ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Tel Aviv'in dış politikası Washington'ın ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu.

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
TT

ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)

Akil Abbas

ABD'nin Maryland eyaletinde 16 Eylül 1997 tarihinde 17 yaşındaki lise öğrencisi Samuel Sheinbein, aynı yaşlardaki bir arkadaşıyla birlikte 19 yaşındaki lise öğrencisi Alfredo Enrique Tello’yu öldürdü. Sheinbein, aşık olduğu, ancak aşkına karşılık bulamadığı okul arkadaşının Tello ile çıkmasına kızdığı için bu cinayeti işlemişti.

Tello, boğularak öldürülmüş, ardından cesedi parçalara ayrılmış ve sonra da yakılmıştı. Kalıntıları ise çöp torbalarına konarak boş bir evin deposuna atılmıştı. Sheinbein’in babası İngiliz Mandası altındaki Filistin topraklarında doğmuş ve 6 yaşında ABD’ye göç etmeden önce İsrail vatandaşlığı almıştı. Sheinbein’in, bu durumdan yararlanarak cinayetten günler sonra İsrail'e kaçtığı ortaya çıktı. Sheinbein, o dönemde yürürlükte olan ve başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsrail vatandaşlarının sınır dışı edilmesini önleyen İsrail yasasından yararlanmak için İsrail vatandaşlığı aldı. ABD, İsrail'in bu mantığını reddetti ve Sheinbein'in ABD yasalarına göre yargılanmak üzere kendisine iade edilmesini talep etti.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, iki ülke arasında yaşanan ve ABD basınının gündeminden düşmeyen uzun soluklu ve hararetli hukuki ve siyasi tartışmalar çerçevesinde İsrail'e ‘en üst düzeyde iş birliği’ göstermesi çağrısında bulundu. Bunun yanında ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti. İsrail hükümeti, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığını iptal etme ve yargılanmak üzere ABD’ye iade etme girişimleri de dahil olmak üzere ABD'nin talebini karşılamak için çeşitli çabalar sarf etti.

ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti.

Bu çabalar 1999 yılında İsrail Yüksek Mahkemesi'nin, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığından çıkarılmasının ve ABD’ye iadesinin hukuka aykırı olduğuna dair nihai ve temyizsiz kararıyla bozuldu. Sonunda Sheinbein, İsrail'de reşit olmayan biri olarak yargılandı ve 24 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sheinbein cezasının 4 yılını çektikten sonra izin alma ve 16 yılını çektikten sonra şartlı salıverilme hakkı kazandı. Bu cezayı hafif bulan ABD, Sheinbein'in tutuklanıp ABD'ye gönderilmesi için Interpol'e başvurdu.

Sheinbein'in 2014 yılında İsrail’deki bir hapishanede gardiyanlara ateş açtıktan sonra öldürülmesi, ABD’de büyük tartışmalara ve kurbanın ait olduğu grup olan Latin Amerikalılar arasında büyük rahatsızlığa neden oldu. Ancak aynı zamanda ABD’deki Sheinbein dosyası da kapandı.

ABD Kongresi’nin İsrail'e yardımı askıya alma tehdidini yerine getirmemesinin nedenlerinden biri, ABD’nin İsrail'de gerçek bir kuvvetler ayrılığı olduğuna, yüzden İsrail’deki yargı makamlarının hükümetin siyasi çıkarları lehine kararlar vermeye zorlanamayacağına ve İsrail hükümetinin ABD’nin öfkesinin sonuçlarından kaçınmak için Sheinbein’i iade etme konusunda samimiyetle çalıştığına inanmasıydı. Bu durum, Arap dünyasında İsrail ve ABD arasındaki ilişkiye dair genel su-i zannı derinleştiren yaygın ve beklenen davranıştan farklıydı. Bir başka neden de İsrail parlamentosu Knesset'in daha sonra, ilki 1999 yılında ve ikincisi ise 2001 yılında olmak üzere, belirli koşullar altında başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsraillilerin sınır dışı edilmesine izin veren iki yasa çıkarmış olmasıydı.

ABD ulusal güvenliğine hizmet

Kökünde apolitik olan ve Arap-İsrail çatışmasıyla ilgisi bulunmayan bu karmaşık mesele, neredeyse iki yıl sürdü. Birçok hukuki ve insani detaya sahip ve bundan kaynaklanan siyasi baskıları olan bu karmaşık dava, İsrail ve ABD arasındaki yakın ilişkinin, özellikle de iki farklı ama birbiriyle bağlantılı yönünün anlaşılmasına yardımcı olacak unsurları barındırıyor.

Bu yönlerden ilki, ABD’li politikacıların ve nüfuz sahiplerinin İsrail'i, ABD’nin Batı Avrupa'ya baktığı gibi anlaşılabilecek ve ele alınabilecek şeffaf bir demokrasiye sahip ABD benzeri bir siyasi sistem, güçlü bir müttefik ve ortak temel değerlere sahip önemli bir ticaret ortağı olarak görmeleridir.

İkincisi ise 1950'li yılların sonlarından bu yana, özellikle de İsrail'in 1956’daki 6 Gün Savaşı sırasında işgal ettiği Sina Yarımadası'ndan çekilme konusunda yaşanan İsrail-ABD anlaşmazlığından sonra İsrail dış politikasının bölgesel ve küresel olarak ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışmasıdır.

İsrail, 1950'li yıllardan beri dış politikasını ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışıyor.

Bu ikincisi, İsrail'in, yerli nüfusunun kaderiyle ilgilenmeyen, kapitalist bir yatırım ve kalkınma aracı olarak toprakla ilişkinin anlamına dair Batının varsayımları ve Avrupa’nın yardımları üzerine kurulu modern bir devlet olarak ideolojik yapısıyla da tutarlıydı. Bu ülkede yürürlükte olan siyasi sistem, Batının Arap ülkeleriyle olan ve kurumlardan ziyade kişilere odaklanan zorlu ilişkilerin aksine, yöneten kişilerden/partilerden bağımsız ve kurumsal olarak sorunsuz bir şekilde ele alınabilen liberal bir parlamenter sisteme dayanıyor.

İsrail, ABD'nin bölgedeki çıkarlarını desteklemede, özellikle de Soğuk Savaş sırasında Arap dünyasının büyük bölümünü kapsayan ya da sempati duyan Doğu Bloğu’nun etkisinin genişlemesini önlemek için Batı Bloğu için eşsiz bir politik ve güvenlik kalesi haline gelerek çok önemli bir rol oynadı. İsrail'in bu bağlamda yürüttüğü önemli faaliyetler arasında Sovyetler Birliği’nin bölgedeki, özellikle de Arap ülkelerindeki eylemleri ve hareketleri hakkında istihbarat toplamak ve ABD’ye Mısır tarafından konuşlandırılan SAM-2 uçaksavar füze sistemi ve diğer askeri, lojistik ve diplomatik iş birliği biçimleri hakkında istihbarat sağlamak vardı.

dfvrgb
Ortak askeri tatbikatlar sırasında eğitime katılan İsrailli paraşütçüler ve ABD’li askerler, 2018 (AFP)

Tüm bunlar olurken İsrail, ABD’nin o dönemde az sayıdaki Arap müttefikinden duyduğu şüphenin aksine, Doğu Bloğu'na hiçbir sırrını sızdırmayan güvenilir bir müttefik olduğunu kanıtladı. Aslında İsrail, ABD'nin o dönem Cemal Abdunnasır yönetimindeki Mısır'ın başını çektiği ve Suriye, Irak, Libya, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Arap halklarının çoğunu kapsayan Doğu ve Batı karşıtı kampa sempati duyan sosyalist eğilimli Arap milliyetçiliğini kontrol altına almasında ve böylece engellemesinde önemli bir rol oynadı.

İsrail, ABD’ye zaman zaman aralarında yaşanan bazı anlaşmazlıklarda bile açıkça meydan okumalarında ve karşı çıkmalarında ısrarcı olmaktan kaçındı. Daha ziyade Arap dünyasının büyük bir kısmının sürekli ve çoğu zaman beyhude bir ulusal gururla yaptığı gibi, ABD'den mümkün olan azami tavizi koparmak için sessizce ve perde arkasında olabildiğince baskı uygulayarak uzlaşmaya yöneldi.

AIPAC'in önemi

İşte tam da bu noktada 1950’li yılların sonlarında kurulan, ancak 1970’li yıllar ve sonrasında ABD’li Cumhuriyetçi ve Demokrat partili karar alıcılar arasında İsrail vizyonunu tanıtmada etkili olabilen Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi’nin (AIPAC) önemi ortaya çıkıyor. AIPAC'in Amerikan siyaset sahnesindeki rolü, Arap siyasetçilerin korktuğu ve politika yapımını kontrol eden devasa bir etki makinesi olduğu yönündeki çok abartılı algısının aksine ister sağcı ister solcu olsun, dönemin İsrail hükümeti tarafından belirlenen ülke çıkarını ABD'nin Ortadoğu’daki politikasıyla ilişkilendirmedeki ustalığında yatıyor. Çünkü AIPAC, ABD'li karar vericileri bu çıkarları korumanın ABD’nin ulusal güvenliğine hizmet ettiğine ikna etme görevini üstleniyor. Ancak dış politika arenasındaki en güçlü lobi grubu olmasına rağmen, bu görevinde çoğu zaman başarısız oluyor.

fvertbg
İsrail için casusluk yapmaktan hüküm giyen ABD vatandaşı Jonathan Pollard, 30 yıllık mahkumiyetin ardından hapisten çıktıktan sonra New York'ta bir mahkeme salonundan ayrılırken 20 Kasım 2015 (AFP)

İsrail'in ABD ile olan anlaşmazlıklarını nasıl yönettiğinin en iyi örneklerinden biri, ABD Donanması'nda görev yapmış Yahudi asıllı ABD’li istihbarat analisti Jonathan Pollard'ın davasıdır. Pollard, 1985 yılında tutuklandı ve ABD federal mahkemesinde İsrail adına casusluk suçundan yargılanarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Sonraki 30 yıl boyunca göreve gelen hemen hemen her İsrail hükümeti, AIPAC ile birlikte, birbirini izleyen ABD yönetimlerini Pollard'ı insani ya da sağlık gerekçeleriyle yahut başkan tarafından çıkarılacak özel bir afla serbest bırakılmasına ikna etmeye çalıştı. Ancak bu süre zarfında göreve gelen ABD yönetimleri, ABD'nin çeşitli savunma ve istihbarat kurumlarının yetkililerinin de benzer bir şekilde reddetmesiyle desteklenen bu talepleri reddettiler. Zira başka ülkeler adına casusluk yapmaktan hüküm giymiş kişiler hakkında şartlı tahliye ya da af kararı alınmaması gibi güçlü bir Amerikan geleneği söz konusu.

İsrail her zaman ABD'ye karşı açıkça meydan okumaktan ve karşı çıkmaktan kaçınmış ve anlaşmazlıkları sessizce çözmeye dikkat etmiştir.

Eski ABD Başkanı Bill Clinton, İsrail'in Filistinlilerle geçici düzenlemeleri sona erdirecek ve iki devletli bir çözümü hayata geçirecek bir anlaşmayı (1998 Wye Nehri Anlaşması) kabul etmesini sağlamak için 1998 yılında İsrail hükümetinin Pollard'ın serbest bırakılmasını talep etmesi üzerine bu geleneği bozmaya çalıştı.

Savunma Bakanlığı yetkilileri tarafından desteklenen dönemin ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü George Tenet, Clinton'ın vermek istediği tavizi protesto etti ve Pollard'ın serbest bırakılması halinde istifa edeceği tehdidinde bulundu.

Ancak 2015 yılına gelindiğinde eski başkanlardan Barack Obama, yine İsrail'in talebi ve AIPAC'in ısrarlı baskısı üzerine Pollard'ın şartlı tahliyesine karar verdi. Obama'nın Beyaz Saray'daki son yılında aldığı kararın gerekçesi olarak kamuoyuna ABD yasalarının buna izin verdiği açıklaması yapıldı. Pollard casusluk davalarında verilen cezayı çekmişti. ABD’de ömür boyu hapis cezası 30 yıldır. Hükümlünün bundan sonra insani, sağlık ya da diğer nedenlerle şartlı tahliye talep etme hakkı vardır. Ancak ABD’li yetkililerin özellikle casusluk davalarında bu tür bir tahliyeye izin vermesi nadir görülür.

Büyük olasılıkla Obama’nın Pollard'ı şartlı tahliye etmesinin asıl nedeni, Filistinlilerle bir barış anlaşması imzalanması çerçevesinde İsrail'i yatıştırmaktı. Fakat bu girişim de başarısız oldu. Şartlı tahliye kararı Pollard'ın İsrail'e gitmesine izin verilmeden önce beş yıl boyunca ABD’de kalmasını gerektiriyordu. İsrail, Pollard'a hapisteyken vatandaşlık vermişti.

Pollard, 2020 yılının son gününde İsrail'e gitti ve burada kahramanlar gibi karşılandı. Başbakan Binyamin Netanyahu havaalanında bizzat karşıladığı Pollard’a ve eşine İsrail kimlik kartlarını takdim etti. Netanyahu Pollard’a hitaben, “Artık evindesin... Ne güzel bir an” dedi ve Pollard’ın gelişi için İbranice bir şükran duası okudu. Pollard, ABD’de ise bir vatan haini olarak görülüyor.  Özellikle ABD’nin güvenlik ve istihbarat teşkilatlarındaki pek çok kişi onun hak etmediği bir şekilde serbest bırakılmasını sağlayan özel bir siyasi durumdan yararlanarak kayırıldığına inanıyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



İran ile çatışmanın bir sonu var mı?

Donald Trump ve Mücteba Hamaney (Independent Arabia)
Donald Trump ve Mücteba Hamaney (Independent Arabia)
TT

İran ile çatışmanın bir sonu var mı?

Donald Trump ve Mücteba Hamaney (Independent Arabia)
Donald Trump ve Mücteba Hamaney (Independent Arabia)

John Bolton

Washington ve Tahran arasında yaklaşık iki aydır süren diplomatik görüşmelerin ardından, daha kalıcı bir ateşkese ne zaman varılacağı veya olup olmayacağı ve Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılıp açılmayacağı halen belirsizliğini koruyor. İki ülke arasında müzakerelerin durumu, bir anlaşmanın yakın mı yoksa uzak mı olduğu ve şartlarının ne olabileceği konusunda yaşanan geniş çaplı sözlü atışmaya gelince, çoğunlukla Çinlilerin “boş toplar atma” dediği türdendir.

Esasında, Tahran ve Washington'dan yalnızca eksik ve çoğu zaman çelişkili açıklamalar ve güvenilirliği doğrulanması zor olan anonim sızıntılardan başka elimizde bir şey yok. Böyle bir atmosferde tahminde bulunmak risklerle dolu, ancak ABD, İsrail ve Körfez Arap devletleri için kötü bir anlaşmanın geleceğinden korkuyorum. Donald Trump, açıkça bir zafer ilan etmesine ve bu çatışmadan uzakta yoluna devam etmesine olanak sağlayacak bir anlaşma istiyor. Tahran'da iktidarın dizginlerini kimin elinde tuttuğu bilinmiyor, ancak Devrim Muhafızları içindeki sertlik yanlıları güçlü bir konumda görünüyor.

Trump'ın anlaşmaya varma coşkusu, ulusal güvenlik gereksinimlerinin stratejik bir analizinden ziyade, iç siyasi hesaplardan kaynaklanıyor. Küresel petrol fiyatları savaş öncesi seviyelere kıyasla yüksek kalmaya devam ediyor; bu da ABD'de yakıt fiyatlarını yüksek tutuyor ve sonuç olarak ortalama bir Amerikalı için gıda ve tüketim mallarının maliyetini artırıyor. Bu ekonomik belirsizlik, Trump'ın siyasi rakipleri tarafından kullanılan önemli bir sorun haline geldi. Kongredeki Cumhuriyetçiler, kasım ayındaki ara seçimlerde Temsilciler Meclisi'nin ve muhtemelen Senato'nun kontrolünü kaybetmekten giderek daha fazla endişe duyuyorlar.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Trump görünürde yükselen fiyatları umursamadığını söylüyor, ancak kimse bu açıklamaları ciddiye almıyor. Zira o, iç siyasi maliyetinden korkarak kötü bir anlaşma yapmış gibi görünmekten kaçınmaya gayret ediyor. Sonuç olarak, kötü bir anlaşmayı bile seçmenlere “satabileceğine” olan güveni, onu ideal olmaktan çok uzak şartları kabul etme riskini göze alabileceğine inanmasına sevk edecektir. Elbette, bu sorunların varlığını kabul etmeyecek ve bunun yerine zaferini deklare edip, hızla diğer konulara geçmeye çalışacaktır.

Ancak ABD ulusal güvenliğine yönelik riskler çok büyük olabilir. Daha da önemlisi, herhangi bir kısa vadeli anlaşmanın temel taşı olan ateşkesin uzatılmasının, en kritik sorun olan İran'ın nükleer silah programını bir şekilde çözeceğine kimse inanmıyor. İki taraf ayrıca Tahran'ın balistik füze ve insansız hava aracı programlarını, Hizbullah, Hamas ve Husiler gibi terör örgütlerine verdiği desteği veya İran halkına yönelik baskısını da ele almadı. Müzakerelerden sızan bilgiler, Washington'un İran gemilerine uyguladığı ablukanın kaldırılmasıyla eş zamanlı olarak Hürmüz Boğazı'nın “koşulsuz” açılacağına işaret etse de, bu söylendiği kadar kolay değil.

Daha da önemlisi, İran savaş öncesinde olduğu gibi Körfez’de ve Boğaz'da uluslararası seyrüsefer özgürlüğünü tamamen sağlasa bile, uzun vadeli bölgesel istikrar için büyük riskler devam edecektir. Tahran, ABD'nin Boğaz'ı açmak ve Körfez'i korumak için güç kullanmaktan çekinmesi nedeniyle neredeyse kesin olarak seyrüsefer konusunda diplomatik olarak zafer kazandığı sonucuna varacaktır. Devrim Muhafızları yıkıcı askeri güç ve kapasitesini yeniden inşa ederken, şüphesiz mayın döşeme filosunu da yeniden kuracak ve gelecekte Boğaz'ı tekrar kapatma kabiliyetini artırmak için daha fazla adım atacaktır.

Tek başına diplomatik çözüm, Tahran'ın Boğaz'ı istediği zaman açıp kapatma gücüne sahip olma çabasına karşı caydırıcılığı yeniden inşa etmek için yeterli değil. Böyle bir sonuç, Arap Körfez devletleri için tamamen kabul edilemez olmalı, çünkü bu onları bölge üzerinde fiili bir İran hegemonyası altına sokacaktır. Trump yönetimi içindeki izolasyonist seslerin, onu Körfez'in Arap tarafındaki Amerikan üslerinin sayısını azaltmaya veya bazılarından kısmen ya da tamamen vazgeçmeye ikna etmesi durumunda işler daha da kötüleşebilir.

Ek olarak, Amerikan ablukasının sona ermesi, petrol ihracatına yönelik ekonomik yaptırımların kaldırılması ve dondurulmuş varlıkların önemli bir kısmının geri alınması durumunda İran'ın önemli ölçüde kazanç sağlayacağı da açıktır. Amerikan seçmenini düşünen Trump'ın aksine, Devrim Muhafızları kesinlikle İranlıların yaşam koşullarıyla ilgilenmiyor. İran ekonomisi bu savaştan önce zaten krizdeydi ve Amerikan-İsrail saldırıları, geniş çaplı yıkım ve Amerikan ablukasından kaynaklanan gelir kaybıyla birleşince krizi daha da derinleştirdi. Ancak Devrim Muhafızları ülke ekonomisini değil kendi gücünü yeniden inşa edecektir.

İronik bir şekilde, Trump'ın karşılaşabileceği en ciddi iç siyasi sorunlardan bazıları, Tahran'ın başkasından daha sıkı şekilde bağlı kaldığı anlaşmanın şartlarında yatıyor. Örneğin, dondurulmuş milyarlarca dolarlık İran varlığının doğrudan serbest bırakılması rejim için en önemli öncelik olmaya devam ediyor. Ancak böyle bir hamle, büyük ölçüde, Obama'nın 2015 nükleer anlaşmasının bir parçası olarak İran'a teslim ettiği “nakit desteleri”nin görüntüsünü akla getirecektir. Oysa Trump 2016 başkanlık kampanyası sırasında ve sonrasında, bu konuda Obama'yı eleştirmekten asla vazgeçmedi. Bugün de Trump, hem Cumhuriyetçilerden hem de Demokratlardan sert eleştirilerle karşı karşıya kalacak ve bu da tutarsızlığını vurgulayacaktır.

Trump'ın önemli danışmanları ve Kongre üyeleri, kısa vadeli siyasi hesaplarının Tahran'ın ABD güvenliğine yönelik uzun vadeli tehditlerini daha da büyütme riskini taşıdığını anlıyorlar. Hem Arap Körfez devletlerinin hem de İsrail'in ulusal çıkarlarının tehlikede olduğu açık ve net olduğundan, Tahran rejimini güçlendiren herhangi bir anlaşmaya birlikte karşı çıkmalı ve Trump'a kritik stratejik gerçekleri açıkça belirtmeliler. Umarız bunda başarılı olurlar.


Husilerin Tel Aviv'e yönelik saldırıları hangi boyutta ve ne anlama geliyor?

Husilerin destekçileri, Yemen'in başkenti Sana'da İran'la dayanışma gösterisi düzenledi, 10 Nisan 2026 (Reuters)
Husilerin destekçileri, Yemen'in başkenti Sana'da İran'la dayanışma gösterisi düzenledi, 10 Nisan 2026 (Reuters)
TT

Husilerin Tel Aviv'e yönelik saldırıları hangi boyutta ve ne anlama geliyor?

Husilerin destekçileri, Yemen'in başkenti Sana'da İran'la dayanışma gösterisi düzenledi, 10 Nisan 2026 (Reuters)
Husilerin destekçileri, Yemen'in başkenti Sana'da İran'la dayanışma gösterisi düzenledi, 10 Nisan 2026 (Reuters)

Enver el-Ansi

İran'ın Tel Aviv'e yönelik füze saldırılarını sona erdirdiğini açıklamasına karşın İsrail ile İran arasındaki çatışmanın yeniden alevlenmeyeceğinin hiçbir garantisi yok. Çünkü İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) ‘tüm ihtimallere ve tüm cephelerde geniş çaplı operasyonlara hazır olduklarını’ açıkladı ve ‘çok daha güçlü’ bir karşılığı olacağını vurguladı.

Bu yüzden ABD ile kapsamlı bir barış anlaşması müzakerelerinin sürdüğü -İran'a uygulanan deniz ablukasının kaldırılması, Hürmüz Boğazı'nın açılması ve dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılmasını kapsayan görüşmelerin devam ettiği- bir ortamda İran'ın güçlü kollarından biri olan Husilerin Yemen topraklarından ‘Yafa bölgesindeki hassas İsrail mevzilerini’ hedef aldığını açıkladığı balistik füze salvosunun işaret ettiği anlama dikkat etmek gerekiyor.

Husi kaynaklı bu yeni gerilim, Kızıldeniz'de İsrail gemilerine yönelik ‘topyekûn ve eksiksiz’ bir seyrüsefer yasağı ilan edilmesini de içeriyordu. Husiler ayrıca İsrail'in bütün hareketlerini silahlı güçleri için askeri hedef saydığını duyurdu. İsrail ise Yemen'den kendi topraklarına yönelik fırlatılan yalnızca bir füzeyi engellediğini açıkladı.

Bu gelişme, İran'ın İsrail’e füzeli saldırıları ile eş zamanlı yaşandı. İsrail, karşılık vermekte gecikmedi ve İsrail ordusu, Hava Kuvvetleri’nin dün sabah İran'ın orta ve batı kesimlerindeki askeri hedefleri bombaladığını açıkladı.

İran'ın füzeli saldırıları, İsrail'in Beyrut'un güney banliyösüne yönelik şiddetli ve tekrarlayan saldırıları gölgesinde gerçekleşti. Tahran bu hamlesiyle askeri ve siyasi baskının çok çeşitli biçimlerde silahlarını teslim etmeye ve askeri yapılarını tasfiye etmeye zorlandığı Hizbullah’a destek vermek amacıyla harekete geçti.

Bununla birlikte Ortadoğu'da ve dünyada pek çok kesim, İran ile İsrail arasındaki çatışmanın yeniden alevlenmesi ve karşılıklı saldırıların sürmesinin ABD-İran müzakerelerini çıkmaza sokabileceğinden ve savaşın yeniden başlamasına, İran vekillerinin -başta Husiler olmak üzere- çatışmaya yeniden dahil olmasına zemin hazırlayabileceğinden kaygı duyuyor.

Husiler, son yıllarda ABD ve İsrail'den ağır darbeler yemiş olsa da İran'ın elinde kalan en güçlü vekil güç olarak görülmeye devam ediyor. Husilerin İsrail'e füzeler ve insansız hava araçları (İHA) ile düzenlediği saldırılarla Kızıldeniz, Aden Körfezi ve Umman (Arap) Denizi'ndeki ticari gemi ve petrol tankerlerine yönelik harekâtları bu değerlendirmenin temel gerekçesini oluşturuyor. Husiler ayrıca Kızıldeniz'de bazıları ‘Siyonist varlıkla’ bağlantılı oldukları şüphesiyle üç ticari gemiyi alıkoyduklarını duyurdu. Husilerin üst düzey bir yöneticisi ise İsrail ile bağlantısı kanıtlanamayan gemilerin serbest bırakılacağını taahhüt etti.

Husilerin saldırıları ne anlama geliyor?

Askeri uzman ve analistlere göre Husilerin İsrail'e fırlattığı füze, sembolik bir mesajın ötesine geçmiyor. Bu hamlenin birkaç hedefi bulunuyor. Bunlardan birincisi, Yemen içinde ve dışındaki destekçiler nezdinde grubun itibarını yeniden tesis etmek, ikincisi, ABD-İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaşta grubun Tahran'ın yanında yer almamasından doğan prestij kaybını telafi etmek, üçüncüsü, İran'ı memnun ederek, Tel Aviv ve Washington karşısındaki mücadelede yalnız olmadığını hissettirmek, dördüncüsü ise ‘direniş ekseninin’ ve cephe birliğinin, başta İran içinde olmak üzere Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen'deki kollarına yönelen ağır darbeler karşısında varlığını sürdürdüğünü teyit etmek.

gthy7
İşgal altındaki Batı Şeria'nın orta kesimlerinde İran'ın gerçekleştirdiği saldırıların ardından bir füzenin parçasının yanında duran İsrailli yerleşimciler, 8 Haziran 2026 (Reuters)

Bu bağlamda en kritik nokta, İsrail'in engellediğini açıkladığı Husilerin füzeli saldırısının, önceki füzeler gibi herhangi bir askeri değer taşımayacak ve Tahran ile Tel Aviv arasındaki çatışmanın seyrini ya da denklemini değiştirmeye, Lübnan Hizbullahı üzerindeki baskıyı hafifletmeye yetmeyecek olması. Husilerin kullandığı füzelerin adı ve türü ne olursa olsun, Hizbullah’ın İsrail'in kuzeyine -Lübnan’ın güneyiyle doğrudan temas halindeki bölgeye- fırlattığı füzelerin ve kullandığı İHA’ların yarattığı etkiyi yaratmaları mümkün değil. Zira Husilerin fırlatma mevzilerinin coğrafi uzaklığı, füzelerin hedefe yöneltilme hassasiyetini olumsuz etkiliyor. Bu uzaklık aynı zamanda füzelerin erken tespit edilmesini ve İsrail'e ulaşmak için kat etmeleri gereken 2 bin kilometrenin çok üzerindeki mesafenin ortasında engellenmelerini kolaylaştırıyor.

Askeri uzman ve analistlere göre Husilerin dün sabah İsrail'e düzenlediği füzeli saldırının sembolik bir mesajdan öteye geçmiyor.

Husiler ve destekçileri, Yemen topraklarından fırlatılan İran yapımı füzelerin hedeflerin büyük bölümüne isabet ettiğini, ‘İsrailli yüreklere korku saldığını’ ve milyonlarcasını saatlerce sığınaklara kaçmaya zorladığını öne sürüyor. Bu füzelerin İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve aşırı sağcı hükümetine yönelik öfkeyi körüklediğini, İsrail toplumunda derin çatlaklar yarattığını ve on binlerce kişiyi Gazze'deki ‘soykırım, göç ve sürgün katliamlarının’ ardından Netanyahu'nun Lübnan'da savaşı sürdürme ısrarını protesto için sokaklara döktüğünü de iddia ediyorlar.

İsrailliler ise füzelerin büyük çoğunluğunun ‘hedefine ulaşamadığını’ ve ‘İsrail hava sahasının dışında denizde ya da çölde düşürüldüğünü’ savunuyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bununla birlikte gerçek şu ki, Husilerin kullandığı bazı füzeler ıssız bölgelere düşmüş olsalar da İsrail’in hava savunma sistemi Demir Kubbe'yi ve diğer hava savunma sistemlerini aşmayı başardı. İsrailli yetkililerin getirdiği sansüre karşın görüntüleri çekip sosyal medyada paylaşan İsrailli sivillerin yayımladığı fotoğraflara ve videolara bakılırsa bu füzeler en azından psikolojik ve propaganda hedeflerine kısmen ulaşmış sayılabilir.

d6yj6
Nisan ayının 2'sinde Yemen'in Babu’l Mendeb kıyısında yürüyen Yemenli bir asker (Reuters)

Husilerin bu saldırısı, onun Kızıldeniz'de İsrail'e yönelik kapsamlı seyrüsefer yasağı getirdiği açıklamasının son derece önemli bir boyutunu oluşturuyor. Bu açıklama her ne kadar Husilerin başka ülkelerin bayraklarını taşıyan gemi ve petrol tankerlerini İsrail'le bağlantılı oldukları iddiasıyla hedef alabileceğini meşrulaştırmaya yönelik geniş çaplı bir söylem niteliği taşısa da bu gelişmenin, ABD'yi Babu’l Mendeb Boğazı ile Kızıldeniz'de ticari deniz trafiğinin güvenliğini ve serbestliğini sağlamak amacıyla yeniden askeri müdahaleye itebileceğine dair kaygılar gündeme geliyor. Bu su yolunun küresel ekonomi için hayati önemi göz önüne alındığında tüm bu endişelerin son derece yerinde olduğu anlaşılıyor.

Böyle bir ihtimal, Kızıldeniz'e kıyısı bulunan Yemen de dahil ülkeler için ve hatta 7 milyondan fazla Yemenli vatandaşın yaşadığı bölgelere hükmeden Husilerin bizzat kendileri için son derece tehlikeli olmakla birlikte gerçekleşebilir. Çünkü Kızıldeniz bu insanlar için can simidi görevi görüyor. Husiler ise Kızıldeniz üzerinden yapılan ihracat ve ithalattan yüz milyonlarca dolarlık vergi ve gümrük geliri elde ediyor.

Husilerin, Washington ile ABD’nin çıkarlarının hedef alınmamasına yönelik yazılı olmayan, yalnızca sözlü mutabakata dayanan kırılgan bir ateşkese varmalarına karşın, Tahran'ın yönlendirmesiyle Kızıldeniz'in güneyindeki deniz güvenliğini tehdit etmeye yönelmesi büyük olasılıkla beklenen bir gelişme olmaya devam ediyor.

Husilerin, Washington ile ABD’nin çıkarlarının hedef alınmamasına yönelik yazılı olmayan, yalnızca sözlü bir mutabakata dayanan kırılgan ateşkese varmalarına karşın Tahran'ın yönlendirmesiyle Kızıldeniz'in güneyindeki deniz güvenliğini tehdit etmeye yönelmesi büyük olasılıkla beklenen bir gelişme olmaya devam ediyor.

Tahran ile Washington arasındaki müzakerelerin, başta Suudi Arabistan olmak üzere İran'a komşu bölge ülkelerinin ABD Başkanı Donald Trump ile İran’ın Dini Lideri Mucteba Hamaney arasında bir anlaşmaya varılması için yoğun diplomatik çaba harcamasına karşın tıkandığı bir ortamda, Körfez Arap ülkeleri bu çabalarına rağmen olası herhangi bir ABD-İran anlaşmasının güvenlik çıkarlarını yeterli ölçüde güvence altına alacağını hâlâ garanti edemez durumda.

Bununla birlikte en azından benim değerlendirmeme göre Husilerin yine başta Suudi Arabistan olmak üzere bölge ülkelerini hedef almaya cüret etmesi pek olası görünmüyor. Irak'taki bazı Şii gruplar İran'ın talebiyle zaman zaman Körfez komşularını hedef alıyor ve Husiler bu tutumdan ayrışıyor. Zira Husiler, bölgedeki tüm çalkantılı gelişmelere ve çatışan olaylara karşın Birleşmiş Milletler (BM) gözetiminde ve Riyad'ın desteğiyle varılan Yemen'deki çatışmayı sona erdirmeye yönelik ‘yol haritası’ çerçevesinde Riyad ile sürdürdükleri mutabakattan medet ummaya devam ediyor. Ne var ki bu yol haritasının hayata geçirilmesi, 2023 ekiminde Gazze'de yaşanan olayların ve bunu izleyen, BM ile dünya genelindeki pek çok ülke ve kuruluşun ifadesiyle tüm değerleri, yasaları, normları ve insanlık anlayışını çiğneyen İsrail'in vahşi karşılığının ardından sekteye uğradı.

Çatışmanın kökenlerine ve özüne bakıldığında İran ile Batı arasındaki -başta ABD olmak üzere- anlaşmazlığın kadim, kronik ve karmaşık bir nitelik taşıdığı görülüyor. Bu çatışmanın sonunu ancak iki taraftan birinin dönüşümüyle -ortadan kalkmasıyla değil, zira bu imkânsız- hayal edilebilir. Velayet-i Fakih yönetimi altında değişemeyen İran ve aşırı sağcı akımların giderek güçlendiği ABD söz konusu olduğunda bu dönüşüm çok daha zorlaşıyor. Dolayısıyla bütün Ortadoğu'yu ve hatta dünyayı tehdit eden bu çatışmayla, ancak onu herkesin en azından asgari mutabakat ve çıkarlar temelinde bir arada var olmasına imkân tanıyacak bir yönetim anlayışıyla yönetmeyi kabul ederek başa çıkılabilir.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."


Bill Gates, Epstein davasıyla ilgili ifadesinde kendini savundu: Kimseye zarar vermedim...

Microsoft'un kurucu ortağı Bill Gates, Jeffrey Epstein davasını araştıran Temsilciler Meclisi Gözetim Komitesi önünde ifade vermek üzere Washington'a geldi, (EPA)
Microsoft'un kurucu ortağı Bill Gates, Jeffrey Epstein davasını araştıran Temsilciler Meclisi Gözetim Komitesi önünde ifade vermek üzere Washington'a geldi, (EPA)
TT

Bill Gates, Epstein davasıyla ilgili ifadesinde kendini savundu: Kimseye zarar vermedim...

Microsoft'un kurucu ortağı Bill Gates, Jeffrey Epstein davasını araştıran Temsilciler Meclisi Gözetim Komitesi önünde ifade vermek üzere Washington'a geldi, (EPA)
Microsoft'un kurucu ortağı Bill Gates, Jeffrey Epstein davasını araştıran Temsilciler Meclisi Gözetim Komitesi önünde ifade vermek üzere Washington'a geldi, (EPA)

Microsoft’un kurucu ortaklarından milyarder Bill Gates, cinsel suçlardan hüküm giyen finansçı Jeffrey Epstein ile ilişkilerine yönelik Kongre'de düzenlenen oturumda "kimseye zarar vermediğini" vurguladı. Şarku’l Avsatın AFP’nin aktardığına göre dünyanın en zengin isimlerinden ve hayırseverlik dünyasının en önde gelen figürlerinden biri olan Gates, ABD Temsilciler Meclisi Gözetim Komitesi önünde ifade verdi. Oturum, reşit olmayan kız çocuklarını içeren seks ticareti suçlamalarından yargılanmayı beklerken 2019 yılında New York'taki hapishane hücresinde ölü bulunan Epstein ile ilgili yürütülen soruşturma kapsamında gerçekleştirildi.

Gates, kapalı oturum için hazırladığı ve kendi kişisel internet sitesinde yayınlanan yazılı ifadesinde şu sözleri kullandı: "Epstein'ın suç teşkil eden davranışlarda bulunduğuna dair hiçbir şey görmedim ve buna yönelik hiçbir emareye rastlamadım. Onun adasını, çiftliğini veya Florida'daki evini asla ziyaret etmedim. Kesinlikle hiçbir kimseye zarar vermedim."

Epstein ile görüşmüş olmasını "büyük bir muhakeme hatası" olarak nitelendiren Gates, "Eğer onunla geçirdiğim zaman kendisine herhangi bir güvenilirlik kazandırdıysa, bundan derin bir pişmanlık duyuyorum" dedi. Gates, Epstein'ın saygın ve nüfuzlu kişilerle kurduğu ilişkiler aracılığıyla kendisi için bir "güvenilirlik halesi" yaratmaya çalıştığını artık anladığını belirtti.

Komite, Adalet Bakanlığı tarafından yayınlanan ve Epstein ile olan temasına dair yeni soru işaretleri doğuran belgelerin ardından Gates’in ifade vermesini talep etmişti. Epstein’ın zengin ve nüfuzlu isimlerden oluşan çevre ağı yıllardır soru işaretlerine ve komplo teorilerine konu olmaya devam ediyor. Kongre soruşturma komitesi önünde, aralarında eski Demokrat Başkan Bill Clinton ve mevcut Ticaret Bakanı Howard Lutnick’in de bulunduğu ABD siyasetinin birçok önde gelen ismi ifade verdi. Epstein dosyasında bir kişinin adının geçmesi, o kişinin mutlaka bir suç işlediği anlamına gelmiyor. Ancak bu belgeler, en azından cinsel saldırı hükümlüsü veya ortakları ile bu ilişkileri küçümseyen, hatta inkâr eden belirli kişiler arasındaki bağları göz önüne seriyor.

Amacına ulaşamadı

ABD Adalet Bakanlığı tarafından dava dosyası kapsamında yayınlanan bir e-posta taslağı, Bill Gates'in evlilik dışı ilişkilerine işaret ediyor. Gönderilmediği anlaşılan bu mektupta Jeffrey Epstein, "Bill"e "Rus kızlarla ilişki yaşamasının etkilerini tedavi edecek" ilaçlar bulma konusunda yardım ettiğini iddia ederek övünüyor. Gates ise bu taslağı "sahte" olarak nitelendirerek içeriğini reddetti.

Şarku’l Avsat’ın Wall Street Journal’dan (WSJ) aktardığına göre Gates, vakfının üyelerine iki Rus kadınla evlilik dışı ilişki yaşadığını itiraf etmiş, ancak Epstein'ın yasa dışı faaliyetleriyle herhangi bir bağı olduğunu reddetmişti.

Dün gerçekleşen oturumda Gates, Epstein ile 2011 yılında, yani Epstein’ın Florida'da reşit olmayan birini fuhuşa teşvik etme suçlamasını kabul etmesinden üç yıl sonra tanıştığını söyledi. Gates, Epstein'ın vergi ve miras konularında hizmet verdiği kişilerden küresel sağlık faaliyetleri için milyarlarca dolar toplayabileceğini iddia ettiğini belirtti. İfadesinde, "Epstein'ın geçmişte hukuki sorunlar yaşadığını bildiğimi hatırlıyorum ancak işlediği suçların ciddiyetini tam olarak kavrayamamıştım. Herhangi bir inceleme yapmadan tanışmayı kabul ettim" dedi.

Gates, Epstein'ın belirlediği potansiyel bağışçıların hiçbirinin süreci ilerletmeye yetecek kadar ilgi göstermediğinin anlaşılması üzerine, onunla olan temasının Aralık 2014'te sona erdiğini açıkladı ve "Ona daha ileri gitmeyeceğimizi bildirdim, kendisiyle görüşmeyi ve iletişim kurmayı bıraktım" şeklinde konuştu.

Raporlara göre Gates, o dönemki eşi Melinda French Gates'in 2013 yılında Epstein hakkında endişelerini dile getirdiğini kabul etti, ancak buna rağmen Epstein ile en az bir yıl daha iletişimde kalmaya devam etti. 2021 yılında Gates'ten boşanan Melinda French, eski eşinin ve diğer isimlerin Epstein ile ilişkilerine dair akıllarda kalan soruları yanıtlaması gerektiğini belirtmişti.

Gates, dün verdiği ifadesinde Epstein'ın evliliğine sadık kalmadığı gerçeği de dahil olmak üzere kişisel hayatına dair hassas bilgilere vakıf olduğunu öğrendiğini söyledi. Bu ilişkilerin Epstein ile olan temasıyla bir ilgisi olmadığını vurgulayan Gates, Epstein'ın bu sadakatsizlik bilgilerini ve buna eklediği birçok yalanı, kendisini yeniden iletişime geçmeye zorlamak için baskı unsuru olarak kullanmaya çalıştığını aktardı. Gates, "Ancak bu amacına ulaşamadı" dedi.

Temsilciler Meclisi Gözetim Komitesi, ABD yönetiminin davayı nasıl ele aldığını ve ilgili belgelerin nasıl yayınlandığını inceleyen geniş kapsamlı bir inceleme çerçevesinde Epstein ve yardımcısı Ghislaine Maxwell davasını soruşturuyor. Epstein ile uzun yıllar ilişkisi olan ABD Başkanı Donald Trump, başlangıçta dosyaların yayınlanmasına karşı çıkmış, bu durum ikinci başkanlık döneminin ilk yılı boyunca davanın üzerini örtmeye çalıştığı yönündeki suçlamaları beraberinde getirmişti.

Oturum çıkışında konuşan Cumhuriyetçi Milletvekili Tim Burchett, Gates'in "oldukça iyi çalıştırılmış" göründüğünü, çok az şey açıkladığını ve Epstein'ın olası ortaklarına yönelik yürütülen soruşturmaya yeni hiçbir isim sunmadığını belirtti. Ancak komitedeki kıdemli Demokrat Robert Garcia, Gates'in "Epstein'ın çevresinde bulunan diğer kişiler hakkında kendilerine bilgi sağladığını" ifade ederek, "Şu ana kadar Gates sorularımızı yanıtlama konusunda iş birliği yapıyor" ifadesini kullandı.