UNRWA'nın çalışmalarını yasaklayan İsrail, BM'ye savaş mı ilan etti?

TT

UNRWA'nın çalışmalarını yasaklayan İsrail, BM'ye savaş mı ilan etti?

UNRWA'nın çalışmalarını yasaklayan İsrail, BM'ye savaş mı ilan etti?

İsrail ile Birleşmiş Milletler (BM) arasında uzun süredir gergin olan ilişkiler, bu hafta Knesset'in Birleşmiş Milletler Yakın Doğu'daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı’nın (UNRWA) faaliyetlerini İsrail ve işgal altındaki Doğu Kudüs'te yasaklamasıyla savaş ilanına varacak kadar kötüleşti.

İsrail, Gazze Şeridi'ne yapılan yardımların neredeyse tamamını koordine eden UNRWA'nın çalışmalarını yasaklayan yasa tasarısının parlamentodan geçmesinin ardından uluslararası alanda ciddi eleştirilere maruz kaldı.

Bu adım, iki tarafın karşılıklı hakaret, suçlama ve saldırılarına sahne olan bir yılın ardından İsrail ile BM arasındaki ilişkiyi daha da kötüleştirerek, İsrail’in uluslararası kuruluşun bir üyesi olarak kalıp kalamayacağını sorgulattı.

İsviçre gazetesi Le Temps'de dün yayınlanan bir makalede, “Bu bir savaş ilanının doruk noktası” ifadesi yer aldı.

Hamas'ın geçen yıl 7 Ekim'de İsrail yerleşimlerine yönelik eşi benzeri görülmemiş saldırısından bu yana İsrail ile çeşitli BM organları arasındaki söz düellosu yoğunlaştı.

Uluslararası kuruluşa bağlı örgütler İsrail'i, 7 Ekim saldırısına yanıt olarak Gazze Şeridi'ne karşı başlattığı yıkıcı savaşta defalarca ‘soykırım’ yapmakla suçladı.

dfvgfe
İsrail parlamentosundan (Knesset) genel bir görünüm (Arşiv - Reuters)

Bu arada İsrailli yetkililer BM'yi giderek daha fazla önyargılı olmakla suçluyor, hatta BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'i ‘terörizmin suç ortağı’ olmakla itham ediyor.

Bu ayın başlarında İsrail, kendisine yönelik bir füze saldırısını derhal kınamadığı için BM Genel Sekreteri’ni ‘istenmeyen adam’ ilan edecek kadar ileri gitti, yani Guterres’in İsrail topraklarına girmesi yasaklandı.

İsrail Dışişleri Bakanı Yisrael Katz, Guterres'i ‘teröristleri, tecavüzcüleri ve katilleri desteklemekle’ suçlayarak, “İran'ın İsrail'e yönelik iğrenç saldırısını kesin bir dille kınayamayan hiç kimse İsrail topraklarına ayak basmayı hak etmiyor” dedi.

Bu açıklama, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun geçen ay BM Genel Kurulu'nda yaptığı ve uluslararası kuruluşu ‘antisemitizm bataklığı’ olarak nitelendirdiği konuşmanın ardından geldi.

Netanyahu ayrıca, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'u da İsrail'in varlığını bir BM kararına borçlu olduğunu ve bu nedenle BM kararlarına daha fazla saygı göstermesi gerektiğini öne sürdüğü için eleştirdi.

İsrail'in Lübnan'daki Hizbullah kalelerine yönelik saldırılarını yoğunlaştırması ve ülkeye kara birlikleri göndermesiyle gerilim daha da arttı.

İki ülke arasındaki sınır bölgesinde görev yapan Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Görev Gücü (UNIFIL), İsrail ordusunun personeline ve mevzilerine ‘kasıtlı saldırılar’ düzenlediğini duyurdu. Bu da uluslararası tepkiye yol açtı.

Geçtiğimiz yıl boyunca İsrail, Gazze Şeridi'ndeki eylemleri nedeniyle BM'ye bağlı mahkemeler, konseyler, ajanslar ve personel tarafından eleştirildi.

İsrail'in Cenevre'deki BM Daimî Temsilcisi Daniel Meron geçtiğimiz günlerde AFP'ye yaptığı açıklamada, “BM'nin İsrail'e ihanet ettiğini düşünüyoruz” dedi.

İsrail'in BM'nin önyargılı davrandığına dair şikâyetleri çok daha önce başlamış, örneğin aleyhine alınan çok sayıda karar gerekçe gösterilmişti.

BM İnsan Hakları Konseyi'nin kurulduğu 2006 yılından bu yana 300'den fazla kınama kararının üçte birinden fazlasının İsrail'i hedef aldığını belirten Meron, bunu ‘şaşırtıcı’ olarak nitelendirdi.

İsrail'in Guterres'e yönelik istifa çağrıları, 7 Ekim saldırısından sadece birkaç hafta sonra Guterres'in, saldırının ‘birdenbire ortaya çıkmadığını, Filistin halkının 56 yıldır boğucu bir işgale maruz bırakıldığını’ ifade etmesiyle başladı.

UNRWA en ağır saldırıların hedefi oldu. Geçtiğimiz yıl Gazze Şeridi'nde 220'den fazla UNRWA çalışanı öldürüldü, ajansın finansmanı büyük ölçüde azaltıldı ve İsrail bazı çalışanlarını 7 Ekim saldırısına katılmakla suçladığı için ajansın lağvedilmesi yönünde çağrılar yapıldı.

scdvfb
UNRWA, yetmiş yılı aşkın süredir Filistinlilere hayati önem taşıyan yardımlar sağlıyor. (AP)

Yahudi devletinin muhalifleri, 1948'de BM Genel Kurulu'nda yapılan bir oylamanın İsrail'in tanınmasının önünü açmasından bu yana İsrail’in bir dizi BM kararını ve uluslararası mahkemeyi görmezden geldiğine işaret ediyor.

İsrail, 1948'de işgal ettiği topraklardan sürülen Filistinlilere geri dönüş ya da tazminat hakkı tanıyan 194 sayılı kararı uzun süre görmezden geldi.

Ayrıca, 1967 Arap-İsrail savaşından sonra Doğu Kudüs'ü ilhak ederek toprak kazanmasını ve Batı Şeria'da yerleşim yerlerini genişletmeye devam etmesini kınayan kararları da göz ardı etti.

Cenevre Yüksek Enstitüsü'nde siyaset sosyolojisi profesörü olan Riccardo Bocco, ‘Batı’nın, İsrail'in uluslararası hukuka uymamaya devam etmesine izin vererek, İsraillileri uluslararası hukukun üstünde olduklarına inandırdığını’ söyledi.

Filistin topraklarındaki insan hakları durumu konusunda tartışmalı bir bağımsız BM uzmanı olan Francesca Albanese de aynı fikirde.

Albanese dün yaptığı açıklamada, Gazze Şeridi'nde ‘devam eden soykırımın, şüphesiz İsrail'e tanınan istisnai statü ve yaygın cezasızlığın bir sonucu’ olduğunu söyledi.

Geçtiğimiz ay İsrail tarafından sınır dışı edilmesi istenen Albanese, Yahudi devletinin hızla bir ‘dışlanmış’ devlet haline geldiği uyarısında bulundu.

Albanese gazetecilere şu soruyu yöneltti: “İsrail'in hiç saygı duymadığı bu örgüte üyeliği yeniden gözden geçirilmeli mi?”



Türkiye: Libya’nın doğusu ile batısının yeniden birleşmesi “an meselesi”

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan (AFP)
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan (AFP)
TT

Türkiye: Libya’nın doğusu ile batısının yeniden birleşmesi “an meselesi”

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan (AFP)
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan (AFP)

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan dün yaptığı açıklamada, Libya’nın doğusu ve batısındaki rakip yönetimlerin yeniden birleştirilmesinin zamanının geldiğini belirterek, bu konuda yakın zamanda bir duyuru yapılabileceğinin sinyalini verdi.

Türkiye, yıllar süren çatışmalar boyunca Trablus’taki uluslararası alanda tanınan hükümeti destekledi. Ancak Şarku’l Avsat'ın AFP’den aktardığına göre Ankara’nın son yıllarda Libya’nın doğusundaki yönetimle ilişkileri de belirgin biçimde iyileşti.

Fidan gazetecilere yaptığı açıklamada, “Doğu ile batının yeniden birleşmesinin kalıcı hâle getirilmesi için koşulların olgunlaştığı bir aşamaya geldik” dedi. Her iki tarafın da askerî yapılanmalara sahip olduğunu belirten Fidan, bu yapıların ulusal bir ordu çatısı altında birleştirilmesi gerektiğini ifade etti.

Deniz sınırlarının belirlenmesi

Fidan’ın açıklamaları, aralarında Mısır’ın da bulunduğu Avrupa ve bölge ülkelerinin dışişleri bakanlarının İstanbul’da katıldığı toplantının sonrasında yapıldı.

Fidan, “Ulusal birliğin en önemli dayanaklarından biri, hâlihazırda iki tarafın kontrolünde bulunan askerî birliklerin tek bir çatı altında nasıl bir araya getirileceğidir” dedi.

Dışişleri Bakanı, “İnşallah, bu dosyayla ilgili Türkiye’den çok yakında çok güzel haberler duyacaksınız” ifadelerini kullandı.

Libya’nın doğusundaki Temsilciler Meclisi, Türkiye ile deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin mutabakat zaptını salı günü onayladı. Söz konusu anlaşma, ilk kez imzalandığı 2019 yılında reddedilmişti.

Anlaşma, başta İtalya ve Yunanistan olmak üzere Avrupa Birliği’nin tepkisini çekerken, Mısır da Akdeniz’deki haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle anlaşmaya itiraz etti.

Fidan, “Türkiye bu konuda son derece yapıcı bir tutum sergiliyor” diyerek, “Türkiye, İtalya ve Mısır, bütün tarafların endişelerini ele almak üzere bir araya gelebilir” diye konuştu.

İran savaşı

Fidan, İran’a yönelik yeni bir saldırının gerilimi artırarak çatışmanın kapsamını genişleteceği uyarısında bulundu. Savaşın sona erdirilmesinin tek yolunun diplomasi ve diyalog olduğunu vurguladı.

Fidan, “İran’a yönelik yeni bir saldırının bölgedeki savaşın kapsamını genişleteceği konusunda hepimiz hemfikiriz. İran’a askerî müdahale hiçbir şekilde çözüm değil. Şu anda kimse bunu kabul etmiyor” değerlendirmesinde bulundu.

Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noel Barrot da gün içinde gerçekleştirilen toplantıların ardından yaptığı açıklamada, İran ile ABD arasında yaşanacak yeni bir gerilimin herkesi kayba uğratacağını ve petrol fiyatlarının yükselmesine yol açacağını söyledi.

Açıklamalar, The New York Times gazetesinin çarşamba günü yayımladığı bir haberin ardından geldi. Haberde, ABD ve İsrail ordularının gelecek ay yapılacak ABD Kongresi ara seçimlerinin ardından İran’a yönelik yeni saldırılar düzenlemek üzere ayrıntılı planlar hazırladığı öne sürülmüştü.


Washington İran’la uzun süreli bir savaşa hazırlanıyor

Gemiler, Umman’ın Musandem bölgesinden görüldüğü üzere Hürmüz Boğazı’nda, 23 Ekim (Reuters)
Gemiler, Umman’ın Musandem bölgesinden görüldüğü üzere Hürmüz Boğazı’nda, 23 Ekim (Reuters)
TT

Washington İran’la uzun süreli bir savaşa hazırlanıyor

Gemiler, Umman’ın Musandem bölgesinden görüldüğü üzere Hürmüz Boğazı’nda, 23 Ekim (Reuters)
Gemiler, Umman’ın Musandem bölgesinden görüldüğü üzere Hürmüz Boğazı’nda, 23 Ekim (Reuters)

Washington, Tahran’la uzun süreli bir çatışma senaryosuna hazırlanıyor. Bu süreçte, ABD Kongresi ara seçimlerinden önce veya sonra İran’a yönelik yeni saldırılar düzenlenebileceğine ilişkin haberler artarken, Başkan Donald Trump savaşın yakında sona erebileceğini belirtiyor.

ABD’nin Birleşmiş Milletler (BM) Daimî Temsilcisi Mike Waltz, Washington’un İran’la çatışmanın uzun süre devam etmesi ihtimaline karşı hazırlık yaptığını doğruladı. ABD yönetimi, saldırılar ve ekonomik yaptırımlar yoluyla Tahran’a nükleer programı konusunda tavizler verdirmeyi ve Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer serbestisini yeniden sağlamayı umuyor.

Öte yandan Trump, Washington’un İran’ı kontrol altına alabileceğini ve ülkenin petrolüne el koyabileceğini söyledi.

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack da Trump’ın Tahran’a anlaşmaya varması için defalarca fırsat tanıdığını belirterek, hafta sonu İran’a yönelik bir Amerikan saldırısı düzenlenmesi ihtimalini dışlamadı.


İsrail seçimleri: Netanyahu, Likud Partisi’ni birlikten kumarhaneye nasıl dönüştürdü?

Likud Partisi’nin seçim kampanyasına ait bir reklam panosunda, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun muhalefet partilerinin liderleriyle birlikte yer aldığı ve İbranice ‘Sağ mı, Filistin mi?’ sloganının yazdığı görülüyor. (AP)
Likud Partisi’nin seçim kampanyasına ait bir reklam panosunda, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun muhalefet partilerinin liderleriyle birlikte yer aldığı ve İbranice ‘Sağ mı, Filistin mi?’ sloganının yazdığı görülüyor. (AP)
TT

İsrail seçimleri: Netanyahu, Likud Partisi’ni birlikten kumarhaneye nasıl dönüştürdü?

Likud Partisi’nin seçim kampanyasına ait bir reklam panosunda, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun muhalefet partilerinin liderleriyle birlikte yer aldığı ve İbranice ‘Sağ mı, Filistin mi?’ sloganının yazdığı görülüyor. (AP)
Likud Partisi’nin seçim kampanyasına ait bir reklam panosunda, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun muhalefet partilerinin liderleriyle birlikte yer aldığı ve İbranice ‘Sağ mı, Filistin mi?’ sloganının yazdığı görülüyor. (AP)

İsrail’de iktidardaki Likud Partisi’nin mensuplarından birine, partinin tarihî liderlerinin soyundan gelmesine rağmen neden ayrıldığı sorulduğunda, Binyamin Netanyahu liderliğinde partinin geldiği noktayı özetlemek için şu ifadelerden başka bir şey bulamadı: “Likud bugün bir fırın gibi. İsmi taşıyan tabela hâlâ duruyor ama gerçekte kumar oynanan bir kafeye dönüştü.”

Bu sözlerin sahibi sıradan bir isim değil. Partinin kurucusu ve tarihî lideri, merhum Menahem Begin’in (1913-1992) oğlu, 83 yaşındaki Dr. Benny Begin. Yer bilimleri ve mineraloji alanında doktora sahibi olan Benny Begin, ‘Netanyahu’nun Likud’una’ muhalefetinin etkisiyle açıkça “Likud’a oy vermeyeceğim” diyor.

Benny Begin gibi, Likud’un eski büyük liderlerinin çocukları arasında yer alan çok sayıda önemli isim de bulunuyor. İlk tohumları ‘Revizyonist Siyonizm’ olarak bilinen akım içinde atılan ve daha sonra siyasi partiye dönüşen Likud’un düşünsel ilham kaynağı Ze’ev Jabotinsky’ydi. Jabotinsky, Siyonizmin kurucusu Theodor Herzl’in fikirlerinden ayrılmış, bu fikirleri aşmaya çalışmış ve daha radikal bir çizgi benimsemişti.

Likud, sol ve sosyalist düşüncelere karşıt anlamıyla liberal bir parti olarak sınıflandırılabilir. Ancak Siyonizm açısından sağ çizgiye bağlıdır. Hatta ‘Yahudi devletinin Filistin, Ürdün, Güney Suriye ve Sina toprakları üzerinde kurulması gerektiğine’ inanır. Yahudilerin Araplarla savaşması ve onları yenilgiye uğratması gerektiğini savunmuştur. Araplar yenilgiyi kabul ettiğinde ise herkesin birlikte yaşayacağı bir devlet kurulacağını öngörmüştür. Bu anlayışa göre, söz konusu devlette başbakanlığa bir Arap seçilirse yardımcısı Yahudi, seçilen Başbakan Yahudi olursa yardımcısı Arap olacaktı.

Begin savaş derken, bütün vahşeti ve çılgınlığıyla savaşı kastediyordu. Şiddete ve teröre başvurdular. İsrail kurulduğunda ise siyasi bir partiye dönüştüler. O dönemde partiye liderlik eden Menahem Begin, ‘devlet adamı’ olmayı önemsiyordu. Liderlikle en temel konularda dahi anlaşmazlığa düşse de çoğunluğun görüşüne boyun eğiyordu. Demokrasiye inanıyor, David Ben-Gurion yönetimini aşırı solcu olarak değerlendiriyordu. Arap vatandaşlara askerî yönetim uygulanmasına karşı çıkıyor, yargı kurumuna ve yasalara müdahale edilmesini de reddediyordu. Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat İsrail’i ziyaret ettiğinde Begin başbakan seçilmişti. Sedat’ı kabul eden Begin, onunla zorlu müzakereler yürüttü, ancak Mısır’a işgal altındaki topraklarının son karışına kadar tamamını geri veren bir barış anlaşmasına imza attı. Sedat’ın Filistin meselesinin çözümü için kapı açılması yönündeki ısrarı üzerine de Filistin halkının kendi kaderini tayin etme konusundaki meşru haklarını tanıyan bir ek protokolü imzaladı.

Cuma günü Kudüs’te Likud destekçileri tarafından Netanyahu’ya destek yürüyüşü düzenlendi. (AP)
Cuma günü Kudüs’te Likud destekçileri tarafından Netanyahu’ya destek yürüyüşü düzenlendi. (AP)

Ardından, 1982 yılında Lübnan Savaşı patlak verdi. Ariel Sharon’un kendisini bu savaşa sürüklediğini ve kendisinin de İsrail’i bu duruma sürüklediğini fark ettiğinde, kendini cezalandırarak iktidardan çekildi.

Yeni anlaşma

Likud, 1977’den bu yana, iktidarı kaybettiği bazı yıllar dışında, İsrail’de neredeyse kesintisiz olarak iktidarda bulunan partidir. Bu istisnalardan biri, İzak Rabin’in iktidara geldiği ve 1995’te suikasta uğrayana kadar görevde kaldığı dönemdir. Başlangıçta milliyetçi ve liberal bir parti olan Likud, liberal bir ailede yetişen ve demokrasinin anavatanı olarak nitelendirmeyi sevdiği ABD’de büyüyen Netanyahu döneminde, sağcı tutumlarını fanatizme varacak ölçüde sertleştirdi. Tek adam partisine dönüşen Likud, Netanyahu’nun son derece baskıcı yönetimi altında faaliyet gösteriyor. İsrail’in yönetim sistemine ve yargı kurumuna karşı bir darbe girişimine öncülük ediyor. Siyasi açıdan aşırılıkçı bir parti hâline geldi. Şarku’l Avsat’ın edindiğı bilgiye göre  bazı dış yardımların da katkısıyla İsrail kamuoyunu aşırı sağa çekmeyi başardı. Hamas’ın 7 Ekim 2023’teki saldırısından bu yana ise İsrail’i Ortadoğu’da istikrarı tehdit eden bir ülkeye dönüştürecek kadar tehlikeli bir aşırılıkçı çizgi izliyor.

Likud, çok sayıda destekçisini kaybetmiş bir parti. Kurucusu Menahem Begin’in liderliğinde bir dönem, 120 üyeli Knesset’te 48 sandalye kazanmıştı. Bu başarı, Irak’ın nükleer reaktörünün bombalandığı 1981 yılında elde edilmişti. Ancak Netanyahu’nun liderliğinde parti gerilemeye başladı; 1996’da 22, 2006’da ise yalnızca 12 sandalye kazandı. Buna rağmen Netanyahu parti liderliğini korudu ve parti içindeki bütün rakiplerini mağlup etti. Likud’un sandalye sayısı 2019’da 35’e, 2020’de 36’ya yükseldi; ancak 2021’de yeniden gerileyerek 29’a düştü. Son seçimlerde ise sağ seçmen arasındaki oy oranını artırmayı başardı ve 32 sandalye kazandı. Yasama dönemi içinde, Dışişleri Bakanı Gideon Saar’ın dört sandalyeye sahip partisini de bünyesine kattı. Böylece Likud’un Knesset’teki sandalye sayısı bugün 36’ya ulaşmış durumda. Ancak anketler, partinin 18 ila 22 sandalyeye gerileyebileceğine işaret ediyor.

Netanyahu bile siyasi kariyerinin ilk dönemlerinde liberal görüşlere sahipti ve yargıyı savunuyordu. Oslo Anlaşmaları’na karşı çıkmasına rağmen seçildikten sonra bu anlaşmalara bağlı kalacağını açıkladı ve uygulamaya koydu. Bu çerçevede Batı Şeria’nın yüzde 13’ünden ve el-Halil’den çekilmeyi tamamladı, iki devletli çözümü desteklediğini ilan etti ve Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat ile müzakereler yürüttü.

Batı Şeria’daki bir yerleşim yerinin yakınında, aşırılık yanlısı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in seçim afişi ile Likud’un “Netanyahu'nun kaybetmesini istiyorlar... Kazanmalarına izin vermeyin” yazılı afişi görülüyor, 22 Ekim 2026 (EPA)
Batı Şeria’daki bir yerleşim yerinin yakınında, aşırılık yanlısı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in seçim afişi ile Likud’un “Netanyahu'nun kaybetmesini istiyorlar... Kazanmalarına izin vermeyin” yazılı afişi görülüyor, 22 Ekim 2026 (EPA)

Netanyahu’daki kırılma, kişisel yolsuzluk eğiliminin ve para hırsının belirginleşmeye başlamasıyla yaşandı. Begin gibi ağırlığı olan siyasi isimleri kendisinden uzaklaştırdı; çevresini ise kendisini memnun etmeye çalışan, siyasi açıdan daha önemsiz isimler ve kötü danışmanlarla doldurdu. Bu kişiler onun zayıf noktasını keşfederek bundan yararlandı; Netanyahu’yu övmeye, yüceltmeye ve bir dahi olduğuna inandırmaya çalıştılar. Hatta onun için “Bibi İsrail’in kralı” sloganları attırdılar. Yakın çevresindekiler, Netanyahu’nun Tanrı’nın Yahudi halkını koruyup kollaması ve milletler arasında efendi kılması için kendisini bu halka bahşettiğini söylediğini duyduklarını kabul ediyor. Siyasi liderlikteki konumunu sağlamlaştırdıktan sonra güvenlik kurumlarını da kontrol altına almayı planladı. Ancak kendileri de kibre kapılmış olan ve kendi alanlarına kimsenin müdahale etmesine izin vermeyen ordu komutanlarıyla karşı karşıya geldi.

Ardından, özellikle polis müfettişlerinin, savcıların ve yargı sisteminin kendisine karşı harekete geçerek hakkında bir iddianame hazırlaması ve ağır yolsuzluk suçlamalarıyla yargılaması üzerine, devletin derin kurumlarını kontrol altına almaya yöneldi.

Netanyahu, kendisini birkaç yıl hapse atmak istediklerine kanaat getirdi. Nitekim kendisinden önceki Başbakan Ehud Olmert de benzer bir süreçte hapse girmişti. Böylece Netanyahu’nun bu kurumlarla mücadelesi bir ölüm kalım savaşına dönüştü. Bu mücadele, ulusal ve stratejik kaygılarının önüne geçti. Onun liderliğinde Likud artık Likud, yani ‘birlik’ anlamına gelen bir parti olmaktan çıktı ve tek adamın partisine dönüştü. İsrail de artık sıradan bir devlet olmaktan uzaklaştı; tek bir kişinin çıkarlarına göre yönetilen bir ülke hâline geldi. Netanyahu, iktidarda kalmasına hizmet ettiği için üç yıldır savaş yürütme noktasına geldi.

İsrailliler zaman zaman böyle bir aşamaya ulaşmış olduklarına inanamıyor ve şu soruyu soruyor: Çocuklarımızın, İsrail’in hiçbir çıkarına hizmet etmeyen bir savaşta, yalnızca tek bir kişiye hizmet etmek uğruna hayatlarını kaybetmiş olmaları mümkün mü?!