ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Tel Aviv'in dış politikası Washington'ın ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu.

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
TT

ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)

Akil Abbas

ABD'nin Maryland eyaletinde 16 Eylül 1997 tarihinde 17 yaşındaki lise öğrencisi Samuel Sheinbein, aynı yaşlardaki bir arkadaşıyla birlikte 19 yaşındaki lise öğrencisi Alfredo Enrique Tello’yu öldürdü. Sheinbein, aşık olduğu, ancak aşkına karşılık bulamadığı okul arkadaşının Tello ile çıkmasına kızdığı için bu cinayeti işlemişti.

Tello, boğularak öldürülmüş, ardından cesedi parçalara ayrılmış ve sonra da yakılmıştı. Kalıntıları ise çöp torbalarına konarak boş bir evin deposuna atılmıştı. Sheinbein’in babası İngiliz Mandası altındaki Filistin topraklarında doğmuş ve 6 yaşında ABD’ye göç etmeden önce İsrail vatandaşlığı almıştı. Sheinbein’in, bu durumdan yararlanarak cinayetten günler sonra İsrail'e kaçtığı ortaya çıktı. Sheinbein, o dönemde yürürlükte olan ve başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsrail vatandaşlarının sınır dışı edilmesini önleyen İsrail yasasından yararlanmak için İsrail vatandaşlığı aldı. ABD, İsrail'in bu mantığını reddetti ve Sheinbein'in ABD yasalarına göre yargılanmak üzere kendisine iade edilmesini talep etti.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, iki ülke arasında yaşanan ve ABD basınının gündeminden düşmeyen uzun soluklu ve hararetli hukuki ve siyasi tartışmalar çerçevesinde İsrail'e ‘en üst düzeyde iş birliği’ göstermesi çağrısında bulundu. Bunun yanında ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti. İsrail hükümeti, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığını iptal etme ve yargılanmak üzere ABD’ye iade etme girişimleri de dahil olmak üzere ABD'nin talebini karşılamak için çeşitli çabalar sarf etti.

ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti.

Bu çabalar 1999 yılında İsrail Yüksek Mahkemesi'nin, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığından çıkarılmasının ve ABD’ye iadesinin hukuka aykırı olduğuna dair nihai ve temyizsiz kararıyla bozuldu. Sonunda Sheinbein, İsrail'de reşit olmayan biri olarak yargılandı ve 24 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sheinbein cezasının 4 yılını çektikten sonra izin alma ve 16 yılını çektikten sonra şartlı salıverilme hakkı kazandı. Bu cezayı hafif bulan ABD, Sheinbein'in tutuklanıp ABD'ye gönderilmesi için Interpol'e başvurdu.

Sheinbein'in 2014 yılında İsrail’deki bir hapishanede gardiyanlara ateş açtıktan sonra öldürülmesi, ABD’de büyük tartışmalara ve kurbanın ait olduğu grup olan Latin Amerikalılar arasında büyük rahatsızlığa neden oldu. Ancak aynı zamanda ABD’deki Sheinbein dosyası da kapandı.

ABD Kongresi’nin İsrail'e yardımı askıya alma tehdidini yerine getirmemesinin nedenlerinden biri, ABD’nin İsrail'de gerçek bir kuvvetler ayrılığı olduğuna, yüzden İsrail’deki yargı makamlarının hükümetin siyasi çıkarları lehine kararlar vermeye zorlanamayacağına ve İsrail hükümetinin ABD’nin öfkesinin sonuçlarından kaçınmak için Sheinbein’i iade etme konusunda samimiyetle çalıştığına inanmasıydı. Bu durum, Arap dünyasında İsrail ve ABD arasındaki ilişkiye dair genel su-i zannı derinleştiren yaygın ve beklenen davranıştan farklıydı. Bir başka neden de İsrail parlamentosu Knesset'in daha sonra, ilki 1999 yılında ve ikincisi ise 2001 yılında olmak üzere, belirli koşullar altında başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsraillilerin sınır dışı edilmesine izin veren iki yasa çıkarmış olmasıydı.

ABD ulusal güvenliğine hizmet

Kökünde apolitik olan ve Arap-İsrail çatışmasıyla ilgisi bulunmayan bu karmaşık mesele, neredeyse iki yıl sürdü. Birçok hukuki ve insani detaya sahip ve bundan kaynaklanan siyasi baskıları olan bu karmaşık dava, İsrail ve ABD arasındaki yakın ilişkinin, özellikle de iki farklı ama birbiriyle bağlantılı yönünün anlaşılmasına yardımcı olacak unsurları barındırıyor.

Bu yönlerden ilki, ABD’li politikacıların ve nüfuz sahiplerinin İsrail'i, ABD’nin Batı Avrupa'ya baktığı gibi anlaşılabilecek ve ele alınabilecek şeffaf bir demokrasiye sahip ABD benzeri bir siyasi sistem, güçlü bir müttefik ve ortak temel değerlere sahip önemli bir ticaret ortağı olarak görmeleridir.

İkincisi ise 1950'li yılların sonlarından bu yana, özellikle de İsrail'in 1956’daki 6 Gün Savaşı sırasında işgal ettiği Sina Yarımadası'ndan çekilme konusunda yaşanan İsrail-ABD anlaşmazlığından sonra İsrail dış politikasının bölgesel ve küresel olarak ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışmasıdır.

İsrail, 1950'li yıllardan beri dış politikasını ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışıyor.

Bu ikincisi, İsrail'in, yerli nüfusunun kaderiyle ilgilenmeyen, kapitalist bir yatırım ve kalkınma aracı olarak toprakla ilişkinin anlamına dair Batının varsayımları ve Avrupa’nın yardımları üzerine kurulu modern bir devlet olarak ideolojik yapısıyla da tutarlıydı. Bu ülkede yürürlükte olan siyasi sistem, Batının Arap ülkeleriyle olan ve kurumlardan ziyade kişilere odaklanan zorlu ilişkilerin aksine, yöneten kişilerden/partilerden bağımsız ve kurumsal olarak sorunsuz bir şekilde ele alınabilen liberal bir parlamenter sisteme dayanıyor.

İsrail, ABD'nin bölgedeki çıkarlarını desteklemede, özellikle de Soğuk Savaş sırasında Arap dünyasının büyük bölümünü kapsayan ya da sempati duyan Doğu Bloğu’nun etkisinin genişlemesini önlemek için Batı Bloğu için eşsiz bir politik ve güvenlik kalesi haline gelerek çok önemli bir rol oynadı. İsrail'in bu bağlamda yürüttüğü önemli faaliyetler arasında Sovyetler Birliği’nin bölgedeki, özellikle de Arap ülkelerindeki eylemleri ve hareketleri hakkında istihbarat toplamak ve ABD’ye Mısır tarafından konuşlandırılan SAM-2 uçaksavar füze sistemi ve diğer askeri, lojistik ve diplomatik iş birliği biçimleri hakkında istihbarat sağlamak vardı.

dfvrgb
Ortak askeri tatbikatlar sırasında eğitime katılan İsrailli paraşütçüler ve ABD’li askerler, 2018 (AFP)

Tüm bunlar olurken İsrail, ABD’nin o dönemde az sayıdaki Arap müttefikinden duyduğu şüphenin aksine, Doğu Bloğu'na hiçbir sırrını sızdırmayan güvenilir bir müttefik olduğunu kanıtladı. Aslında İsrail, ABD'nin o dönem Cemal Abdunnasır yönetimindeki Mısır'ın başını çektiği ve Suriye, Irak, Libya, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Arap halklarının çoğunu kapsayan Doğu ve Batı karşıtı kampa sempati duyan sosyalist eğilimli Arap milliyetçiliğini kontrol altına almasında ve böylece engellemesinde önemli bir rol oynadı.

İsrail, ABD’ye zaman zaman aralarında yaşanan bazı anlaşmazlıklarda bile açıkça meydan okumalarında ve karşı çıkmalarında ısrarcı olmaktan kaçındı. Daha ziyade Arap dünyasının büyük bir kısmının sürekli ve çoğu zaman beyhude bir ulusal gururla yaptığı gibi, ABD'den mümkün olan azami tavizi koparmak için sessizce ve perde arkasında olabildiğince baskı uygulayarak uzlaşmaya yöneldi.

AIPAC'in önemi

İşte tam da bu noktada 1950’li yılların sonlarında kurulan, ancak 1970’li yıllar ve sonrasında ABD’li Cumhuriyetçi ve Demokrat partili karar alıcılar arasında İsrail vizyonunu tanıtmada etkili olabilen Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi’nin (AIPAC) önemi ortaya çıkıyor. AIPAC'in Amerikan siyaset sahnesindeki rolü, Arap siyasetçilerin korktuğu ve politika yapımını kontrol eden devasa bir etki makinesi olduğu yönündeki çok abartılı algısının aksine ister sağcı ister solcu olsun, dönemin İsrail hükümeti tarafından belirlenen ülke çıkarını ABD'nin Ortadoğu’daki politikasıyla ilişkilendirmedeki ustalığında yatıyor. Çünkü AIPAC, ABD'li karar vericileri bu çıkarları korumanın ABD’nin ulusal güvenliğine hizmet ettiğine ikna etme görevini üstleniyor. Ancak dış politika arenasındaki en güçlü lobi grubu olmasına rağmen, bu görevinde çoğu zaman başarısız oluyor.

fvertbg
İsrail için casusluk yapmaktan hüküm giyen ABD vatandaşı Jonathan Pollard, 30 yıllık mahkumiyetin ardından hapisten çıktıktan sonra New York'ta bir mahkeme salonundan ayrılırken 20 Kasım 2015 (AFP)

İsrail'in ABD ile olan anlaşmazlıklarını nasıl yönettiğinin en iyi örneklerinden biri, ABD Donanması'nda görev yapmış Yahudi asıllı ABD’li istihbarat analisti Jonathan Pollard'ın davasıdır. Pollard, 1985 yılında tutuklandı ve ABD federal mahkemesinde İsrail adına casusluk suçundan yargılanarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Sonraki 30 yıl boyunca göreve gelen hemen hemen her İsrail hükümeti, AIPAC ile birlikte, birbirini izleyen ABD yönetimlerini Pollard'ı insani ya da sağlık gerekçeleriyle yahut başkan tarafından çıkarılacak özel bir afla serbest bırakılmasına ikna etmeye çalıştı. Ancak bu süre zarfında göreve gelen ABD yönetimleri, ABD'nin çeşitli savunma ve istihbarat kurumlarının yetkililerinin de benzer bir şekilde reddetmesiyle desteklenen bu talepleri reddettiler. Zira başka ülkeler adına casusluk yapmaktan hüküm giymiş kişiler hakkında şartlı tahliye ya da af kararı alınmaması gibi güçlü bir Amerikan geleneği söz konusu.

İsrail her zaman ABD'ye karşı açıkça meydan okumaktan ve karşı çıkmaktan kaçınmış ve anlaşmazlıkları sessizce çözmeye dikkat etmiştir.

Eski ABD Başkanı Bill Clinton, İsrail'in Filistinlilerle geçici düzenlemeleri sona erdirecek ve iki devletli bir çözümü hayata geçirecek bir anlaşmayı (1998 Wye Nehri Anlaşması) kabul etmesini sağlamak için 1998 yılında İsrail hükümetinin Pollard'ın serbest bırakılmasını talep etmesi üzerine bu geleneği bozmaya çalıştı.

Savunma Bakanlığı yetkilileri tarafından desteklenen dönemin ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü George Tenet, Clinton'ın vermek istediği tavizi protesto etti ve Pollard'ın serbest bırakılması halinde istifa edeceği tehdidinde bulundu.

Ancak 2015 yılına gelindiğinde eski başkanlardan Barack Obama, yine İsrail'in talebi ve AIPAC'in ısrarlı baskısı üzerine Pollard'ın şartlı tahliyesine karar verdi. Obama'nın Beyaz Saray'daki son yılında aldığı kararın gerekçesi olarak kamuoyuna ABD yasalarının buna izin verdiği açıklaması yapıldı. Pollard casusluk davalarında verilen cezayı çekmişti. ABD’de ömür boyu hapis cezası 30 yıldır. Hükümlünün bundan sonra insani, sağlık ya da diğer nedenlerle şartlı tahliye talep etme hakkı vardır. Ancak ABD’li yetkililerin özellikle casusluk davalarında bu tür bir tahliyeye izin vermesi nadir görülür.

Büyük olasılıkla Obama’nın Pollard'ı şartlı tahliye etmesinin asıl nedeni, Filistinlilerle bir barış anlaşması imzalanması çerçevesinde İsrail'i yatıştırmaktı. Fakat bu girişim de başarısız oldu. Şartlı tahliye kararı Pollard'ın İsrail'e gitmesine izin verilmeden önce beş yıl boyunca ABD’de kalmasını gerektiriyordu. İsrail, Pollard'a hapisteyken vatandaşlık vermişti.

Pollard, 2020 yılının son gününde İsrail'e gitti ve burada kahramanlar gibi karşılandı. Başbakan Binyamin Netanyahu havaalanında bizzat karşıladığı Pollard’a ve eşine İsrail kimlik kartlarını takdim etti. Netanyahu Pollard’a hitaben, “Artık evindesin... Ne güzel bir an” dedi ve Pollard’ın gelişi için İbranice bir şükran duası okudu. Pollard, ABD’de ise bir vatan haini olarak görülüyor.  Özellikle ABD’nin güvenlik ve istihbarat teşkilatlarındaki pek çok kişi onun hak etmediği bir şekilde serbest bırakılmasını sağlayan özel bir siyasi durumdan yararlanarak kayırıldığına inanıyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



G7 zirvesinde Ukrayna'nın silahlandırılması konusunda anlaşmaya varıldı

G7 zirvesinde Ukrayna'nın silahlandırılması konusunda anlaşmaya varıldı
TT

G7 zirvesinde Ukrayna'nın silahlandırılması konusunda anlaşmaya varıldı

G7 zirvesinde Ukrayna'nın silahlandırılması konusunda anlaşmaya varıldı

Fransa'nın Evian kentinde düzenlenen G7 Zirvesi'nin dün gerçekleşen kapanış gününde, liderler Ukrayna'ya silah desteği, yapay zekânın düzenlenmesi ve çocukların dijital ortamda korunması konularında görüş birliğine vardı.

Zirveye ev sahipliği yapan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, G7 liderlerinin çeşitli konularda aylar süren görüş ayrılıklarının ardından ortak bir tutum sergilemesini memnuniyetle karşıladı.

Almanya, Kanada, ABD, Fransa, İtalya, Japonya ve Birleşik Krallık liderleri, Rusya'nın savaş ekonomisi üzerindeki baskıyı artırma taahhüdünde bulunurken, Ukrayna'ya hava savunma kapasitesi, savunma sistemleri, ilave önleme füzeleri ve uzun menzilli kabiliyetlerin sevkiyatını artırma konusunda da anlaşmaya vardı.

Ayrıca, lisanslı üretim modeli kapsamında Ukrayna topraklarında uzun menzilli füzeler ve hava savunma sistemlerinin üretileceği bildirildi.

Zirve kulislerinde konuşan diplomatik kaynaklar, “Lisans kapsamında yalnızca hava savunma sistemleri değil, derin hedeflere yönelik saldırı kabiliyetleri de üretilecek” ifadelerini kullanarak, uzun menzilli füze projelerine işaret etti.

Dijital alanda ise ABD ile diğer G7 ülkeleri arasında çocukların korunması ilkesi konusunda uzlaşı sağlandı. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre taraflar, 15 veya 16 yaşın altındaki kişilerin sosyal medya platformlarını kullanmasının yasaklanması yönündeki yaklaşımda ortak görüş benimsedi.


Mısır’ın Abrams tanklarını modernize etme projesi İsrail’i endişelendiriyor

Mısır ordusunun ana muharebe zırhlı aracı olan Abrams tankı (Mısır Askeri Üretim Bakanlığı)
Mısır ordusunun ana muharebe zırhlı aracı olan Abrams tankı (Mısır Askeri Üretim Bakanlığı)
TT

Mısır’ın Abrams tanklarını modernize etme projesi İsrail’i endişelendiriyor

Mısır ordusunun ana muharebe zırhlı aracı olan Abrams tankı (Mısır Askeri Üretim Bakanlığı)
Mısır ordusunun ana muharebe zırhlı aracı olan Abrams tankı (Mısır Askeri Üretim Bakanlığı)

İsrail medyasında, Mısır ordusunun artan askeri kapasitesine ilişkin endişe ve kaygılar gündemdeki yerini korurken, eski askeri yetkililer Mısır’ın şu anda ABD ile koordinasyon içinde zırhlı birliklerinin gücünü artırmak amacıyla çok sayıda M1A1 Abrams tankını modern teknoloji ve güncel muharebe özellikleriyle donatma çalışması yürüttüğünü belirtti.

İbranice yayın yapan Nziv.net platformunun haberine göre, Washington’un kısa süre önce Mısır ordusunun envanterindeki bin 130 Amerikan yapımı Abrams M1A1 tankından 555’inin modernizasyonunu kapsayan büyük çaplı anlaşmayı onaylaması, İsrail’de bölgedeki güç dengelerinin değişebileceğine yönelik ciddi endişelere yol açtı.

Platformun söz konusu anlaşmaya ilişkin yayımladığı rapora göre, modernizasyon projesi Kahire’nin kuzeyindeki Ebu Za‘bel bölgesinde bulunan ve ABD dışında bu modelin parçalarını üretme yetkisine sahip tek tesis olan 200 No’lu Askeri Fabrika tarafından yürütülecek. Projenin toplam maliyetinin yaklaşık 4,69 milyar dolar olduğu belirtildi.

Mısır Askeri Üretim Bakanlığı verilerine göre, Abrams M1A1 tankı Mısır ordusunun ana muharebe tankı olarak görev yapıyor. Tankın ortalama hızı ise saatte 20 mil (yaklaşık 32 km) olarak kaydediliyor.

Tank modernizasyon çalışmaları neleri kapsar?

Mısırlı ulusal güvenlik uzmanı Tümgeneral Muhammed Abdulvahid, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, bu tankların modernizasyonuna yönelik girişimlerin yeni olmadığını belirterek, “Mısır ile ABD, 1980’li yıllarda ortak askerî üretim konusunda anlaşmaya vardı. Bu iş birliğinin ilk somut adımı ise 1992 yılında Abrams M1A1 tanklarının Mısır’da montaj ve üretim sürecinin başlaması oldu” dedi.

Abdulvahid, “Daha sonra Mısır’ın 2024 yılında ABD ile yaptığı anlaşma geldi. Bu anlaşmanın en önemli maddelerinden biri Abrams tanklarının modernizasyonuydu. Yeni bir tank filosu ithal etmek ve yüksek maliyetlere katlanmak yerine Mısır, mevcut tanklarını geliştiriyor ve dünyanın en saygın ana muharebe tanklarından biri olarak kabul edilen Abrams’ın sahip olduğu uluslararası itibardan yararlanıyor. Modernizasyon süreci, tanklara yeni teknolojilerin entegre edilmesiyle kabiliyetlerinin artırılmasını içeriyor” ifadelerini kullandı.

Mısır Genel İstihbarat Teşkilatı’nın eski yöneticilerinden Tümgeneral Muhammed Reşad da Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Abrams M1A1 tanklarının modernizasyonu, bu tankların teslim alınmasından bu yana bir zorunluluktu. Modernizasyon kapsamında daha uzun menzilli ateş gücü sağlamak amacıyla daha yüksek kalibreli, 105 milimetrelik bir topun entegrasyonu, lazer teknolojisine dayalı nişan ve hedefleme sistemlerinin geliştirilmesi, tank gövdesinin çarpışmalı muharebelere ve tanksavar silahlarına karşı daha güçlü zırhla korunması, denge ve atış hassasiyetini artırmak için top sistemine geri tepme önleyici mekanizma eklenmesi ve yüksek performanslı motorlarla hız ile manevra kabiliyetinin artırılması yer alıyor” dedi.

Nziv.net platformunun raporunda ise söz konusu modernizasyonun tankları gelişmiş M1A1 SA konfigürasyonuna yükselteceği belirtildi. Rapora göre bu yapılandırma; durumsal farkındalık sağlayan dijital haritalar, gelişmiş gece görüş ve termal görüntüleme sistemleri, füzelere karşı güçlendirilmiş zırhın yanı sıra yeni motor ve transmisyon sistemlerini içeriyor.

Raporda ayrıca, “Bu kabiliyetler Mısır Zırhlı Kolordusu’nu bölgedeki en gelişmiş ve en etkili askerî güçlerden biri haline getiriyor. Her türlü muharebe koşulunda yüksek savaş kapasitesi sağlayan bu gelişme, Tel Aviv’de doğrudan endişe yaratıyor” değerlendirmesine yer verildi.

fdvf
Mısır’daki 200 No’lu Askeri Fabrika’nın ABD’li United Defense şirketi ile iş birliği içinde ürettiği M88A2 Hercules kurtarma tankı (Mısır Askeri Üretim Bakanlığı)

Abdulvahid, “Mısır bu tankın bileşenlerinin yüzde 90’ını üretiyor. Teknolojinin ve savunma sanayisinin yerlileştirilmesi Mısır açısından son derece önemli bir konu ve Mısır yönetimi buna büyük önem veriyor” dedi.

Abdulvahid sözlerini şöyle sürdürdü: “Mısır envanterindeki 555 Abrams tankı modernize edilecek. Bu kapsamda motor, transmisyon sistemi ve özellikle tank komutanı ile nişancıya yönelik görüş sistemlerinde değişiklik yapılacak. Ayrıca tanklara yeni sensör sistemleri entegre edilmeye başlandı. Böylece bu tanklar, yüksek caydırıcılık özelliğini korurken yeni nesil tanklarla aynı seviyeye yaklaşmış olacak. Son derece güçlü zırha sahip olan tanklar, Mısır’ın yaptığı düzenlemeler sayesinde çöl koşullarında da etkin şekilde görev yapabiliyor. Tüm bu çalışmalar Washington ile yapılan anlaşma çerçevesinde yürütülüyor.”

Reşad ise söz konusu modernizasyonun, ‘Mısır zırhlı birliklerinin muharebe kabiliyetini artıracağını’ belirterek, zırhlı kuvvetlerin kara ordusunun vurucu gücünü oluşturduğunu, uzun menzilli yarma harekâtları ile kuşatma ve çevreleme operasyonlarının icrasında kritik rol oynadığını ifade etti.

İsrail’in iddiaları ve Mısır’ın yalanlaması

İsrail medyasında son iki yıldır yayımlanan çok sayıda haberde, İsrail’in (kendi iddialarına göre) “Sina Yarımadası’nda büyük lojistik altyapılar ve yakıt depolama tesisleri inşa edildiğini tespit etmesi” nedeniyle ciddi endişe duyduğu öne sürüldü. Söz konusu haberlerde, bu adımların Mısır güçlerine doğuya doğru hızlı ve geniş çaplı hareket kabiliyeti sağlayabileceği, bu nedenle barış anlaşmasına rağmen İsrail’in Mısır ordusunun konuşlanmasını ve birlik dağılımını sürekli ve yakından izlemek zorunda kaldığı ileri sürüldü.

Mısır ise bu iddiaları defalarca reddederek, Sina’daki faaliyetlerin yalnızca kalkınma amaçlı projelerden ibaret olduğunu, bölgedeki askerî varlığın ise sınırların ve ulusal güvenliğin korunmasına yönelik olduğunu vurguladı.

İki ülke arasında 1979 yılında imzalanan barış anlaşmasının hükümlerine göre Sina Yarımadası, bölgede bulundurulabilecek asker ve silah miktarını belirleyen A, B ve C olmak üzere üç ana bölgeye ayrılıyor. İsrail sınırına bitişik olan C Bölgesi ise sivil polis güçleri dışında tamamen askerden arındırılmış statüde bulunuyor.

Ancak Kuzey Sina’daki terörle mücadele ve kaçakçılığın önlenmesi gibi ortak güvenlik tehditleri nedeniyle Mısır ile İsrail, bölgenin güvenliğini sağlamak amacıyla anlaşmanın ilk hükümlerinde öngörülen sınırların ötesinde ilave güçlerin konuşlandırılması konusunda mutabakata vardı. Bu düzenlemelere uyulup uyulmadığı ise Sina’daki kontrol noktalarında görev yapan Çok Uluslu Güç ve Gözlemciler tarafından denetleniyor.

Reşad’a göre ise İsrail’in gerek Mısır ordusundaki modernizasyon çalışmalarından gerekse Abrams tanklarının geliştirilmesinden duyduğu rahatsızlığın temel nedeni, ‘Mısır zırhlı birliklerinin etkinliğinin artırılmasından duyulan endişe’. Reşad, Tel Aviv’in sürekli silah ve askerî teçhizat modernizasyonu sayesinde sahip olduğu zırhlı kapasiteyle övündüğünü belirterek, Mısır’ın bu alandaki gelişiminin İsrail tarafından yakından takip edildiğini ifade etti.


Trump İran'a: Anlaşmaya uyun, yoksa bombalamaya devam edeceğiz

ABD Başkanı Donald Trump, Fransa'nın Evian kentinde düzenlenen G7 zirvesinin kapanışında, ekonomi ve diplomasi ekibiyle birlikte bir basın toplantısında, (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, Fransa'nın Evian kentinde düzenlenen G7 zirvesinin kapanışında, ekonomi ve diplomasi ekibiyle birlikte bir basın toplantısında, (AFP)
TT

Trump İran'a: Anlaşmaya uyun, yoksa bombalamaya devam edeceğiz

ABD Başkanı Donald Trump, Fransa'nın Evian kentinde düzenlenen G7 zirvesinin kapanışında, ekonomi ve diplomasi ekibiyle birlikte bir basın toplantısında, (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, Fransa'nın Evian kentinde düzenlenen G7 zirvesinin kapanışında, ekonomi ve diplomasi ekibiyle birlikte bir basın toplantısında, (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump, dün, imzalanması beklenen mutabakat zaptına İran'ın uymaması halinde ülkesine yönelik bombardımanın yeniden başlatılabileceği uyarısında bulunarak, anlaşmanın “nihai olmadığını” söyledi.

Trump, ülkesinin İran'ın balistik füze programını ve Tahran'ın müttefik gruplara verdiği desteği, İran ile yürütülen anlaşma sürecine paralel bir hat üzerinden inceleyeceğini belirtti.

Fransa'nın Evian kentinde düzenlenen G7 Zirvesi kapsamında konuşan Trump, mutabakatın “bugün ya da yarın” imzalanabileceğini ifade ederek, Tahran'ın anlaşmayı yapmak istediğini söyledi. Trump ayrıca, imza törenine bizzat katılma ihtimalini de dışlamadı.

Tahran yönetimi ise mutabakatın ABD Başkanı ile İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan tarafından imzalanması fikrinin hâlen değerlendirme aşamasında olduğunu açıkladı.

ABD'li yetkililer, 14 maddeden oluşan mutabakat taslağının ayrıntılarını ilk kez kamuoyuyla paylaştı. Taslakta, Lübnan dâhil olmak üzere askerî operasyonların durdurulması, 60 günlük nihai müzakere sürecinin başlatılması, ABD'nin deniz ablukasının 30 gün içinde kaldırılması, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması ve İran'ın anlaşmanın imzalanmasının hemen ardından petrol satışına başlamasına izin verilmesi öngörülüyor.

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre taslak ayrıca, yeniden imar için en az 300 milyar dolar büyüklüğünde bir fon oluşturulmasını içerirken, buna karşılık İran'ın nükleer silah edinmemeyi taahhüt etmesi ve zenginleştirilmiş uranyum stoklarını Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın denetimi altında azaltması şart koşuluyor.

İran Meclis Başkanı ve Baş müzakereci Muhammed Bakır Kalibaf ise “siperin füze rampalarındaki savaşçılardan devralınması” gerektiğini belirterek, savaş sonrası dönemde ekonomik baskıların hafifletilmesine ve ülkenin yeniden inşasına odaklanılması çağrısında bulundu.

Lübnan konusunda da değerlendirmelerde bulunan Trump, Lübnan Cumhurbaşkanı'nın bir veya iki hafta içinde Washington'u ziyaret edeceğini belirterek, “Lübnan dosyası üzerinde çalışılması gerekeceğini” söyledi.

Öte yandan Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, “Silahlarımızın bırakılmasını öngören hiçbir proje hayata geçirilemeyecek” dedi. Kasım, “Ne deneme bölgeleri ne de İsrail için güvenli bölgeler vardır; aksine İsrail'in çekilmesi gerekir” ifadelerini kullandı.

Kasım ayrıca, “Büyük İsrail projesini bozduk” diyerek, İran ile ABD arasında varılan anlaşmanın ardından ortaya çıkan “bu kritik dönüm noktasından” yararlanılması çağrısında bulundu.