ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Tel Aviv'in dış politikası Washington'ın ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu.

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
TT

ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)

Akil Abbas

ABD'nin Maryland eyaletinde 16 Eylül 1997 tarihinde 17 yaşındaki lise öğrencisi Samuel Sheinbein, aynı yaşlardaki bir arkadaşıyla birlikte 19 yaşındaki lise öğrencisi Alfredo Enrique Tello’yu öldürdü. Sheinbein, aşık olduğu, ancak aşkına karşılık bulamadığı okul arkadaşının Tello ile çıkmasına kızdığı için bu cinayeti işlemişti.

Tello, boğularak öldürülmüş, ardından cesedi parçalara ayrılmış ve sonra da yakılmıştı. Kalıntıları ise çöp torbalarına konarak boş bir evin deposuna atılmıştı. Sheinbein’in babası İngiliz Mandası altındaki Filistin topraklarında doğmuş ve 6 yaşında ABD’ye göç etmeden önce İsrail vatandaşlığı almıştı. Sheinbein’in, bu durumdan yararlanarak cinayetten günler sonra İsrail'e kaçtığı ortaya çıktı. Sheinbein, o dönemde yürürlükte olan ve başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsrail vatandaşlarının sınır dışı edilmesini önleyen İsrail yasasından yararlanmak için İsrail vatandaşlığı aldı. ABD, İsrail'in bu mantığını reddetti ve Sheinbein'in ABD yasalarına göre yargılanmak üzere kendisine iade edilmesini talep etti.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, iki ülke arasında yaşanan ve ABD basınının gündeminden düşmeyen uzun soluklu ve hararetli hukuki ve siyasi tartışmalar çerçevesinde İsrail'e ‘en üst düzeyde iş birliği’ göstermesi çağrısında bulundu. Bunun yanında ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti. İsrail hükümeti, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığını iptal etme ve yargılanmak üzere ABD’ye iade etme girişimleri de dahil olmak üzere ABD'nin talebini karşılamak için çeşitli çabalar sarf etti.

ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti.

Bu çabalar 1999 yılında İsrail Yüksek Mahkemesi'nin, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığından çıkarılmasının ve ABD’ye iadesinin hukuka aykırı olduğuna dair nihai ve temyizsiz kararıyla bozuldu. Sonunda Sheinbein, İsrail'de reşit olmayan biri olarak yargılandı ve 24 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sheinbein cezasının 4 yılını çektikten sonra izin alma ve 16 yılını çektikten sonra şartlı salıverilme hakkı kazandı. Bu cezayı hafif bulan ABD, Sheinbein'in tutuklanıp ABD'ye gönderilmesi için Interpol'e başvurdu.

Sheinbein'in 2014 yılında İsrail’deki bir hapishanede gardiyanlara ateş açtıktan sonra öldürülmesi, ABD’de büyük tartışmalara ve kurbanın ait olduğu grup olan Latin Amerikalılar arasında büyük rahatsızlığa neden oldu. Ancak aynı zamanda ABD’deki Sheinbein dosyası da kapandı.

ABD Kongresi’nin İsrail'e yardımı askıya alma tehdidini yerine getirmemesinin nedenlerinden biri, ABD’nin İsrail'de gerçek bir kuvvetler ayrılığı olduğuna, yüzden İsrail’deki yargı makamlarının hükümetin siyasi çıkarları lehine kararlar vermeye zorlanamayacağına ve İsrail hükümetinin ABD’nin öfkesinin sonuçlarından kaçınmak için Sheinbein’i iade etme konusunda samimiyetle çalıştığına inanmasıydı. Bu durum, Arap dünyasında İsrail ve ABD arasındaki ilişkiye dair genel su-i zannı derinleştiren yaygın ve beklenen davranıştan farklıydı. Bir başka neden de İsrail parlamentosu Knesset'in daha sonra, ilki 1999 yılında ve ikincisi ise 2001 yılında olmak üzere, belirli koşullar altında başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsraillilerin sınır dışı edilmesine izin veren iki yasa çıkarmış olmasıydı.

ABD ulusal güvenliğine hizmet

Kökünde apolitik olan ve Arap-İsrail çatışmasıyla ilgisi bulunmayan bu karmaşık mesele, neredeyse iki yıl sürdü. Birçok hukuki ve insani detaya sahip ve bundan kaynaklanan siyasi baskıları olan bu karmaşık dava, İsrail ve ABD arasındaki yakın ilişkinin, özellikle de iki farklı ama birbiriyle bağlantılı yönünün anlaşılmasına yardımcı olacak unsurları barındırıyor.

Bu yönlerden ilki, ABD’li politikacıların ve nüfuz sahiplerinin İsrail'i, ABD’nin Batı Avrupa'ya baktığı gibi anlaşılabilecek ve ele alınabilecek şeffaf bir demokrasiye sahip ABD benzeri bir siyasi sistem, güçlü bir müttefik ve ortak temel değerlere sahip önemli bir ticaret ortağı olarak görmeleridir.

İkincisi ise 1950'li yılların sonlarından bu yana, özellikle de İsrail'in 1956’daki 6 Gün Savaşı sırasında işgal ettiği Sina Yarımadası'ndan çekilme konusunda yaşanan İsrail-ABD anlaşmazlığından sonra İsrail dış politikasının bölgesel ve küresel olarak ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışmasıdır.

İsrail, 1950'li yıllardan beri dış politikasını ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışıyor.

Bu ikincisi, İsrail'in, yerli nüfusunun kaderiyle ilgilenmeyen, kapitalist bir yatırım ve kalkınma aracı olarak toprakla ilişkinin anlamına dair Batının varsayımları ve Avrupa’nın yardımları üzerine kurulu modern bir devlet olarak ideolojik yapısıyla da tutarlıydı. Bu ülkede yürürlükte olan siyasi sistem, Batının Arap ülkeleriyle olan ve kurumlardan ziyade kişilere odaklanan zorlu ilişkilerin aksine, yöneten kişilerden/partilerden bağımsız ve kurumsal olarak sorunsuz bir şekilde ele alınabilen liberal bir parlamenter sisteme dayanıyor.

İsrail, ABD'nin bölgedeki çıkarlarını desteklemede, özellikle de Soğuk Savaş sırasında Arap dünyasının büyük bölümünü kapsayan ya da sempati duyan Doğu Bloğu’nun etkisinin genişlemesini önlemek için Batı Bloğu için eşsiz bir politik ve güvenlik kalesi haline gelerek çok önemli bir rol oynadı. İsrail'in bu bağlamda yürüttüğü önemli faaliyetler arasında Sovyetler Birliği’nin bölgedeki, özellikle de Arap ülkelerindeki eylemleri ve hareketleri hakkında istihbarat toplamak ve ABD’ye Mısır tarafından konuşlandırılan SAM-2 uçaksavar füze sistemi ve diğer askeri, lojistik ve diplomatik iş birliği biçimleri hakkında istihbarat sağlamak vardı.

dfvrgb
Ortak askeri tatbikatlar sırasında eğitime katılan İsrailli paraşütçüler ve ABD’li askerler, 2018 (AFP)

Tüm bunlar olurken İsrail, ABD’nin o dönemde az sayıdaki Arap müttefikinden duyduğu şüphenin aksine, Doğu Bloğu'na hiçbir sırrını sızdırmayan güvenilir bir müttefik olduğunu kanıtladı. Aslında İsrail, ABD'nin o dönem Cemal Abdunnasır yönetimindeki Mısır'ın başını çektiği ve Suriye, Irak, Libya, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Arap halklarının çoğunu kapsayan Doğu ve Batı karşıtı kampa sempati duyan sosyalist eğilimli Arap milliyetçiliğini kontrol altına almasında ve böylece engellemesinde önemli bir rol oynadı.

İsrail, ABD’ye zaman zaman aralarında yaşanan bazı anlaşmazlıklarda bile açıkça meydan okumalarında ve karşı çıkmalarında ısrarcı olmaktan kaçındı. Daha ziyade Arap dünyasının büyük bir kısmının sürekli ve çoğu zaman beyhude bir ulusal gururla yaptığı gibi, ABD'den mümkün olan azami tavizi koparmak için sessizce ve perde arkasında olabildiğince baskı uygulayarak uzlaşmaya yöneldi.

AIPAC'in önemi

İşte tam da bu noktada 1950’li yılların sonlarında kurulan, ancak 1970’li yıllar ve sonrasında ABD’li Cumhuriyetçi ve Demokrat partili karar alıcılar arasında İsrail vizyonunu tanıtmada etkili olabilen Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi’nin (AIPAC) önemi ortaya çıkıyor. AIPAC'in Amerikan siyaset sahnesindeki rolü, Arap siyasetçilerin korktuğu ve politika yapımını kontrol eden devasa bir etki makinesi olduğu yönündeki çok abartılı algısının aksine ister sağcı ister solcu olsun, dönemin İsrail hükümeti tarafından belirlenen ülke çıkarını ABD'nin Ortadoğu’daki politikasıyla ilişkilendirmedeki ustalığında yatıyor. Çünkü AIPAC, ABD'li karar vericileri bu çıkarları korumanın ABD’nin ulusal güvenliğine hizmet ettiğine ikna etme görevini üstleniyor. Ancak dış politika arenasındaki en güçlü lobi grubu olmasına rağmen, bu görevinde çoğu zaman başarısız oluyor.

fvertbg
İsrail için casusluk yapmaktan hüküm giyen ABD vatandaşı Jonathan Pollard, 30 yıllık mahkumiyetin ardından hapisten çıktıktan sonra New York'ta bir mahkeme salonundan ayrılırken 20 Kasım 2015 (AFP)

İsrail'in ABD ile olan anlaşmazlıklarını nasıl yönettiğinin en iyi örneklerinden biri, ABD Donanması'nda görev yapmış Yahudi asıllı ABD’li istihbarat analisti Jonathan Pollard'ın davasıdır. Pollard, 1985 yılında tutuklandı ve ABD federal mahkemesinde İsrail adına casusluk suçundan yargılanarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Sonraki 30 yıl boyunca göreve gelen hemen hemen her İsrail hükümeti, AIPAC ile birlikte, birbirini izleyen ABD yönetimlerini Pollard'ı insani ya da sağlık gerekçeleriyle yahut başkan tarafından çıkarılacak özel bir afla serbest bırakılmasına ikna etmeye çalıştı. Ancak bu süre zarfında göreve gelen ABD yönetimleri, ABD'nin çeşitli savunma ve istihbarat kurumlarının yetkililerinin de benzer bir şekilde reddetmesiyle desteklenen bu talepleri reddettiler. Zira başka ülkeler adına casusluk yapmaktan hüküm giymiş kişiler hakkında şartlı tahliye ya da af kararı alınmaması gibi güçlü bir Amerikan geleneği söz konusu.

İsrail her zaman ABD'ye karşı açıkça meydan okumaktan ve karşı çıkmaktan kaçınmış ve anlaşmazlıkları sessizce çözmeye dikkat etmiştir.

Eski ABD Başkanı Bill Clinton, İsrail'in Filistinlilerle geçici düzenlemeleri sona erdirecek ve iki devletli bir çözümü hayata geçirecek bir anlaşmayı (1998 Wye Nehri Anlaşması) kabul etmesini sağlamak için 1998 yılında İsrail hükümetinin Pollard'ın serbest bırakılmasını talep etmesi üzerine bu geleneği bozmaya çalıştı.

Savunma Bakanlığı yetkilileri tarafından desteklenen dönemin ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü George Tenet, Clinton'ın vermek istediği tavizi protesto etti ve Pollard'ın serbest bırakılması halinde istifa edeceği tehdidinde bulundu.

Ancak 2015 yılına gelindiğinde eski başkanlardan Barack Obama, yine İsrail'in talebi ve AIPAC'in ısrarlı baskısı üzerine Pollard'ın şartlı tahliyesine karar verdi. Obama'nın Beyaz Saray'daki son yılında aldığı kararın gerekçesi olarak kamuoyuna ABD yasalarının buna izin verdiği açıklaması yapıldı. Pollard casusluk davalarında verilen cezayı çekmişti. ABD’de ömür boyu hapis cezası 30 yıldır. Hükümlünün bundan sonra insani, sağlık ya da diğer nedenlerle şartlı tahliye talep etme hakkı vardır. Ancak ABD’li yetkililerin özellikle casusluk davalarında bu tür bir tahliyeye izin vermesi nadir görülür.

Büyük olasılıkla Obama’nın Pollard'ı şartlı tahliye etmesinin asıl nedeni, Filistinlilerle bir barış anlaşması imzalanması çerçevesinde İsrail'i yatıştırmaktı. Fakat bu girişim de başarısız oldu. Şartlı tahliye kararı Pollard'ın İsrail'e gitmesine izin verilmeden önce beş yıl boyunca ABD’de kalmasını gerektiriyordu. İsrail, Pollard'a hapisteyken vatandaşlık vermişti.

Pollard, 2020 yılının son gününde İsrail'e gitti ve burada kahramanlar gibi karşılandı. Başbakan Binyamin Netanyahu havaalanında bizzat karşıladığı Pollard’a ve eşine İsrail kimlik kartlarını takdim etti. Netanyahu Pollard’a hitaben, “Artık evindesin... Ne güzel bir an” dedi ve Pollard’ın gelişi için İbranice bir şükran duası okudu. Pollard, ABD’de ise bir vatan haini olarak görülüyor.  Özellikle ABD’nin güvenlik ve istihbarat teşkilatlarındaki pek çok kişi onun hak etmediği bir şekilde serbest bırakılmasını sağlayan özel bir siyasi durumdan yararlanarak kayırıldığına inanıyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



ABD, İran'da Devrim Muhafızları hedeflerine yeni saldırılar düzenledi

ABD Hava Kuvvetleri'ne ait F-15 savaş uçakları Orta Doğu üzerinde uçuyor (ABD Hava Kuvvetleri)
ABD Hava Kuvvetleri'ne ait F-15 savaş uçakları Orta Doğu üzerinde uçuyor (ABD Hava Kuvvetleri)
TT

ABD, İran'da Devrim Muhafızları hedeflerine yeni saldırılar düzenledi

ABD Hava Kuvvetleri'ne ait F-15 savaş uçakları Orta Doğu üzerinde uçuyor (ABD Hava Kuvvetleri)
ABD Hava Kuvvetleri'ne ait F-15 savaş uçakları Orta Doğu üzerinde uçuyor (ABD Hava Kuvvetleri)

ABD ordusu, bugün İran topraklarında Devrim Muhafızları'na ait hedeflere yeni saldırılar düzenlediğini açıkladı. Saldırılar, Hürmüz Boğazı çevresinde askeri gerilimin yeniden artmasının ve Washington ile Tahran arasında karşılıklı saldırıların başlamasının üzerinden birkaç gün geçtikten sonra gerçekleşti.

ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), Amerikan güçlerinin saldırılara Washington TSİ 19.00’da başladığını bildirdi. İran medyası ise saldırıların ülkenin güney kıyıları boyunca yer alan Bender Abbas, Cask, Çabahar, Kenarak, Minab ve Sîrik kentlerinin yanı sıra Hürmüz Boğazı açıklarındaki Keşm Adası'ndaki hedefleri vurduğunu aktardı.

CENTCOM, X platformunda yayımladığı açıklamada, saldırıların, "Devrim Muhafızları'nın Hürmüz Boğazı'ndaki ticari gemilere ve bölgede konuşlu ABD askerlerine yönelik son saldırı girişimlerinin ardından" gerçekleştirildiğini belirtti.

ABD Başkanı Donald Trump da bir paylaşımında, ABD'nin "şu anda Hürmüz Boğazı yakınlarındaki İran hedeflerini vurduğunu" açıkladı. Trump, saldırıları "geniş çaplı ve güçlü" olarak nitelendirirken, operasyonun İran'ın boğaza deniz mayınları döşemeye yönelik "başarısız girişimine" misilleme olduğunu söyledi.

ABD Başkanı Donald Trump, (Arşiv-AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, (Arşiv-AFP)

Trump, Hürmüz Boğazı'nda şu anda herhangi bir mayın bulunmadığını, mayınların "tamamen kaldırıldığını veya etkisiz hale getirildiğini" ifade etti. ABD Başkanı ayrıca saldırıları, İran'ın Ürdün'deki bir ABD askeri üssüne sekiz füze fırlatmasına da bağladı ve füzelerin tamamının başarıyla düşürüldüğünü belirtti.

Trump, İran'ın saldırılara karşılık vermesi halinde daha büyük bir gerilim yaşanacağı uyarısında bulundu. Trump, "Başarısız İran devleti bu son derece haklı saldırıya karşılık verirse, çok daha sert ve güçlü yeni bir saldırıya maruz kalacak" ifadelerini kullandı.

Trump ayrıca henüz gerçekleştirilmemiş daha geniş kapsamlı bir saldırının da gündemde olduğunu belirterek, "Ancak bu şimdiye kadarki en büyük saldırı olmayacak. O saldırı hâlâ perde arkasında bekliyor ve tamamlandığında İran İslam Cumhuriyeti'nden geriye çok az şey kalacak" dedi.

Şarku’l Avsat’ın Axios haber sitesinden aktardığına göre saldırılar, Trump ve üst düzey danışmanlarının son günlerde Hürmüz Boğazı çevresinde sınırlı operasyonlar düzenlenmesini öngören bir plan üzerinde yaptığı görüşmelerin sonucu. Planın amacının, İran'ın gemilere saldırmak için ihtiyaç duyduğu radar ve füze kapasitesini yeniden oluşturmasını engellemek olduğu belirtildi.

ABD'li bir yetkili Axios'a yaptığı açıklamada, planın İran'ın petrol tankerleri, ABD Donanması gemileri ve Hava Kuvvetleri uçaklarına yönelik saldırı riskini azaltmayı amaçladığını söyledi. Yetkili, yaklaşımı "çimleri biçmeye" benzeterek, İran'ın yeniden oluşturduğu askeri kapasitenin her seferinde vurulmasının hedeflendiğini ifade etti.

Devrim Muhafızları'ndan misilleme tehdidi

Devrim Muhafızları, ABD saldırılarına misilleme yapma tehdidinde bulundu. DMO sözcüsü Hüseyin Muhibî, "Saldırganları ağır bir ceza bekliyor" derken, ABD'nin "yeni saldırılarından pişman olacağını" belirtti.

İran Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığı Operasyonlar Komutanlığı da ortak bir açıklamayla ABD'ye "ağır kayıplar" verdirecekleri tehdidinde bulundu.

Açıklamada, "ABD ordusunun hava saldırısına karşılık olarak İran Silahlı Kuvvetleri, Amerikalı düşmana ezici ve yıkıcı saldırılar düzenleyecektir" ifadelerine yer verildi.

Açıklamada ayrıca ABD ordusunun bölgedeki "saldırgan eylemlerini sürdürmekte ısrar etmesi halinde daha büyük ve ağır kayıplar vermek zorunda kalacağı" belirtildi. Tahran'ın "hiçbir koşulda İran halkının haklarından geri adım atmayacağı ve ABD'ye ağır bir bedel ödeteceği" ifade edildi.

Saldırılar, birkaç haftalık aranın ardından yalnızca iki gün önce Lark Adası'na yönelik saldırı ve İran'ın buna verdiği karşılığın ardından gerçekleşti. Böylece taraflar arasındaki doğrudan askeri çatışma, operasyonların bir süre azalmasının ardından yeniden gündeme taşındı.

CENTCOM ilk açıklamasında hedeflerin niteliği veya sayısı hakkında bilgi vermedi. Axios ise ABD'li yetkililere dayandırdığı haberinde ABD Hava Kuvvetleri'nin Hürmüz Boğazı çevresindeki İran hedeflerine hava saldırıları düzenlediğini bildirdi.

İran'da patlama sesleri

İran devlet televizyonu, Bender Abbas'ın doğusunda ve Keşm Adası çevresinde patlama sesleri duyulduğunu bildirdi. İlk aşamada patlamaların niteliğine ilişkin resmî açıklama yapılmadı.

Devlet televizyonu, yerel kaynaklara dayandırdığı haberinde Çabahar ve Kenarak kentlerinde altı patlama sesi duyulduğunu belirtti. İran resmi haber ajansı IRNA da Belucistan eyaleti Vali Yardımcısı Ali Halilabadi'nin, Çabahar ve Kenarak'taki bölgelere dört mühimmatın isabet ettiğini söylediğini bildirdi.

İran medyası, Keşm Adası'ndaki Mesin köyü yakınlarında beşten fazla patlama sesi duyulduğunu, ayrıca Hürmüz Boğazı yönünden dört patlama sesi geldiğini ifade etti.

Ancak Hürmüzgan eyaleti siyasi, güvenlik ve sosyal işlerden sorumlu vali yardımcısı, henüz eyalette herhangi bir can kaybı veya olay bildirimi alınmadığını söyledi.

İran televizyonunun muhabiri, bu akşam ülkenin güneyinde ABD saldırılarının hedefi olan bütün bölgelerin daha önce de saldırıya uğradığını belirtti. Muhabir, yeni saldırıların "can kaybına veya altyapıda hasara yol açmadığını" belirtti.

İran devlet televizyonu daha sonra Bender Abbas ve Keşm'de yeni patlama sesleri duyulduğunu bildirdi. Lavân Adası'nda da bir patlama sesi duyulduğu, Asaluye'nin dördüncü bölgesinde ise yerel saatle yaklaşık 20.10'da patlama meydana geldiği ifade edildi.

Sosyal medyada Bûşehr eyaletindeki Cem ve Kengan kentlerinde de patlama sesleri duyulduğuna ilişkin haberler yayıldı. Ancak yetkililer ve yerel kaynaklar bu iddiaları doğrulamadı.

Devrim Muhafızları'na bağlı Tesnim haber ajansı ise bazı kaynaklara dayandırdığı haberinde, İran'ın bölgedeki ABD üslerine doğru füze fırlattığını bildirdi. Ancak bu haberin henüz resmi olarak doğrulanmadığı belirtildi.

Lark saldırısının ardından gerilim tırmandı

ABD ordusu, pazar günü Hürmüz Boğazı'nda bulunan Lark Adası'ndaki füze fırlatma platformlarını hedef aldığını açıkladı. Bu, haftalar sonra İran'a yönelik gerçekleştirilen bilinen ilk ABD saldırısı oldu.

Washington, Lark'taki platformların, Devrim Muhafızları güçlerinin boğaza deniz mayını taşıyan füzeler fırlatmaya hazırlandığının tespit edilmesinin ardından hedef alındığını açıkladı. Amaç, Tahran'ın deniz geçiş güzergâhına mayın döşemesini engellemekti.

İran ise Lark saldırılarına Ürdün'deki ABD mevzilerine füze fırlatarak karşılık verdi. Füzeler önlendi ve herhangi bir hasar veya can kaybı bildirilmedi.

Aynı dönemde Birleşik Arap Emirlikleri, İran'a ait bir insansız hava aracının kendi suları üzerinde önlendiğini açıkladı. Tahran ise saldırılarının bölgedeki ABD güçlerini hedef aldığını bildirdi.

ABD Başkanı Donald Trump, dün önceki saldırıların ardından İran'a yönelik yeni saldırılar düzenlenebileceğinin sinyalini verdi. Trump gazetecilere yaptığı açıklamada, "Bu, onlara saldırmayacağımız anlamına gelmiyor" derken, "Ne olacağını göreceğiz" ifadelerini kullandı.

Trump ayrıca ABD'nin Hürmüz Boğazı'nı "kontrol ettiğini" öne sürdü. Yaklaşık 30 geminin her gece ABD Donanması'nın yardımıyla boğazdan geçtiğini belirten Trump, bunun "büyük miktarda petrolün" bölgeden çıkarılmasını sağladığını söyledi. Trump, buna karşılık yeni mayın döşerken yakalanan herhangi bir geminin "imha edileceği" uyarısında bulundu.

Hürmüz Boğazı yakınlarında Umman'ın Müsendem vilayetinden görülen gemiler (Reuters)
Hürmüz Boğazı yakınlarında Umman'ın Müsendem vilayetinden görülen gemiler (Reuters)

Trump, İran'a karşı nükleer silah kullanılması ihtimalini dışlarken, konvansiyonel saldırı seçeneğini açık bıraktı. Oval Ofis'te gazetecilere konuşan Trump, "Bu, onlara saldırmayacağımız anlamına gelmiyor. Ne olacağını göreceğiz" dedi ve daha önce Washington'un İran'ı "güçlü şekilde vuracağını" söylemişti.

Çatışmayı ABD açısından "nispeten küçük bir savaş" olarak nitelendiren Trump, "Bu büyük bir savaş değil" dedi. İran'ın "askeri olarak tamamen yenildiğini" savunan Trump, nükleer silah kullanma ihtimali sorulduğunda ise "Bunu dışlıyorum. Kullanmak için bir neden yok" cevabını verdi.

Hürmüz Boğazı'ndaki kriz sürüyor

Trump, İran'ın Lark saldırılarına verdiği karşılığın ardından ABD'nin misilleme yapacağı tehdidinde bulunmuştu. Trump, Fox News'e yaptığı açıklamada "Bir karşılık olacak" derken, Washington'un İran'ı "güçlü şekilde vuracağını" söyledi.

Trump dün yaptığı başka açıklamalarda ise önceki ABD ve İsrail saldırılarının İran'ı "başarısız bir devlet" haline getirdiğini söyledi. İran'ın çok sayıda üst düzey yetkilisinin öldürüldüğünü, askeri kapasitesinin zarar gördüğünü ve enflasyonun yükseldiğini belirtti.

Bununla birlikte Trump, geniş çaplı bir savaşa yeniden dönülmesi ihtimalini küçümserken, çatışmanın seyrine bağlı olarak yeni saldırılar düzenlenmesi seçeneğini açık tuttu.

Yeni saldırılar, savaşın başlamasının üzerinden altı ay geçmesinin ardından ve Hürmüz Boğazı konusundaki anlaşmazlık sürerken gerçekleşti. İran boğazı kapalı tutarken, ABD, İran limanlarına yönelik karşı abluka uygulamasını sürdürüyor.


İsrail’in liderlerini ve kadrolarını öldürmesinin ardından Hizbullah’ı kim yönetecek?

Beyrut’un güney banliyölerinde, Haret Hreik’te İsrail hava saldırısının gerçekleştiği yere yakın bir binada asılı bir pankartta Kasım Süleymani, Hasan Nasrallah ve İmad Muğniye’nin fotoğrafları görülüyor. (Arşiv – EPA)
Beyrut’un güney banliyölerinde, Haret Hreik’te İsrail hava saldırısının gerçekleştiği yere yakın bir binada asılı bir pankartta Kasım Süleymani, Hasan Nasrallah ve İmad Muğniye’nin fotoğrafları görülüyor. (Arşiv – EPA)
TT

İsrail’in liderlerini ve kadrolarını öldürmesinin ardından Hizbullah’ı kim yönetecek?

Beyrut’un güney banliyölerinde, Haret Hreik’te İsrail hava saldırısının gerçekleştiği yere yakın bir binada asılı bir pankartta Kasım Süleymani, Hasan Nasrallah ve İmad Muğniye’nin fotoğrafları görülüyor. (Arşiv – EPA)
Beyrut’un güney banliyölerinde, Haret Hreik’te İsrail hava saldırısının gerçekleştiği yere yakın bir binada asılı bir pankartta Kasım Süleymani, Hasan Nasrallah ve İmad Muğniye’nin fotoğrafları görülüyor. (Arşiv – EPA)

İsrail’in son yıllarda Hizbullah’ın liderlik kadrosunu hedef alan art arda saldırıları, yalnızca önde gelen isimlerin kaybedilmesine yol açmakla kalmadı, aynı zamanda onlarca yıl boyunca askeri, güvenlik ve siyasi alanda deneyim biriktirmiş kapsamlı bir liderlik kadrosunu da etkiledi. Birinci kademe yöneticilerin önemli bölümünün ortadan kaldırılmasının ardından, daha genç isimlerin İran’ın doğrudan denetimi altında askeri ve güvenlik dosyalarının yönetilmesi, örgütsel ve saha çalışmalarının yürütülmesinde rol üstlendiği konuşuluyor. Ancak hem Hizbullah yöneticileri hem de Tahran bu iddiaları ısrarla reddediyor.

Bu tablo, Hizbullah’ın liderlik kadrosunu yenileme ve uğradığı kayıpları telafi etme kapasitesinin yanı sıra bugün ortaya çıkan boşluğu dolduran yeni neslin niteliği konusunda soru işaretleri yaratıyor. Hizbullah’ın yapısını yakından bilenler, örgütün yeni kadrolar yetiştirebilecek kapasiteye sahip olduğunu belirtirken, eleştirmenleri deneyimli liderlerin kaybının telafi edilemeyeceğini ve ikinci bir neslin ortaya çıkmasının Hizbullah’ın yitirdiği kapasiteyi yeniden kazanacağı anlamına gelmediğini savunuyor.

Rızai’nin ilanı

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai, Hizbullah’a bağlı el-Manar kanalına verdiği röportajda, örgütün tarihi liderlerinin bir bölümünün artık bulunmamasına rağmen liderlik kapasitesini kaybetmediğini söyledi. Rızai, Hizbullah’ın kendi işlerini yönetebilen ve kararlarını bağımsız şekilde alabilen askeri kadrolara sahip olduğunu belirterek, iki yeni genç liderlik neslinin öne çıktığına dikkat çekti. Rızai ayrıca İran’ın Hizbullah’ın askeri yapılanmasının ayrıntılarına veya sahadaki kararlarına müdahale etmediğini savundu.

İran’ın stratejik desteği

Hizbullah’a yakın siyasi yazar Kasım Kasir, “Hizbullah’ta yeni nesillerden gelen genç liderlerin askeri ve güvenlik çalışmalarını yönettiğini ve çatışmaların takibini üstlendiğini” söyledi. Bu isimlerin 30’lu ve 40’lı yaşlarında olduğunu belirten Kasir, söz konusu kişilerin liderlik görevlerini üstlenmek üzere önceden hazırlandıklarını kaydetti.

cujydfrgt
Kasım 2019’da Beyrut’un güney banliyölerindeki bir camide, bir grup Hizbullah destekçisi, büyük bir ekrandan Hasan Nasrallah’ın konuşmasını izliyor. (AP)

İran’ın bu liderlerin yetiştirilmesi ve çalışmalarının denetlenmesindeki rolüne ilişkin ise Kasir, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “İran, Hizbullah’ı her alanda destekliyor ancak askeri operasyonların yönetimine veya siyasi çalışmalara müdahale etmiyor. Güney banliyölerinin ve Beyrut’un hedef alınmasını önleyerek stratejik destek sağlıyor” dedi.

Hizbullah liderlerine suikast

İsrail, Ekim 2023’ten bu yana Hizbullah liderlerini hedef alan yoğun bir suikast kampanyası yürüttü. Saldırılar, Talib Abdullah ve Muhammed Nasır gibi saha komutanlarıyla başlayarak Rıdvan Gücü komutanları Visam et-Tavil, İbrahim Akil ve Ahmed Vehbi ile füze sisteminin komutanı İbrahim Kubeysi’yi hedef aldı. Ardından en önde gelen askeri komutan Fuad Şükr, daha sonra Genel Sekreter Hasan Nasrallah ve onun muhtemel halefi Haşim Safiyuddin ile Ali Karaki ve çok sayıda saha komutanı hedef alındı. Saldırılar daha sonra aralarında Heysem Ali et-Tabatabai ve Yusuf Haşim’in de bulunduğu yeni askeri yöneticileri hedef alacak şekilde sürdü ve son olarak Ahmed Galib Belut gibi Rıdvan Gücü yöneticilerine uzandı. Böylece saldırılar artık yalnızca münferit isimleri hedef almakla kalmayıp, art arda düzenlenen operasyonlarla siyasi ve askeri hiyerarşinin tepesini, operasyon ve füze merkezlerini ve özel kuvvetleri de vurdu. Bu durum, Hizbullah’ın onlarca yıl boyunca oluşturduğu liderlik yapısının önemli bir bölümünün parçalanmasına ve komuta-kontrol mekanizmasında geniş bir boşluk oluşmasına yol açtı. Buna rağmen Hizbullah saflarını yeniden yapılandırmayı ve kayıpların yerine yeni isimler atamayı sürdürüyor.

Eksikliği telafi edemeyen alternatifler

Buna karşılık siyasi yazar ve Cenubiye internet sitesinin Genel Yayın Yönetmeni Ali el-Emin, “Hizbullah, siyasi, askeri ve güvenlik alanlarındaki liderlik kadrosunu benzeri görülmemiş bir tasfiyeye maruz bıraktı. Örgüt, farklı kademelerde yüzlerce kadrosunu kaybetti ve ölülerinin sayısı birkaç bini aştı. Bu da Hizbullah’ın maruz kaldığı ve örgütü yıpratan insani kaybın boyutunu gösteriyor” dedi.

El-Emin, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “İkinci bir liderlik nesli var. Ancak bir başka gerçek de Hizbullah’ın bazı kabiliyetlerini kaybettiği ve etkinliğinin gerilediğidir. Tarihi ve kurumsal liderlerin kaybedilmesiyle örgüt içinde birden fazla güç merkezinin ortaya çıktığı bir durum oluştu” ifadelerini kullandı.

fer
Beyrut’un güney banliyösündeki el-Mureyce bölgesini hedef alan İsrail hava saldırıları sonucu geniş çaplı yıkım meydana geldi... Fotoğrafta, Hizbullah’ın eski lideri Fuad Şükr görülüyor. (AFP)

El-Emin, “Hizbullah, askeri ve güvenlik yapılanması açısından geriliyor ve çözülüyor. Yeni isimlerin, örgütün liderlik yapısındaki ve imkânlarındaki büyük kaybı ve uğradığı manevi zararı telafi etmesi mümkün değil. Dolayısıyla İran’ın güvenlik ve askeri yapıyı yöneten alternatif kadroları bu yıpranmayı hafifletmek bir yana, bu alanda Hizbullah’ın çöküşünü hızlandırıyor. Bunun nedeni, Hizbullah’ın tamamen İran’a bağlanması; bu durum Lübnan’da örgüte yönelik tepkiyi artırırken, onu dış aktörler açısından sürekli ve meşru bir hedef haline getiriyor” değerlendirmesinde bulundu.

İran ile tam bir bağ

İranlı ve Hizbullahlı yöneticilerin, İran’ın örgütün askeri yapılanmasına ve kararlarına müdahale etmediği yönündeki açıklamalarını değerlendiren el-Emin bu söylemin ‘mantıklı olmadığını’ belirtti. El-Emin, “Özellikle Hizbullah, Veliyy-i Fakih’in liderliğine bağlılığını ilan ederken ve Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) ile ilişkiliyken bu iddia mantıklı değil. Eğer Rızai’nin söylediklerinde doğruluk payı varsa, o da Hizbullah’ın Dini Lider’in talimatlarıyla uyumlu hareket etmesidir. Ancak bugün yaşanan çatışmanın niteliği, Hizbullah’ı İran’a tamamen bağlı hareket etmeye zorluyor ve örgütün yöneticileri de bunu dile getiriyor” dedi.

fgr
Lübnan Havaalanı yolunda, ateşkes için İran’a teşekkür etmek amacıyla pankartlar asıldı. (Şarku’l Avsat)

El-Emin, “Hizbullah’ın Hamaney’in intikamını almak amacıyla İsrail’e altı füze fırlattığı görüntüyü hatırlamak bile böyle bir kararın Lübnan’a özgü hesaplarla değil, tamamen İran’a özgü hesaplarla alındığını anlamak için yeterli. Üstelik Hizbullah, bunun sonuçlarının İran’dan ziyade Lübnan açısından yıkıcı olacağını önceden biliyordu” ifadelerini kullandı.


Trump, İran’ı güçlü şekilde bombalamakla tehdit etti... Tahran anlaşmaya dönmeye hazır

Trump, İran’ı güçlü şekilde bombalamakla tehdit etti... Tahran anlaşmaya dönmeye hazır
TT

Trump, İran’ı güçlü şekilde bombalamakla tehdit etti... Tahran anlaşmaya dönmeye hazır

Trump, İran’ı güçlü şekilde bombalamakla tehdit etti... Tahran anlaşmaya dönmeye hazır

Washington ile Tahran arasındaki gerilim, tırmanış ve diplomatik sürece dönüş arasında yeni bir sınavdan geçiyor. ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın saldırılarına karşılık ülkeyi güçlü şekilde bombalamakla tehdit ederken, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ise Washington’ın yükümlülüklerine dönmesi halinde Tahran’ın da aynı şekilde hareket etmeye hazır olduğunu vurguladı.

Bu açıklamalar, bölgesel diplomatik hareketliliğin yaşandığı bir dönemde geldi. Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ile İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bugün gerçekleştirdikleri görüşmede diyalog ve diplomasinin önemini ele aldı. İki bakan, İslamabad’da varılan mutabakat muhtırasının uygulanmasının ileriye doğru ilerlemenin bir yolu olduğunu teyit etti.

Buna karşılık Washington, yaptırımlar ve deniz ablukası yoluyla Tahran üzerindeki ekonomik baskıyı artırmayı sürdürüyor. ABD yönetimi, İran’ın ilk saldırıyı gerçekleştirmesi halinde askeri seçeneği de masada tutuyor.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, yaptırımların Tahran’ın yeniden müzakere masasına dönmesi için gerekli koşulları oluşturmayı amaçladığını söyledi. Bessent, İran’ın güçlü askeri karşılığının, ülkenin ekonomik açıdan «kaybettiği» bir dönemde geldiğini savundu.

Bu arada Tahran, herhangi bir ABD saldırısına onlarca kat daha büyük bir karşılık verileceği uyarısında bulunuyor.

Gerilimin etkileri özellikle Hürmüz Boğazı çevresinde yoğunlaşmayı sürdürürken, güvenli deniz ulaşımının yeniden sağlanmasına imkân tanıyacak düzenlemelerin oluşturulması için diplomatik çabalar devam ediyor.