarının çoğunu kapsayan Doğu ve Batı karşıtı kampa sempati duyan sosyalist eğilimli Arap milliyetçiliğini kontrol altına almasında ve böylece engellemesinde önemli bir rol oynadı.

İsrail, ABD’ye zaman zaman aralarında yaşanan bazı anlaşmazlıklarda bile açıkça meydan okumalarında ve karşı çıkmalarında ısrarcı olmaktan kaçındı. Daha ziyade Arap dünyasının büyük bir kısmının sürekli ve çoğu zaman beyhude bir ulusal gururla yaptığı gibi, ABD'den mümkün olan azami tavizi koparmak için sessizce ve perde arkasında olabildiğince baskı uygulayarak uzlaşmaya yöneldi.

AIPAC'in önemi

İşte tam da bu noktada 1950’li yılların sonlarında kurulan, ancak 1970’li yıllar ve sonrasında ABD’li Cumhuriyetçi ve Demokrat partili karar alıcılar arasında İsrail vizyonunu tanıtmada etkili olabilen Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi’nin (AIPAC) önemi ortaya çıkıyor. AIPAC'in Amerikan siyaset sahnesindeki rolü, Arap siyasetçilerin korktuğu ve politika yapımını kontrol eden devasa bir etki makinesi olduğu yönündeki çok abartılı algısının aksine ister sağcı ister solcu olsun, dönemin İsrail hükümeti tarafından belirlenen ülke çıkarını ABD'nin Ortadoğu’daki politikasıyla ilişkilendirmedeki ustalığında yatıyor. Çünkü AIPAC, ABD'li karar vericileri bu çıkarları korumanın ABD’nin ulusal güvenliğine hizmet ettiğine ikna etme görevini üstleniyor. Ancak dış politika arenasındaki en güçlü lobi grubu olmasına rağmen, bu görevinde çoğu zaman başarısız oluyor.

fvertbg
İsrail için casusluk yapmaktan hüküm giyen ABD vatandaşı Jonathan Pollard, 30 yıllık mahkumiyetin ardından hapisten çıktıktan sonra New York'ta bir mahkeme salonundan ayrılırken 20 Kasım 2015 (AFP)

İsrail'in ABD ile olan anlaşmazlıklarını nasıl yönettiğinin en iyi örneklerinden biri, ABD Donanması'nda görev yapmış Yahudi asıllı ABD’li istihbarat analisti Jonathan Pollard'ın davasıdır. Pollard, 1985 yılında tutuklandı ve ABD federal mahkemesinde İsrail adına casusluk suçundan yargılanarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Sonraki 30 yıl boyunca göreve gelen hemen hemen her İsrail hükümeti, AIPAC ile birlikte, birbirini izleyen ABD yönetimlerini Pollard'ı insani ya da sağlık gerekçeleriyle yahut başkan tarafından çıkarılacak özel bir afla serbest bırakılmasına ikna etmeye çalıştı. Ancak bu süre zarfında göreve gelen ABD yönetimleri, ABD'nin çeşitli savunma ve istihbarat kurumlarının yetkililerinin de benzer bir şekilde reddetmesiyle desteklenen bu talepleri reddettiler. Zira başka ülkeler adına casusluk yapmaktan hüküm giymiş kişiler hakkında şartlı tahliye ya da af kararı alınmaması gibi güçlü bir Amerikan geleneği söz konusu.

İsrail her zaman ABD'ye karşı açıkça meydan okumaktan ve karşı çıkmaktan kaçınmış ve anlaşmazlıkları sessizce çözmeye dikkat etmiştir.

Eski ABD Başkanı Bill Clinton, İsrail'in Filistinlilerle geçici düzenlemeleri sona erdirecek ve iki devletli bir çözümü hayata geçirecek bir anlaşmayı (1998 Wye Nehri Anlaşması) kabul etmesini sağlamak için 1998 yılında İsrail hükümetinin Pollard'ın serbest bırakılmasını talep etmesi üzerine bu geleneği bozmaya çalıştı.

Savunma Bakanlığı yetkilileri tarafından desteklenen dönemin ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü George Tenet, Clinton'ın vermek istediği tavizi protesto etti ve Pollard'ın serbest bırakılması halinde istifa edeceği tehdidinde bulundu.

Ancak 2015 yılına gelindiğinde eski başkanlardan Barack Obama, yine İsrail'in talebi ve AIPAC'in ısrarlı baskısı üzerine Pollard'ın şartlı tahliyesine karar verdi. Obama'nın Beyaz Saray'daki son yılında aldığı kararın gerekçesi olarak kamuoyuna ABD yasalarının buna izin verdiği açıklaması yapıldı. Pollard casusluk davalarında verilen cezayı çekmişti. ABD’de ömür boyu hapis cezası 30 yıldır. Hükümlünün bundan sonra insani, sağlık ya da diğer nedenlerle şartlı tahliye talep etme hakkı vardır. Ancak ABD’li yetkililerin özellikle casusluk davalarında bu tür bir tahliyeye izin vermesi nadir görülür.

Büyük olasılıkla Obama’nın Pollard'ı şartlı tahliye etmesinin asıl nedeni, Filistinlilerle bir barış anlaşması imzalanması çerçevesinde İsrail'i yatıştırmaktı. Fakat bu girişim de başarısız oldu. Şartlı tahliye kararı Pollard'ın İsrail'e gitmesine izin verilmeden önce beş yıl boyunca ABD’de kalmasını gerektiriyordu. İsrail, Pollard'a hapisteyken vatandaşlık vermişti.

Pollard, 2020 yılının son gününde İsrail'e gitti ve burada kahramanlar gibi karşılandı. Başbakan Binyamin Netanyahu havaalanında bizzat karşıladığı Pollard’a ve eşine İsrail kimlik kartlarını takdim etti. Netanyahu Pollard’a hitaben, “Artık evindesin... Ne güzel bir an” dedi ve Pollard’ın gelişi için İbranice bir şükran duası okudu. Pollard, ABD’de ise bir vatan haini olarak görülüyor.  Özellikle ABD’nin güvenlik ve istihbarat teşkilatlarındaki pek çok kişi onun hak etmediği bir şekilde serbest bırakılmasını sağlayan özel bir siyasi durumdan yararlanarak kayırıldığına inanıyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Rızai: İran, önümüzdeki günlerde Hürmüz Boğazı açıklarında yasak bölge ilan edecek

Hürmüz Boğazı'ndaki gemiler (Reuters)
Hürmüz Boğazı'ndaki gemiler (Reuters)
TT

Rızai: İran, önümüzdeki günlerde Hürmüz Boğazı açıklarında yasak bölge ilan edecek

Hürmüz Boğazı'ndaki gemiler (Reuters)
Hürmüz Boğazı'ndaki gemiler (Reuters)

Reuters'ın İran resmi medyasına dayandırdığı habere göre, İran Millî Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai dün yaptığı açıklamada, ülkesinin önümüzdeki birkaç gün içinde Hürmüz Boğazı'nın dışında yasaklı bir bölge ilan edeceğini söyledi.

Rızai, söz konusu bölgenin ABD'nin deniz ablukası hattından başlayarak Körfez'deki bazı bölgelere kadar uzanacağını ve yeni yasak bölgeye girecek her geminin yaptırım listesine alınacağını belirtti.


Avrupa Birliği, Grönland'a yatırımları artıracak ve ilişkileri güçlendirecek

Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen (sağda), Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen (ortada) ve Grönland Başbakanı Jens-Frederik Nielsen (solda), Grönland'ın başkenti Nuuk'ta Thetis devriye gemisini ziyaret ediyor. (EPA)
Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen (sağda), Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen (ortada) ve Grönland Başbakanı Jens-Frederik Nielsen (solda), Grönland'ın başkenti Nuuk'ta Thetis devriye gemisini ziyaret ediyor. (EPA)
TT

Avrupa Birliği, Grönland'a yatırımları artıracak ve ilişkileri güçlendirecek

Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen (sağda), Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen (ortada) ve Grönland Başbakanı Jens-Frederik Nielsen (solda), Grönland'ın başkenti Nuuk'ta Thetis devriye gemisini ziyaret ediyor. (EPA)
Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen (sağda), Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen (ortada) ve Grönland Başbakanı Jens-Frederik Nielsen (solda), Grönland'ın başkenti Nuuk'ta Thetis devriye gemisini ziyaret ediyor. (EPA)

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in bugün, Grönland’a yönelik Avrupa Birliği yatırımlarının artırılmasını ve Kuzey Kutbu’nda yer alan Danimarka’ya bağlı özerk bölgeyle siyasi ilişkilerin güçlendirilmesini öngören planları açıklaması bekleniyor. ABD Başkanı Donald Trump ise Grönland’ı ABD’ye katma talebinde ısrar ediyor.

Von der Leyen, dünyanın en büyük adasını ABD’ye bağlama girişimine şiddetle karşı çıkan Grönland ve Danimarka hükümetlerine destek vermek amacıyla iki günlük bir ziyaret için dün Grönland’a geldi.

Grönland Başbakanı Jens-Frederik Nielsen, Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Grönland’ın başkenti Nuuk’ta Thetis denvriye gemisini ziyaret etti. (EPA)
Grönland Başbakanı Jens-Frederik Nielsen, Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Grönland’ın başkenti Nuuk’ta Thetis denvriye gemisini ziyaret etti. (EPA)

Von der Leyen’in, Grönland’da kritik mineraller, uydu iletişimi ve yenilenebilir enerji gibi sektörleri kapsayan yatırım planlarını açıklaması bekleniyor. Grönland, Danimarka Krallığı’na bağlı, geniş ölçüde özerk bir bölge konumunda.

Von der Leyen dün Grönland’ın başkenti Nuuk’ta yaptığı açıklamada, yatırım paketinin “büyük” olacağını söyledi ancak ayrıntı vermedi. Grönland Başbakanı Jens-Frederik Nielsen ise ülkesinin Avrupa Birliği ile “yakın dostluk ve iyi ortaklığı” güçlendirmek istediğini belirtti.

Von der Leyen’in ziyareti, Kuzey Kutbu’nun ABD, Rusya, Çin ve Avrupa gibi büyük güçler açısından artan jeopolitik önemini yansıtıyor. Buzulların erimesi, yeni deniz taşımacılığı güzergâhlarının açılmasına ve bölgenin mineral kaynaklarına erişimin kolaylaşmasına yol açıyor.

Von der Leyen, berrak mavi gökyüzü altında buz kütlelerinin bulunduğu bir fiyortta tekne gezisinin ardından X platformunda yaptığı paylaşımda, “Grönland’ın nefes kesici manzaraları ve doğal güzellikleri uzun süre hafızamda kalacak. Aynı şekilde iklim değişikliğinin buz örtüsü üzerindeki açık etkileri de... Buzlar eridikçe yeni bir gerçeklik şekilleniyor” ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)

Trump, bu yıl Grönland’ın ABD kontrolüne geçmesi yönündeki talebini artırarak ABD ile Avrupa arasındaki ilişkilerde krize yol açtı ve NATO içinde de tartışmalara neden oldu. Trump, Danimarka’nın Grönland’ı savunabilecek kapasitede olmadığını ifade etti.

Avrupalı yetkililer ise Grönland’ın NATO topraklarının bir parçası olduğunu ve dolayısıyla ittifakın ortak savunma anlaşmasının kapsamına girdiğini vurguladı. Yetkililer ayrıca ABD’nin uzun süredir yürürlükte olan bir anlaşma uyarınca Grönland’daki askeri varlığını artırma hakkına zaten sahip olduğuna dikkat çekti.

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre gerilim, Trump ile NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin ocak ayında Davos’ta, ABD, Danimarka ve Grönland’ın mevcut anlaşmazlıkları çözmek amacıyla görüşmelere başlaması ve NATO’nun Kuzey Kutbu güvenliğindeki rolünü güçlendirmesi konusunda anlaşmasının ardından azaldı.


Alman aşırı sağı Saksonya-Anhalt seçimlerinde büyük bir zafer elde etti

Muhafazakar aday Sven Scholz (solda) ile aşırı sağcı aday Ulrich Sigmund ve eşinin dün oy kullanırken (AFP)
Muhafazakar aday Sven Scholz (solda) ile aşırı sağcı aday Ulrich Sigmund ve eşinin dün oy kullanırken (AFP)
TT

Alman aşırı sağı Saksonya-Anhalt seçimlerinde büyük bir zafer elde etti

Muhafazakar aday Sven Scholz (solda) ile aşırı sağcı aday Ulrich Sigmund ve eşinin dün oy kullanırken (AFP)
Muhafazakar aday Sven Scholz (solda) ile aşırı sağcı aday Ulrich Sigmund ve eşinin dün oy kullanırken (AFP)

Almanya aşırı sağı, kamu yayın kuruluşlarının tahminlerine göre dün Saksonya-Anhalt eyaletinde düzenlenen seçimlerin sonuçlarında birinci olarak muhafazakâr çizgideki Başbakan Friedrich Merz'e ağır bir darbe indirdi. Ancak oy oranının eski Doğu Almanya'nın bir parçası olan bu eyaleti yönetmeye yetip yetmeyeceğinin görülmesi gerekiyor.

Sandık çıkış anketlerine göre oyların yüzde 44 ila 44,5'ini alan Almanya için Alternatif Partisi (AfD), yüzde 18,5 alması beklenen Almanya Hristiyan Demokrat Birliği Partisi’nin (CDU) çok önünde yer alıyor. Kesin sonuçlarda bu rakamların doğrulanması halinde aşırı sağ parti, bölgesel parlamentoda 39 sandalye kazanacak. Salt çoğunluğun sağlanması için 42 sandalye gerekiyor.

Bu seçimler, kamuoyunda keskin bir kutuplaşma ve eyaletteki göçmenler arasında tırmanan endişeler ortasında yapılıyor. Mainz merkezli kamu hizmeti televizyon yayıncısı ZDF tarafından yapılan son kamuoyu yoklaması, Ulrich Siegmund liderliğindeki AfD’nin oyların yüzde 41'ini alacağını gösteriyor. Bu oran, 2021 seçimlerindeki sonucunun iki katına denk geliyor.

cdhyju
AfD’nin parlamento grubu eşbaşkanı Ulrich Sigmund dün, Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinde oy kullanırken (DPA)

Siegmund (35), pazar günü sabah saatlerinde, yaklaşık 10 bin nüfuslu kalesi Tangermünde'de oyunu kullandı. Burada yaklaşık 100 kişi kendisini adını haykırarak onu coşkuyla karşıladı. Aşırı sağcı lider, göç politikasını katılaştırma, zorunlu eğitimi kaldırma ve okullardaki tarih müfredatını Üçüncü Reich'ın İkinci Dünya Savaşı'ndaki sorumluluğuna odaklandığı gerekçesiyle değiştirme sözü verdi.

Geçmişe özlem

Siegmund, Batılı yurttaşlarıyla ve hatta göçmenlerle eşit muamele görmediklerine inanan destekçilerinin Doğu Almanya dönemine duydukları özlemden faydalanıyor. AfD’nin lideri pazar günü, Doğu Almanya döneminin sembolü olan ve partisinin logosu gibi mavi renkli küçük bir Simson model motosikletle, eşi Julia eşliğinde seçim merkezine geldi.

Şimdiye kadar Sosyal Demokratlar’a oy veren Jutta Neumann (84), “Uzun süre direndim, ancak kendi kendime artık AfD için bir şans vermenin zamanının geldiğini söyledim" dedi. Eyaletin başkenti Magdeburg'da yaşayan emekli kadın, “Bence barıştan bahseden bir tek onlar var. Diğerleri yeniden silahlanmadan... ve düşük emekli maaşlarını desteklemek yerine Ukrayna'ya para göndermekten başka bir şey konuşmuyor” diye ekledi.

gthy
Dün Almanya'nın Saksonya-Anhalt eyaletinde bir seçim görevlisi, oy pusulası zarflarını ayırırken (DPA)

Eyalet Seçim Komisyonu Başkanı Christa Diekmann, eyaletin başkenti Magdeburg'da yaptığı açıklamada, katılım oranının saat 14.00 itibarıyla yüzde 54,4 olduğunu belirtti. Bu oran 2021 seçimlerinde aynı saatte yüzde 27,1, 2016 seçimlerinde ise yüzde 35,4’tü. Komisyon, bu verilerin doğrudan sandık merkezlerinden alınan temsil niteliğindeki bir örneklem çalışmasına dayandığını açıkladı.

Tecrit çemberi

Polis, özellikle oylamanın ardından aşırı sağdan veya aşırı soldan gelebilecek olası taşkınlıklara karşı hafta sonu boyunca Magdeburg'da takviye güçler konuşlandırdı.

Son kamuoyu yoklamaları, yıl başından bu yana eyaleti yöneten ve daha önce eyalet hükümetinde ekonomi bakanı olan Sven Schulze (47) liderliğindeki muhafazakârların oyların yüzde 23'ünü almasını öngörüyordu. Magdeburg'da oyunu kullandıktan sonra açıklama yapan Schulze, “Hareket etmek vatandaşlara kalmış. Bu demokratik bir seçimdir” derken ‘güçlü bir katılım’ beklediğini sözlerine ekledi.

Diğer partiler arasında, radikal soldan Die Linke Partisi’nin oyların yüzde 11,5'ini, Sosyal Demokratlar’ın yüzde 8,5'ini ve Yeşiller'in yüzde 6'sını alması bekleniyor. Rusya yanlısı solcu BSW Partisi’nin ve Liberallerin ise yerel parlamentoya girmek için gerekli olan yüzde 5 barajını aşması beklenmiyor. Bu konuda üyeleri kendi içinde bölünmüş olan Rusya yanlısı solcu BSW hariç, şu ana kadar tüm partiler aşırı sağın iktidara ortak olmasını dışladı.

AfD’ye karşı uygulanan bu tecrit çemberi, Schulze'nin yerel parlamentoda temsil edilen diğer partilerle bir koalisyon kurarak iktidarda kalmasına yol açabilir, ancak özellikle yerel düzeyde AfD ile pragmatik bir şekilde etkileşim kurulması yönünde yükselen sesler, partinin seçim sonrasında iktidar dışında tutulmasının Merz'in partisi içindeki gerilimleri körükleyebileceği uyarısında bulunuyor.