Hizbullah'ın zayıflaması ve bunun İran rejimi üzerindeki bölgesel yansımaları

Hizbullah'ın zayıflaması ve bunun İran rejimi üzerindeki bölgesel yansımaları
TT

Hizbullah'ın zayıflaması ve bunun İran rejimi üzerindeki bölgesel yansımaları

Hizbullah'ın zayıflaması ve bunun İran rejimi üzerindeki bölgesel yansımaları

İran Ulusal Direniş Konseyi (NCRI) Birleşik Krallık Temsilci Yardımcısı Huseyin Abidini

Son dönemdeki güç kaymalarının dengeler üzerindeki etkisi

Lübnan'da Hizbullah'a vurulan son darbeler ve önde gelen liderlerinden bazılarının öldürülmesi, İran rejiminin bölgesel ve uluslararası ilişkileri üzerinde geniş kapsamlı etkiler meydana getirdi. Hizbullah, 1980'lerde İran İslam Cumhuriyeti'nin desteğiyle kurulduğundan bu yana İran'ın bölgedeki en önemli vekil güçlerinden biri oldu. Hizbullah, Tahran'ın stratejik hedeflerine ulaşmasında önemli bir rol oynadı. Ancak artan baskı ve askeri saldırılarla birlikte İran rejimi, Lübnan ve hatta Suriye'nin çok ötesinde yansımaları olacak yeni zorluklarla karşı karşıya kaldı.

Mollaların bölgesel stratejisinde Hizbullah'ın rolü

İran'da mollaların iktidara gelmesinden bu yana devrim yapmak ve bölgesel nüfuzunu genişletmek, rejimin en önemli dış politika hedeflerinden biri oldu. İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), özellikle de onun dış kolu olan Kudüs Gücü, bu politikanın yürütme kolu olarak görev yaptı. İran rejimi tarafından silah, para ve istihbarat ile desteklenen Hizbullah, bu stratejinin ana araçlarından biri oldu. Böylece Hizbullah, Suriye, Irak ve Yemen'de etkin bir rol oynadı. Ancak Hizbullah'ın son dönemde hem askeri hem de siyasi açıdan zayıflaması ve yara alması, bu vekil gücün sınırlarını daha iyi gösterdi. Suriye ve Lübnan'da Hizbullah'ın üst düzey liderlerini hedef alan operasyonlar ve son suikastlar, muhalif güçlerin stratejisindeki bir değişimi yansıtmakla beraber, İran iktidarındaki mollaların askeri ve siyasi kollarından birini zayıflatma girişimini de yansıtıyor. Hizbullah'ın zayıflamasının DMO için de bazı sonuçları olacaktır. Lübnan'da Hizbullah'ın zayıflaması, liderini ve üst düzey komutanlarını kaybetmesi hiç şüphesiz DMO, özellikle de Kudüs Gücü üzerindeki baskıyı artıracaktır. İran’ın bölgedeki nüfuzunun korunması ve genişletilmesindeki kilit rolü göz önüne alındığında, Hizbullah'ın gücü ve etkinliği azaldıkça bu güçler yeni operasyonel zorluklarla karşılaşacaktır. Bölgedeki vekalet savaşlarında rejimin baş gücü olarak bilinen Hizbullah'ın zayıflaması, İran'ın Suriye, Irak ve hatta Yemen'e nüfuz etme kabiliyetinin azalması anlamına gelebilir. Aynı zamanda DMO ve Kudüs Gücü bu darbeyi telafi etmek için bu ülkelerdeki askeri varlığını doğrudan artırmak zorunda kalabilir.

Lübnan’daki siyasi ve sosyal yansımalar

Hizbullah'ın etkisinin azalması sadece Ortadoğu'daki güç dengelerini etkilemekle kalmayacak, aynı zamanda Lübnan içinde de geniş kapsamlı sonuçlar doğuracaktır. Lübnan'da her zaman en önemli siyasi ve askeri aktörlerden biri olarak rol oynamış olan Hizbullah, zayıfladıkça daha fazla iç muhalefetle karşılaşabilir. Bu zayıflama Hizbullah'ın Lübnan içindeki gücünün azalmasına, siyasi reformlar için baskının artmasına ve grubun etkisinin azalmasına yol açabilir. Sonuç olarak, Hizbullah'ın zayıflaması, Lübnan'daki diğer siyasi gruplara ve hatta halk hareketlerine İran rejiminin ve DMO'nun ülkedeki etkisinin sınırlandırılmasını daha güçlü bir şekilde talep etmeleri için yeni bir alan sağlayabilir. Bu gelişmeler İran'ın Lübnan'daki varlığının azalmasına ve Tahran'ın ülkeyi lojistik ve operasyonel bir üs olarak kullanma kabiliyetinin düşmesine sebep olabilir.

Suriye'deki güç dengesi üzerindeki etki

İran rejimi ve Hizbullah'ın ana etki alanlarından biri olan Suriye, Hizbullah'ın zayıflamasından şüphesiz etkilenecektir. Suriye iç savaşında Beşşar Esed rejiminin desteklenmesinde kilit bir rol oynayan Hizbullah, askeri gücü düştükçe, Suriye'deki savaşlarda eskisi kadar etkili olamayabilir. Bu zayıflık, Esed yanlısı muhalif güçlerin ve hatta Suriye'de bulunan yabancı kuvvetlerin işine yarayabilir. Muhaliflere karşı savaşta Suriye ordusunun başlıca destekçileri olarak bilinen İran ve Hizbullah'ın vekil güçleri, operasyonel ve askeri kapasiteleri azaldıkça bu zayıflıklarla karşı karşıya kalacaktır. Bu mesele nihayetinde Suriye'deki saha denklemlerini ve hatta siyasi müzakereleri değiştirebilir.

Hizbullah ve DMO'nun saldırılarının bölgesel etkisinin genişlemesi

Lübnan'da Hizbullah'a yönelik son saldırılar sadece DMO'ya stratejik bir darbe teşkil etmekle kalmadı, aynı zamanda İran rejiminin bölgesel politikaları açısından da daha geniş sonuçlar doğurdu. DMO, mollaların iktidarının ilk yıllarından bu yana, ülke içinde egemenliğini korumak ve İran'ın bölge ülkelerindeki nüfuzunu sürdürmek için sözde devrim, terörizm ve savaş kışkırtıcılığında rejimin ana kolu olarak görev yaptı. DMO'nun bölgedeki en önemli vekil gücü olan Hizbullah, özellikle son yıllarda bu stratejide kilit bir rol oynadı. Ayrıca İran'ın Ortadoğu'daki nüfuzunu genişletmesinde en önemli faktörlerden biri haline geldi. Hizbullah'ın operasyonel kabiliyetlerinin, liderliğinin ve komuta yapısının azalmasıyla birlikte bu son darbenin etkileri, İran'ın bölgedeki diğer ülkelerle olan ilişkilerine ve nüfuzuna doğrudan yansıyacaktır. Örneğin, rejimin Yemen'deki Husiler ve Iraklı milisler gibi Hizbullah'ın destek ve eğitim ağına büyük ölçüde bel bağlamış vekil güçleri, kısa ve orta vadede lojistik ve istihbarat desteğinde bir azalmayla karşı karşıya kalabilir. Destekteki bu azalma söz konusu grupların operasyonel kabiliyetlerini zayıflatabilir. Özellikle Suriye ve Yemen'de Hizbullah'ın çeşitli operasyonlarda askeri koordinatör ve danışman rolüne güvenen grupların çeşitli operasyonlardaki etkinlikleri zayıflayabilir.

İran'ın uluslararası ilişkilerinin zayıflaması

Hizbullah'ın saldırıları İran rejiminin uluslararası ilişkilerini de etkiledi. Rejimin Hizbullah gibi terörist gruplara verdiği destek nedeniyle pek çok ülke İran'a daha fazla yaptırım uygulanması yönünde baskı altında. Hizbullah'ın ve onunla bağlantılı kaçakçılık ağlarının zayıflatılması, İran rejiminin bölgede ve küresel sahnede manevra kabiliyetinin azalmasına yol açabilir. Bu durum, İran'ın vekalet faaliyetlerinden her zaman güvenlik endişesi duymuş olan Batılı ülkeler ve İran'ın bölgesel komşuları için özellikle önemlidir. Nitekim Hizbullah'ın zayıflatılması, İran'ın diplomatik müzakereler ve bölgesel politikalardaki en önemli kozlarından birinin zayıflatılması anlamına geliyor. Öte yandan bu zayıflık, rejimi, nüfuzunu korumak için daha agresif ve şiddet yanlısı yöntemler kullanmaya itebilir ki, bu da bölgedeki gerilimin tırmanmasına ve askeri çatışma ihtimalinin artmasına neden olabilir.

Hizbullah'ın İran için öneminden ve Hasan Nasrallah'ın oynadığı eşsiz rolden bahsederken, İran'ın siyasi analistlerinden Muhammed Sadık Şahbazi'nin Ufuk televizyonuna verdiği röportajdaki ifadelerine değinmek yerinde olacaktır. Şahbazi bu röportajda, Hasan Nasrallah'ın direniş eksenindeki tarihi ve seçkin rolünü ve bu figürün derin etkisini ele aldı.

Muhammed Sadık Şahbazi, İran'daki siyasi ve kültürel aktivistlerden biridir. Sosyal, siyasi ve medya konuları da dahil olmak üzere çeşitli alanlarda faaliyet göstermiş ve İran'daki çeşitli kurumlar ve entelektüel eğilimlerle iş birliği yapmıştır. Şahbazi, İslam Devrimi, direniş ve bölgesel meselelerle ilgili konularda analist ve yazar olarak bilinmektedir. İç siyasi eğilimleri eleştirmek ve direniş ekseniyle (Hizbullah ve Hasan Nasrallah gibi figürler de dahil) ilgili konuları analiz etme noktasında aktif rol oynamaktadır.

Şahbazi İran'daki bazı politikaları eleştiriyor ve bu görüşlerini medya ve sanal alemde açıkça ifade ediyor. Muhammed Sadık Şahbazi söz konusu röportajda, Hasan Nasrallah'ı direniş ekseninin önde gelen ve yeri doldurulamaz bir figürü olarak takdim ediyor. Nasrallah'ın kaybının direniş hareketi için büyük ve yeri doldurulamaz bir trajedi olduğunu belirtiyor. Şahbazi bu kaybı, Kasım Süleymani ve İbrahim Reisi'nin öldürülmesi gibi diğer acı olaylarla karşılaştırıyor ve Nasrallah'ı kaybetmenin acısının ve trajedisinin daha derin ve etkili olduğunu vurguluyor. Ayrıca bu kaybın kendisinin ve diğerlerinin yüreğini yakmaya devam ettiğini ifade ediyor. Şahbazi, Ufuk televizyonunda katıldığı programda, mevcut iç ve bölgesel koşulların hassasiyeti konusunda, 1988, 1996, 98 olayları da dahil olmak üzere İran İslam Cumhuriyeti'nin içinden geçtiği çalkantılı dönemlerin mevcut durum kadar hassas ve önemli olmadığını belirtti. Dayatılan savaşın bile büyük önem taşımadığını söyledi.

x

Şahbazi, geçmişte yaşanan bazı krizlere ve Sadık Vaat Operasyonu da dahil olmak üzere çeşitli operasyonlara atıfta bulunarak, bu operasyon daha önce başlatılmış olsaydı, Nasrallah'ın halen hayatta olabileceğini büyük bir üzüntüyle vurguladı. Direniş ekseninin bölgedeki eylemlerine de değinen Şahbazi, Aksa Tufanı Operasyonu başladığı andan itibaren İran'ın bölgesel denklemlerden çıkarıldığını söyledi.

Şahbazi, İran'ı ve direniş eksenini zayıflatmaya çalışan İbrahim Anlaşmaları ve Yüzyılın Anlaşması gibi bazı uluslararası programların devam ettiğini belirtti. Direnişin arenaya geri dönebildiğini ve bölgesel denklemlerde önemli bir rol oynayabildiğini belirtti.

Program sunucusu, bazılarının Aksa Tufanı Operasyonu’nun yüksek maliyetini sorgulayabileceğini belirtti. Ancak Şahbazi bu operasyonun, İran İslam Devrimi'nden sonra İslam dünyasının İsrail'e karşı verdiği ilk büyük tepki olduğunu vurguladı. Son olarak Şahbazi, direniş ekseninin sahnede kalması halinde düşmanlara karşı daha fazla zafer elde edileceğini kaydetti. Tabii ki bu zaferin nasıl elde edileceği konusunda bir şey söylemedi...



İran savaşı ikinci haftasında karşılıklı saldırılar tırmanıyor

TT

İran savaşı ikinci haftasında karşılıklı saldırılar tırmanıyor

İran savaşı ikinci haftasında karşılıklı saldırılar tırmanıyor

İran, İsrail ve ABD liderleri, Ortadoğu’daki savaşın bugün (Cuma) ikinci haftasını tamamlarken meydan okuyan açıklamalar yaparak, çatışmaların devam edeceği mesajını verdi. Savaş yüzlerce kişinin hayatını kaybetmesine yol açarken milyonlarca insanın günlük yaşamını altüst etti ve finans piyasalarında da dalgalanmalara neden oldu.

Dün (Perşembe) devlet televizyonunda bir spiker tarafından okunan ilk açıklamasında İran’ın yeni dini lideri Mücteba Hamaney, Hürmüz Boğazı’nın kapalı tutulacağını belirtti. İran Devrim Muhafızları’na yakınlığıyla bilinen ve sertlik yanlısı çizgide olduğu ifade edilen Hamaney, “Hepinize şunu teyit ediyorum: Şehitlerimizin kanının intikamını almayı asla unutmayacağız” dedi. Hamaney’in açıklamayı neden bizzat yapmadığı ise netlik kazanmadı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik hava saldırılarının başlamasından bu yana ilk basın toplantısını düzenledi. Netanyahu, soruları video bağlantısıyla yanıtladı; Hamaney’i öldürmeye yönelik örtülü bir tehditte bulundu ve saldırılar devam edeceğini belirtti.

Netanyahu, “Aldığımız önlemlerin ayrıntılarını açıklamayacağım. Rejimi devirmek için en uygun koşulları hazırlıyoruz. Ancak İran halkının rejimi devireceğini kesin olarak söyleyemem; çünkü rejimler içeriden yıkılır. Ama kesin olan şu ki biz buna yardımcı olabiliriz ve zaten yardımcı oluyoruz” ifadelerini kullandı.


Birleşik Krallık, İran’ın Körfez ülkelerine yönelik pervasız saldırılarını kınadı

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan dün Riyad’da İngiliz mevkidaşı Yvette Cooper ile bir araya geldi. (SPA)
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan dün Riyad’da İngiliz mevkidaşı Yvette Cooper ile bir araya geldi. (SPA)
TT

Birleşik Krallık, İran’ın Körfez ülkelerine yönelik pervasız saldırılarını kınadı

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan dün Riyad’da İngiliz mevkidaşı Yvette Cooper ile bir araya geldi. (SPA)
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan dün Riyad’da İngiliz mevkidaşı Yvette Cooper ile bir araya geldi. (SPA)

Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper dün akşam Riyad’dan yaptığı açıklamada, ülkesi adına Suudi Arabistan ve bölgedeki diğer ülkelere yönelik İran kaynaklı tehlikeli saldırıları kınadığını belirtti.

Cooper, Ortadoğu’daki savaşın başlamasından 13 gün sonra bölgeye gerçekleştirdiği ilk bakanlık düzeyindeki ziyarette, ‘Birleşik Krallık’ın Körfez’deki ortaklarını İran’ın tehlikeli saldırganlığına karşı destekleme çerçevesinde’ Riyad’da bulunduğunu açıkladı.

Cooper, Suudi mevkidaşı Prens Faysal bin Ferhan ile yaptığı görüşmede, ülkesi adına İran saldırılarından etkilenen devletlerle dayanışma içinde olduklarını vurguladı ve bölgeyi istikrar ve barışa yönlendirmek için tüm çabaların bir araya getirilmesi gerektiğini ifade etti.

rb
Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper, İran saldırılarından etkilenen ülkelerle ülkesinin dayanışma içinde olduğunu yineledi. (SPA)

Prens Faysal bin Ferhan, Bakan Yvette Cooper ile bölgesel gelişmeleri ve bunlara yönelik ortak çabaları görüştü; ayrıca iki ülke arasındaki stratejik ilişkiler ve ikili iş birliği alanları ele alındı.

Öte yandan Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdulaziz bin Selman, Riyad’da Cooper’ı kabul ederek, özellikle enerji alanında ikili iş birliği fırsatlarını ve gelecekteki sektör projelerini değerlendirdi; bu görüşmeler, iki hükümet arasında imzalanan iş birliği mutabakatı çerçevesinde gerçekleştirildi.

Birleşik Krallık Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan açıklamada, Cooper’ın ziyaretinin ‘bölgede iş birliği yapılan ülkelerle iş birliği yollarını ele alarak, Hürmüz Boğazı’nda yaşanan saldırılar ışığında petrol arzının devamlılığını sağlama’ amacını taşıdığı ifade edildi.

gtbngt
Suudi Arabistan Enerji Bakanı Prens Abdulaziz bin Selman dün Riyad’da Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper’ı kabul etti. (SPA)

Suudi Arabistan İçişleri Bakanı Prens Abdulaziz bin Suud bin Nayif, Cooper ile yaptığı görüşmede, iki ülke arasında güvenlik alanındaki koordinasyon ve iş birliğini ele aldı. Taraflar ayrıca, Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri ve bölgeyi hedef alan İran’ın ağır saldırılarını ortak bir şekilde kınadıklarını bildirdi.

Prens Abdulaziz bin Suud bin Nayif, resmi X hesabı üzerinden paylaştığı mesajda, Suudi hükümetinin, ülkedeki güvenlik ve istikrar ortamında farklı uyruklardan vatandaş ve yabancıların güvenliğinin sağlanmasına özel önem verdiğini vurguladı.

Cooper da Körfez ülkelerine yönelik İran saldırılarını sert şekilde kınayarak, bu ülkelerin ‘İran rejiminin tehlikeli saldırılarına maruz kaldığını’ belirtti.

thtyh
Suudi Arabistan İçişleri Bakanı Prens Abdulaziz bin Suud bin Nayif, Riyad’da Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper ile görüştü. (Suudi Arabistan İçişleri Bakanlığı)

Cooper, “Ortadoğu’daki durumun hâlâ son derece kırılgan olduğunu, herkesin bölgeye güvenlik ve istikrarı geri getirecek, İran’ın komşularına yönelik tehditlerini durduracak hızlı bir çözüm beklediğini” söyledi.

Cooper, Suudi Arabistan’ı ‘Birleşik Krallık’ın Körfez’deki temel ortağı’ olarak nitelendirerek, ‘mevcut savaş ortamında petrol arzını ve enerji güvenliğini sağlamak için yakın iş birliğini’ vurguladı.

Birleşik Krallık ile Suudi Arabistan arasındaki savunma ilişkilerinin ve Suudi Arabistan’ın hava savunma kapasitelerinin gücünü vurgulayan Cooper ayrıca, Suudi Arabistan’a, Birleşik Krallık vatandaşlarının tahliyesine sağladığı destek için teşekkürlerini iletti.

fvfv
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi, Riyad’da Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı Yvette Cooper’ı kabul etti. (DPA)

Diğer yandan Cooper, Riyad’a yaptığı ziyaret kapsamında Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim Muhammed el-Budeyvi ile de bir görüşme gerçekleştirdi.

Cooper, söz konusu görüşmede, İran’ın Körfez ülkelerine ve bölgeye yönelik devam eden saldırılarını ele aldı. Görüşmede, bu saldırılara karşı alınacak önlemler, bölgedeki güvenlik ve yabancıların emniyetinin sağlanması ile gerilim süreci ve bu kapsamda yürütülen çabalar değerlendirildi.


Mücteba Hamaney'in mevcut durum ve geleceğe yönelik mesajının analizi

Hamaney'in konuşması, Hürmüz Boğazı'nı pazarlık kozu olarak kullanmaya devam etme teyidini içeriyordu (Sosyal Medya)
Hamaney'in konuşması, Hürmüz Boğazı'nı pazarlık kozu olarak kullanmaya devam etme teyidini içeriyordu (Sosyal Medya)
TT

Mücteba Hamaney'in mevcut durum ve geleceğe yönelik mesajının analizi

Hamaney'in konuşması, Hürmüz Boğazı'nı pazarlık kozu olarak kullanmaya devam etme teyidini içeriyordu (Sosyal Medya)
Hamaney'in konuşması, Hürmüz Boğazı'nı pazarlık kozu olarak kullanmaya devam etme teyidini içeriyordu (Sosyal Medya)

Hüda Rauf

Yeni İran Dini Lideri Mücteba Hamaney, İran halkına, bölgeye ve Amerika Birleşik Devletleri'ne seslendiği ilk mesajını verdi. Ülkenin üçüncü Dini Lideri olarak atanmasından bu yana ilk mesajı olmasına rağmen, İran politikasının temel yönlerini, sadece İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı mevcut savaş bağlamında değil, aynı zamanda gelecekteki yönüyle de açıklığa kavuşturdu. Bu, İran'ın vizyonunu bölgeye dayatmak için savaşı nasıl kullandığını açıklıyor.

 

Yeni Dini Liderin konuşması, İran halkına, bölge ülkelerine, “direniş ekseni”ne ve Amerika Birleşik Devletleri'ne yönelik mesajlar içeriyordu. Uzmanlar Meclisi'nin oylama sonuçlarını “devlet televizyonu aracılığıyla sizin de öğrendiğiniz anda” öğrendiğini vurguladı. İran rejimi, savaş zamanında İran'ın üçüncü Dini Lideri'nin seçimi sürecini tamamlayabilme gücünü, direncini ve bütünlüğünü göstermek istediği için elbette onun seçilmesi bekleniyordu.

Mücteba'nın seçilmesinin birkaç nedeni var. Siyasi olarak babası tarafından yetiştirildi ve resmi bir pozisyonda olmasa da gölge bir figür olarak babasının danışmanı kabul ediliyordu. Ayrıca rejimin güvenlik, siyasi, askeri ve dini çevreleriyle güçlü bağları var; bu da onun, on yıllardır var olan ve sistem içindeki etkilerini korumakta çıkarı olan etki ağlarının bir parçası olduğu anlamına geliyor. Savaş koşulları nedeniyle, seçimi, İranlı siyasi gruplar ve akımlar arasında Velayet-i Fakih’e inansalar da var olan rekabet düşüncesini geri plana itti. Dış baskılar ve Kürtler ile Beluçlar gibi bazı azınlıkların ayrılıkçı girişimlerine dair korkular, bu gruplar arasında halef seçimi sürecini kontrol etme rekabetinin öne çıkmasını engelledi. Buna ilave olarak, ABD-İsrail savaşının, Velayet-i Fakih üzerine kurulu ve monarşiye karşı olan devrimci bir sistemle bağdaşmayan miras alma sürecini kolaylaştırdığı ileri sürülebilir.

Öte yandan, Mücteba Hamaney, “direniş ekseni”ne mensup olanlara minnettarlığını ifade etmeye önem verdi ve Husileri, Iraklıları ve Hizbullah'ı övdü. Bu, İran'ın Trump'ın Özel Temsilcisi ile müzakere etmeyi reddettiği İran stratejisinin bir parçası olarak bölgedeki silahlı grupların önemini destekliyor. İran, 40 yıldır iç krizlerden muzdarip kırılgan Arap devletleri içinde milis gruplar kurmaya yatırım yaptı. Ayrıca mevcut gruplarla ilişkiler kurdu ve bu grupları ulusal hükümetlerinden daha güçlü hale getiren bağımlılık ilişkileri yaratarak barış zamanında başarıyla kullandı. Savaş zamanlarındaysa İran, “arenalar birliği” stratejisini devreye sokarak, Lübnan, Yemen ve Irak'ta olduğu gibi, bölge ülkelerini İsrail'in misillemelerine karşı savunmasız hale getiren çeşitli saldırılar düzenliyor.

Ancak Mücteba'nın konuşmasının en önemli yönü, İranlı karar vericilerin hem askeri hem de siyasi, hem şimdi hem de gelecekte nasıl düşündüklerini ortaya koymasıdır. Körfez ülkeleriyle ilişkilere değinirken, İran'ın “her zaman bu ülkelerin tümüyle dostane ve yapıcı ilişkiler kurmaya istekli olduğunu ve olmaya devam ettiğini, fakat düşmanın, yıllardır bölge üzerindeki hegemonyasını pekiştirmek amacıyla bu ülkelerin bazılarında askeri ve mali üsler kurmuş olduğunu” vurguladı. Bu mantığa dayanarak, İran Amerikan varlığına karşı çıkarken, aynı zamanda bölgesel vekiller aracılığıyla bölge ülkeleri içinde kendi askeri ve mali varlığını kurmuştur. İran'ın, iç savaş sırasında verdiği desteğin bedelini ödemesi için Beşşar Esed'e önemli ölçüde baskı uyguladığı, bu sayede askeri varlığını sağlamlaştırdığı ve kendisine ekonomik ayrıcalıklar tanıyan anlaşmalar imzalaması için baskı yaptığı göz ardı edilemez.

Konuşmasında en önemli nokta, İran'ın ABD-İsrail saldırılarına ilk yanıtının Körfez ülkelerine yönelik saldırıları başlatmak ve bugüne kadar sivil ve ekonomik hedefleri vurmak olmasına rağmen, ülkesinin yalnızca Amerikan askeri üslerini hedef aldığı konusunda ısrar etmesiydi. Sivil ve ekonomik hedeflere saldırı, ülkesinin enerji fiyatlarını ve küresel ekonomiyi etkilemek ve herkes için savaşın maliyetini yükseltmek istediğine dair açık bir mesaj veriyor.

İran, son dört yılda Körfez ülkeleriyle kurmaya çalıştığı dostane ilişkileri kaybetti. Oysa Körfez ile iyileşen ilişkileri, bir yandan İran'ı bölgesel izolasyonundan kurtarırken, diğer yandan Körfez ülkelerini askeri müdahaleyi önlemek için ABD yönetimi ile arabuluculuk rolü oynamaya teşvik etmişti. Arap devletlerinin Donald Trump'ın ilk döneminde önerdiği “Arap NATO”su projesini reddetmiş olduğu da göz ardı edilemez. Bu nedenle, İran'ın Körfez ülkelerine yönelik saldırıları, Tahran'ın onarmak için önemli çaba sarf etmesi gereken ilişkilerde bir çatlağa ve güvensizliğe neden oldu. Ancak burada en önemli nokta, Mücteba'nın tavsiye olarak değerlendirdiği ve bölge ülkelerine yapılan ABD üslerinin kapatılması çağrısıdır; çünkü dediğine göre İran, bu üsleri hedef alma politikasını sürdürecektir. İran bu saldırılar ile bir emsal oluşturdu ve bunu bölgesel politikasının ayırt edici özelliği haline getirmek istiyor. Yani Körfez ülkelerine ve sivil, ekonomik ve petrol hedeflerine, ayrıca Ortadoğu'daki herhangi bir ABD varlığına saldırılar düzenleyerek, Körfez'in jandarması gibi davranıyor, ancak bunu zorla ve sert bir şekilde yapıyor.

İran'ın Körfez ülkelerini hedef almaya devam ederek, savaşı Körfez güvenliğine dair kendi vizyonunu dayatmak için kullandığı kesindir. Bu nedenle, sadece Amerikan ve İsrail saldırılarına karşılık verip savaşı durdurmak için Körfez ülkelerine saldırmakla kalmıyor, aynı zamanda Körfez güvenliğine dair kendi vizyonunu dayatıyor. İran açısından, Körfez bölgesindeki birincil tehdit kaynağı, bölgede ve İran'ın Afganistan, Irak ve Ortadoğu'daki sınırları boyunca yayılmış Amerikan varlığıdır. İran'ın kendisinin de bu Amerikan varlığından faydalanmış olduğuysa inkar edilemez, nitekim olmasaydı Kuveyt kolay kolay kurtarılamaz ve Irak oradan çıkarılamaz veya Irak'taki Saddam Hüseyin rejimi devrilmezdi.

Buna rağmen İran, bölgedeki Amerikan varlığını bir tehdit kaynağı olarak görüyor ve bölgesel güvenlikte kendisinin temel bir rol oynaması gerektiğine inanıyor. Ancak bu tutum, yalnızca bölgedeki Amerikan varlığı için geçerli değil. İran, kendisini dışlayan her türlü kolektif güvenlik girişimine de karşı çıkıyor; bunun en açık örneği ise 1994 Şam Deklarasyonu'na karşı çıkmasıdır. Bu deklarasyona muhalefeti, İran'ın sadece Amerikan ve Batılı askeri güçlere değil, tüm yabancı güçlere, hatta Körfez ülkeleri dışındaki Arap devletleri de dahil olmak üzere herhangi bir gücün varlığına karşı çıkan tutumunun en önemli örneklerinden biriydi. 1991’deki Körfez Savaşı'ndan sonra Mısır ve Suriye, o dönemde savaştan kaynaklanan zorluklar ve tehditlerle başa çıkmak ve ekonomik iş birliğini geliştirmek için Arap devletleri arasında siyasi ve güvenlik alanlarında iş birliği ve koordinasyon sağlamak amacıyla Şam Deklarasyonu'nu önermişti. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre buna ek olarak, Tahran'ın, Arap veya Batılı olsun yabancı güçlerin varlığını reddetmesi, tek taraflı olarak baskın bir rol üstlenme arzusunu yansıtıyor.

İran, kendisini dışlayan her türlü kolektif güvenlik girişimini reddediyor. O halde şu soru öne çıkıyor: İran, herhangi bir Amerikan veya İsrail tehdidiyle karşılaştığında komşuları için birincil tehdit kaynağı haline gelirken, bölgesel ve kolektif güvenliğin nasıl bir parçası olabilir? Dahası, jeopolitik konumunu küresel ekonomiye tehdit oluşturmak için kullanıyor. Bu nedenle, İran zihniyeti gerçek bir ikilemle karşı karşıya bulunuyor.

Hamaney'in oğlu ayrıca Hürmüz Boğazı'nın pazarlık kozu olarak kullanılmaya devam edileceğini de vurguladı. Washington'un yeterli deneyime sahip olmadığı ve son derece kırılgan olacağı başka cephelerin açılmasıyla ilgili çalışmalar yapıldığını da belirtti. Bu cephelerin, savaşın devam etmesi halinde ve İran'ın çıkarlarına hizmet edecek şekilde aktif hale getirileceğini söyledi. Burada kastedilen Hürmüz Boğazı ve Babül Mendeb’tir. Şimdiye kadar, Hürmüz Boğazı'ndaki gemi trafiğinin seçici bir biçimde engellenmesi, küresel petrol fiyatlarında artışa neden oldu ve küresel ekonomiyi etkiledi. İran, henüz kullanmadığı kartlara sahip olmakla tehdit ediyor ve bunların arasında Babül Mendeb Boğazı ve Husilerin seferber edilmesi de yer alıyor. Mücteba, küresel yankıların ve olası bir küresel krizin boyutunu tasvir etmeye çalışıyor. Burada İran, elinde olduğunu düşündüğü ve kademeli olarak kullanacağı kozlarını sergiliyor. Dahası savaşın başından beri İran'ın yanıtı rastgele değil, bölgenin askeri altyapısını hedef alan ve Körfez ülkelerini savaşın maliyetine ortak eden, aynı zamanda İsrail toplumu üzerinde psikolojik ve siyasi baskı uygulayan çok yönlü bir saldırıydı.

Dünya petrolünün yaklaşık yüzde 20'sinin geçtiği Hürmüz Boğazı'nın kapanması veya seyrüseferin tehdit edilmesi, küresel petrol fiyatlarında önemli bir yükselişe neden olacak ve Avrupa ile Asya ekonomilerine zarar verecektir. Benzer şekilde, Süveyş Kanalı'na giden gemilerin geçtiği Babül Mendeb Boğazı'ndaki herhangi bir kargaşa, Asya ve Avrupa arasındaki ticareti doğrudan etkileyecektir. Boğazın kapatılması, gemilerin Ümit Burnu'nu dolanmak zorunda kalmasına ve nakliye sürelerinin büyük ölçüde uzamasına neden olacaktır.

Kısacası, İran şu anda ateşkes istemiyor, bunun yerine seyrüseferi ve nakliyeyi sekteye uğratma gücünü kademeli olarak göstermeyi ve böylece küresel bir ekonomik krizi tetiklemeyi amaçlıyor. O zaman ateşkes, İran'ın stratejik kapasitesini tamamen kaybetmediği, güçlü bir konumda müzakere masasına oturmasını sağlayacak yeni bir stratejik denklemin kurulmasına bağlı olacaktır. Bu nedenle, İran, bölgedeki Amerikan varlığını tüketmek ve azami kayıplara neden olmak için savaşı uzatmayı hedefleyerek çatışmayı kademeli olarak tırmandırıyor. Bu da Amerikan kamuoyunu Ortadoğu'daki Amerikan varlıklarının tamamen çekilmesi için baskı yapmaya itecektir ki bu İran Devrimi'nden bu yana Körfez güvenliğine yönelik vizyonunun temel bir hedefidir. Bu amaçla İran, balistik füze saldırılarından deniz yollarına yönelik saldırılara kadar bir dizi aşamadan geçerek savaşı bölgesel bir askeri çatışmadan küresel bir ekonomik krize dönüştürüyor. Hürmüz Boğazı'nı tamamen kapatmasına gerek yok; tek bir petrol tankerine yapılacak saldırı, nakliye, denizcilik ve sigorta şirketlerinin petrol tankerlerini işletmeyi durdurmaları için yeterli olacaktır. Bu noktada İran, denizcilik rotalarının kontrolcüsü rolünü üstlenmeyi ve böylece baskıcı ve güçlü bir hegemonya kurmayı hedefliyor.

* Bu analiz Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan çevrilmiştir.