Liderlik ve öncülükten yoksun, çalkantılı bir uluslararası sistem

Devletler stratejik karar vermekten kaçınacak, önemsiz taktiksel hamleleri tercih edecekler ve bu da geçiş süresini uzatacak

Gazze'deki olaylar dünyanın dikkatini çekmeye devam ediyor (AFP)
Gazze'deki olaylar dünyanın dikkatini çekmeye devam ediyor (AFP)
TT

Liderlik ve öncülükten yoksun, çalkantılı bir uluslararası sistem

Gazze'deki olaylar dünyanın dikkatini çekmeye devam ediyor (AFP)
Gazze'deki olaylar dünyanın dikkatini çekmeye devam ediyor (AFP)

Nebil Fehmi

Haftalardır yazılarımda, uluslararası siyasi arenaya hakim olan kayboluş ve kavrayamama halini ele alıyorum ve bununla ilgili fikirleri doğrudan Ortadoğu ile ilgili başkalarının takip etmesi konusunda kararlıydım. Halen de Ortadoğu'nun kavram ve koşullarına değinmek niyetindeyim ama olaylar beni Gazze Şeridi'ne ve üçlü girişime çekti. Bu nedenle bugün uluslararası durumla ilgili ve liderlik ile öncülüğün temsil ettiği belirli ve önemli bir konuya odaklanmaya karar verdim.

Temmuz ayının başında, bilimsel ve entelektüel açıdan öne çıkan Qinghao Üniversitesi'nin “İşbirliği ve Toplu Çalışma” başlığı altında düzenlediği “Uluslararası Barış Konferansı”na katılmak üzere Pekin'i ziyaret ettim. 2024 versiyonu, konferansın 15’incisiydi ve aralarında eski Fransız ve Japon başbakanları de Villepin ve Ho Taiyama'nın da bulunduğu çok sayıda mevcut ve eski karar alıcı ve politikacı katılmıştı. Buna ilaveten, Avustralya ve Hindistan'ın eski dışişleri bakanları ile Mısır'ın eski dışişleri bakanı olarak ben davet edilmiştim. Konferansın açılışını Çin Devlet Başkanı Yardımcısı yaptı ve uluslararası ilişkiler alanından çok sayıda analist ve araştırmacı katılmıştı.

İki oturumda konuşmacı olarak geleceğe yönelik fikir ve görüşlerle katkıda bulunmam istendi. Bu oturumlardan ilki Gazze'deki olaylar ışığında Ortadoğu'daki durum ve ateşkes ile ilgili olası düzenlemeler hakkındaydı. İkinci oturumsa, gelişmekte olan veya geçmişte Bağlantısızlar Hareketi’nden olan Güney ülkelerinin, kutupluluk, tek kutupluluk, çok kutupluluk ve uluslararası ilişkilerin gidişatını istikrara doğru yönlendirebilecek belirleyici kutupların bulunmadığı kutupsuzluk arasında gidip gelen çağdaş uluslararası sistem hakkındaki bakış açısını sunmakla ilgiliydi.

Konuştuğum oturumlardan ve katılımcı olarak takip ettiğim diğer oturumlardan, uluslararası çalkantının güvenle yorum yapma ve teori sunma konusunda yoğun bir coşku yarattığını ve bunu körüklediğini anladım. Genel kaos ve kavrayamama hali bir bakış açısının diğerine tercih edilmesini engellediğinden, tüm olasılıklar ve senaryolar mümkün ve mevcut olduğundan, belirli bir öneriyi üstün kılan net bir kanıt veya gösterge bulunmadığından, her katılımcının hesap verme konusunda endişelenmeden bu konuda yaratıcı olabileceği geniş bir alan bulunduğunu gördüm.

Takip ettiklerime karşı ilk tepkimin bencil ve kişisel olduğunu gizlemiyorum. Uluslararası durumun doğası ve gelecekteki yönelimi hakkındaki belirsizliği ve kafa karışıklığımı paylaşan birçok uzman ve şahsiyetin olması beni mutlu etti. Önemli, zengin ve çok incelikli katkılar ve konuşmalar dinledim, ancak çoğunda geleceğe dair bir yönü diğerine tercih eden belirli bir bakış açısına rastlamadım.

Katılımcıların düşünceleriyle, nezaketleriyle, teorileriyle bizlere zevk verdiklerini ve bunları oldukça detaylandırdıklarını söylemek abartı ya da haksızlık olmaz. Bunun nedeni, gelecek olana ilişkin belirli görüş ve beklentilerin bir olasılığı diğerine tercih edecek şekilde sunulması riskinden kaçınmak olabilir. Bu ise, bu seviyedeki bir katılım, yaratıcı fikirleri, siyasi varlıkları ve kişisel “karizmalarıyla” tanınan bazı siyasi figürler için alışılmadık bir durumdu.

Ayrıca mevcut çalkantılı aşamanın, çelişkili pozisyonların ve çifte standartların bizi uluslararası parçalanmanın eşiğine getirdiğine dair yaygın kanaatle birlikte, oturumlar sırasındaki diyaloglardan ve hatta bu diyalogları yöneten moderatörlerin performanslarından belirli yanıtlar alma konusunda gerçek bir istek ve büyük bir tutku olduğunu da fark ettim. Zira özellikle büyük ülkeler arasında askeri çatışma olasılığının artması veya kontrolsüz bölgesel çatışmaların çokluğu göz önüne alındığında, pek çok uluslararası konunun entegre ve küresel bir şekilde ele alınması gerektiği, bireysel işlemlerle veya küresel kutuplaşmayla ele alınmaya uygun olmadığı yönündeki kanaatin hakim olduğu ve yaygınlaştığı bir dönemden geçiyoruz.

Ayrıca katılımcılar arasında çalkantı ve kavrayamama aşamasının zaman alacağına ve istikrara kavuşmadan önce yayılacağına dair genel bir kanaat olduğunu da hissettim. Keza çatışma ve savaş, hatta barış ve doğal rekabet durumunda uluslararası ilişkileri düzenlemeye yönelik bir çerçeve olarak dünyanın üzerinde uzlaştığı ilke ve uygulamalar üreteceği de düşünülüyor. Bu da ülkelerin ve toplumların temel stratejik kararlar almaktan kaçınarak önemsiz taktiksel hamleleri tercih etmelerini muhtemel kılıyor. Bu ise yeni uluslararası sistemde çalkantı aşamasından denge ve istikrar durumuna geçiş sürecini uzatıyor.

Konferansta edindiğim üçüncü gözleme gelince, ki bu belki de hepsinden önemlisi ve kavrayamama, çalkantı aşamasının doğal bir gereği olabilir; o da organizatörlerin ve katılımcıların özellikle bölgesel ve uluslararası düzeyde mevcut aşamanın liderliğini üstlenecek ülkeler ve kişilikler hakkındaki ısrarlı sorularıydı. Soru, son on yılda liberal rejimler ile merkezci rejimler arasında veya daha genel anlamda demokratik ve otokratik ülkeler arasında hüküm süren çelişkiyi dikkate almaksızın, reel politika perspektifine dayanıyordu.

Ortadoğu ile ilgili oturumda bana Gazze savaşı sonrası aşama ve Gazze’yi kimin yönetip idare edeceği, Filistin arenasını, Hamas hareketinin mi yoksa Filistin Otoritesi’nin mi, dolayısıyla suikastta uğramadan önce Heniyye yoksa Sinvar ya da Ebu Mazen, Barguti, Dahlan, el-Kadva veya diğerlerinin mi yönettiği soruları defalarca soruldu.

Sorular Filistin arenasının ötesine geçerek Arap dünyasının geneline uzandı. Arap dünyasında liderliğin, köklü geleneklere ve deneyimlere sahip eski, geleneksel Arap ülkeleri olan Mısır, Irak, Suriye ve Suudi Arabistan'a mı yoksa daha yeni, daha genç, dinamik ve son derece hareketli olan BAE ve Katar’a mı ait olduğu da soruldu. Sohbetlerde bölgedeki yeni nesil liderler arasında öne çıkan isimlere bile değinildi.

Liderliğe ilişkin aynı soru, aynı ısrarla, uluslararası sistem ile ilgili oturumda da bana ve diğerlerine yöneltildi. Cevaplarda askeri değer ve güç bir yana bırakılırsa, Güney ülkeleri arasında küresel liderlik konumuna geçmeye uygun ve yeterli olarak gördüğümüz ülkelere odaklanıldı. Hatta Brezilya, Hindistan gibi bazı ülkelerin isimleri öne sürüldü.

Bu ülkelerin bazı temsilcilerinin tepkilerinin çoğu ve benim kişisel yorumlarım, bilhassa güç kullanımından veya güç kullanma tehdidinden vazgeçmeyi talep ettiğimiz onlarca yıldan sonra, 21. yüzyılda liderliğin öncelikle siyasi ve entelektüel liderlik olması ve askeri kaygı ve değere dayanmaması gerektiği gerçeğine odaklanıldı. Nitekim Brezilyalı yetkililer daha önce, ülkelerinin üyeliğinin etkinleştirilmesine yönelik çalışmalar kapsamında Güvenlik Konseyi'ne üye seçilmesi halinde Brezilya’nın Güvenlik Konseyi kararlarını veto etme hakkından feragat edeceğini belirtmişlerdi.

Şahsen bana birkaç kez, gelecekte Güvenlik Konseyi çerçevesi dışında da olsa Abdunnasır, Tito ve Nehru liderliğinde daha önce kurulan Bağlantısızlar Hareketine benzer gruplaşmalar veya liderlikler dahil, liderlik rolü oynayabilecek diğer Güney ülkeleri hakkında da sorular soruldu.

Eski Hindistan dışişleri genel sekreteri tarafından övülen cevabım şuydu; askeri gücün önemini küçümsememek gerekse de genel olarak uluslararası düzeyde ve özel olarak Güney ülkelerinden doğacak liderlik entelektüel ve uygar bir liderliğin temelini oluşturacaktır. Mesajının içeriği ve fikirleri, uluslararası düzeyde halkların istekleriyle uyumlu olacaktır. Bu liderliğin taşıyıcıları, onu başkalarına taşıma, doğduğu bölgenin yanı sıra uluslararası düzeyde tanıtma kapasitesine ve istekliliğine sahip olacaktır. Geçmişte Bağlantısızlar Hareketi ülkelerinin mesajlarının başarılı olmasının, esas olarak, belirli bir bölgesel alana odaklanmadan, genel olarak halkların istek ve arzularıyla tutarlı fikirleri benimsemelerine dayandığını da vurguladım.

Bu değerli ziyaret ve konferanstan, uluslararası çalkantı ve rahatsızlıkların düzeyi konusunda gerçekten endişe duyarak ve şimdi önünde duran tüm engellere rağmen, uluslararası entegrasyonun herkes için en iyi ve en güvenli yol olduğu yönündeki genel fikir birliğinden memnun olarak ayrıldım.

Konferansta gördüğüm büyük sanayileşmiş ülkelerde öncü bir uluslararası liderliğin yokluğuna ilişkin genel uluslararası fikir birliği beni şaşırttı. Buradan uluslararası bütünleşme teorilerine inanan ve ülkelerin gücü ve zenginlikleri farklılık gösterse de bunu destekleyen entelektüel ve uygar liderlikler arayışında, kaygı, kafa karışıklığı ve rahatsızlığın Güney ülkeleri ve liderleriyle araştırma ve etkileşim çemberini genişletmeye yönelik teşvikler olduğu konusunda iyimser bir halde ayrıldım. Çünkü bu, hele ki önümüzdeki dönemde gerçek liderliğin kısa vadede yalnızca sanayileşmiş ülkelerden doğmayacağı açıkça ortaya çıktığı için, Güney ülkelerine uluslararası koşulları etkileme ve onlara yeniden denge ve disiplin kazandırma fırsatı sunuyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
TT

Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, ülkesinin ABD ile nükleer görüşmeler sürerken dünya güçlerinin baskısına "boyun eğmeyeceğini" söyledi.

Reuters'ın haberine göre Pezeşkiyan televizyonda yayınlanan konuşmasında, "Dünya güçleri bizi boyun eğmeye zorlamak için sıraya giriyor... ama bize yarattıkları tüm sorunlara rağmen başımızı eğmeyeceğiz" ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı Donald Trump perşembe günü, İran'a iki taraf arasındaki devam eden müzakerelerde "anlamlı bir anlaşmaya" varması için 15 günlük bir ültimatom verdi, aksi takdirde "kötü sonuçlarla" karşılaşacakları uyarısında bulundu. Tahran ise uranyum zenginleştirme hakkını yineledi.

ABD'nin bölgedeki askeri yığılması devam ederken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD müttefiki olan ülkesinin Tahran'ın herhangi bir saldırısına güçlü bir şekilde karşılık vereceği konusunda uyardı.

ABD ve İran, Umman'ın arabuluculuğuyla 6 Şubat'ta dolaylı görüşmelere yeniden başladı. Salı günü Cenevre'de ikinci tur görüşmeleri gerçekleştirdikten sonra müzakerelere devam etme niyetlerini açıkladılar.

İran çarşamba günü bu müzakereleri ilerletmek için bir taslak çerçeve hazırladığını açıklarken, ABD, Tahran'a saldırmak için "birden fazla neden" olduğunu belirterek uyarı tonunu korudu.

Trump, “Yıllar içinde İran'la uygulanabilir bir anlaşmaya varmanın kolay olmadığı kanıtlandı. Uygulanabilir bir anlaşmaya varmalıyız, yoksa kötü şeyler olacak” dedi.

Şöyle devam etti: “Bir adım daha ileri gitmemiz gerekebilir, gitmeyebiliriz veya bir anlaşmaya varabiliriz. Bunu muhtemelen önümüzdeki 10 gün içinde öğreneceksiniz.” Daha sonra Trump, gazetecilere sürenin “10-15 gün” olduğunu söyledi.


İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
TT

İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)

Yunanistan Kültür Bakanlığı, Naziler tarafından kurşuna dizilen 200 komünistin son anlarına ait olduğu belirtilen fotoğrafları bir Belçikalı koleksiyoncudan almak için ön anlaşma imzaladı.

Bu fotoğrafların ülke mirası olduğunu kabul eden Atina yönetimi, anlaşmanın detaylarını açıklamadı.

Anlaşma üzerine internetteki satış ilanı yayından kaldırıldı. 

Kültür Bakanı Lina Mendoni, koleksiyoncu Tim de Craene'nin yanına giden uzmanların, fotoğrafların gerçek olduğunu tespit ettiğini cuma günü duyurdu. 

200 komünistin, 1 Mayıs 1944'te Atina'nın banliyölerinden Kesariani'de infaz edilmeden önce çekildiği bildirilen 12 fotoğraf, geçen hafta eBay'de satışa çıkarılmıştı. 

Yunanistan Kültür Bakanlığı'nın Belçika'ya gönderdiği uzmanlar, bunların 1943-1944'teki Nazi işgali sırasında Yunanistan'da görevlendirilen Alman komutanlarından Hermann Heuer'ın imzasını taşıyan 262 fotoğraflık koleksiyonun bir parçası olduğunu fark etti. 

Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)

200 komünist siyasi mahkumun Naziler tarafından kurşuna dizilmesi, o dönemin en büyük katliamlarından biri olarak kabul ediliyor. Olaya dair fotoğraflar ilk kez gün yüzüne çıkarken açık artırma girişimi tepki çekti.

Teselya Üniversitesi'nde toplumsal tarih dersleri veren Polymeris Voglis, New York Times'a şu yorumu yaptı:

Kendi infazlarına yürüyen bu kişilerin yüzlerini 82 yıl sonra ilk kez görüyoruz. Boyun eğmeyen duruşları beni çok etkiledi.

Voglis bu fotoğrafların ders kitaplarına eklenmesi gerektiğini ifade etti. 

Kesariani'de Nazilerin öldürdüğü komünistler için yapılan bir anıt, fotoğrafların gündem olmasının ardından tahrip edildi. 

Anıtı onaracağını bildiren Kesariani Belediyesi, "Bazılarını ne kadar rahatsız ederse etsin tarihi hafıza silinemez" dedi.

II. Dünya Savaşı biterken Batı destekli yönetimle komünistler arasında patlak veren iç savaş 1949'a kadar sürmüştü. O dönemde yaşanan kutuplaşmaların etkileri, günümüzde de hissediliyor. 

Independent Türkçe, New York Times, France24, AP


Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
TT

Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)

Antoine el-Hac

ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın geçen yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma, Avrupa için adeta bir alarm zili oldu. Eleştirel ve suçlayıcı tonuyla dikkat çeken konuşma, Başkan Donald Trump’ın ikinci döneminin, Beyaz Saray’ın NATO ve Avrupa ile ilişkilerinde daha sert bir tutum benimseyeceğinin en açık işareti olarak değerlendirildi.

Bu yıl ise ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih’teki konuşmasında başkanına olan bağlılığı ile Avrupa ile derin ilişkiler arasında bir denge kurdu. Ülkesini Avrupa’nın ‘çocuğu’ olarak tanımlayan Rubio, eski kıta liderlerine, “Sevgili müttefiklerimiz ve eski dostlarımızla birlikte yeni bir küresel düzen inşa etmeye kararlıyız” mesajını verdi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise bu açıklamalardan ‘çok memnun’ olduğunu belirtti.

Miami’de Kübalı ebeveynlerden doğan Rubio, ortak kültürel bağlara da dikkat çekti; Beethoven ve Mozart’ın yanı sıra The Beatles ve The Rolling Stones gibi grupları örnek gösterdi. Rubio, “Geleceğiniz ve geleceğimiz bizim için çok önemli. Bazen görüş ayrılıkları yaşayabiliriz, ancak bu farklılıklar, Avrupa’ya duyduğumuz derin kaygıdan kaynaklanıyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)

Ancak Foreign Policy dergisinde konferansın ardından yapılan değerlendirmede, “Birçok Avrupa lideri özel oturumlarda endişelerini dile getirdi; Trump’ın son dönemde Grönland’ı ele geçirme tehdidini kırmızı çizgiyi aşma olarak gördüler. Rubio’nun Hristiyanlık ve Batı uygarlığına yaptığı vurgular ise bazıları için etnik çağrışımlar içeriyormuş gibi göründü” ifadeleri yer aldı.

Batı dışından konferansa katılanlar, Rubio’nun Avrupa’yı ABD’nin yanında Batı’yı genişletme yoluna davet etmesini, yeni kıtalara yerleşme ve dünya çapında imparatorluklar kurma vurgusuyla birlikte, yeniden sömürgeleştirme mesajı olarak yorumladı.

Rubio, Trump’ın Avrupa’nın göç ve iklim değişikliği konularındaki yaklaşımına yönelik eleştirilerini de yineleyerek, ABD’nin gerekirse kendi yolunu tek başına açmaya hazır olduğunu belirtti. Rubio, ülkesinin NATO ittifakını canlandırmak istediğini vurgulasa da Avrupa’nın buna olan iradesi ve kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Konuşma, Rubio’nun Trump’ın politik önceliklerine uyum ile Avrupa ortaklarını güvence altına alma arasında dikkatle kurması gereken dengeyi ortaya koydu. Cumhuriyetçi yönetimdeki birçok kişiden farklı olarak Rubio, ABD’nin dış politika hedeflerini gerçekleştirebilmesi için Avrupa ile ilişkilerde daha fazla diplomasiye ihtiyaç duyduğunu biliyor.

Rubio’nun görevi ve diplomasiye liderlik etmesi, tonunun göreceli olarak ılımlı olmasının nedeni olarak görülüyor. Rubio, güvenlik ve askeri kurumların varlığını -özellikle NATO’yu- her zaman desteklemişti. Örneğin 2019’da herhangi bir ABD başkanının NATO’dan çekilmesini engellemek için Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler arasında yürütülen ortak çabanın parçası olmuştu. O dönemde, “Ulusal güvenliğimiz ve Avrupa’daki müttefiklerimizin güvenliği için ABD’nin NATO içinde etkin bir rol oynamaya devam etmesi hayati önemdedir” demişti.

Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)

Başka bir örnekte, Rubio’nun, ABD’nin taahhüdü konusunda Vladimir Zelenskiy’ye belirli güvence verdiği belirtiliyor. Aynı zamanda, savaşın sona ermesi için Ukrayna’nın zor tavizler kabul etmesi gerektiği uyarısında bulundu. Bu yaklaşım, Vance’in daha önce ABD’nin ‘birkaç mil toprak için’ on milyonlarca dolar harcamasının gerekçelerine şüpheyle bakmasından farklı.

Rubio’nun Münih’teki konuşması, Vance’in bir yıl önceki konuşmasına göre daha az bölücü olsa da Trump döneminde ABD dış politikasında herhangi bir temel değişikliği yansıtmıyor. Yeni denklem şöyle özetlenebilir: ABD, bazı çıkarlarını Avrupa ile paylaşsa da değerlerini paylaşmıyor.

Büyük Atlantik mesafeleri

Konu sadece konuşmalar, anlatılar veya dil üslubu meselesi değil; dünya, ittifakların, çekişmelerin ve hatta düşmanlıkların değiştiği yeni bir gerçekliği yaşamaya başladı.

Özellikle Avrupa’da, yüzyıllar boyunca en yıkıcı savaşları yaşamış kıtada birçok kişi, kendilerini Rusya’nın yayılmacı eğilimleri ile Çin’in saldırgan ekonomik politikaları arasında ve hızla değişen eski yakın müttefik ABD’nin arasında açıkta ve tehlikeye maruz hissediyor.

Eurobarometer tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Avrupalıların yüzde 68’i ülkelerinin  tehdit altında olduğunu düşünüyor.

Bugün Atlantik ötesi ilişkiler incelendiğinde, bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nın manzarası, stratejik bir ‘bilişsel uyumsuzluk’ durumunu yansıtıyor. Psikolojide bilişsel uyumsuzluk, inançlar ile davranışlar arasında uyumsuzluk olduğunda ortaya çıkan zihinsel gerilimi ifade eder.  Antoine el-Hac’ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre Münih’te bu çelişki açıkça görüldü: dostluk açıklamaları, derin güvensizlik sinyalleriyle yan yana, stratejik güvence ise politik kararlarla çelişiyordu. Sonuç, biçimde birleşik ama özde sıkıntılı bir Avrupa-Amerika ittifakı oldu; bu durum, uygun önlem alınmazsa açık bir çatışma riski taşıyor.

Bu bağlamda Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, ABD’nin Avrupa’yı sonsuza dek koruyamayacağını kabul etti, ancak bölgesel baskılara -özellikle Grönland konusuna- kesin bir şekilde karşı çıktı. Pistorius, “Barış ve güvenliği sağlamak için uluslararası kuruluşlara başvurulmalı” dedi ve Avrupa Birliği (AB) ile ABD’nin bunu ancak birlikte başarabileceğini vurguladı. Bu tutum, ABD’nin iş birliği ve kolektif disiplin çağrısını temel alan yaklaşımıyla çelişiyor; söz konusu yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçerli olan kurallara ters düşen yeni bir oyun kuralı öneriyor.

Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)

Ada ve buz

İstikrarı en çok sarsan anlaşmazlıklardan biri Grönland meselesi oldu. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, konunun hâlâ açık bir yara olduğunu belirtti. Donald Trump, Danimarka ve Avrupa’nın tepkilerini dikkate almadan, Danimarka egemenliğine bağlı ada ile ilgili cesur pozisyonunu açıkladı.

Bazı gözlemciler ve analistler, Münih’te ve diğer duraklarda gözlemlenen tutumların, mevcut krizin yalnızca siyasi elitler arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklanmadığını, daha geniş bir uyumsuzluk olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Avrupa halkının kayda değer bir kısmı, ABD’nin kendilerini askeri saldırılara karşı korumayacağına inanıyor.

Bu nedenle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa’nın caydırıcı şemsiyesini Avrupa’nın geri kalanını kapsayacak şekilde genişletme tartışmasını yeniden açtı. Ancak bu güç gösterisi sağlam temellere dayanmıyor; yaklaşık 300 Fransız nükleer başlığı, 4 bin 309 nükleer başlığa sahip Rus cephaneliği karşısında caydırıcı olamaz. Avrupa ortaklarıyla bütünleşik bir komuta, kontrol ve iletişim sistemi olmadan hiçbir savunma sistemi anlam ifade etmiyor.

Öte yandan Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer Fransa ile iş birliğine hazır olduğunu ifade etse de Fransa’nın nükleer silahları yerel üretimken, İngiltere’nin nükleer caydırıcılığı, İngiliz yapımı savaş başlıkları taşıyan ve Kraliyet Donanması’nın denizaltılarında konuşlandırılan ABD yapımı Trident 2 D5 füzelerine dayanıyor. Bu nedenle İngiliz caydırıcılığı bağımsız değil ve bu stratejik açıdan kritik bir gerçek.

Avrupa liderleri, ülkelerinin mali, sosyal ve yaşam koşullarıyla ilgili sorunlar yaşadığını bilerek, ekonomik çıkar çatışmaları ve farklı söylemlere rağmen ‘Atlantik boşanmasının’ mümkün olmadığını anlıyor. Zor bir evliliğin maliyeti, acı bir boşanmadan daha azdır. Dolayısıyla zayıf taraf, ilişki sürekli gerilimli olsa da güçlü tarafla kalmak zorunda.

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)

Bu liderler, Donald Trump ve ekibinin söyleminin değişmeyeceğini ve mesajının AB’yi zayıf ve yönelimlerinde hatalı gösterme amacını sürdüreceğini de biliyor. Ancak AB’nin sosyal piyasa ekonomisi modeli ve açıklık taahhüdü hâlâ somut kazançlar sağlıyor. Tereddüt ve şüphe yerine, AB’nin güçlü yönlerine yatırımını artırması ve deneyimini, özellikle ABD ile Çin arasındaki jeopolitik rekabetin yoğunlaştığı bu dönemde, iş birliği ve entegrasyon modeli olarak öne çıkarması gerekiyor. Avrupa başarılı olursa, bu sürekli dengesi bozulan bir dünya için yararlı olur; başarısız olur ise kıta, yıkıcı çatışmaların sahnesi haline gelebilir.