ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Tel Aviv'in dış politikası Washington'ın ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu.

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
TT

ABD-İsrail ilişkilerinin temelleri ve hedefleri

Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)
Joe Biden 2016 yılında AIPAC konferansında konuşurken (AFP)

Akil Abbas

ABD'nin Maryland eyaletinde 16 Eylül 1997 tarihinde 17 yaşındaki lise öğrencisi Samuel Sheinbein, aynı yaşlardaki bir arkadaşıyla birlikte 19 yaşındaki lise öğrencisi Alfredo Enrique Tello’yu öldürdü. Sheinbein, aşık olduğu, ancak aşkına karşılık bulamadığı okul arkadaşının Tello ile çıkmasına kızdığı için bu cinayeti işlemişti.

Tello, boğularak öldürülmüş, ardından cesedi parçalara ayrılmış ve sonra da yakılmıştı. Kalıntıları ise çöp torbalarına konarak boş bir evin deposuna atılmıştı. Sheinbein’in babası İngiliz Mandası altındaki Filistin topraklarında doğmuş ve 6 yaşında ABD’ye göç etmeden önce İsrail vatandaşlığı almıştı. Sheinbein’in, bu durumdan yararlanarak cinayetten günler sonra İsrail'e kaçtığı ortaya çıktı. Sheinbein, o dönemde yürürlükte olan ve başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsrail vatandaşlarının sınır dışı edilmesini önleyen İsrail yasasından yararlanmak için İsrail vatandaşlığı aldı. ABD, İsrail'in bu mantığını reddetti ve Sheinbein'in ABD yasalarına göre yargılanmak üzere kendisine iade edilmesini talep etti.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, iki ülke arasında yaşanan ve ABD basınının gündeminden düşmeyen uzun soluklu ve hararetli hukuki ve siyasi tartışmalar çerçevesinde İsrail'e ‘en üst düzeyde iş birliği’ göstermesi çağrısında bulundu. Bunun yanında ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti. İsrail hükümeti, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığını iptal etme ve yargılanmak üzere ABD’ye iade etme girişimleri de dahil olmak üzere ABD'nin talebini karşılamak için çeşitli çabalar sarf etti.

ABD Kongresi, Sheinbein'in ABD’ye iade edilmemesi halinde İsrail'e yapılan yardımı askıya almakla tehdit etti.

Bu çabalar 1999 yılında İsrail Yüksek Mahkemesi'nin, Sheinbein'in İsrail vatandaşlığından çıkarılmasının ve ABD’ye iadesinin hukuka aykırı olduğuna dair nihai ve temyizsiz kararıyla bozuldu. Sonunda Sheinbein, İsrail'de reşit olmayan biri olarak yargılandı ve 24 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sheinbein cezasının 4 yılını çektikten sonra izin alma ve 16 yılını çektikten sonra şartlı salıverilme hakkı kazandı. Bu cezayı hafif bulan ABD, Sheinbein'in tutuklanıp ABD'ye gönderilmesi için Interpol'e başvurdu.

Sheinbein'in 2014 yılında İsrail’deki bir hapishanede gardiyanlara ateş açtıktan sonra öldürülmesi, ABD’de büyük tartışmalara ve kurbanın ait olduğu grup olan Latin Amerikalılar arasında büyük rahatsızlığa neden oldu. Ancak aynı zamanda ABD’deki Sheinbein dosyası da kapandı.

ABD Kongresi’nin İsrail'e yardımı askıya alma tehdidini yerine getirmemesinin nedenlerinden biri, ABD’nin İsrail'de gerçek bir kuvvetler ayrılığı olduğuna, yüzden İsrail’deki yargı makamlarının hükümetin siyasi çıkarları lehine kararlar vermeye zorlanamayacağına ve İsrail hükümetinin ABD’nin öfkesinin sonuçlarından kaçınmak için Sheinbein’i iade etme konusunda samimiyetle çalıştığına inanmasıydı. Bu durum, Arap dünyasında İsrail ve ABD arasındaki ilişkiye dair genel su-i zannı derinleştiren yaygın ve beklenen davranıştan farklıydı. Bir başka neden de İsrail parlamentosu Knesset'in daha sonra, ilki 1999 yılında ve ikincisi ise 2001 yılında olmak üzere, belirli koşullar altında başka ülkelerde işlenen suçlar nedeniyle aranan İsraillilerin sınır dışı edilmesine izin veren iki yasa çıkarmış olmasıydı.

ABD ulusal güvenliğine hizmet

Kökünde apolitik olan ve Arap-İsrail çatışmasıyla ilgisi bulunmayan bu karmaşık mesele, neredeyse iki yıl sürdü. Birçok hukuki ve insani detaya sahip ve bundan kaynaklanan siyasi baskıları olan bu karmaşık dava, İsrail ve ABD arasındaki yakın ilişkinin, özellikle de iki farklı ama birbiriyle bağlantılı yönünün anlaşılmasına yardımcı olacak unsurları barındırıyor.

Bu yönlerden ilki, ABD’li politikacıların ve nüfuz sahiplerinin İsrail'i, ABD’nin Batı Avrupa'ya baktığı gibi anlaşılabilecek ve ele alınabilecek şeffaf bir demokrasiye sahip ABD benzeri bir siyasi sistem, güçlü bir müttefik ve ortak temel değerlere sahip önemli bir ticaret ortağı olarak görmeleridir.

İkincisi ise 1950'li yılların sonlarından bu yana, özellikle de İsrail'in 1956’daki 6 Gün Savaşı sırasında işgal ettiği Sina Yarımadası'ndan çekilme konusunda yaşanan İsrail-ABD anlaşmazlığından sonra İsrail dış politikasının bölgesel ve küresel olarak ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışmasıdır.

İsrail, 1950'li yıllardan beri dış politikasını ABD'nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu hale getirmeye çalışıyor.

Bu ikincisi, İsrail'in, yerli nüfusunun kaderiyle ilgilenmeyen, kapitalist bir yatırım ve kalkınma aracı olarak toprakla ilişkinin anlamına dair Batının varsayımları ve Avrupa’nın yardımları üzerine kurulu modern bir devlet olarak ideolojik yapısıyla da tutarlıydı. Bu ülkede yürürlükte olan siyasi sistem, Batının Arap ülkeleriyle olan ve kurumlardan ziyade kişilere odaklanan zorlu ilişkilerin aksine, yöneten kişilerden/partilerden bağımsız ve kurumsal olarak sorunsuz bir şekilde ele alınabilen liberal bir parlamenter sisteme dayanıyor.

İsrail, ABD'nin bölgedeki çıkarlarını desteklemede, özellikle de Soğuk Savaş sırasında Arap dünyasının büyük bölümünü kapsayan ya da sempati duyan Doğu Bloğu’nun etkisinin genişlemesini önlemek için Batı Bloğu için eşsiz bir politik ve güvenlik kalesi haline gelerek çok önemli bir rol oynadı. İsrail'in bu bağlamda yürüttüğü önemli faaliyetler arasında Sovyetler Birliği’nin bölgedeki, özellikle de Arap ülkelerindeki eylemleri ve hareketleri hakkında istihbarat toplamak ve ABD’ye Mısır tarafından konuşlandırılan SAM-2 uçaksavar füze sistemi ve diğer askeri, lojistik ve diplomatik iş birliği biçimleri hakkında istihbarat sağlamak vardı.

dfvrgb
Ortak askeri tatbikatlar sırasında eğitime katılan İsrailli paraşütçüler ve ABD’li askerler, 2018 (AFP)

Tüm bunlar olurken İsrail, ABD’nin o dönemde az sayıdaki Arap müttefikinden duyduğu şüphenin aksine, Doğu Bloğu'na hiçbir sırrını sızdırmayan güvenilir bir müttefik olduğunu kanıtladı. Aslında İsrail, ABD'nin o dönem Cemal Abdunnasır yönetimindeki Mısır'ın başını çektiği ve Suriye, Irak, Libya, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Arap halklarının çoğunu kapsayan Doğu ve Batı karşıtı kampa sempati duyan sosyalist eğilimli Arap milliyetçiliğini kontrol altına almasında ve böylece engellemesinde önemli bir rol oynadı.

İsrail, ABD’ye zaman zaman aralarında yaşanan bazı anlaşmazlıklarda bile açıkça meydan okumalarında ve karşı çıkmalarında ısrarcı olmaktan kaçındı. Daha ziyade Arap dünyasının büyük bir kısmının sürekli ve çoğu zaman beyhude bir ulusal gururla yaptığı gibi, ABD'den mümkün olan azami tavizi koparmak için sessizce ve perde arkasında olabildiğince baskı uygulayarak uzlaşmaya yöneldi.

AIPAC'in önemi

İşte tam da bu noktada 1950’li yılların sonlarında kurulan, ancak 1970’li yıllar ve sonrasında ABD’li Cumhuriyetçi ve Demokrat partili karar alıcılar arasında İsrail vizyonunu tanıtmada etkili olabilen Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi’nin (AIPAC) önemi ortaya çıkıyor. AIPAC'in Amerikan siyaset sahnesindeki rolü, Arap siyasetçilerin korktuğu ve politika yapımını kontrol eden devasa bir etki makinesi olduğu yönündeki çok abartılı algısının aksine ister sağcı ister solcu olsun, dönemin İsrail hükümeti tarafından belirlenen ülke çıkarını ABD'nin Ortadoğu’daki politikasıyla ilişkilendirmedeki ustalığında yatıyor. Çünkü AIPAC, ABD'li karar vericileri bu çıkarları korumanın ABD’nin ulusal güvenliğine hizmet ettiğine ikna etme görevini üstleniyor. Ancak dış politika arenasındaki en güçlü lobi grubu olmasına rağmen, bu görevinde çoğu zaman başarısız oluyor.

fvertbg
İsrail için casusluk yapmaktan hüküm giyen ABD vatandaşı Jonathan Pollard, 30 yıllık mahkumiyetin ardından hapisten çıktıktan sonra New York'ta bir mahkeme salonundan ayrılırken 20 Kasım 2015 (AFP)

İsrail'in ABD ile olan anlaşmazlıklarını nasıl yönettiğinin en iyi örneklerinden biri, ABD Donanması'nda görev yapmış Yahudi asıllı ABD’li istihbarat analisti Jonathan Pollard'ın davasıdır. Pollard, 1985 yılında tutuklandı ve ABD federal mahkemesinde İsrail adına casusluk suçundan yargılanarak ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Sonraki 30 yıl boyunca göreve gelen hemen hemen her İsrail hükümeti, AIPAC ile birlikte, birbirini izleyen ABD yönetimlerini Pollard'ı insani ya da sağlık gerekçeleriyle yahut başkan tarafından çıkarılacak özel bir afla serbest bırakılmasına ikna etmeye çalıştı. Ancak bu süre zarfında göreve gelen ABD yönetimleri, ABD'nin çeşitli savunma ve istihbarat kurumlarının yetkililerinin de benzer bir şekilde reddetmesiyle desteklenen bu talepleri reddettiler. Zira başka ülkeler adına casusluk yapmaktan hüküm giymiş kişiler hakkında şartlı tahliye ya da af kararı alınmaması gibi güçlü bir Amerikan geleneği söz konusu.

İsrail her zaman ABD'ye karşı açıkça meydan okumaktan ve karşı çıkmaktan kaçınmış ve anlaşmazlıkları sessizce çözmeye dikkat etmiştir.

Eski ABD Başkanı Bill Clinton, İsrail'in Filistinlilerle geçici düzenlemeleri sona erdirecek ve iki devletli bir çözümü hayata geçirecek bir anlaşmayı (1998 Wye Nehri Anlaşması) kabul etmesini sağlamak için 1998 yılında İsrail hükümetinin Pollard'ın serbest bırakılmasını talep etmesi üzerine bu geleneği bozmaya çalıştı.

Savunma Bakanlığı yetkilileri tarafından desteklenen dönemin ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü George Tenet, Clinton'ın vermek istediği tavizi protesto etti ve Pollard'ın serbest bırakılması halinde istifa edeceği tehdidinde bulundu.

Ancak 2015 yılına gelindiğinde eski başkanlardan Barack Obama, yine İsrail'in talebi ve AIPAC'in ısrarlı baskısı üzerine Pollard'ın şartlı tahliyesine karar verdi. Obama'nın Beyaz Saray'daki son yılında aldığı kararın gerekçesi olarak kamuoyuna ABD yasalarının buna izin verdiği açıklaması yapıldı. Pollard casusluk davalarında verilen cezayı çekmişti. ABD’de ömür boyu hapis cezası 30 yıldır. Hükümlünün bundan sonra insani, sağlık ya da diğer nedenlerle şartlı tahliye talep etme hakkı vardır. Ancak ABD’li yetkililerin özellikle casusluk davalarında bu tür bir tahliyeye izin vermesi nadir görülür.

Büyük olasılıkla Obama’nın Pollard'ı şartlı tahliye etmesinin asıl nedeni, Filistinlilerle bir barış anlaşması imzalanması çerçevesinde İsrail'i yatıştırmaktı. Fakat bu girişim de başarısız oldu. Şartlı tahliye kararı Pollard'ın İsrail'e gitmesine izin verilmeden önce beş yıl boyunca ABD’de kalmasını gerektiriyordu. İsrail, Pollard'a hapisteyken vatandaşlık vermişti.

Pollard, 2020 yılının son gününde İsrail'e gitti ve burada kahramanlar gibi karşılandı. Başbakan Binyamin Netanyahu havaalanında bizzat karşıladığı Pollard’a ve eşine İsrail kimlik kartlarını takdim etti. Netanyahu Pollard’a hitaben, “Artık evindesin... Ne güzel bir an” dedi ve Pollard’ın gelişi için İbranice bir şükran duası okudu. Pollard, ABD’de ise bir vatan haini olarak görülüyor.  Özellikle ABD’nin güvenlik ve istihbarat teşkilatlarındaki pek çok kişi onun hak etmediği bir şekilde serbest bırakılmasını sağlayan özel bir siyasi durumdan yararlanarak kayırıldığına inanıyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



ABD ara seçimlerinden sonra… İran’a yönelik bir saldırı, savaşı sona erdirecek mi yoksa genişletecek mi?

Al Majalla – Reuters
Al Majalla – Reuters
TT

ABD ara seçimlerinden sonra… İran’a yönelik bir saldırı, savaşı sona erdirecek mi yoksa genişletecek mi?

Al Majalla – Reuters
Al Majalla – Reuters

Futoshi Matsumoto

Amerikalılar 3 Kasım’da sandık başına gidecek. Seçim kampanyasının odağında, Ortadoğu’daki uzak bir savaş değil, fiyatlar ve yaşam maliyeti yer aldı. Ancak oy sayımının tamamlanmasının ardından Washington’ın dikkatinin yeniden Körfez’e çevrilmesi bekleniyor.

ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta başlattığı İran savaşı dokuzuncu ayına girdi. Şubat-nisan ayları arasında devam eden yoğun hava saldırıları savaşın ilk aşamasını, yaz aylarından bu yana süren abluka ve aralıklı çatışmalar ise ikinci aşamasını oluşturdu. Şimdi ise savaş üçüncü bir aşamanın eşiğinde görünüyor. Hürmüz Boğazı fiilen kapalı kalırken, ABD’nin deniz ablukası İran ekonomisini sıkıştırmaya devam ediyor.

En önemli işaret diplomatik kanallar üzerinden geldi. Wall Street Journal gazetesi, 27 Ekim’de Washington’ın diplomatik ve askerî kanallar aracılığıyla bazı Körfez ülkelerine, ara seçimlerin ardından kısa süreli ve yoğun bir askerî harekâta hazırlıklı olmaları gerektiğini bildirdiğini aktardı.

Bu bilgilendirme rutin bir prosedür niteliği taşımıyor. İran, savaş boyunca Körfez genelindeki ABD üslerini, enerji tesislerini ve havalimanlarını hedef aldı. Bu nedenle söz konusu bildirim, fiilen füze savunma sistemlerinin konuşlandırılması ve sivillerin korunmasına yönelik tedbirlerin alınması çağrısı anlamına geliyor. Bu tür uyarılar genellikle askerî harekâttan kısa süre önce yapılıyor.

Başkan Donald Trump 8 Ekim’de, ara seçimlerden önce İran’a saldırmayacaklarını taahhüt etti ancak seçim sonrasına ilişkin herhangi bir güvence vermedi. Yakın zamanda düzenlenen bir seçim mitinginde, Tahran’ın anlaşmayı kabul etmemesi halinde ABD’nin ilkbaharda gerçekleştirdiği bombardıman harekâtına atıfta bulunarak ‘küçük bir Destansı Öfke Operasyonu düzenleyebileceğini’ söyledi. Ekim ayının sonlarında seçimlerin ardından saldırı düzenlenmesi ihtimali sorulduğunda ise “Her şey mümkün” yanıtını verdi.

Askeri hazırlıklar tamamlanıyor

İlk olarak, ABD askerî güçleri bölgede toplanıyor. Halihazırda USS George H. W. Bush ve USS George Washington uçak gemilerinin öncülük ettiği iki taarruz grubu bölgede bulunuyor. Eylül ayının sonunda San Diego’dan ayrılan USS Theodore Roosevelt uçak gemisi taarruz grubu ile USS Makin Island amfibi çıkarma gücü de bölgeye doğru ilerliyor. Kasım ayının sonuna gelindiğinde İran çevresinde üç uçak gemisi taarruz grubu ve iki amfibi çıkarma gücünün konuşlandırılması mümkün. Bu, 2003’teki Irak işgalinden bu yana gerçekleştirilen en büyük askerî yığınak olacak. Ancak uçak gemilerinin görev değişim takvimi, üç grubun aynı anda bölgede ne kadar süre kalabileceğini belirleyecek.

İkinci olarak, savunma sistemleri güçlendiriliyor ve ABD askerlerinin maruz kaldığı risk azaltılıyor. Washington, Teksas’tan İsrail’e ilave bir Patriot hava savunma sistemi bataryası nakletmeye başladı. Saldırıya açık üslerden askerlerini çekti, mühimmat stoklarını yenileme çalışmalarına hız verdi. Bombardıman uçakları ve savaş uçakları da saldırı düzenlemek üzere hazırlık yapıyor. Bu gelişmeler, savaş öncesinde yürütülen olağan hazırlık sürecinin tipik göstergeleri.

Üçüncü olarak, askerî planlar daha somut hâle geldi. New York Times gazetesine göre ABD ve İsrail orduları, İran’ın enerji altyapısını, nükleer tesislerini ve füze ile insansız hava aracı (İHA) cephaneliğini hedef alacak yaklaşık üç günlük bir harekât için ayrıntılı planlar hazırladı. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in de ekim ayının sonlarında İsrail’de Başbakan Binyamin Netanyahu ile yeni saldırıların düzenlenmesini görüştüğü bildirildi.

Dördüncü olarak, İran’ın nükleer programına ilişkin belirsizlik, olası bir saldırı için gerekçe oluşturuyor. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Başkanı Rafael Grossi, 27 Ekim’de Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’ne yaptığı açıklamada, UAEA’nın hasar gören tesislerde herhangi bir onarım çalışması tespit etmediğini ancak müfettişlerin bu tesislere erişememesi nedeniyle nükleer maddelerin beyan edilen amaçlar dışında kullanılıp kullanılmadığını doğrulayamadıklarını bildirdi.

Natanz yakınlarında bulunan ve Kazma Dağı’nın derinliklerinde inşa edilen tesis ise başlıca endişe kaynaklarından biri olmaya devam ediyor. Doğrulama yapılamaması, tek başına yeni bir savaşın gerekçesi haline gelebilir.

Neden üç gün?

Trump ayrıca, savaşın ‘seçimlerin hemen ardından’ sona ereceğini söyledi. Yeniden saldırı düzenleme ve aynı zamanda savaşı bitirme taahhüdü çelişkili görünebilir. Ancak Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi araştırmacısı Seth Jones, yeni bir saldırı dalgasının kesin sonuç vermese bile Washington’a İran’ın nükleer programını bir kez daha geciktirdiğini ilan etme ve ardından savaştan çekilmeye başlama imkânı sağlayacağını düşünüyor. Bu açıdan bakıldığında üç günlük harekât, uzun süreli bir savaşın başlangıcından ziyade, savaştan çıkışın önünü açacak bir darbe indirmek üzere tasarlanmış görünüyor. Benzin fiyatlarının yükselmesinden duyulan endişe nedeniyle petrol rafinerilerinin hedef alınmasından kaçınılabileceğine ilişkin haberler de bu yorumu destekliyor.

26 Ekim 2026 tarihinde Tahran’da Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye ve İran arasında düzenlenen dörtlü toplantıdan (Reuters)
26 Ekim 2026 tarihinde Tahran’da Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye ve İran arasında düzenlenen dörtlü toplantıdan (Reuters)

‘Every War Must End’ adlı ünlü kitabın yazarı Fred Ikle, bu yaklaşımı tırmandırma yoluyla barış sağlama çabası olarak nitelendirirken liderlerin bir sonraki saldırının belirleyici olacağına inanma eğilimine karşı da uyarıda bulundu.

İsrail’de siyasi çıkmaz

27 Ekim’de gerçekleştirilen İsrail seçimleri Netanyahu açısından ne zafer ne de yenilgiyle sonuçlandı; seçimler çıkmaza girdi. Likud en büyük parti olmayı sürdürürken, Netanyahu’nun liderliğindeki sağ ve dinî blok da eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot ve partisi Yashar’ın öncülük ettiği muhalefet de çoğunluğu elde etmek için gereken 61 sandalyeye ulaşabildi. Seçimlere katılım oranı yüzde 77,7 olurken, Arap partileri 17 ila 19 arasında değişen rekor sayıda sandalye kazandı. Buna rağmen muhalefetin önde gelen iki ismi Naftali Bennett ve Avigdor Liberman, söz konusu partilerin desteğine dayanacak herhangi bir hükümete katılmayacaklarını açıkladı. Hükümetin kurulması en az birkaç hafta sürecek. Yeni bir seçime gidilmesi ihtimali de bulunuyor. Sonuç kesinleşene kadar Netanyahu geçici hükümetin başbakanı olarak görevini sürdürecek.

Bu siyasi çıkmazın İran dosyası üzerinde de etkileri bulunuyor. İsrailli kamuoyu araştırmacısı Shmuel Rosner, seçimlerden önce yaptığı değerlendirmede, çoğunluğun sağlanamamasının Netanyahu’ya İran’a saldırmak ve ardından savaş sona erene kadar muhalefeti kendi liderliğinde kurulacak bir olağanüstü hâl hükümetine katılmaya davet etmek için teşvik sağlayacağını belirtmişti. Bu senaryonun geçmişte bir örneği de bulunuyor. Benny Gantz’ın partisi, 7 Ekim 2023 saldırısından birkaç gün sonra savaş kabinesine katılmıştı. Zira savaş, özellikle güvenliğin siyasi yaşamda her zaman merkezi bir konumda olduğu bir ülkede, siyasetçileri seçim vaatlerinden geri adım atmaya yöneltiyor.

İsrail muhalefeti de İran konusunda uzlaşmacı bir tutum benimsemiyor. Eisenkot, İran’da rejim değişikliğinin savaşın hedefi olmasına karşı çıkıyor ancak İran’ın nükleer ve füze programlarının yok edilmesini hedefleyeceğini açıkladı. Bu nedenle muhalefetin bazı kesimlerinin, hedefleri yalnızca bu iki programla sınırlı olan ABD öncülüğündeki bir operasyona karşı çıkması zor olacak. Bu durum, Netanyahu’nun Bennett veya Liberman gibi sağcı isimleri ya da Yashar Partisi’nin bazı üyelerini yanına çekerek savaş döneminde bir ulusal birlik hükümetinin başında iktidarını sürdürmesi için en elverişli fırsat olabilir.

Geçici hükümet savaş kararı alabilir mi? İsrail’de yürürlükteki yasa, olağan hükümet ile geçici hükümet arasında ayrım yapmaksızın, savaş kararı alınabilmesi için hükümetin veya güvenlik kabinesinin onayını şart koşuyor. Genelkurmay Başkanı ve hükümetin hukuk danışmanı ihtiyatlı davranılması yönünde çağrıda bulunabilir, ancak kararın alınmasını engelleyecek yasal yetkiye sahip değiller.

Sonuç olarak, ABD’nin onayı olmadan İsrail’in büyük çaplı bir saldırı düzenlemesi beklenmiyor. Önleyici füze stoklarının sınırlılığı ve İran’ın misilleme kapasitesi, inisiyatifi Washington’ın elinde tutuyor. Ancak ABD saldırı kararı alırsa İsrail’in de operasyona katılması neredeyse kesin. Washington’ın saldırıdan kaçınması halindeyse Netanyahu’nun bir koalisyon hükümeti kurma şansı azalacak ve erken seçim ihtimali güçlenecek. Böylece Trump’ın vereceği karar, İsrail’in iç siyasetinin seyrini de belirleyebilecek.

‘Topal ördek’ döneminde Washington’ın fırsatı

ABD’de savaş, kamuoyunun geniş kesimlerinin muhalefetiyle karşı karşıya. Reuters ve Ipsos tarafından ağustos ayında gerçekleştirilen bir ankete göre savaşı destekleyenlerin oranı yüzde 31’de kalırken, Başkan’ın performansından duyulan memnuniyet oranı yüzde 33’e geriledi. Her iki gösterge de şimdiye kadarki en düşük seviyelerine indi. Ayrıca bir galon benzinin fiyatı 3 doların altından 4 doların üzerine çıktı. Trump da bu nedenle seçimlerden önce saldırı düzenlemeyeceğini taahhüt etti.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve ABD Başkanı Donald Trump, 28 Temmuz 2026’daki görüşmeleri öncesinde Beyaz Saray’ın Oval Ofisi’nde (AFP)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve ABD Başkanı Donald Trump, 28 Temmuz 2026’daki görüşmeleri öncesinde Beyaz Saray’ın Oval Ofisi’nde (AFP)

Ancak bu kısıtlama 3 Kasım’da ortadan kalkacak. Seçimlerin sonucu ne olursa olsun, yeni Kongre’nin 3 Ocak’ta göreve başlamasından önceki yaklaşık iki aylık dönem, görev süresi sona ermekte olan Kongre’nin çalışmalarını sürdürdüğü ‘topal ördek’ dönemi olarak biliniyor. Demokratların Temsilciler Meclisi’nde kontrolü yeniden ele geçirmesi halinde, ocak ayından itibaren Kongre’de savaş yetkilerine ilişkin baskı artacak. Beyaz Saray açısından kasım ortasından aralık sonuna kadar uzanan dönem, harekete geçmek için elverişli bir fırsat olarak görülebilir. Aynı dönemde bölgedeki askerî takviyelerin de tamamlanması bekleniyor.

Bu arada diplomasi ihtimali giderek zayıflıyor. Suudi Arabistan Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman, Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir ve Millî İstihbarat Teşkilâtı (MİT) Başkanı İbrahim Kalın, çatışmaların yeniden başlamasını önlemek amacıyla 26 Ekim’de Tahran’a gitti. Ertesi gün önemli arabuluculardan Katar, İran’ın iyi niyetini ortaya koyabilmesi için komşularını tehdit etmeyi bırakması ve Hürmüz Boğazı’nı yeniden açması gerektiğini açıkladı. Aynı gün İran Deniz Kuvvetleri ise bir petrol tankerinin boğazın doğusunda bir mayına çarptığını duyurdu.

Washington’ı bir saldırı düzenlemekten alıkoyan ne?

Henüz hiçbir şey kesinleşmiş değil. Trump daha önce de saldırıları son anda iptal etmişti. İran’ın misilleme kapasitesi ise caydırıcılığın en önemli unsuru olmaya devam ediyor. Tahran, herhangi bir saldırıya karşılık Körfez genelindeki petrol rafinerilerini, elektrik şebekelerini, su tesislerini ve petrol sahalarını hedef alacağı uyarısında bulundu. İran’ın hâlâ yüzlerce, hatta binlerce füzeye sahip olduğu belirtilirken, önceden depoladığı parçaları kullanarak yeni füzeler ürettiğine ilişkin haberler de geliyor. Buna karşılık ABD ve Körfez ülkelerinin önleme füzesi stokları ciddi baskı altında. Ayrıca çok sayıda analist, 20 binden fazla saldırıya dayanmış olan Tahran’ı boyun eğmeye zorlamak için daha fazla bombardıman düzenlemenin işe yarayacağından şüphe ediyor.

Bu göstergeler bir arada değerlendirildiğinde tutarlı bir tablo ortaya çıkıyor. Askerî açıdan planlar hazırlandı, kuvvet yığınağı sürüyor ve Körfez ülkelerine uyarılar iletildi. Washington’da ise ara seçimlerin getirdiği kısıtlama ortadan kalkıyor. İsrail’de siyasi çıkmaz, Netanyahu’nun ABD öncülüğündeki bir operasyona katılma yönündeki motivasyonunu güçlendirdi. Diplomatik cephede de Washington’ın nükleer talepleri ile Tahran’ın şartları arasındaki uçurum kapanmadı. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre dört unsurun tamamı aynı yönde işaret veriyor. Uzmanlara göre kasım ortası ile aralık ayı arasında kısa süreli ve yoğun bir ABD-İsrail askerî harekâtı düzenlenmesi ihtimali yüzde 50’nin üzerine çıkmış durumda.

İran bayrağının resmedildiği duvar resminin önünden geçen bir kadın, Tahran, 26 Ekim 2026 (AFP)
İran bayrağının resmedildiği duvar resminin önünden geçen bir kadın, Tahran, 26 Ekim 2026 (AFP)

Buradaki seçenekler yalnızca savaş ile diplomasi arasında şekillenmiyor. En muhtemel senaryo, kısa ve yoğun bir saldırı düzenleyerek bunu zafer olarak sunmak ve ardından bir tür anlaşmaya varmak suretiyle savaşı tırmandırma yoluyla sona erdirmeye çalışmak. Tahran ise Hürmüz Boğazı’nı kısmen yeniden açmak gibi sınırlı bir tavizle bu saldırının önüne geçmeye çalışabilir. Ancak İran’ın Körfez ülkelerindeki enerji tesislerini hedef alarak karşılık vermesi halinde, üç gün sürmesi öngörülen bir operasyon kolaylıkla üç günde sona ermeyen bir savaşa dönüşebilir. Böylece savaştan çıkış yolunu açmak amacıyla düzenlenen bir saldırı, savaşın yeni bir aşamasına giriş kapısı haline gelebilir.

Peki ya Japonya ve Asya?

Japonya, ham petrol ithalatının büyük bölümünü Ortadoğu’dan karşılayan ve Hürmüz Boğazı’nı hayati bir geçiş noktası olarak gören bir ülke. Bu nedenle savaş, uzakta bir yerde alevlenen bir yangından ibaret değil. Saldırıların yeniden başlaması ve Körfez’deki enerji tesislerinin hedef alınması halinde yaşanacak şok, geçen ilkbahardakinden daha ağır olabilir. Enerji ithalatçısı Asya ülkelerinin olası bir enerji arzı, deniz taşımacılığı ve bölgede bulunan vatandaşlarının güvenliği krizine karşı hazırlıklarını gözden geçirmesi ve bu riskleri kriz yönetimi perspektifiyle ele alması gerekiyor. Ayrıca çabalarını hâlâ sürdüren arabulucu ülkeler Katar, Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye ile yakın iletişimi korumaları da önem taşıyor.

Her savaşın bir gün sona ermesi gerekir. Ancak nasıl sona ereceği, onu bitirme kararını verenlere bağlıdır. Seçim gecesinin ardından bizi ne bekliyor? Savaşı sona erdirecek son bir saldırı mı, yoksa daha uzun ve daha ağır bir çıkmazın başlangıcı mı? Bu yol ayrımına giderek yaklaşıyoruz.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."


İspanya'daki tren faciası Başbakan Sanchez'in seçim hesaplarını altüst edebilir

Tren kazasının ardından radikal sağcı gruplar, hükümet karşıtı protestolar düzenledi (Reuters)
Tren kazasının ardından radikal sağcı gruplar, hükümet karşıtı protestolar düzenledi (Reuters)
TT

İspanya'daki tren faciası Başbakan Sanchez'in seçim hesaplarını altüst edebilir

Tren kazasının ardından radikal sağcı gruplar, hükümet karşıtı protestolar düzenledi (Reuters)
Tren kazasının ardından radikal sağcı gruplar, hükümet karşıtı protestolar düzenledi (Reuters)

İspanya'da meydana gelen ve en az 69 kişinin hayatını kaybettiği tren kazası, Pedro Sanchez hükümetine yönelik eleştirileri artırdı.

29 Kasım'da yapılacak genel seçimlere haftalar kala yaşanan facia, demiryollarının bakımı, yatırımlar ve personel eksikliği konusundaki endişeleri gündeme taşıdı.

Madrid-Sevilla arasındaki hızlı tren hattının Toledo geçişinde 28 Ekim'de yaşanan kaza, İspanya'da bu yıl gerçekleşen ikinci ölümcül hızlı tren kazası oldu.

Olayın ardından üç gün yas ilan edilirken, hükümet karşıtı protestolar patlak verdi. Facianın yaşandığı akşam Madrid ve Barselona'da düzenlenen eylemlerde göstericiler "Yolsuzluk öldürür" ve "Defolun" yazılı pankartlar taşıdı.

Sanchez bir yıldan kısa sürede iki hızlı tren kazası yaşanmasını "kabul edilemez" diye nitelerken, benzer olayların tekrarlanmaması için güvenlik önlemlerinin artırılacağını söyledi. Ocak ayında Kurtuba'da aynı hat üzerinde meydana gelen kazada 40'tan fazla kişi hayatını kaybetmişti.

Diğer yandan özellikle Ulaştırma Bakanı Oscar Puente'nin, tren kazasının bilgisayar sistemindeki arıza ve insan hatasından kaynaklandığını söylemesi büyük tepki çekti.

Madrid'de Ulaştırma Bakanlığı'nın önünde radikal sağcıların örgütlediği eylemlerde Puente'ye istifa çağrısında bulunuldu.

Bakanın açıklaması, kazanın tüm yönleriyle soruşturulmasını isteyen sendikaların da tepkisini çekti. El Pais'nin aktardığına göre, İspanya'nın en büyük işçi sendikası konfederasyonlarından UGT'den Vicente Almenar, "İnsan hatası mı? Bakan bunu nasıl söyleyebilir?" dedi ve ekledi:

İnsan hataları, işinizi yapmak için gerekli ekipmana sahip olmadığınızda ortaya çıkar. Suçu başkalarına yıkıyorlar. Burada gerekli yatırımlar yapılmadı, personel ve deneyimli çalışan sıkıntısı var. Bu açıklamaların tek yaptığı şey çatışma yaratmak.

Sanchez, ülkedeki konut krizine çözüm içeren kararnamelerin Meclis'te muhalefetteki sağ partiler tarafından reddedilmesinin ardından erken seçime gitme kararı aldığını bu ay başında açıklamıştı.

Sağ kanattaki partiler, tren kazasının ardından Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) hükümetine baskıyı iyice artırdı.  

Muhafazakar çizgideki Halk Partisi (PP) lideri Alberto Núñez Feijóo, dünkü açıklamasında kazadan sorumlu siyasetçilerin hesap vermesi gerektiğini belirterek, "Böyle devam edemeyiz. Bu yönetim anlayışı artık sürdürülemez" dedi.

Radikal sağcı Vox ise Sanchez yönetimini çok daha sert ifadelerle hedef aldı. Parti, hükümeti kazada hayatını kaybedenleri "öldürmekle" suçlarken kötü yönetim ve kayırmacılık iddialarını gündeme taşıdı. Ayrıca Yüksek Mahkeme'den Ulaştırma Bakanı Puente hakkında taksirle öldürme ve ağır ihmal sonucu yaralanmaya neden olma şüphesiyle soruşturma başlatılmasını talep etti.

Independent Türkçe, CNN, Guardian, El Pais, Telegraph


ABD istihbaratına göre İran'la anlaşmanın anahtarı Muhsin Rızai

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Muhsin Rızai, ABD ve İsrail'in saldırılarında öldürülen Ali Hamaney için temmuza düzenlenen cenaze törenine katılmıştı (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Muhsin Rızai, ABD ve İsrail'in saldırılarında öldürülen Ali Hamaney için temmuza düzenlenen cenaze törenine katılmıştı (Reuters)
TT

ABD istihbaratına göre İran'la anlaşmanın anahtarı Muhsin Rızai

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Muhsin Rızai, ABD ve İsrail'in saldırılarında öldürülen Ali Hamaney için temmuza düzenlenen cenaze törenine katılmıştı (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Muhsin Rızai, ABD ve İsrail'in saldırılarında öldürülen Ali Hamaney için temmuza düzenlenen cenaze törenine katılmıştı (Reuters)

Amerikan istihbaratı, Tahran'la anlaşma için İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai'yle diyaloğun en iyi seçenek olduğunu düşünüyor.

David Ignatius, Washington Post'ta bugün yayımlanan yazısında Amerikan istihbaratının, eski Devrim Muhafızları Ordusu Komutanı Rızai'nin İran'ın dini lideri Mücteba Hamaney'le düzenli temas halinde olduğunu düşündüğünü belirtiyor.  

Wall Street Journal, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance'in müzakerelerin yeniden başlatılması için Rızai'ye mektup gönderdiğini 28 Ekim'de yazmıştı. Haberde, mektubun ABD Başkanı Donald Trump'ın talimatıyla gönderildiği ileri sürülmüştü.

Ancak Trump mektubun barış müzakereleriyle ilgili olmadığını, İran'ın "tıbbi malzeme ihtiyaçları hakkında görüşüldüğünü" savunmuştu.

İran basını, Tahran yönetiminin mektubu aldığını ancak Washington'a henüz yanıt göndermediğini yazıyor. Rızai geçen haftaki açıklamasında İran'ın temel şartları kabul edilmeden ABD'yle müzakerelere dönülmeyeceğini duyurmuştu.

Ignatius'un yazısında, Vance'in mektubunun ardından Rızai ve Hamaney'in görüştüğü ileri sürülüyor. ABD ve İran heyetleri arasında muhtemel bir toplantı için Türkiye ve Katar'ın değerlendirildiği aktarılıyor.

Suudi Arabistan merkezli medya kuruluşu El Arabiya da olası bir toplantının Türkiye'de düzenlenebileceğini yazmıştı.

Vance ve İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, nisanda Pakistan'ın başkenti İslamabad'da görüşmüştü.

Makalede, ABD istihbaratının o görüşmeden bu yana Rızai'yi İran yönetimindeki en etkili karar merkezlerinden biri olarak değerlendirdiği belirtiliyor. Eski Devrim Muhafızları mensupları arasındaki nüfuzunun yanı sıra Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi'ni kendi ekibinden isimlerle yeniden yapılandırarak gücünü pekiştirdiği aktarılıyor.

Rızai'nin İran ekonomisini yöneten yetkililerle de yakın çalıştığı, ülkenin ABD yaptırımları ve Hürmüz Boğazı'ndaki abluka nedeniyle yaşadığı ekonomik sıkıntıların farkında olduğu ifade ediliyor.

Ignatius'un köşe yazısına göre Beyaz Saray, İran'la çatışmanın "kritik bir eşiğe yaklaştığını" ve Tahran'a diplomatik girişim çabalarının ciddi olduğunu göstermek istiyor. Diğer yandan Rızai'nin askeri ve siyasi kariyerini "ABD ve İsrail'e karşı muhalefet üzerine kurduğu" hatırlatılıyor. Rızai'nin de girişimiyle Washington'la anlaşmaya varılmasının, Tahran yönetiminde önemli bir politika değişikliği anlamına geleceği yorumu yapılıyor.

Independent Türkçe, Washington Post, Wall Street Journal, Tesnim