Pezeşkiyan'ın cumhurbaşkanlığının ötesinde değişen bir toplum ve durağan bir rejim

Piyasada tavuk ve yumurta yokken en fazla füzeye sahip olmanın anlamı nedir?

Yeni seçilen İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Humeyni'nin türbesini ziyareti sırasında konuşma yaparken, 6 Temmuz 2024 (AFP)
Yeni seçilen İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Humeyni'nin türbesini ziyareti sırasında konuşma yaparken, 6 Temmuz 2024 (AFP)
TT

Pezeşkiyan'ın cumhurbaşkanlığının ötesinde değişen bir toplum ve durağan bir rejim

Yeni seçilen İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Humeyni'nin türbesini ziyareti sırasında konuşma yaparken, 6 Temmuz 2024 (AFP)
Yeni seçilen İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Humeyni'nin türbesini ziyareti sırasında konuşma yaparken, 6 Temmuz 2024 (AFP)

Refik Huri

İran'da sıcak yazını serinleten bir esinti var. İktidarın yukarıdan dayatıldığı ve aşağıdan sandıktan çıkanlar ile renklendiği İslam Cumhuriyeti'nde hiçbir şey tesadüf değildir. Ne Veliyy-i Fakih ile vücut bulan teklik çatısı altında kökten dinci-ılımlı ikiliği, ne de halkın meşruiyetinin ilahi meşruiyetin hizmetinde olduğu kabul edilen meşruiyet ikiliği bir rastlantı değildir.

Bugün İranlıların belki de en çok ihtiyacı olan şey, bir kalp cerrahı olan Mesud Pezeşkiyan gibi birinin cumhurbaşkanlığını üstlenmesidir. Zira kökten dinci akım, ülkeyi bölgede ve dünyadaki önemli isimler nezdinde güçlü bir konuma ve önemli bir role taşıdı. Ülkede askeri güç oluşturmaya ve General Gulam Ali Raşid'in "yurtdışında bizi koruyan” ordular diye tanımladığı kolları silahlandırmaya odaklandı. General Raşid, “Yurtdışında bizi koruyan yedi ordu var. Bunlar, Suriye ordusu, Haşdi Şabi, Hizbullah, Hamas, İslami Cihat, Husiler, Zeynebiyyun ve Fatimiyyun’dur” demişti

İran’da füze ve insansız hava araçlarının üretimi o kadar yoğundu ki, bunlardan direniş eksenindeki gruplara dağıtıldı ve Ukrayna'daki savaş için Rusya'ya verildi. Sovyet lideri Nikita Kruşçev'in "sosis gibi" füze üretme sözü, sanki İslam Cumhuriyeti tarafından gerçekleştiriliyor gibiydi. Ancak askerî açıdan güçlü olan ve Gazze savaşında “arenalar birliği” stratejisini yürüten İran, ekonomik olarak yorgun ve en azından başörtüsünün altından saçının bir tutamı göründüğü gerekçesiyle Ahlak Polisi tarafından tutuklanan Mahsa Amini adlı genç kızın ölümünden beri sosyal olarak sıkışmış durumda. Amini’nin ölümü üzerine kısıtlamaları protesto etmek amacıyla “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganıyla tüm bölgelere yayılan gösteriler şiddetle karşılandı. Dahası Tahran'da bir çift, Azadi Kulesi önünde dans etti ve "fesat yaymak, ahlaksızlığa teşvik etmek ve ulusal güvenliği bozmak" suçlamasıyla 10 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırıldı. Hatta Tahran Üniversitesi'nde siyaset bilimi alanında uzman olan Sadık Ziba Kelam, "Seni neden tutuklamıyorlar, peki sonunda ne olacak" başlıklı yeni kitabını imzalamak için kitap fuarına giderken polis tarafından tutuklandı.

Tüm bunların nedeni, İslam Devrimi'nin öncüsü İmam Humeyni’nin, anayasada bir metinle bu konuyla görevlendirilen Devrim Muhafızları'nın eliyle sadece rejimi korumak, güçlendirmek ve bölgede devrimi yaymak derdinde olmasıydı. Hatta bazı yardımcıları, insanların fiyatların yüksek olmasından şikayetçi olduğunu söyleyince o, "Bu devrim, karpuz fiyatıyla ilgilenmek için yapılmadı" şeklinde yanıt vermişti.

Mevcut Dini Lider Ali Hamaney de "rejimi ortadan kaldırma girişimlerinin, zenginliklerle dolu önemli bölgeyi Batı'nın pençesinden uzaklaştıran İslam Cumhuriyeti'nin bölgesel rolünden kaynaklandığına" inanıyor. “İran, halkının gücünden korkan ve bunu seçimlerde gören” düşmanlara yanıt vermek için her zaman seçimlerde seçmen katılımının yüksek olmasını talep ediyor. Bu nedenle oy oranını yükseltmek için kimseyi korkutmayan ılımlı bir kişinin, Mesud Pezeşkiyan'ın cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmasına izin verildi. Ne Ali Laricani ne de onun gibileri Anayasa Koruma Konseyi'nin onayından geçemedi ama Pezeşkiyan’ın başarısı Hamaney'in iki şekilde kullanabileceği bir sürprizdi; birincisi, Dini Lider'in geçtiğimiz günlerde İran'ın en büyük sorunu olduğunu itiraf ettiği ekonomiye odaklanmak. İkincisi ise özellikle kadınlara dönük kısıtlamaları hafifleterek toplumsal gerilimi azaltmak. Bu aşamada İran projesine hizmet eden bu sonucun “mimar”ının Hamaney olduğuna inananlar var.

Nasıl mı? Dini Lider'e yakın olan ve ekonomiyi daha da zayıflatacak fikirlere bağlı olan rakip köktendinci aday Said Celili, her şeyden önce her türlü nükleer anlaşmaya karşı çıkıyor. İkincisi, yaptırımların kaldırılması için Batı ile müzakere yapmayı reddediyor ve yaptırımları İran için bir "gereklilik ve fayda" olarak görüyor, çünkü yaptırımlara karşı direniş "alternatif bir ulusal sanayinin kurulmasına” ve aynı zamanda İran'ın Çin ve Rusya ile stratejik ilişkiler kapısının açılmasına katkıda bulundu.Şarku'l Avsat'ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre Pezeşkiyan'ın programı ise ekonomik yaptırımların hafifletilmesi için Batı ile müzakere etmeyi içeriyor ve ekonomik zayıflığın ana nedeninin idari yolsuzluklarla birlikte yaptırımlar olduğuna inanıyor. Piyasada tavuk ve yumurta yokken en fazla füzeye sahip olmanın anlamı nedir? Sovyetler Birliği'nin iki ekonomik ayağı kilden bir nükleer dev olması ve bunun, çöküşüne neden olması herkes için bir ders değil mi? Yaşamın sıradan meseleleri üzerinde sıkı kontrol olmadan toplum neden bir nefes almasın?

Elbette bu, Devrim Muhafızları'nın ve Komutanı General Hüseyin Selami'nin mantığı değil. Selami devrimi ihraç etmekle övünerek şöyle diyor; “Zaman geçtikçe devrimin coğrafyası genişliyor ve düşmanların nefes alma alanı daralıyor. Güçlerimiz devrimci bir ruhla gücünü artırarak güç dengesini bozmaya çalışmayı öğrendi, bu da düşmanları yenmenin bir unsuru haline geldi. Aksa Tufanı, İsrail'in erken çöküşünün ilk aşamasıdır." Eski dışişleri bakanı Muhammed Cevad Zarif'in de itiraf ettiği gibi, Devrim Muhafızları'nın istediği ve ısrar ettiği şey "diplomasinin sahanın hizmetinde çalışmasıdır", sahanın diplomasinin hizmetinde çalışması değil. Bu konuda Hamaney'in odaklandığı örnek, merhum şair Muhammed Taki Bahar'ın en sevdiği şiirinin şu mısralarıdır: “Çivi sağlamlığı ve kararlılığı ile insanlığa örnek olmayı hak eder. Ne zaman kafasını ezmeye çalışsalar, o yerinde kalır ve sabitleşir."

Ancak Brookings Enstitüsü'nden Susan Maloney'e göre, İran'ın stratejisinin bir parçası olan dışarıdaki huzursuzluk ve krizlerden yararlanmak, ülke içinde kaosu engellemiyor. İran asıllı Amerikalı Uzman Karim Sadjadpour, "İran rejiminin 43 yıl boyunca hiçbir zaman şu an olduğundan daha zayıf görünmediğine" inanıyor. Küresel Değişim Enstitüsü'nden Kasra Aarabi ise "İran'daki ruh halinin devrimci olduğunu ve yetkililerin protestocuları bastırabileceğini ancak devrimci ruh halini bastıramayacağını" belirtiyor.

Pezeşkiyan’ın cumhurbaşkanlığı ne anlama gelirse gelsin, iktidar ve güç Dini Lider'in elinde ve Cumhurbaşkanı da Dini Lider’in çatısı altında çalışacağını açıkladığı için köklü değişim seçim sonuçlarının dahilinde değil. Bölünme artık " spiritüalist militan bilimsel birlik" ile “ruhani militan alimler birliği arasındaki farkla sembolize edilmiyor. Kırk yıllık devrim, iktidar ve mollaları Hüseyniyatlar yerine devlet makamlarında görmenin ardından, toplum rejimden farklı hale geldi. Uzmanlar toplumun çoğulcu, dinamik ve karmaşık olduğunu söylüyor. Rejim ise tek taraflı, katı ve karmaşık. Tehran Times'ın genel yayın yönetmeni Muhammed Sarfi, "Reformist ile muhafazakâr arasındaki ayrım artık gerçeği yansıtmıyor" diyor. Buradaki ironi şu ki, halk rejimi, dini söylemin dışında var haliyle anlamaya başlarken, rejim ve onun içindeki akımlar, halkı anlayamıyor.

*Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.



Trump, İsrail'deki ‘Bağımsızlık Günü’ kutlamalarına katılmayacak ve kendisine verilen özel ödülü almayacak

Trump, Beyaz Saray'daki Oval Ofis'in önünde basın mensuplarıyla konuşurken (AFP)
Trump, Beyaz Saray'daki Oval Ofis'in önünde basın mensuplarıyla konuşurken (AFP)
TT

Trump, İsrail'deki ‘Bağımsızlık Günü’ kutlamalarına katılmayacak ve kendisine verilen özel ödülü almayacak

Trump, Beyaz Saray'daki Oval Ofis'in önünde basın mensuplarıyla konuşurken (AFP)
Trump, Beyaz Saray'daki Oval Ofis'in önünde basın mensuplarıyla konuşurken (AFP)

İsrail basını dün, ABD Başkanı Donald Trump'ın İsrail'in 78. Bağımsızlık Günü (Yom Ha'atzmaut) kutlamalarına katılmayacağını, hatta videolu mesajla bile yer almayacağını ve İran ile ateşkesin zamanlaması nedeniyle kendisine layık görülen ‘İsrail Ödülü’nü (Israel Prize) almak için ödül törenine de katılmayacağını bildirdi.

Ayrıca torunlarıyla birlikte Trump’a saygı gösterisi olarak şarkı söylemesi planlanan ünlü İsrailli sanatçı Noa Kirel'in konseri de ertelendi.

İsrail gazetesi Yediot Aharonot, Trump'ın Bağımsızlık Günü kutlamalarında İsrail'e gelmeyeceğini ve ödülün daha sonra, buraya geldiğinde kendisine verilmesinin kararlaştırıldığını bildirdi.

Yediot Aharonot'a göre Beyaz Saray'dan resmi bir açıklama gelmemiş olsa da Trump'ın İsrail'e gelmeyeceği biliniyor. Ancak Tel Aviv'de, İran ile ateşkesin 21 Nisan'da sona ereceği ve törenin 22 Nisan'da düzenleneceği göz önüne alındığında, Trump'ın gelme ihtimalinin sıfıra yakın olduğu biliniyor.

İsrailli yetkililer, Trump'ın kendisine verilen ‘İsrail Ödülü’ törenine katılmasını umuyorlardı. Çünkü Trump, bu ödülü alan ilk İsrailli olmayan lider olacaktı.

Yediot Aharonot gazetesi, Trump'ın ödüle layık görüldüğünü bir video kaydı ile duyurulacağını, ancak ödülün takdiminin, Trump'ın daha sonra İsrail'e geldiğinde onuruna düzenlenecek özel bir törene erteleneceğini bildirdi.

İsrail, 22 Nisan’da, Filistin halkı için ‘Nekbe’ (büyük felaket) olarak adlandırılan ‘Bağımsızlık Günü’nü kutlayacak ve bu sırada İsrail'in en prestijli ödülü olan ‘İsrail Ödülü’ töreni düzenlenecek. Filistinliler, her yıl 15 Mayıs'ta ‘Nekbe (Büyük Felaket) Günü’nü anıyor.

sdfv
ABD Başkanı Donald Trump, İsrail parlamentosu Knesset'te İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile konuşurken (Arşiv - AFP)

İsrail Ödülü Komitesi, geçtiğimiz aralık ayında, Trump’ın ‘antisemitizmle mücadeledeki çabaları, kaçırılanların İsrail'e geri dönüşünün sağlanmasına katkısı, Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıma ve ABD’nin Tel Aviv Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararı, İsrail'in kendini savunma hakkına verdiği sarsılmaz destek ve İran'ın nükleer tehdidi gibi karmaşık güvenlik sorunlarıyla yüzleşme çabaları’ nedeniyle Trump'a ‘Yahudi halkına yaptığı eşsiz katkı’ kategorisinde en üst düzey resmi ödülü verme kararı aldı.

İsrail Eğitim Bakanı Yoav Kisch, Trump'ı arayarak ‘İsrail tarafından verilen en yüksek sivil ve kültürel nişan’ olan ödülün kendisine verilmesi kararı iletti. Kisch’e teşekkür eden Trump, ödülü almak için gelmeyi ciddi olarak düşüneceğini söyledi.

Başbakan Netanyahu ise o dönemde yaptığı bir açıklamada, “Gelenekleri bozup, İsrail'in güvenliğini ve Yahudi halkının konumunu ve kimliğini güçlendirmeye katkılarından dolayı Trump'a İsrail Ödülü'nü vermeye karar verdik. Bu ödülü daha önce hiçbir İsrailli olmayan kişiye vermemiştik. Bu ödül, İsraillilerin ona duyduğu takdiri yansıtıyor ve bir teşekkür ve minnettarlık ifadesidir” yorumunda bulundu.

Trump'ın ödülü almak üzere İsrail’e gelmemesi üzerine, savaşın yeniden başlaması ihtimaline karşı ödül töreninin önceden kaydedilmesi kararı alındı. Aksi takdirde, törenin seyirci katılımıyla gerçekleştirilmesi ve canlı yayınlanması mümkün olmayabilirdi. İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog ve Knesset Başkanı Amir Ohana'nın banttan yayınlanacak törene katılması bekleniyor. Törende sadece Kish bir konuşma yapacak. Başbakan Netanyahu’nun geçtiğimiz yıl olduğu gibi törene katılmaması bekleniyor.

Yediot Aharonot gazetesi, İsrail'de kaydedilen bilgilere göre Trump'ın gelmeme kararının bazı nedenleri olduğunu belirtti. Bunlardan biri ABD'de İsrail'e yaptığı ziyaretle ilgili eleştirilere maruz kalma endişesi. Diğeri ise iki haftalık ateşkesin son günü olması nedeniyle, bu durum onun için bir güvenlik riski oluşturabileceği endişesi.

Trump'ın aksine, ‘bağımsızlık’ kutlamaları için İsrail'e gelecek olan Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei, Ulaştırma Bakanı Miri Regev tarafından da meşaleyi yakmak üzere seçildi. İran ile ateşkes ilan edilmeden önce gelmesi kararlaştırılan Milei'nin, 18 Nisan Cumartesi günü İsrail'e inmesi bekleniyor.

fbvf
Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei, Kudüs'e yaptığı ziyaret sırasında, 6 Şubat 2024 (AP)

Öte yandan Yediot Aharonot gazetesine göre Milei, ‘İsrail’in 78. Bağımsızlık Günü kutlamalarının en önemli etkinliği’ olan Arjantin'in Kudüs'teki büyükelçiliğinin açılışını yapmak üzere İsrail'e geliyor.

Milei geçtiğimiz yıl, bu yıl ülkesinin İsrail Büyükelçiliğini Kudüs'e taşıyacağını açıklamıştı, ancak İsrail televizyonu Kanal 12, bu yılın başlarında tırmanan diplomatik kriz nedeniyle Arjantin'in bu kararı dondurduğunu bildirdi.

Kanal 12, ismini vermediği İsrailli siyasi kaynaklara dayandırdığı haberinde, dondurma kararının, İsrailli bir şirketin (İngiliz yönetimi altında bulunan ve Arjantin'in hak iddia ettiği) Falkland Adaları yakınlarındaki tartışmalı bir deniz bölgesinde yürüttüğü petrol arama faaliyetleri nedeniyle İsrail ile Arjantin arasındaki ilişkilerde yaşanan gerginliğin sonucu olduğunu aktardı. Buenos Aires, bunu egemenliğine bir saldırı olarak görüyor.


‘Başarısız devşirme girişimi’, yeni Mossad Direktörü’nün yüzüne patladı

TT

‘Başarısız devşirme girişimi’, yeni Mossad Direktörü’nün yüzüne patladı

‘Başarısız devşirme girişimi’, yeni Mossad Direktörü’nün yüzüne patladı

İsrailli bir gencin dört yıl önce ortaya çıkan başarısız devşirme girişimi, girişimin sorumlusu olan ve kısa süre önce Mossad Direktörlüğü’ne atanan Roman Goffman’ın karşısına yeniden çıktı. Olay, Goffman’ın İsrail’in en önemli güvenlik kurumlarından birinin başına getirilmesinin resmen onaylanmasından yalnızca iki gün sonra gündeme geldi.

Söz konusu girişimin merkezindeki isim olan genç Ori Elmakayes, bir İsrail kuruluşuyla birlikte dün İsrail Yüksek Mahkemesi’ne başvurarak Goffman’ın atamasının iptal edilmesini talep etti. Başvuruda, ‘yeni direktörün performansında kusurlar bulunduğu’ iddiasına yer verildi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ofisinden pazar akşamı yapılan açıklamada, Goffman’ın üst düzey atamalardan sorumlu ve Grunis Komitesi olarak bilinen kurulun onayının ardından haziran ayı başında Mossad’ın başına geçeceği duyuruldu. Goffman halihazırda başbakanın askeri sekreteri olarak görev yapıyor.

2022 yılında, henüz 17 yaşındayken Goffman’ın onayıyla görevlendirilen ve ardından gözaltına alınarak tutuklanan Elmakayes, Hükümette Dürüstlük Hareketi ile birlikte Yüksek Mahkeme’ye sunduğu dilekçede Goffman’ı sorumsuzluk ve güvenilmezlikle suçladı.

Goffman’ın, İsrail’in kuzey bölgesinde 210. Tümen komutanı olduğu dönemde, sosyal medya ve Arapça konusundaki yetkinliği nedeniyle söz konusu İsrailli genci Arap dünyasında ‘güvenlik’ faaliyetleri yürütmek üzere görevlendirdiği belirtildi.

dfvbfgr
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, önümüzdeki haziran ayında Mossad Direktörlüğü’nü devralacak olan Roman Goffman ile tokalaşıyor. (İsrail hükümeti medya ofisi)

Goffman’ın, ‘yeteneklerinden yararlanmak’ amacıyla Elmakayes’i devşirmeye karar verdiği, kendisine gizli bilgi ve belgeler sızdırdığı ve bunları internet ortamında yaymasını istediği belirtildi. Bu içeriklerin, siyasi figürler ve Arap hükümetlerine karşı kışkırtma yapmak, fitne çıkarmak ve itibarsızlaştırma amacı taşıdığı ifade edildi.

Skandalın ortaya çıkışı

İstihbarat birimlerinin 2024 yılının başında bu skandalı ortaya çıkarmasının ardından genç, ‘gizli güvenlik belgelerini çalma’ suçlamasıyla tutuklandı. Elmakayes’in İsrail yargısına sunduğu dava dilekçesine göre, sorgusu İsrail istihbaratı tarafından ‘işkence altında’ gerçekleştirildi.

Elmakayes, söz konusu materyalleri orduda görevli üst düzey bir subaydan aldığını söylediğinde kendisine inanılmadı. Hatta Goffman’ın adını vermesine rağmen bu kişiyle herhangi bir bağlantı olduğu reddedildi. Genç 44 gün boyunca tutuklu kaldı ve hakkında casusluk suçlamasıyla iddianame hazırlandı. Daha sonra bir buçuk yıl süreyle ev hapsine alındı. Ancak savunma avukatlarının çabaları sonucu masumiyeti kanıtlandı ve hakkındaki iddianame düşürüldü.

fbfb
Roman Goffman, 22 Ekim’de Kudüs’e yaptığı ziyaret sırasında ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance’u dinliyor. (AFP)

Elmakayes ile Hükümette Dürüstlük Hareketi tarafından sunulan başvuruda, özellikle bu olaya odaklanıldı. Avukatlar, merkezinde Goffman’ın yer aldığı davanın ayrıntılarını ortaya koyarak onun dürüstlüğüne gölge düşüren unsurlara dikkat çekti. Şarku’l Avsat’ın Yedioth Ahronoth’tan aktardığına göre, Goffman hakkında ‘güvenilmezlik, sorumluluktan kaçma, İsrail ordusuna bağlı soruşturmada gerçeği söylememe, gencin tutukluluğu ve yargılanması sürecinde sessiz kalma, sorumluluk üstlenmeme, herhangi bir suç işlememiş bir küçüğe kötü muamele ve güvenilirlik eksikliği’ gibi suçlamalar yer aldı. Başvuruda ayrıca, Goffman’ın atamasının dondurulması için ihtiyati tedbir kararı alınması talep edildi.

Oylamada yaşanan sorunlar

Goffman’ın atanmasına onay verilmesi, Netanyahu’nun geçtiğimiz aralık ayında kendisini Mossad Direktörlüğü’ne aday göstermesinden yaklaşık dört ay sonra ve üst düzey atamalardan sorumlu Grunis Komitesi’nin oylamasıyla gerçekleşti.

Avukatlar, Elmakayes dosyasına ek olarak, atama kararının ciddi maddi çelişkiler, gerekli bilgilerin eksikliği ve hukuka aykırı bir yöntemle alındığını savundu.

Başvuruda ayrıca, üst düzey atamalar için danışma komitesinin başkanı ve emekli Yüksek Mahkeme Başkanı Asher Grunis’in görüşlerine de yer verildi. Grunis’in, ‘dürüstlüğündeki kusurlar nedeniyle Goffman’ın Mossad Direktörlüğü’ne atanmasının uygun olmadığı’ yönünde değerlendirme yaptığı vurgulandı.

fevfde
Kudüs’teki İsrail Yüksek Mahkemesi’nin duruşmalarından biri (Reuters)

Başvuruda, atamayı onaylayan komite üyelerinin sunduğu veriler ile azınlık görüşünü dile getiren Asher Grunis’in değerlendirmesi arasında temel çelişkiler bulunduğu öne sürüldü. Dilekçede ayrıca, güvenlik sınıflandırması gerekçesiyle iki komite üyesinin gizli belgelere erişiminin engellendiği, buna karşın bu belgelerin komite başkanı Grunis ve diğer üye Daniel Hershkovitz’e sunulduğu belirtildi.

Bu çerçevede başvuru sahipleri, komite üyelerinin yarısının gizli materyalleri inceleyemediğini, bu nedenle söz konusu üyelerin görüşlerine herhangi bir ağırlık verilmemesi gerektiğini savundu.

Komitenin atamayı 3’e karşı 1 oyla kabul ettiği, ancak Grunis’in karşı oy gerekçesinde Goffman’ın Elmakayes dosyasındaki rolünü ‘son derece ciddi bir ahlaki kusur’ olarak nitelendirdiği ve Mossad Direktörlüğü’ne atanmasının ‘uygunsuz’ olduğunu ifade ettiği aktarıldı.

Hükümette Dürüstlük Hareketi ise yaptığı açıklamada, ‘komite çoğunluğunun kararındaki ciddi kusurlar ve adayın dürüstlüğüne ilişkin komite başkanının değerlendirmelerine rağmen atamanın onaylanmasının makul olmaması’ gerekçesiyle mahkemeden atamanın iptali ve üst düzey atamalar danışma komitesinin kararının geçersiz sayılmasını talep etti.

Goffman’ın ordu kökenli olarak Mossad’a gelmesinin kurum içinde geniş çaplı mesleki itirazlara yol açtığı, bunun nedeninin istihbarat alanındaki deneyim eksikliği olduğu ifade edildi. Mevcut Mossad Direktörü David Barnea’nın, Elmakayes vakasını Mossad gibi hassas bir yapı için tehlikeli bir gösterge olarak değerlendirdiği aktarıldı. Elmakayes’ın ise teşkilat mensuplarına hitaben, “17 yaşındaki bir genci yüzüstü bırakan, sizi de yüzüstü bırakır” ifadesini kullandığı belirtildi.


İran'ın ABD ile normalleşmeye bakışı ve mümkün olanın sınırları

Tahran'da, ABD ve İsrail karşıtı bir duvar resminin önünden geçen bir kadın, 8 Nisan 2026 (AFP)
Tahran'da, ABD ve İsrail karşıtı bir duvar resminin önünden geçen bir kadın, 8 Nisan 2026 (AFP)
TT

İran'ın ABD ile normalleşmeye bakışı ve mümkün olanın sınırları

Tahran'da, ABD ve İsrail karşıtı bir duvar resminin önünden geçen bir kadın, 8 Nisan 2026 (AFP)
Tahran'da, ABD ve İsrail karşıtı bir duvar resminin önünden geçen bir kadın, 8 Nisan 2026 (AFP)

Alex Vatanka

Muhammed Cevad Zarif’in Foreign Affairs dergisinde yayınlanan son makalesi, sadece içeriği bakımından değil, zamanı ve seçtiği platform sebebiyle de tartışma yarattı. Zarif, İran'ı savaş zamanında sergilediği direnişi, savaşı uzatmak için değil, ABD ile kalıcı bir uzlaşmaya dönüştürmek için bir yatırım olarak değerlendirmeye çağırdı. Zarif’e göre bu uzlaşının temeli de nükleer dosyaya kısıtlamalar getirilmesi karşılığında yaptırımların kaldırılması, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması, saldırmazlık anlaşmasının imzalanması ve hatta gelecekte ABD şirketleriyle ekonomik etkileşime kapıların açılması yatıyor.

Ancak Tahran'daki katı muhalifler, bu öneriyi en başından itibaren sorguladılar ve bunu ‘stratejik bir esneklik göstergesi değil, hâlâ savaş halinde oldukları bir düşmanla pazarlığa girişmek için bir fırsatçılık’ olarak değerlendirdiler. Bazı çevrelerde tepki oldukça şiddetli oldu. Zarif'i zayıf olmakla suçladılar. Trump’a itibarını koruyacak bir çıkış yolu sağladığını iddia ettiler ve bazı durumlarda açıkça ölüm tehditlerine kadar varıldı. Hatta en önde gelen eleştirmenlerinden biri, açıklamalarından geri adım atması için birkaç günü kaldığını, aksi takdirde evinin önünde öfkeli bir kalabalığın karşısına çıkacağını söyledi.

İlk bakışta bu fırtına, İran rejimi hakkındaki geleneksel imajı doğruluyor gibi görünebilir. Zira İran rejimi, bir yandan halen devlet yönetimi dilinde düşünen pragmatik diplomatlar, diğer yandan ise ‘direniş’ dilinden başka bir şey bilmeyen ideolojik katı muhafazakarlar arasında bölünmüş bir rejim. Ancak İslamabad'a ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance ile görüşmek üzere gönderilen İran heyetinin yapısı, durumun çok daha karmaşık olduğunu gösteriyor.

Heyeti, marjinal konumdaki ılımlı diplomatlardan biri yerine, Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ve Dışişleri Bakanı Abbas İrağci başkanlık etti; raporlara göre, ekonomi, güvenlik ve siyaset alanlarında uzmanlaşmış yaklaşık yetmiş kişiden oluşuyordu. Bu, baskı altında kararlarını doğaçlama alan dağınık bir devletin görüntüsü değil, daha çok rejimin kurumları tarafından onaylanan ve İslam Cumhuriyeti'nin çeşitli kollarının, Tahran'ın kabul edebileceği şartlarda bir anlaşmaya varmanın mümkün olup olmadığını test etmek için katıldığı bir çabaya benziyor.

Bu fark önemli. Kısa vadede asıl soru, İran rejimi içindeki bazı kesimlerin savaşı sona erdirmek isteyip istemediği değil. Mevcut tüm veriler, çoğunun bunu istediğini gösteriyor. Aslında asıl soru, çatışmaya hızlı bir son verme isteğinin, Zarif’in tasarladığı türden Washington ile kalıcı bir barışı kabul etmeye kadar uzanıp uzanmadığında yatıyor. Bu noktada, cevap daha belirsiz hale geliyor.

Asıl soru, çatışmaya hızlı bir son verme isteğinin, Zarif’in tasarladığı türden Washington ile kalıcı bir barışı kabul etmeye kadar uzanıp uzanmadığında yatıyor. Bu noktada, cevap daha belirsiz hale geliyor.

Bir bakıma, Zarif’in makalesi, son derece gergin bir jeopolitik ortamda uzlaşmanın anlamını yeniden tanımlamaya çalıştığı için önem kazandı. Makale, İran’ı eleştiren bir bakış açısıyla ya da Batı’nın yanında yer almayı savunan bir bakış açısıyla yazılmamıştı. Makaleyi kurumun içinden, İran’ın güçlü bir konumdan müzakere etmesine imkan verecek kadar direniş gösterdiğini düşünen bir bakış açısıyla yazdı.

 Onun görüşüne göre, barış anlaşması bir teslimiyet değil, savaş sırasında elde edilen kazanımların meyvesi olacak. Bu yüzden makale tüm bu tartışmaları uyandırdı. Zarif, İran’ın zayıf konumundan hareketle taviz verilmesini savunmuş olsaydı, onu görmezden gelmek ya da naiflikle suçlamak kolay olurdu.

Onu eleştirenlerin gözünde tehlikeli kılan şey ise, üstünlük konumunda olduğunu iddia ettiği bir noktadan hareketle diplomasiye çağrıda bulunmasıydı. Burada, savaş döneminin sertlik yanlılarının temel duygusal ve siyasi dayanaklarından biri olan, direnişin stratejinin kendisi olarak kalması gerektiği, yani her zaman bir amaç olarak kalması ve başka bir stratejiye yol açan bir araca dönüşmemesi gerektiği fikrine değinildi.

fdv
İran'ın eski Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, Rusya'nın Moskova kentinde, 30 Aralık 2019 (Reuters)

Ancak bu saldırı dalgası, ideolojik öfkeden daha derin bir şeyi de ortaya çıkardı. Tahran’daki diplomasinin sadece içerikle değil, aynı zamanda iktidarla da ilgili olduğunu gösterdi. Sinyalleri gönderme hakkı kimde? Hangi yetkiyle? Kimin adına? Zarif'in kaleme aldığı makale, elit kesim içindeki düşünce akımlarından birini yansıtıyor olabilir, ancak makaleyi dış politika elitlerine yönelik Amerikan dergisi Foreign Affairs'ta yayınladığında, İran’ın mesajlarını iletmek için tercih ettiği resmi kanalların dışına da çıkmış oldu.

Böylece makale, onaylanmış resmi bir tutum gibi değil rejimin bundan sonra ne yapması gerektiğine dair tartışmaya bir müdahale gibi göründü. Savaş zamanında şüphelerin hâkim olduğu bir rejimde, bu tek başına şiddetli bir tepkiyi tetiklemek için yeterliydi.

Bu saldırı dalgası, ideolojik öfkeden çok daha derin bir gerçeği ortaya çıkardı. Tahran’daki diplomasinin sadece içeriğe değil, aynı zamanda iktidara da bağlı olduğunu gösterdi. Sinyalleri gönderme hakkı kimde? Hangi yetkiyle? Kimin adına?

İslamabad’da yaşananlar, rejimin müzakereden kaçınmadığını, aksine tam tersinin doğru olduğunu ortaya koyuyor. Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre Tahran sembolik bir heyet göndermedi. Muhammed Bakır Kalibaf'ı gönderdi ve bu adamın geçmişi hiç de önemsiz değil. Zarif’in muadili değil, DMO’nun eski bir komutanı ve güvenlik devletine ya da bazen ‘derin devlet’ olarak tanımlanan yapıya ait bir şahsiyet.

İşte bu noktada İran dışındaki pek çok gözlemci, Tahran’ı yanlış anlıyor. Çoğu zaman, kamuoyundaki gürültü ile fiili karar alma mekanizmasını birbirine karıştırıyorlar. İran, doğası gereği gürültücü ya da belki de bunu kasten yapıyor. Çünkü ülke, birbiriyle rekabet eden kurumları, çatışan kişilikleri, ideolojik projelerin sahiplerini ve genellikle birbirinden oldukça farklı dillerde konuşan medya sistemlerini barındırıyor. Ancak rejim, savaş ve barış meselelerinde, üst düzey liderlik hangi yolu izleyeceğine karar verdiğinde, tarihi olarak tartışma alanını daraltma yeteneği sergiliyor. Açık tartışma, ne kadar sert veya kaba olursa olsun, mutlaka stratejik bir kaos olduğu anlamına gelmez. Çoğu zaman ‘tepkileri test etmek, izin verilen sınırları çizmek, muhalifleri sindirmek ve nihai karar verilene kadar bir miktar belirsizlik yaratmak’ gibi belirli bir işlevi yerine getirir.

İran, doğası gereği gürültücü ya da belki de bunu kasten yapıyor. Ancak rejim, savaş ve barış meselelerinde, üst düzey liderlik hangi yolu izleyeceğine karar verdiğinde, tarihi olarak tartışma alanını daraltma yeteneği sergiliyor.

Dolayısıyla Zarif’in Foreign Affairs dergisindeki makalesinde ortaya koyduğu mesaj ile İslamabad’daki başarısız olan müzakereler arasındaki çelişkiyi abartmamak gerekir. Zira Zarif’in makalesi, barış isteyen bir kesim ile sonsuz bir savaş isteyen başka bir kesimin varlığını kanıtlamadı. Makale, yalnızca yöntem ve zamanlama konusunda, ayrıca inisiyatif alma konusunda siyasi hakka kimin sahip olduğu konusunda bir anlaşmazlık olduğunu ortaya koydu. Zarif'i eleştirenler, her ne kadar, her türlü diplomasi biçimini sonsuza dek reddediyor gibi görünseler de aslında öyle değiller. Çoğu, İran’ın eski bir dışişleri bakanının bir Amerikan dergisinde yazarak sanki barış için kabul edilebilir şartları belirleyen kişiymiş gibi görünmesini reddediyordu. Öte yandan Pakistan'a giden heyet, rejimin kendi kanatları altına alıp kontrolü altına aldığı bir diplomasi anlayışını somutlaştırıyordu.

Bununla birlikte, tehlikeli bir savaşı sona erdirecek müzakereleri kabul etmek ile Zarif’in hayal ettiği türden kalıcı bir barışı benimsemek arasında büyük bir uçurum var. İslamabad'a giden heyet, bu sınırın nerede çizilebileceğine dair ipuçları veriyor. Reuters'ın haberine göre İran heyeti, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması, yaptırımların hafifletilmesi, savaş dönemine ilişkin tazminatların ödenmesi ve İran'ın nükleer haklarının tanınması gibi taleplerle gitti. Buna karşın müzakerelere ilişkin daha geniş kapsamlı haberler, uranyum zenginleştirme, füzeler, bölgesel ittifaklar ve Hürmüz Boğazı'nın geleceği konularında hâlâ büyük bir uçurumun var olduğuna işaret ediyor. Bundan İran yönetiminin ABD ile ilişkileri derinlemesine normalleştirmeye hazır olduğu değil, İran’ın bekasını buna bağlı olduğunu düşündüğü caydırıcılık yapısından vazgeçmeden savaşı sona erdirmeye istekli olduğu sonucu çıkarılabilir.

dfvfd
Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif ve İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, Pakistan'ın başkenti İslamabad’da bir araya geldi, 11 Nisan 2026 (Reuters)

Kısa vadeli anlaşma, Tahran'da direnişin meyvelerinden biri olarak sunulabilir. Oysa sürdürülebilir barış çok daha karmaşık bir konudur. Bu, taktiksel esnekliğin yanı sıra, ABD'nin kendisine dair farklı bir bakış açısı gerektirir.

Bu hedef, Zarif’in öngörüsünden çok daha dar bir kapsama sahip. Zarif, kapsamlı bir stratejinin yeniden ayarlanmasına benzer bir şeyden bahsediyordu. Bu elbette dostluk değildi. Her iki tarafın da diğerinin varlığını kabul ettiği ve gelecekte yeni bir çatışmanın patlak verme olasılığını azaltan mekanizmalar kurduğu istikrarlı bir düzeni ima ediyordu.

İşte tam da bu noktada, rejimin en katı çevreleri direniş göstermeye başlıyor. Kısa vadeli bir anlaşma, Tahran’da direnişin meyvelerinden biri olarak pazarlanabilir. Oysa sürdürülebilir barış çok daha karmaşık bir meseledir. Taktiksel esnekliğin yanı sıra, ABD’nin kendisine dair farklı bir algı gerektirir.

Washington'ın anlaşmalara bağlı kalabileceğine, gerilimin azaltılmasının mevcut krizi aşabileceğine ve İslam Cumhuriyeti'nin meşruiyetinin, baş düşmanı ile aralarındaki bir arada yaşama kurallarını düzenlemek için müzakere edilmiş ve ilan edilmiş bir mutabakatın zarar görmeyeceğine dair bir inanç gerektirir. Bunların hepsi, İslamabad'da bir diplomatik kanalın yeniden açılmasından çok daha ağır yüklerdir.

İhtiyatlılığa iten bir başka yapısal neden daha var. O da savaş. Savaş, rejimin barışa en az güvenen kesiminin konumunu güçlendirdi. Güvenlik kurumları ve onlarla ittifak halindeki siyasi güçler, savaşın maliyeti katlanılamaz hale geldiğinde ya da güç kartlarını somut kazanımlara dönüştürmek zorunlu hale geldiğinde müzakereyi kabul edebilirler. Ancak kalıcı barış başka bir mesele. Bu durum, İran rejimi içindeki güç dengelerinin yeniden dağılımına yol açarak diplomatların, ekonomistlerin ve teknik uzmanların önemini artırabilir ve gücünü sürekli çatışmadan alan kurumların tekelini zayıflatabilir. Ayrıca, içerde yeni toplumsal beklentilerin önünü açarken o eski ‘İran, içerde gevşemeye başlamadan dış ilişkilerini normalleştirebilir mi?’ sorusunu yeniden gündeme getirir. Ritmi ayarlanmış bir gerginlik üzerine kurulu bir rejim için bu, teknik bir mesele değil, varlığının özünü ilgilendiren bir konudur.

Dolayısıyla, Zarif’in makalesinden Tahran’ın umutsuz bir şekilde bölünmüş olduğu sonucuna varılamaz. Muhtemelen rejim, tüm bu gürültünün ima ettiğinden daha sağlam olsa da sınırlı bir hedef etrafında birleşmiş durumda. Pakistan'a giden heyet, İran'ın siyasi, diplomatik ve güvenlik kurumlarının, görüşmelerin maliyetli bir savaşı sona erdirmeye yardımcı olabileceğini düşündükleri zaman tek bir tutum etrafında birleşebildiklerini gösterdi. Ancak bu heyet, Zarif'in ortaya attığı ABD ile kalıcı barış gibi daha geniş kapsamlı bir fikri benimsemeye hazır olduklarını göstermedi. İşte burada, şu anda ortaya çıkan ayrım çizgisi belirginleşiyor. Tahran bir anlaşmayı hayal edebiliyor olabilir, ancak kalıcı bir barışı hayalini kurmak hala çok zor.