Sağ ve sol arasındaki çağdaş hükümetler

İngiltere ve Fransa'daki seçimlerin gündeme getirdikleri, tüm uluslararası toplumu etkileyecek beklentilere kapı açıyor

 İngiltere Başbakanı Keir Starmer (AFP)
İngiltere Başbakanı Keir Starmer (AFP)
TT

Sağ ve sol arasındaki çağdaş hükümetler

 İngiltere Başbakanı Keir Starmer (AFP)
İngiltere Başbakanı Keir Starmer (AFP)

Mustafa Feki

Çağdaş dünya bazen bir sağa dönüş dalgasıyla sarsılıyor. Nitekim İngiliz ve Fransız örnekleri dışında, demokratik Avrupa'daki birçok parlamento seçimleri, sağın iktidar pozisyonlarına gözle görülür bir şekilde geri dönüşü ile sonuçlandı. İngiltere’deki seçim sonuçlarının arkasında İşçi Partisi’ni yeniden iktidar yapmaya yönelik bir coşkudan ziyade, Muhafazakâr Parti’ye verilmek istenen ceza yatıyordu. Fransa örneği ise kötüleşen duruma ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un politikasındaki dengesizliğe verilmiş bir karşılıktı.

Halkların iradesinin yüksek ve şeffaf bir şekilde siyasi hayat sahnesinde doğal ve öncü yerini bulduğunu gördüğünde insan ne kadar mutlu oluyor. Geçtiğimiz günlerde İngiltere ve Fransa'da parlamento seçimleri için yapılan oylamaları takip ederken, kuzeyden gelen rüzgarların taşıdığı bu enfeksiyondan Arap ülkelerimizin de etkilenmesini ve bilhassa son yıllarda Arap bölgesini kasıp kavuran radikal dönüşümlerin ışığında gerçek demokrasinin Arap halklarına da ulaşmasını diledim. Zira bu dönüşümler bazı Arap ülkelerinin siyasi yaşam biçimine damgasını vurmaya çalışan olumlu izler bıraktı ve bunlar da toplumun iliklerine yerleşme yolunda ilerlemeye devam ediyorlar.

Hiç şüphe yok ki, ülkelerin politikaları sıklıkla bir tarafta sol akımların, diğer tarafta ise sağ akımların etkileri arasında gidip geliyor. Ülkeler, vatandaşlarının arzularının hem olumlu hem de olumsuz genel eğilimlerini belirlememize olanak tanıyan parlamenter veya yarı parlamenter bir sisteme sahip olduklarında, hangi yöne meylettiklerini gözlemlemek daha kolay gibi görünüyor. Burada bizim için önemli olan, kamuoyunun politikalarını yönlendirmekte ve onu belirli hedeflere doğru sevk etmekte rol oynayan siyasi akımlarla ilgili bazı vakaları gözlemlemektir. Bunlar arasında aşağıdaki sahneleri sayabiliriz:

Birinci sahne olan Hindistan’da, 1970'lerin sonu ve 1980'lerin başında bir dönem yaşamıştım ve yeni rejim ile birlikte mevcut soldan Amerikan politikası tarafından desteklenen sağa doğru bir değişimin işaretlerine tanık olmuştum. Bunun sonucunda Indira Gandhi yönetiminin son yıllarında ardından oğlu Rajiv kendi döneminde, Yeni Delhi'de eski Sovyetler Birliği ile yakın ilişkilerin varlığına rağmen, kapitalist sistem için can atan bir akımın yerleşmesini sağladılar.

ABD Başkanı Johnson, yanlış hatırlamıyorsam Hindistan'a Gilbreth adında ekonomik kalkınma uzmanı olan bir Amerikan büyükelçisi göndermişti. Bu, ABD’nin o dönemdeki uluslararası konjonktüre uygun olarak Hindistan'ın kapitalist sisteme yönelme politikasını hararetle desteklediği anlamına geliyordu. Eski Sovyetler Birliği ise bunun sonucunda Yeni Delhi'den biraz uzaklaşmaya başladı ama bu büyük Asya ülkesiyle iletişim bağlarını hiçbir zaman koparmadı. Özellikle Afganistan'daki Rus varlığı, Yeni Delhi ile Moskova arasındaki çekişmenin odak noktası olsa da bu aşamada mesele tüm sonuçlarıyla çözüldü. Hint modelini örnek vermemin nedeni, ülkelerin siyasi sistemleri, dış ittifakları ve siyasi yönelimleri arasındaki bağlantıyı netleştirmekti.

İkinci sahne, 14 yıllık kesintisiz iktidar döneminin ardından kamuoyunun sandık yoluyla Muhafazakarları iktidardan söküp attığı İngiltere’dir. Son 2 yılda art arda 4 kabinenin kurulmasına yol açan birikmiş hataları nedeniyle partiyi cezalandıran da aynı kamuoyuydu. İşçi Partisi'nin seçilmesinin nedeni siyasi programının beğenilmesi değil, Muhafazakâr Parti'nin son 2 yıldaki faaliyetlerinden intikam almaktı.

Burada şunu itiraf etmeliyim ki, Batı Avrupa ülkeleri de dahil olmak üzere çoğu ülkede siyasi arenada önemli siyasi figürlerin eksikliği yaşanıyor. 1971'in sonlarına doğru, İngiltere’de benzer bir sahnenin yaşandığını hatırlıyorum. Edward Heath liderliğindeki Muhafazakâr Parti parlamento seçimlerinde yenilmiş ve yerine Harold Wilson'ın liderliğindeki İşçi Partisi gelmişti. Downing Sokak 10’uncu numaradaki başbakanlık konutu önünde toplanan kalabalığın önünde Wilson, yerine getirmeye çalıştığımız bir görevimiz var ve işte bu göreve başlıyoruz demişti.

O zaman, Heath, Wilson ve James Callaghan’dan, adı tarihte Winston Churchill'inki ile yarışan, yani İngiliz ekonomisinde özelleştirmenin öncüsü ve aynı zamanda Falkland Savaşı’ndan zaferle çıkan, İngiltere’nin bu uzak adaların kontrolünü yeniden ele geçirmesini sağlayan Margaret Thatcher'a kadar uzanan büyük politikacıların dönemiydi.

Üçüncüsü, Fransız siyasi arenasıysa daha farklı görünüyor. Fransız siyasi sistemi parlamenter ve başkanlık modellerini harmanlıyor ve Fransa cumhurbaşkanının azımsanmayacak gibi görünen yetkilerine rağmen, devlet felsefesinde parlamentoya hâkim bir rol biçiyor. Muzaffer lider Charles de Gaulle, kurnaz sosyalist başkan François Mitterrand ve hatta Jacques Chirac'ın ölümünün ardından, Fransa da cumhurbaşkanlığını sıradan isimlerin üstlenmesinin sıkıntılarını çekti. Genç, uzun bir siyasi geçmişi olmayan, aksine farklı bir yönetim tarzını ve kamuoyuyla yüzleşme yöntemini benimseyen, zorluklarla mücadele yeteneğine sahip Fransa Cumhurbaşkanı Macron yönetime gelene kadar, çağdaş Fransız siyaseti sayfalarında çok az iz bırakan sıradan isimler Elysee'ye yerleşti. Macron’un parlamento seçimleri için zamanlaması belki de kötüydü, zira beklediği ya da hedeflediğinin aksine Fransız solunun zaferiyle sonuçlandı. İşçi Partisi'nin zaferi, Avrupa arenasındaki büyük bir kapitalist hükümetler gölünün ortasında, karşı kıyıdaki İngiliz solunun zaferinin yankısı oldu.

Dördüncüsü, Arap siyasi sistemleri bir bütün olarak, demokratik başkanlık modelini benimsiyor gibi görünüyor. Bunların bazıları verasete dayanan monarşi modeli, bazıları da anayasal monarşi yönetim modeli temelleri üzerinde yükseliyor. Ancak parlamenter devlet, genel olarak Arap sahnesinde belirleyici bir varlığa sahip görünmüyor. Bu, uluslararası arenada ve bölgesel politikalarda büyük değişikliklerin yanı sıra, başta Filistin meselesi, koşulları ve gelişmeleri olmak üzere kronik çatışmalar ile birleşiyor. Aynı şekilde, hâkim Arap siyasi modeli de hukuk kurallarından ziyade çoğunlukla kardeşlik duygularına dayanıyor.

Arap rejimleri genel olarak sağ ve sol ayrımına tabi değiller, bunun yerine milliyetçi proje ile dini etki arasındaki başka bir ayrıma daha yakın olabilirler. Arap-İsrail çatışmasının, ABD liderliğindeki dış güçlerin, bölgenin zenginliklerini ve politikalarını Washington'un çıkarlarına hizmet edecek şekilde kontrol etme arzularına karşıtlık teşkil ettiğine şüphe yok. Buna Şubat 1979'da ortaya çıkan İran rejimi başta olmak üzere diğer bölgesel güçlerin ortaya çıkışı da eşlik ediyor. Tahran, Ortadoğu, Batı Asya ve hatta Kuzey Afrika siyasetinde zor bir oyuncu haline geldi, çünkü herkes bir tür siyasi kutuplaşmaya, yönetişim sistemlerinde oluşan ve bazılarının varlığı, kendi içinde belirli bir tanımlamaya veya ayrıma tabi olmayan teorik akışkanlığa doğru ilerlediğimizin farkında.

Buna ek olarak, bazı Arap ülkelerinin kuruluşuna aşiret ve kabile kesişmelerinin eşlik etmesi, ulusal düzeyde insani yönü, yasal ve modern düzeylere göre çok daha güçlü hale getirdi. Arap devleti, bir ülkeden diğerine değişen koşullar altında kuruldu ve her zaman anayasal veya yasal karşılıklı bağımlılıktan ziyade insani bağımlılığa dayalı kaldı.

Beşincisi, Bir hafta içinde İngiltere ve Fransa'da yapılan seçimlerin gündeme getirdikleri, tüm uluslararası toplumu etkileyecek beklentilere kapı açıyor. Bizim gözümüzde Amerikan devleti kapitalist sağın aşırı uçlarını temsil ederken, Batı Avrupa ülkeleri piyasa yasalarına, ticaret özgürlüğüne ve modern kapitalizmin tüm yönlerine aynı düzeyde bağlılık göstermiyorlar. Bu, elbette, Avrupalı ​​Batı'nın Atlantik'in diğer yakasındaki Batı'dan farklı olduğu anlamına gelmiyor; ancak çarpıcı olan, ABD’de iki egemen parti arasındaki anlaşmazlıkların ikincil meseleler etrafında dönmesi ve çoğu zaman dış meselelere değinmemesidir. Nitekim Demokratlar ve Cumhuriyetçiler İsrail'i desteklemek, korumak, siyasi uzlaşmazlığı ve bölgesel kibri için her türlü gerekçeyi sağlamak için yarışıyorlar. Bu ise sağ ve sol arasındaki gidiş gelişin Avrupa ülkeleri ve bazı Asya veya Latin ülkeleri için geçerli olabileceği, ancak sağ ve sol arasındaki farkların “radikal siyasi dönüşüm” olarak adlandırılabilecek bir şeyi temsil etmediği diğer ülkelerde açık bir olgu gibi görünmediği anlamına geliyor. Buna örnek olarak Asya’daki Hindistan'ı, Avrupa’da Fransa ve İngiltere'yi, ardından da kendine özgü Amerikan modelini verdik. Amerikan modeli, özü bununla çelişse bile -Arap-İsrail çatışmasına yönelik tutumunda açıkça görüldüğü gibi-, özgürlük meselelerini ve bunun çeşitli tezahürlerini destekleyerek varlığını kanıtlamaya çalışan tamamen başkanlık modeline dayalı bir sistemdir.

*Bu makale Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.



Çin Cumhurbaşkanı "adil çok kutuplu bir dünya" çağrısında bulundu

Şi ve Orsi, Pekin'de bugün yaptıkları görüşmede, (AP)
Şi ve Orsi, Pekin'de bugün yaptıkları görüşmede, (AP)
TT

Çin Cumhurbaşkanı "adil çok kutuplu bir dünya" çağrısında bulundu

Şi ve Orsi, Pekin'de bugün yaptıkları görüşmede, (AP)
Şi ve Orsi, Pekin'de bugün yaptıkları görüşmede, (AP)

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, bugün Uruguaylı mevkidaşı Yamandu Orsi'ye, iki ülkenin "adil ve düzenli çok kutuplu bir dünya"ya doğru ilerlemek için birlikte çalışması gerektiğini söyledi.

İki ülke, ticaret ve çevre de dahil olmak üzere çeşitli alanlarda iş birliği anlaşmaları imzaladı.

Orsi'nin ziyareti, ABD'nin geçen ocak ayında Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'yu tutuklamasından bu yana bir Güney Amerika liderinin Çin başkentine yaptığı ilk ziyaret olma özelliğini taşıyor.

Medyada yer alan bir haberde Şi'nin, Çin'in Latin Amerika ve Karayip ülkelerini egemenliklerini, güvenliklerini ve kalkınma çıkarlarını korumada ve uluslararası gerilimleri hafifletmeye yardımcı olmada desteklediğini söylediği belirtildi.

Şi, Çin ve Uruguay'ın "adil ve düzenli çok kutuplu bir dünyaya ve kapsayıcı ve karşılıklı yarar sağlayan ekonomik küreselleşmeye doğru ilerlemek için iş birliği yapması" gerektiğini ifade etti.

Bu görüşme, bu yıl Batılı başbakanların Çin'e yaptığı bir dizi ziyaretin ardından gerçekleşti.

Haberde, Orsi'nin Çin ve Uruguay arasındaki stratejik ortaklığın "en iyi noktasında" olduğunu söylediği ve her iki ülkeyi de "ortaklığı yeni bir seviyeye yükseltmeye kararlı olmaya" çağırdığı belirtildi.

Çin ve Uruguay bugün, stratejik ortaklıklarını güçlendirmek için bir bildiri imzaladı ve bilim ve teknolojiden çevreye, fikri mülkiyete ve et ticaretine kadar çeşitli alanları kapsayan 12 iş birliği belgesini imzaladı.


İran Cumhurbaşkanı, ABD ile müzakereye şartlı olarak hazır olduğunu açıkladı

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, geçtiğimiz pazar günü hükümet toplantısına başkanlık etti. (İran Cumhurbaşkanlığı)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, geçtiğimiz pazar günü hükümet toplantısına başkanlık etti. (İran Cumhurbaşkanlığı)
TT

İran Cumhurbaşkanı, ABD ile müzakereye şartlı olarak hazır olduğunu açıkladı

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, geçtiğimiz pazar günü hükümet toplantısına başkanlık etti. (İran Cumhurbaşkanlığı)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, geçtiğimiz pazar günü hükümet toplantısına başkanlık etti. (İran Cumhurbaşkanlığı)

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, ABD Başkanı Donald Trump’ın anlaşmaya varılmaması halinde ‘kötü sonuçlar’ doğabileceği yönündeki uyarısının ardından, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’ye ABD ile müzakereler için gerekli zeminin hazırlanması talimatını verdiğini açıkladı.

Pezeşkiyan, X platformundaki paylaşımında, Dışişleri Bakanı’nı ‘adil ve eşitlikçi müzakerelere’ hazırlıkla görevlendirdiğini belirterek, bunun tehditten arındırılmış ve gerçekçi olmayan beklentilerden uzak bir ortamda, ‘ulusal çıkarlar ile izzet, hikmet ve maslahat ilkeleri’ gözetilerek yapılması gerektiğini vurguladı. İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Cafer Gaimpenah da X hesabından yaptığı açıklamada, “İyi bir savaş yoktur, her barış da teslimiyet değildir” ifadesini kullandı.

Washington, İran yönetiminin geçen ay zirveye ulaşan hükümet karşıtı protestolara sert müdahalesinin ardından Ortadoğu’ya uçak gemileri göndermişti. ABD Başkanı Donald Trump, saatler önce yaptığı açıklamada, büyük savaş gemilerinin İran’a doğru yola çıktığını duyurarak, temsilcilerinin Tahran’la görüşmeler yürüttüğünü ve bu temasların olumlu sonuçlar doğurmasını umduğunu söyledi. Trump dün, anlaşmaya varılamaması halinde ‘kötü şeyler’ yaşanabileceği uyarısında bulundu.

Bu gelişmelerin ardından gözler İstanbul’a çevrildi. ABD ve İranlı kaynakların doğruladığına göre, ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff’un, nükleer müzakerelerin yeniden başlatılması amacıyla İstanbul’da Abbas Arakçi ile bir araya gelmesi bekleniyor. Söz konusu görüşmeler, İsrail’in haziran ayında İran’ın askeri ve nükleer tesislerine saldırması ve ABD’nin de bu operasyona katılmasıyla patlak veren 12 günlük savaş nedeniyle kesintiye uğramıştı.

Buna karşılık Tahran, diplomatik bir çözüme ulaşmak istediğini belirtirken, kendisine yönelik herhangi bir saldırıya sert karşılık verileceği uyarısında bulundu. İran yönetimi, görüşmelerin yalnızca nükleer dosyayla sınırlı olması gerektiğini vurgulayarak, füze programı ya da savunma kapasitesine ilişkin herhangi bir müzakereyi reddetti.

Bölgesel bir yetkili bugün yaptığı açıklamada, bu hafta İstanbul’da İran ile ABD arasında yapılması öngörülen görüşmelerin önceliğinin, olası bir çatışmanın önlenmesi ve iki taraf arasındaki gerilimin düşürülmesi olduğunu söyledi.

Reuters’a konuşan ve isminin açıklanmasını istemeyen yetkili, dışişleri bakanları düzeyinde görüşmelere davet edilen ülkeler arasında Suudi Arabistan, Katar, Mısır, Umman, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Pakistan’ın bulunduğunu aktardı.

Kaynak, görüşmelerin çerçevesinin henüz netleşmediğini, ancak ‘ana toplantının’ cuma günü yapılmasının planlandığını belirterek, daha fazla gerilimin önüne geçilmesi için taraflar arasında diyaloğun başlatılmasının önemine dikkat çekti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, ABD ile nükleer bir anlaşmaya varılmasının mümkün olduğunu söyledi. CNN’e konuşan Arakçi, “Başkan Trump nükleer silah istemediğini söyledi, biz de buna tamamen katılıyoruz. Bu çok iyi bir anlaşma olabilir” dedi. Arakçi, Tahran’ın beklentisinin yaptırımların kaldırılması olduğunu da sözlerine ekledi. Birkaç gün önce İran Dini Lideri Ali Hamaney, ABD’nin ülkesine yönelik bir saldırı düzenlemesi halinde ‘bölgesel bir savaş’ çıkabileceği uyarısında bulunmuştu.

Hamaney’in danışmanı Ali Şemhani ise İran’ın beş tur önceki müzakerelerde nükleer silah edinme peşinde olmadığını açıkça ortaya koyduğunu, ancak ‘bunun bir bedeli olması gerektiğini’ söyledi.

Şemhani, zenginleştirilmiş uranyum stokunun miktarının şu aşamada bilinmediğini belirterek, ‘Stok enkaz altında kaldığı için, tehlikeli olması nedeniyle şu ana kadar çıkarılmasına yönelik bir girişim bulunmuyor” ifadesini kullandı.

Şemhani, aynı zamanda Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) ile güvenliğin korunması ve risk oluşturulmaması kaydıyla zenginleştirilmiş uranyum stokuna erişim ve miktarın tahmin edilmesine ilişkin müzakerelerin sürdüğünü kaydetti.

Şemhani, İran’ın ABD ile doğrudan ve somut müzakerelere hazır olduğunu, başka taraflarla yürütülecek görüşmeleri ise kabul etmediğini vurguladı.

Paris, ‘baskıya son verilmesi’ çağrısında bulundu

Bu arada Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noel Barrot, cuma günü yapılması planlanan müzakerelerin, nükleer dosyaya geçilmeden önce İran’daki baskı meselesine odaklanması gerektiğini söyledi.

Barrot bugün France Televisions’a verdiği demeçte şu ifadeleri kullandı: “Elbette alınması gereken ilk kararlar, bu kanlı baskıya son verilmesi, gözaltındakilerin serbest bırakılması, iletişimin yeniden sağlanması ve İran halkına özgürlüklerin iade edilmesidir. Bundan sonra nükleer meseleler, füzeler ve terör örgütlerine verilen destek ele alınmalıdır” dedi.

Fransa Dışişleri Bakanlığı da İran’ın nükleer dosyasına yönelik bir çözümün, İran halkı pahasına olmaması gerektiğini vurguladı.

cdfrgt
Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, bugün Brüksel'de düzenlenen bakanlar toplantısının oturum aralarında Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noel Barrot ile görüştü. (EPA)

Barrot, “Bir kez daha vurguluyorum ki öncelik, devlet tarafından uygulanan bu baskı ve şiddetin sona ermesi ve cezasız kalmaması gereken bu geniş çaplı suçların durdurulmasıdır” dedi.

Barrot, bundan iki gün önce pazar günü yayımlanan Liberation gazetesine verdiği röportajda ise İran’ın topraklarına yönelik olası ABD saldırılarını önlemek için diplomatik müzakereler kapsamında ‘büyük tavizler’ vermesi gerektiğini söyledi. Barrot, ABD’nin ‘İran’a karşı askeri operasyon başlatabilecek bir konuma geldiğini’ belirterek, aynı zamanda rejimin değerlendirmesi gereken bir müzakere yolunun da sunulduğunu ifade etti. Barrot sözlerini şu ifadelerle noktaladı: “Rejimin bu fırsatı değerlendirmesi, büyük tavizleri kabul etmesi ve yaklaşımında köklü bir değişikliğe gitmesi gerekiyor. İran, bölgesel komşuları ve bizim güvenlik çıkarlarımız için bir tehdit kaynağı olmaktan çıkmalı. İran halkı özgürlüğünü yeniden kazanmalı.”


Kurbanlarla ilgili hassas verilerin ortaya çıkmasının ardından... ABD Adalet Bakanlığı Epstein’e ait binlerce belgeyi geri çekti

ABD Adalet Bakanlığı tarafından yayınlanan Jeffrey Epstein dosyalarındaki bir belgeden alınan fotoğraf, Epstein’ın 6 Temmuz 2019’da tutuklandığı sırada hazırlanan raporu gösteriyor. (AP)
ABD Adalet Bakanlığı tarafından yayınlanan Jeffrey Epstein dosyalarındaki bir belgeden alınan fotoğraf, Epstein’ın 6 Temmuz 2019’da tutuklandığı sırada hazırlanan raporu gösteriyor. (AP)
TT

Kurbanlarla ilgili hassas verilerin ortaya çıkmasının ardından... ABD Adalet Bakanlığı Epstein’e ait binlerce belgeyi geri çekti

ABD Adalet Bakanlığı tarafından yayınlanan Jeffrey Epstein dosyalarındaki bir belgeden alınan fotoğraf, Epstein’ın 6 Temmuz 2019’da tutuklandığı sırada hazırlanan raporu gösteriyor. (AP)
ABD Adalet Bakanlığı tarafından yayınlanan Jeffrey Epstein dosyalarındaki bir belgeden alınan fotoğraf, Epstein’ın 6 Temmuz 2019’da tutuklandığı sırada hazırlanan raporu gösteriyor. (AP)

ABD Adalet Bakanlığı dün, Jeffrey Epstein ile ilgili birkaç bin belge ve ‘medya’ materyalini geri çektiğini açıkladı. Şarku’l Avsat’ın AP’den aktardığına göre, New York’ta bir mahkemeye başvuran avukatlar, hükümetin son yayınladığı belgelerdeki hassas bilgilerin sansürlenmesinde yapılan hatalar nedeniyle yaklaşık 100 mağdurun hayatının ‘alt üst olduğunu’ öne sürmüştü.

Yanlışlıkla ifşa edilen materyaller arasında mağdurların yüzlerinin göründüğü çıplak fotoğraflar, isimler, e-posta adresleri ve tam olarak gizlenmemiş diğer tanımlayıcı bilgiler yer alıyordu. Bakanlık, bunun ‘teknik veya insan hatasından’ kaynaklandığını belirtti.

ABD Başsavcısı Jay Clayton, Epstein ve ortağı Ghislaine Maxwell’e karşı açılan insan ticareti davalarını denetleyen yargıçlara yazdığı mektupta, bakanlığın mağdurların veya avukatlarının belirttiği materyallerin neredeyse tamamını, ayrıca hükümetin bağımsız olarak belirlediği ‘çok sayıda’ belgeyi geri çektiğini bildirdi.

Clayton, mağdurlar ve avukatlarının değişiklik talebinin ardından, bakanlığın ‘rapor edilen belgelerle ilgili protokollerini’ revize ettiğini açıkladı.

Yeni mekanizmaya göre, belgeler mağdurlar tarafından bildirildiği anda geri çekiliyor, ardından gözden geçirilip düzeltilmiş bir kopya yeniden yayımlanıyor ve işlemin ‘24 ila 36 saat içinde tamamlanması’ hedefleniyor.

Epstein mağdurlarını temsil eden iki avukat pazar günü, hükümetin isimleri ve diğer kişisel bilgileri gizleme konusundaki binlerce hatayı gerekçe göstererek mahkemeden ‘acil yargı müdahalesi’ talebinde bulundu.

Sekiz kadın, kendilerini Epstein mağduru olarak tanıtarak, yargıç Richard M. Berman’a gönderilen mektuba yorum ekledi. Kadınlardan biri, belgelerin açıklanmasının ‘hayatını tehdit ettiğini’ yazdı. Bir diğeri ise 51 materyalde banka bilgilerinin yer alması nedeniyle ölüm tehditleri aldığını, bunun sonucunda kredi kartlarını ve banka hesaplarını dondurmak zorunda kaldığını belirtti.

ABD Başsavcı Yardımcısı Todd Blanche, pazar günü ABC’nin ‘This Week’ programına verdiği röportajda, hassas bilgilerin gizlenmesi sürecinde bazı hataların meydana geldiğini, ancak Adalet Bakanlığı’nın hızlı bir şekilde müdahale etmeye çalıştığını söyledi.

Blanche, “Bir mağdur ya da avukatı, adının doğru şekilde gizlenmediğini bildirdiğinde, bunu derhal düzeltiyoruz. Bahsettiğimiz sayı, Amerikalıların anlayabilmesi için, toplam materyalin yüzde 0,001’ini geçmiyor” ifadelerini kullandı.

Buna karşın, AP’den onlarca gazeteci dosyaları inceleyerek, bazı belgelerde isimlerin gizlenmiş olmasına rağmen aynı dosyanın diğer kopyalarında açık bırakıldığını tespit etti.