BM kararıyla kurulan İsrail, uluslararası örgütle neden ‘savaşıyor’?

BM ile İsrail arasında olağanüstü ilişki

Görsel: Nash Weerasekera
Görsel: Nash Weerasekera
TT

BM kararıyla kurulan İsrail, uluslararası örgütle neden ‘savaşıyor’?

Görsel: Nash Weerasekera
Görsel: Nash Weerasekera

Remzi İzzettin Remzi

İsrail'in Birleşmiş Milletler (BM) ile başka bir benzerine rastlanmayan bir ilişkisi var. Uluslararası örgütün kararıyla kurulan İsrail, aynı zamanda örgütün kararlarını en sık ihlal eden ülke. İsrail’in bu siciline ve sayısız kez kınanmasına rağmen BM, İsrail’e başka hiçbir üyesinin sahip olmadığı nadir bir hoşgörü gösteriyor.

BM Genel Kurulu, Filistin Mandası'nı bir Arap ve bir Yahudi devleti olarak bölmeye karar verdiği 1947 tarihli 181 sayılı kararıyla İsrail'i kurdu. Eğer bu karar olmasaydı, uluslararası toplum İsrail Devleti'ni kabul etmezdi. Ancak İsrail'in uluslararası alanda kabul gören bu gerçeği görmezden geldiğini görüyoruz. Öyle ki Başbakan Binyamin Netanyahu geçtiğimiz günlerde bu gerçeğe açıkça meydan okudu.

İsrail parlamentosu Knesset, uluslararası topluma açıkça meydan okuyarak BM Yakın Doğu’daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı’nın (UNRWA) faaliyetlerini yasaklayan ve kararın 90 gün sonra yürürlüğe girmesini öngören yasa tasarısını oybirliğiyle kabul etti.

İsrail, ister BM Güvenlik Konseyi (BMGK), ister BM Genel Kurulu ve alt organları, ister Uluslararası Adalet Divanı (UAD), isterse de BM’nin diğer kuruluşları tarafından alınmış olsun BM tarafından alınan kararlara meydan okuma konusunda rekor kırdığını söyleyebiliriz. İsrail'in, ‘evlerine dönmek ve komşularıyla barış içinde yaşamak isteyen mültecilere mümkün olan en erken tarihte bunu yapmalarına izin verilmeli ve geri dönmemeyi seçenlerin malları için tazminat ödenmeli ve uluslararası hukuk veya eşitlik ilkeleri uyarınca sorumlu Hükümetler veya yetkililer tarafından telafi edilmesi gereken mal kaybı veya hasarı için tazminat ödenmeli’ diyen 1949 tarihli 194 sayılı BM Genel Kurulu kararını hiçe sayması, bunun ilk açık örneklerinden biridir. Kararın kabul edilmesinin üzerinden geçen yetmiş beş yılın ardından İsrail karara uymak için hiçbir adım atmamıştır.

İsrail, BM barış güçlerini kasıtlı olarak hedef alan tek ülkedir. İsrail ordusu1996 yılında Lübnan'ın güneyindeki Kana köyünde Lübnan'daki Birleşmiş Milletler Geçici Görev Gücü (UNIFIL) mevzilerine saldırdı. Bugün de Güney Lübnan'ı işgali sırasında çeşitli yerlerde doğrudan ve defalarca kez UNIFIL’i hedef aldı.

İsrail, BM barış güçlerini kasıtlı olarak hedef alan tek ülke.

Öte yandan İsrail, bir BM kuruluşunu terör örgütü olarak tanımlamak üzere adım atan tek ülke. İsrail parlamentosu Knesset, temmuz ayında UNRWA’nın terör örgütü olarak tanımlanmasını öngören ve pazartesi günü kabul edilen bir yasa tasarısını ön onaydan geçirdi. UNRWA 1949 yılında BM Genel Kurulu tarafından Filistinli mültecilere doğrudan yardım ve istihdam programları uygulamak üzere kuruldu. UNRWA, Filistinliler arasındaki eğitim seviyesini Arap dünyasındaki en yüksek seviyeye çıkarmasıyla biliniyor.

İsrail, özellikle uluslararası insancıl hukuk ve insan haklarıyla ilgili olanlar başta olmak üzere, onlarca uluslararası anlaşma ve sözleşmeyi de diğer tüm devletlerden daha fazla ihlal etti. Bu durum, uluslararası organlar tarafından kabul edilen sayısız kararın yanı sıra BM özel raportörlerinin ve işgal altındaki topraklardaki durumla ilgilenen İsrailli ve uluslararası insan hakları örgütlerinin hazırladığı raporlarla da kanıtlandı.

dvd
Refah Sınır Kapısı’ndan Gazze Şeridi'ne girmek için bekleyen UNRWA yardım tırı, 19 Kasım 2023 (DPA)

İsrail, aynı zamanda UAD önünde soykırım suçundan yargılanan ilk ve tek ülke. Güney Afrika, diğer bazı ülkelerle birlikte İsrail'i Gazze Şeridi'ndeki Filistinlilere karşı soykırım yapmakla suçladı. Bu suçlamaların değerlendirilmesini gerektirecek makul kanıtlar bulan UAD, iki kez ‘ihtiyati tedbir’ kararı aldı ve bu kapsamda İsrail'den 1948’de BM Genel Kurulu tarafından kabul edilen Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ni ihlal eden eylemleri önlemek için gerekli tüm tedbirleri almasını istedi. Aynı zamanda Gazze halkı ‘açlık ve yetersiz beslenme’ ile karşı karşıya olduğundan temel gıda malzemelerinin derhal sağlanmasını zorunlu kıldı.

İsrail'in BM’yi küçük düşüren hamleleri geçtiğimiz günlerde hiçbir gerekçe göstermeksizin BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'i ‘istenmeyen kişi’ ilan etmesiyle daha önce görülmemiş bir seviyeye ulaştı. Bunun tek sebebi, Guterres'in küresel vicdanı yansıtmak üzere kurulmuş uluslararası bir örgütün başı olarak en temel görevlerini yerine getirmiş olmasıydı.

İsrail'in BM’ye karşı meydan okumaları çok eskilere dayanıyor. İsrail, uluslararası toplumun iradesini ilk kez 1978 yılında açıkça hiçe saydı. Buna bizzat tanık oldum.

İsrail'in BM’ye karşı meydan okumaları çok eskilere dayanıyor. Buna 1978 yılında Mısır’ın New York'taki Birleşmiş Milletler Daimi Misyonu'nda genç bir diplomatken bizzat ve doğrudan tanık oldum. İsrail'in o dönemki Daimi Temsilcisi Haim Herzog'un (İsrail'in eski cumhurbaşkanı ve mevcut Cumhurbaşkanı İzak Herzog’un babası) kibar diplomatik görünümüne rağmen BM Genel Kurul salonuna bir yığın gazeteyle girip, ülkesi hakkında söylenenlere kayıtsız kaldığını göstermek için bunları delegelerin önünde kasıtlı olarak okumasına bizzat şahit oldum. O dönemde Batılı ülkelerin çok azı İsrail'i savunuyordu.

Herzog'un halefi, seçkin bir uluslararası hukuk profesörü olan Yehuda Blum, İsrail'in BM'ye yönelik meydan okumalarında çıtayı yükseltti. İsrail, BMGK’da uluslararası hukuku ihlal ettiği ve çok sayıda BM kararını çiğnediği için geniş çaplı ve sürekli olarak eleştirildiği sırada Blum’un İsrail’i eleştiren ülkeleri BMGK’nın gündemindeki konuyla ilgisi olmayan konularda saldırmaktan başka seçeneği yoktu. Sadece ABD ve diğer birkaç üye onun öfkeli saldırılarından kurtulabildi.

O zamandan bu yana İsrail'in BM'ye meydan okuması, Gazze ve Batı Şeria'daki eylemlerinden Lübnan'a kadar geçtiğimiz yıl daha önce eşi ve benzeri görülmemiş seviyelere ulaşarak önemli ölçüde arttı. İsrail, uluslararası insancıl hukuk ve insan haklarıyla ilgili olanlar başta olmak üzere uluslararası hukukun ilkelerini ve normlarını öylesine ihlal etti ki en yakın müttefiklerine bile onun utanç verici sicilini kabul etmekten başka çare bırakmadı. BM Genel Kurulu, geçtiğimiz eylül ayında onuncu acil özel oturumunda, UAD tarafından temmuz ayında yayınlanan ve İsrail'in Filistin topraklarında devam eden varlığının ‘yasadışı’ olduğunu ve ‘tüm devletlerin onlarca yıldır süren işgali tanımaması gerektiğini’ belirten tavsiye kararına ilişkin bir kararı ezici bir çoğunlukla kabul etti. Kararda ayrıca İsrail'e uluslararası hukuka uyması ve askeri güçlerini derhal geri çekmesi, tüm yeni yerleşim faaliyetlerini durdurması, yerleşimcileri işgal altındaki topraklardan tahliye etmesi ve işgal altındaki Batı Şeria'da inşa ettiği ayrım duvarının bazı bölümlerini yıkması çağrısında bulunuldu.

Kararda ayrıca İsrail'in toprak ve taşınmaz mallarının yanı sıra 1967 yılında işgalin başlamasından bu yana el koyduğu tüm varlıkları iade etmesi talep edildi. Buna kültürel varlıklar ile Filistinlilerden ve Filistinli kurumlardan gasp edilen varlıklar da dâhil. Kararda ayrıca, işgal nedeniyle yerlerinden edilen tüm Filistinlilerin eski evlerine dönmelerine izin verilmesi ve İsrail işgalinin neden olduğu zararların tazmin edilmesi gerektiği ifade edildi.

İsrail'in BM’deki belki de tek başarısı 1991 yılında, BM Genel Kurulu Siyonizmi bir tür ırkçılık ve ırk ayrımcılığı olarak gören 1975 tarihli kararını yürürlükten kaldırmaya ikna etmesiydi. Gerçek şu ki, İsrail, bu başarıyı tamamen farklı koşullar altında elde etti. Amaç, İsrail'i BM ile daha iyi iş birliği yapmaya teşvik etmekti, ancak bu gerçekleşmedi; tam tersine, İsrail'in uluslararası topluma daha fazla meydan okuduğuna tanık olduk.

Eğer BM Genel Kurul 1974 yılında Güney Afrika'yı insan hakları ihlalleri ve bölgeyi istikrarsızlaştırması nedeniyle askıya aldıysa aynı ihlalleri gerçekleştiren İsrail'e karşı nasıl sessiz kalabiliyor?

BM tarafından temsil edilen uluslararası toplum, kararlarını sürekli ve bariz bir şekilde ihlal etmesine rağmen İsrail'e karşı büyük bir sabır ve hoşgörü gösterdi. BM, İsrail'in başta uluslararası insani hukuk ve insan hakları hukuku olmak üzere uluslararası hukuku ihlal etmeye devam etmedeki ısrarcılığını defalarca kez ve bariz bir şekilde ortaya koymasına artık daha fazla seyirci kalamaz. İsrail'i caydırmak ve uluslararası meşruiyete saygı göstermeye zorlamak için kararlı bir duruş sergilemenin zamanı geldi.  Eğer somut adımlar atılmazsa bu, BM’nin güvenilirliğini zedeleyecek ve temel insan haklarına saygı başta olmak üzere BM’nin üzerine kurulduğu ilkeleri tehdit edecektir.

Maalesef İsrail'in son dönemde izlediği politikalar ve sergilediği tutumlar ile BM’deki temsilcilerinin açıklamaları, İsrail'in uluslararası barış ve güvenliğin yanı sıra insan haklarına saygıyla ilgilenen bu uluslararası örgüte saygısızlık etmeye devam ettiğini açıkça gösteriyor. Bu durum, İsrail'in BM’nin en üst düzeydeki temsil organı olan Genel Kurul'daki koltuğunu işgal etmeye devam etmeyi hak edip etmediği sorusunu gündeme getiriyor.

Bu, bir üyenin BM kararlarını açıkça ihlal ettiği için Genel Kurul çalışmalarına katılımının engellendiği ilk vaka olmaz. Zira BM Genel Kurulu 1974 yılında, Güney Afrika'nın Genel Kurul çalışmalarına katılımını askıya alan 3181 sayılı kararı kabul etti. Sadece BM Genel Kurulu’nun temel insan hakları ihlali olarak gördüğü apartheid politikaları nedeniyle değil, aynı zamanda bölgesel istikrar üzerinde olumsuz etkileri olduğu düşünülen Namibya ve Rodezya'daki politikaları nedeniyle de onu üyeliğini kullanmaktan fiilen mahrum bıraktı. Güney Afrika ancak 1994 yılında apartheid rejiminin sona ermesinden sonra yeniden BM'deki yerine geri döndü ve BM faaliyetlerine katıldı.

Eğer Genel Kurul 1974 yılında Güney Afrika'yı insan hakları ihlalleri ve bölgeyi istikrarsızlaştırması nedeniyle askıya aldıysa, aynı ihlalleri daha büyük ölçekte gerçekleştiren İsrail'e karşı nasıl sessiz kalabilir?

New York Times (NYT) gazetesinin kısa bir süre önce belgelediği üzere aşırı güç kullanımı, meşru müdafaa hakkının kullanılmasına ilişkin gereklilik, orantılılık ve aciliyet gibi uluslararası standartların göz ardı edilmesi, sivil yaşamın tamamen hiçe sayılması, Gazze Şeridi’nin yok edilmesi, arazilere el konulması, evlerin bombalanması , kaba kuvvet kullanılması ve yerleşimcilerin Batı Şeria sakinlerini korkutmasına imkan verilmesi ve Muhaybib'de olduğu gibi Lübnan'daki köylerin tamamen yok edilmesi, Gazzelilerin yeterli gıdadan mahrum bırakılması, hastanelerin ve okulların bombalanması, Filistinlilerin ve Lübnanlıların defalarca kez yerlerinden edilmesi ve Filistinlilerin canlı kalkan olarak kullanılması gibi ihlallerin listesi böyle uzayıp gidiyor... Bunların hepsi İsrail'in işlemeye devam ettiği vahşet ve insanlığa karşı suçların birer örnekleri.

BM üyesi birçok ülkenin bu seçeneği ciddi olarak değerlendirdiğinden eminim. Onları engelleyen ise Kongre'nin baskısı altındaki ABD'nin BM bütçesine yaptığı mali katkıyı keseceği korkusu. Ancak İsrail sadece BM kararlarını çiğnemekle ve uluslararası hukuku ihlal etmekle kalmıyor, aynı zamanda ABD yasalarını da ihlal ediyor. ABD Dışişleri ve Savunma bakanları tarafından kaleme alınan 13 Ekim tarihli mektupta, Gazze'ye 30 gün içinde yeterli insani yardımın girmesine izin vermemesi halinde ABD'nin Kongre tarafından kabul edilen yasaları uygulamak ve İsrail'e silah tedarikini durdurmak zorunda kalacağı ima edildi.

Ancak İsrail'in Genel Kurul'dan uzaklaştırılması, İsrail'i uluslararası meşruiyete meydan okuyan politikalarını değiştirmeye zorlamak için tek başına yeterli olmaz. Uluslararası toplum da bu amaca hizmet eden ek adımlar atmalı.

sdfgrthy
Netanyahu Kudüs'te Knesset'te yargı reformu tasarısı oylamasına katıldı, 22 Mart 2023 (EPA)

Bu adımların en önemlileri arasında, İsrail'e silah sevkiyatının tamamen durdurulması zorunluluğu yer alıyor. Bu adım bazı Avrupa ülkeleri tarafından atıldı. Diğerleri de bu adımı atmayı planladıklarını açıkladılar.

Bu tür adımlar atılmadı ve gerekli önlemler alınmadığı sürece Netanyahu, Ortadoğu'yu yeniden şekillendirme ve bölgeyi tamamen kontrol etme planından geri adım atacağa benzemiyor. Bu da sömürgeci güçlerin askeri güç ve teknolojik üstünlük kombinasyonuyla kendi iradelerini dayattıkları 20’inci yüzyıl sömürgeciliğinin bu kez 21’inci yüzyıldaki yansımasından başka bir şey olamaz.

Ancak bu plan, tıpkı sömürgeciliğin nihayetinde başarısız olması gibi başarısız olmaya mahkumdur. Bu plan bölgeyi onlarca yıldır rahatsız eden şiddet ve istikrarsızlığı uzatmaktan başka bir işe yaramaz.

Uluslararası hukukun ve parçası olduğu uluslararası sistemin koruyucusu olarak BM’nin güvenilirliği, temelde BM üyelerinin BM kararlarına olan bağlılığına bağlıdır.

İsrail'in Ortadoğu’da barış içinde yaşayabilmesinin tek yolu, köklü bir tarihi ve geleneği olan bir bölgenin parçası olduğunun farkına varması ve bölgeyi kendi vizyonuna göre yeniden şekillendirmeye yönelik gerçekçi olmayan ve tehlikeli hayalinden vazgeçmesidir.

İsrail ayrıca barışın silah zoruyla sağlanamayacağını anlamalı ve kalıcı barışın ancak adalete dayalı olabileceğini ve Arap topraklarını işgal etmeye devam ettiği sürece adalete ulaşılamayacağını kabul etmelidir.

BM’nin üzerine kurulduğu temellere, özellikle de BM Şartının giriş bölümünde yer alan ‘antlaşmalardan ve uluslararası hukukun diğer kaynaklarından doğan yükümlülüklere saygı gösterilmesini ve adaletin sağlanmasını mümkün kılacak koşulları tesis etmek’ ilkesine pratik ve somut bir şekilde bağlı kalmasının zamanı geldi.

Son olarak, BM’nin uluslararası hukukun ve dünya düzeninin koruyucusu olarak güvenilirliği, üyelerinin BM kararlarını uygulamaya olan bağlılığına bağlıdır. İsrail'in bu kararları ihlal etmeye devam etmesine izin verilirse, bu sadece BM’ye değil tüm uluslararası düzene ciddi zarar verecektir.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Trump, ikinci döneminin ilk yılında Amerikan devletini yeniden şekillendiriyor

Majalla
Majalla
TT

Trump, ikinci döneminin ilk yılında Amerikan devletini yeniden şekillendiriyor

Majalla
Majalla

Akile Abbas

ABD Başkanı Donald Trump, kısa bir süre önce The New York Times gazetesine verdiği röportajda, her zamanki şok edici samimiyetiyle konuştu. İnsanların onun sıra dışı söylemlerine alışmış olması yarattığı şok etkisini hafifletmiyor. Röportaj sırasında bir konuya değinen Trump, “Uluslararası hukuka ihtiyacım yok, insanlara zarar vermek istemiyorum” dedi. Aynı röportajda karar verme sürecinde önündeki engeller hakkında konuşan ABD Başkanı, “Evet, tek bir şey var. O da benim ahlakım ve benim zekam. Beni durdurabilecek tek şey bu” ifadelerini kullandı.

Başkanın sözleri, ABD ordusunun Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu devirip onu federal uyuşturucu kaçakçılığı suçlamasıyla New York'taki bir ABD hapishanesine götürme operasyonunun ardından, yönetiminin dış politikası bağlamında söylenmiş olsa da bu sözler hem iç hem de dış politikada genel siyasi karakterini doğru bir şekilde yansıtıyor. Trump ister geleneksel ister yasal olsun, olağan sınırlara uymayan, yönetiminin çıkarları gerektirdiğinde ya da bu tür ihlaller onun mücadeleci ve açık sözlü ideolojik karakteriyle uyumlu olduğunda her ikisini de kolayca ihlal eden bir politikacı.

“Trump, Amerikan devletini, üç devlet organının etkileşiminin bir ürünü olmaktan ziyade, başkanın vizyonunu ve isteklerini yansıtacak şekilde yeniden şekillendiriyor.

Muhaliflerine tahammülü olmayan hırslı bir başkan

Geçtiğimiz yıl eylül ayında, Make America Great Again (Amerikayı Yeniden Harika Yap/MAGA) hareketinin önde gelen isimlerinden ve Trump'ın güçlü destekçilerinden biri olan evanjelik aktivist Charlie Kirk'ün cenazesi sırasında, Trump'ın yanında duran Kirk'ün eşi Erica Kirk, kocasına veda ederken dokunaklı bir konuşma yaptı.

Birkaç gün önce kocasını ve iki çocuğunun babasını kaybeden kadın, etkileyici konuşmasında şunları söyledi:

O adamı, o genç adamı affediyorum, çünkü İsa da öyle yapardı, Charlie de öyle yapardı. Cevap nefret etmek değil. İncil'in verdiği cevabın sevgi olduğunu biliyoruz, her zaman sevgi, düşmanlarımıza ve bizi zulmedenlere karşı sevgi."

Erica Kirk’ün konuşmasının hemen ardından konuşan Trump, bu cümle üzerinde durarak "O, düşmanlarından nefret etmiyordu. Onlar için en iyisini istiyordu. Bu konuda Charlie ile aynı fikirde değilim. Ben rakiplerimden nefret ediyorum ve onlar için en iyisini istemiyorum. Üzgünüm Erica, bunun doğru olmadığına beni ikna edebilirsin, ama düşmanlarıma tahammül edemiyorum” ifadelerini kullandı.

Trump'ın bu sözleri mecazi değildi. Cesurca konuşan Trump, başkan olarak elindeki birçok aracı kullanarak sözlerini yerine getiriyor. Bu yüzden Adalet Bakanlığı, eski FBI Direktörü James Comey, eski New York Başsavcısı Letitia James ve diğerleri gibi kendisiyle aynı fikirde olmayan bazı eski ve mevcut yetkililer hakkında soruşturma başlattı.

ABD Başkanı Donald Trump, Maryland'deki Joint Base Andrews'da Florida'ya gitmek üzere Air Force One uçağına binişi sırasında el sallarken, 16 Ocak 2026 (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump, Maryland'deki Joint Base Andrews'da Florida'ya gitmek üzere Air Force One uçağına binişi sırasında el sallarken, 16 Ocak 2026 (Reuters)

Başkanın ekonomi, göç, çevre ve diğer önemli iç meselelerde ikinci döneminde izlediği geleneksel muhafazakar politikalara benzer politikaların hakim olduğu ilk döneminin aksine mücadeleci karakteri, ikinci döneminde en belirgin şekilde ortaya çıktı.

İki yönetim döneminin temel farkı, politikaların genel benzerliğine rağmen, bu politikaların ikinci dönemindeki uygulanışında yatıyor. İkinci dönemde başkana verilen yürütme yetkileri yasal ve anayasal sınırları aşacak şekilde mümkün olan en geniş ölçüde genişletildi.

Birçok gözlemci ve insan hakları örgütünün Amerikan tarihinde eşi ve benzeri görülmemiş bir yürütme diktatörlüğüne yaklaştığını söylediği bu tabloda Trump, Amerikan devletini, hükümetin üç kolunun etkileşiminin bir ürünü olmaktan ziyade, ülkenin 200 yılı aşkın varlığı boyunca biriken anayasal ilkeler ve hukuki ve kurumsal gelişmeler bağlamında başkanın vizyonunu ve isteklerini yansıtacak şekilde yeniden şekillendiriyor.

Başkanın Amerikan devletini içeriden yeniden şekillendirme çabalarından biri de birçok bağımsız federal kurumu Beyaz Saray'ın doğrudan yetkisi altına almaya çalışması oldu.

Kısa bir yılda uzun bir sicil

Trump, ikinci döneminin ilk yılında, bu yeniden tanımlama süreci çerçevesinde ABD’nin iç politikasını büyük ölçüde değiştirdi. Bu süreç, Heritage Vakfı’nın Trump'ın bazı yakın arkadaşlarının katkılarıyla yazdığı Proje 2024’te özetlenen Amerikan aşırı sağının ideolojik vizyonuna kadar uzanıyor. Trump'ın bilgisi olmadığını iddia ettiği yüzlerce sayfalık bu proje, hem dış hem de iç politika alanlarında, önceki yönetiminde de daha az ölçüde olmakla birlikte, mevcut Trump yönetiminde uygulamaya konulan birçok politika için ayrıntılı öneriler içeriyor. Birçok yetkiyi yürütme organının elinde toplama ve bunları Kongre ve bağımsız federal kurumlardan alma yoluyla ABD devletinin yeniden yapılandırılmasını açıkça talep eden proje, Trump'ın Beyaz Saray'daki ilk yılında olanları özetliyor. Zira Trump, başkanlık yetkilerinin önemli ve eşi görülmemiş bir şekilde genişletilmesine dayalı olarak başkanlık yetkisini kullanarak geleneksel kurumları neredeyse sürekli olarak atlattı.

Trump'ın seçim kampanyası kapsamındaki bir mitinginin başlaması öncesinde MAGA şapkaları takan katılımcılar, 4 Kasım 2024 (Reuters)Trump'ın seçim kampanyası kapsamındaki bir mitinginin başlaması öncesinde MAGA şapkaları takan katılımcılar, 4 Kasım 2024 (Reuters)

Başkan Trump'ın yetkilerini genişletme niyeti, göreve başladığı ilk günlerde, ocak ayında Savunma, Enerji ve Dışişleri Bakanlığı gibi önemli federal kurumlarda görev yapan 18 genel müfettişi kovmasıyla ortaya çıktı. Bu hamle, Kongre içinde ve dışında geniş çapta eleştirilere yol açtı.

ABD Kongresi, 1976 yılında, yaygın bir yetki suistimali vakası olan Watergate Skandalı’nın ardından, bu tür suistimallere karşı ek bir önlem almak amacıyla bazı genel müfettişlik ofisleri kurdu. Bu ofisler güçlendirildi ve çeşitli federal kurumlara yayıldı. Çalışma yöntemleri 1978'de yürürlüğe giren önemli bir yasa (1978 Genel Müfettişlik Yasası) temelinde standartlaştırıldı. Bu yasa ve sonraki değişikliklere göre başkan genel müfettişliklere bir ismi aday gösterir ve Senato adaylığı oylamaya sunar. Başkan, genel müfettişi ancak Senato'ya 30 gün önceden bildirimde bulunarak ve görevden alma nedenini açıklayarak görevden alabilir, ancak Trump bunu yapmadı. Yasada öngörüldüğü üzere bağımsız ve Beyaz Saray'a sadık olmayan yeni adayları Senato'ya sunmak yerine, Trump, görevden alınan müfettişlerin yerine bu kurumların içinden çalışanları atadı ve onları resmi sıfatlarıyla değil, vekaleten görevlendirdi, bu da bu kurumların denetim yetkilerini açıkça zayıflattı!

Bağlı kurumlar bağımsızlıklarını savunuyor

Başkanın Amerikan devletini içeriden yeniden şekillendirme çabalarından biri de birçok bağımsız federal kurumu Beyaz Saray'ın doğrudan yetkisi altına almaya çalışması oldu. Yasa, bu kurumların belirli şartlar dahilinde özerk bir şekilde yönetilmesini öngörüyor. Bu şartlar arasında Kongre'nin denetimi ve Beyaz Saray'dan bağımsızlık yer alıyor. Beyaz Saray'ın yetkileri büyük ölçüde Senato'nun onayına veya reddetmesine sunulacak üst düzey yetkililerin aday gösterilmesiyle sınırlı. Trump'ın ABD Merkez Bankası (Federal Rezerv/FED) Başkanı Jerome Powell ile kamuoyuna yansıyan gerilimi, bu boyun eğdirme girişimlerinin bir örneği oldu. Yasa (1913 tarihli Federal Rezerv Yasası ve değişiklikleri), bu önemli finans kurumuna finansal piyasaları istikrara kavuşturmak için takdir ve düzenleme yetkisi veriyor.

Trump ve Heritage Vakfı'nın ekonomi alanında kıdemli misafir araştırmacısı Steve Moore, Washington’daki Beyaz Saray'da, gerçek hane halkı gelirindeki değişimi gösteren bir grafiğe işaret ederken, 7 Ağustos 2025 (Reuters)Trump ve Heritage Vakfı'nın ekonomi alanında kıdemli misafir araştırmacısı Steve Moore, Washington’daki Beyaz Saray'da, gerçek hane halkı gelirindeki değişimi gösteren bir grafiğe işaret ederken, 7 Ağustos 2025 (Reuters)

Bu yetkinin en doğru yorumuna göre bu konuda uzun bir tarihsel geçmişle desteklenen bu kurum, Beyaz Saray'ın müdahalesi olmaksızın, ülkenin mali durumuna ilişkin profesyonel ve bağımsız değerlendirmelerine dayanarak faiz oranlarını belirleme hakkına sahip. Bu kayıtlara ve yasalara aykırı olarak Trump, Powell'a, ihracatı teşvik etmek ve yerli üretimi desteklemek üzerine kurulu yönetimin ekonomik yaklaşımını desteklemek amacıyla (yönetimin buradaki temel hedefi Çin ile ticaret rekabeti) önemli faiz indirimleri (yani doların yabancı para birimleri karşısındaki değerinin düşürülmesi) yapması için kamuoyu önünde baskı uyguluyor. Öte yandan, FED, Başkan’ın ekonomiye ilişkin siyasi gündemini takip etmek yerine, elindeki ekonomik veriler ve finansal bilgilere dayanarak enflasyonu frenlemek ve iş piyasasını desteklemek için kademeli, ihtiyatlı ve ılımlı faiz indirimlerini tercih ediyor. Trump ile FED Başkanı Powell arasındaki gerilim, özellikle Adalet Bakanlığı'nın Powell hakkında soruşturma başlatmasının ardından, halen çözülmeyi bekliyor.

Birçok gözlemci, Trump'ın ikinci döneminin kalan üç yılının çok uzun geçeceğini ve bunun bazı olumsuz etkilerinin uzun süreli olacağını, mevcut başkanlık döneminin ötesine uzanacağını düşünüyor.

Demokratik muhaliflerin peşine düşmek

Başkan, geçtiğimiz mart ayında yayınladığı ve Amerikalıların oy kullanmak üzere kayıt yaptırmaları için belirli resmi belgeler talep eden bir başkanlık kararnamesiyle Cumhuriyetçi Parti lehine ve Demokrat Parti aleyhine seçimleri yeniden tanımlamak için yetkilerini aşmaya çalıştı. Bu yetki normalde Kongre ve eyalet meclislerine ait. Bunun gerekçesinin yasadışı göçmenlerin ve ABD vatandaşı olmayanların seçimlerde oy kullanmasını önlemek olduğu belirtildi. İlgili kuruluşlara göre Trump, bunu destekleyecek kanıt olmamasına rağmen sık sık bu argümanı tekrarlıyor. Trump, bağımsız Seçim Yardım Komisyonu'na, Amerikalıların vatandaş olduklarını ve dolayısıyla oy kullanma hakkına sahip olduklarını kanıtlamak için pasaportlarını veya doğum belgelerini kullanmalarını gerektiren yasadışı bir kararname çıkardı. Oysa bu tür belgelerin sunulmasını gerektirmeyen mevcut kolay, sorunsuz ve doğru bir süreç mevcut.

ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray'daki Oval Ofisi'nde, 14 Ocak 2026 (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray'daki Oval Ofisi'nde, 14 Ocak 2026 (Reuters)

Bu kararnamenin imzalanması, milyonlarca vatandaşın oy kullanma hakkından fiilen mahrum kalacağı anlamına geliyor. Amerikalıların neredeyse yarısının pasaportu yok ve birçok evli kadın, evlendikten sonra diğer resmi belgelerini güncellemeden soyadını değiştiriyor, bu da uğraşılması ve masraf edilmesini gerektiriyor. Birçok kişi, özellikle sınırlı gelire sahip olanlar, doğum belgelerini saklamıyor yahut saklasalar bile bunlara kolayca erişemiyor (ve bu iki grup genellikle Demokratlara oy veriyor).

Trump'ın kararı federal mahkemeye götürüldü. Mahkeme, diğer kurumların yetkilerini aştığı gerekçesiyle yürütme emrini askıya almaya karar verdi. Ancak, yönetim bu kararı, muhafazakâr çoğunluğu nedeniyle önceki davalarda Başkana daha sempatik davranan Yüksek Mahkeme'de itiraz etmeyi planlıyor.

Trump’ın yetkilerini genişletme çabalarından endişe duyan birçok gözlemci, bu iradeli adamın ikinci döneminin kalan üç yılının çok uzun geçeceğini ve bazı olumsuz etkilerin uzun süreli olacağını ve mevcut başkanlığın ötesine uzanacağını düşünüyor.


Kaostan kontrole... Trump, 2025 yılında Beyaz Saray'ı nasıl yeniden şekillendirdi?

Senatör Ted Cruz ve Ticaret Bakanı Howard Lutnick, 11 Aralık 2025 tarihinde Beyaz Saray'da yapay zekâ ile ilgili bir başkanlık kararnamesini açıklayan Başkan Donald Trump'ın yanında duruyorlar. (AP)
Senatör Ted Cruz ve Ticaret Bakanı Howard Lutnick, 11 Aralık 2025 tarihinde Beyaz Saray'da yapay zekâ ile ilgili bir başkanlık kararnamesini açıklayan Başkan Donald Trump'ın yanında duruyorlar. (AP)
TT

Kaostan kontrole... Trump, 2025 yılında Beyaz Saray'ı nasıl yeniden şekillendirdi?

Senatör Ted Cruz ve Ticaret Bakanı Howard Lutnick, 11 Aralık 2025 tarihinde Beyaz Saray'da yapay zekâ ile ilgili bir başkanlık kararnamesini açıklayan Başkan Donald Trump'ın yanında duruyorlar. (AP)
Senatör Ted Cruz ve Ticaret Bakanı Howard Lutnick, 11 Aralık 2025 tarihinde Beyaz Saray'da yapay zekâ ile ilgili bir başkanlık kararnamesini açıklayan Başkan Donald Trump'ın yanında duruyorlar. (AP)

Beyaz Saray, artık yalnızca yürütme kararlarının alındığı bir merkez olmaktan çıktı; Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminin ilk yılı boyunca sert milliyetçi politikaların kalesine dönüştü. Bu süreçte Trump, ABD’nin iç ve dış politikasını yeniden şekillendirmeye yöneldi. Yürütme erkini yasama ve yargı organları pahasına güçlendirmekle yetinmeyen Trump, Beyaz Saray’ın kurumsal yapısında ve kullandığı araçlarda köklü değişiklikler yaptı; ilk döneminden çıkardığı derslerden yararlanarak daha düzenli, zaman zaman ise daha saldırgan bir gündem dayattı.

‘Önce Amerika’ sloganı altında 2025 yılı, başkanlık kararnamelerinin kullanımında dikkat çekici bir artışa, sert gümrük tarifelerinin uygulanmasına ve göçle mücadele ile sınır güvenliği konularında derin kutuplaşmalara sahne oldu. Buna ek olarak, tehdit ve askeri müdahale düzeyine varan uluslararası gerilimler yaşandı; bu gelişmeler Washington’un hem müttefikleriyle hem de rakipleriyle olan ilişkilerini yeniden biçimlendirdi.

Bu tabloya paralel olarak, yönetim kadroları içinde de bir rekabetin öne çıktığı görülmekte. Özellikle Başkan Yardımcısı J.D. Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio arasındaki çekişme, 2028 başkanlık seçimlerinde Trump’ın olası halefliği etrafında yaşanabilecek güç mücadelelerinin erken bir işareti olarak değerlendiriliyor.

Şarku’l Avsat, görüşlerine başvurduğu uzmanlar ve eski ABD’li yetkililerin, Trump’ın ikinci döneminin ilk yılının ABD’yi ekonomik ve siyasi açıdan daha içe kapanık bir çizgiye oturttuğu uyarısında bulunduğunu aktardı. Uzmanlar, uluslararası gerilimlerin ve iç bölünmelerin arttığı bir dönemde izlenen bu yaklaşımın, başkanlık makamının kişisel bir güç aracına dönüşmesi riskini beraberinde getirdiğini; demokrasinin aşınması ve ABD siyasetinde ‘güç doktrini’ olarak anılan anlayışın kalıcı hale gelmesi yönündeki endişeleri artırdığını ifade etti.

Kaostan düzene

Trump’ın ilk başkanlık dönemi (2017-2021), hızlı atamalar ve ani görevden almalarla yansıyan belirgin bir idari düzensizlikle karakterize edilmişti. Buna karşılık ikinci dönemi, daha hazırlıklı ve daha organize bir görünüm sergilemekte. Bu süreçte, başta Heritage Vakfı (The Heritage Foundation) tarafından hazırlanan ve muhafazakâr sağ politikaların güçlendirilmesini ve yürütme yetkilerinin genişletilmesini hedefleyen ‘Proje 2025’ olmak üzere, net bir ajandadan yararlanıldığı görülüyor.

ABD Başkanı Donald Trump, 2 Nisan 2025 tarihinde Beyaz Saray’da yeni gümrük vergisi listesini açıkladı. (AP)ABD Başkanı Donald Trump, 2 Nisan 2025 tarihinde Beyaz Saray’da yeni gümrük vergisi listesini açıkladı. (AP)

2025 yılının aralık ayı ortasına kadar Trump, 220’nin üzerinde başkanlık kararnamesi imzaladı. Bu sayı, ilk döneminin tamamında çıkardığı başkanlık kararnamelerinin toplamını aşarak, Franklin D. Roosevelt döneminden bu yana bu yetkinin en yoğun kullanıldığı dönemlerden birine işaret etti. Söz konusu kararnameler, Kongre’yi devre dışı bırakmak, çeşitlilik ve eşitlik politikaları gibi programları yürürlükten kaldırmak, güney sınırında güvenliği sıkılaştırmak ve göçe sert kısıtlamalar getirmek amacıyla kullanıldı. İlk dönemde daha çok doğaçlama nitelikte olan kararların aksine, ikinci dönemde ekonomi ve güvenlik ön plana çıktı; federal bürokrasinin küçültülmesi, ekonomik önceliklerin yeniden düzenlenmesi ve iş insanları ile teknoloji sektöründeki büyük aktörlerin yönetim içindeki rolünün artırılması hedeflendi.

Nisan 2025’te Trump, genel olarak yüzde 10 oranında gümrük tarifeleri uygulamaya koydu; bu oran Çin ve bazı diğer ülkeler için yüzde 50 ile 145 arasında değişen seviyelere yükseltildi. Amaç, dış ticaret açığını azaltmak olarak açıklandı. Ancak uzmanlara göre bu politikalar, sanayi sektöründe kısmi bir durgunluğa yol açtı ve Trump’ın seçim kampanyasında vadettiği ‘ekonomik refahın’ aksine, ABD orta sınıfını zayıflattı.

Uzmanlar, Trump’ın ikinci döneminin ilk yılında Beyaz Saray’ın iç çekişmelerin yaşandığı bir alandan, daha çok kontrol ve yönlendirme aracına dönüştüğünü belirtiyor. Gözlemcilere göre, Beyaz Saray Özel Kalem Müdürü Susie Wiles, başkanın karar alma süreçlerinde ve siyasi intikam eğilimlerini yönetmede önemli bir etkiye sahip. Aynı şekilde, 28 yaşındaki Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt’in de medya mesajlarının oluşturulması ve eleştirilere karşı duruşta artan bir rol üstlendiği ifade ediliyor. Her iki isim de Trump yönetimi içinde kadınların güçlü temsiline örnek olarak gösteriliyor.

ABD müdahaleleri devam ediyor

ABD’nin eski Suriye özel temsilcisi emekli büyükelçi James Jeffrey, Ortadoğu’da uluslararası müdahaleyi destekleyen bir çizginin etkili olduğuna işaret etti. Bu çizginin Steve Witkoff, Jared Kushner, Tom Barrack ve Morgan Ortagus’tan oluşan bir ekipten meydana geldiğini belirten Jeffrey, bu grubun Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile ittifak halinde olduğunu söyledi. Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamalarda Jeffrey, yönetim ile doğrudan Başkan Donald Trump’la bağlantılı güçlü ticari çıkarların bulunduğuna dikkat çekerek, bunun Ortadoğu’da askeri, ticari ve diplomatik angajmanın yoğun biçimde sürmesine yol açtığını ifade etti.

Beyaz Saray tarafından yayınlanan bir fotoğrafta, ABD Başkanı ve yönetim kadrosunun 3 Ocak'ta Venezuela'daki askeri operasyonu izlediği görülüyor.Beyaz Saray tarafından yayınlanan bir fotoğrafta, ABD Başkanı ve yönetim kadrosunun 3 Ocak'ta Venezuela'daki askeri operasyonu izlediği görülüyor.

Carnegie Uluslararası Barış Vakfı’nda kıdemli araştırmacı olan ve Demokrat ve Cumhuriyetçi birçok ABD yönetiminde görev yapmış bulunan Aaron David Miller ise Trump’ın ikinci başkanlık döneminin ilk yılının pragmatizm ve hızlı anlaşmalar yapmaya odaklanma ile karakterize edildiğini savundu. Şarku’l Avsat’a konuşan Miller, Trump’ın sekiz çatışmayı sona erdirdiğini iddia etmesine rağmen, krizlerin derin nedenlerini ele almakla ilgilenmediğini; çatışmaları yalnızca yüzeysel biçimde sonlandırmakla yetindiğini söyledi.

Miller, değerlendirmesinde Gazze’ye özel bir parantez açarak, ateşkes sağlanmasına ve rehinelerin serbest bırakılmasına rağmen bölgenin ‘işlevsel bir istikrara’ yaklaşmadığını belirtti. İran konusunda ise ABD saldırılarının nükleer programı geciktirdiğini, ancak tamamen ortadan kaldırmadığını ifade etti. Venezuela’yı da ‘hızlı zafer’ anlayışının bir yansıması olarak tanımlayan Miller, Trump’ın demokratik bir geçiş için koşullar yaratmayı değil, Nicolas Maduro ve eşinin ‘kaçırılması’ yoluyla askeri güç gösterisi yapmayı hedeflediğini, buna karşın mevcut rejimin ayakta bırakıldığını ileri sürdü.

Beyaz Saray Özel Kalem Müdürü Susie Wiles, 23 Eylül'de New York'ta ABD Başkanı Donald Trump ile Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei arasında yapılan toplantıya katıldı. (Reuters)Beyaz Saray Özel Kalem Müdürü Susie Wiles, 23 Eylül'de New York'ta ABD Başkanı Donald Trump ile Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei arasında yapılan toplantıya katıldı. (Reuters)

Miller, Trump’ın Amerikan kararlılığını ve gücünü yeniden tesis etme fikrini öne çıkardığını; bunun da dünya liderlerini hızla kendisiyle temas kurmaya yönelttiğini belirtti. Buna göre bazı liderler, Kolombiya Devlet Başkanı örneğinde olduğu gibi korku nedeniyle; bazıları, Maria Machado liderliğindeki Venezuela muhalefetinde görüldüğü üzere dışlanmışlık hissiyle; bazıları ise Avrupa Birliği (AB) örneğinde olduğu gibi iç bölünmeler sebebiyle Trump’la iletişime geçme arayışına girdi. Miller, Trump’ın dış politikasına yönelik yaygın bir öfke ve hayal kırıklığı bulunduğunu, buna karşılık dünya liderlerinin onu yatıştırmaya ve yakınlaşmaya yönelik çabalarının da eş zamanlı olarak arttığını gözlemlediğini ifade etti.

En büyük kaygısının ise ‘Amerikan siyasi sisteminin işlemez hale gelmesi’ olduğunu vurgulayan Miller, bu yapının onarılmasının ‘uzun zaman alacağını’ söyledi.

‘Önce Amerika’ hareketine duyulan hayal kırıklığı

ABD Başkanı’nın Venezuela’daki kısa süreli operasyonlardan Nijerya’da terörle mücadele kapsamında düzenlenen hava saldırılarına, oradan da Grönland üzerinde kontrol sağlama girişimlerine kadar uzanan dış müdahaleleri, Trump yönetimi içindeki izolasyoncu kanatta hayal kırıklığına yol açtı. Washington Yakın Doğu Politikaları Enstitüsü’nde araştırmacı olan Scott Abramson, Trump’ın seçim tabanının ve yönetiminin, başkanın mayıs ayında Riyad’da yaptığı ve ‘anlamadıkları karmaşık toplumlara müdahale edenleri’ eleştirdiği konuşmayı memnuniyetle karşıladığını hatırlattı.

ABD Başkanı Donald Trump ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 9 Ocak'ta Beyaz Saray'da (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 9 Ocak'ta Beyaz Saray'da (Reuters)

Ancak Abramson, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, söz konusu konuşmadan bu yana ABD’nin dış angajmanının genişlediğine dikkat çekti. Abramson’a göre bu süreç, Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki barış anlaşmasına arabuluculuktan Gazze’de ateşkes anlaşmasına, İsrail ile Suriye arasında bir uzlaşı sağlama girişimlerine kadar uzandı.

Abramson, ABD’nin İran’ın nükleer programını hedef almada elde ettiği başarıların ve Tahran’ın Batı yarımküredeki en yakın müttefiki olan Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun devrilmesinin, Trump’ın uluslararası alanda Amerikan gücünü kullanma eğilimini güçlendirdiğini savundu. Buna karşılık, Trump’ın seçim tabanındaki izolasyoncu kesimlerin bu yönelimden rahatsız olduğunu ve bunun ‘Önce Amerika’ sloganıyla çeliştiğini düşündüklerini belirtti.

Aaron David Miller ise bu sloganı farklı yorumladı. Miller’a göre ‘Önce Amerika’, bir izolasyon politikasından ziyade Trump’ın güç ve kontrol duygusunu, ABD’nin her yerde nüfuz sahibi olduğunu kanıtlama arzusunu yansıtıyor. Miller, başkanlık yetkilerinde ‘emsalsiz bir şişme’ yaşandığını, Amerikan norm ve kurumlarının zayıflatıldığını, yolsuzluk ve kayırmacılığın arttığını ve bunun ABD yönetiminin temel dokusuna zarar verdiğini ifade etti.

‘Güç, hak oluşturur’

Washington’daki Arap-Amerikan Enstitüsü Başkanı James Zogby, Trump’ın ikinci başkanlık döneminin ilk yılını ‘korkutucu’ olarak nitelendirerek, Amerikan demokrasisi ile iç ve dış politikaya verilen zararlar konusundaki endişesini dile getirdi. Şarku’l Avsat’a konuşan Zogby, Trump’ın ‘anayasal korumaları parçaladığını, emirlerini yerine getiren güçleri serbest bıraktığını, protestoları bastırdığını ve binlerce federal çalışanın işten çıkarılmasına yol açan bir ekonomik program uyguladığını’ söyledi.

Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, 15 Ocak'ta Minneapolis'te tahrip edilen bir ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu aracının fotoğrafını gösteriyor. (Reuters)Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, 15 Ocak'ta Minneapolis'te tahrip edilen bir ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu aracının fotoğrafını gösteriyor. (Reuters)

Zogby’ye göre Trump’ın ilk dönemi farklıydı; çünkü generaller, kararlarını sınırlayacak mekanizmalar oluşturmuştu. İkinci döneminde ise Trump, ‘Proje 2025’ vizyonuna ve isteklerini yerine getirmeye hazır bir sadık kadroya güvenerek hareket etti; bu kadro siyasi hırs veya pozisyonlarını kaybetme korkusuyla Başkan’ın taleplerini uyguluyordu.

Zogby, Trump’ın uluslararası hukuktan uzaklaşması ve ‘kendi ahlak anlayışına’ dayanması durumunun, gücün hak oluşturduğu bir anlayışı pekiştirdiğini ifade etti. Zogby, Trump’ın Amerikalılara Venezuela petrolünden faydalanacakları yönündeki vaatlerinin gerçeğe dayalı olmadığını; ağır petrol altyapısının onarımının yıllar alacağını belirtti.

Beyaz Saray'daki rekabetçi atmosfer

Seçim kampanyaları yaklaşırken, Başkan Yardımcısı J.D. Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio arasında belirgin bir rekabet göze çarpıyor. MAGA tabanına yakınlığıyla bilinen Vance, etkisini iç politikadaki hamlelerle güçlendirirken, Rubio ise açık bir rekabet olmadığını belirtip ülkesinin uluslararası alandaki varlığını artırmaya odaklanıyor.

ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Beyaz Saray'da düzenlediği basın toplantısında (EPA)ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Beyaz Saray'da düzenlediği basın toplantısında (EPA)

Vance, 2028 başkanlık seçimleri için güçlü bir aday olarak görülürken, bu rekabet Cumhuriyetçi Parti içindeki milliyetçi ve geleneksel kanatlar arasındaki daha derin bir mücadelenin yansıması olarak değerlendiriliyor.

Zogby’ye göre bu çatışma esasen politika farklılıklarından ziyade nüfuz ve mevki mücadelesi etrafında şekilleniyor. Zogby, Trump’ın sadakat temelli atamaları ve ismini ulusal kurumların önüne koyma eğiliminin, ‘hırslı bir otoriter sistem’ inşasına işaret ettiğini ve bunun önümüzdeki yıllarda Amerikan demokrasisi üzerinde derin etkiler yaratabileceğini vurguladı.


Trump: Britanya, Chagos Adaları'nı Mauritius'a devrederek aptalca bir hata yaptı

ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
TT

Trump: Britanya, Chagos Adaları'nı Mauritius'a devrederek aptalca bir hata yaptı

ABD Başkanı Donald Trump (EPA)
ABD Başkanı Donald Trump (EPA)

ABD Başkanı Donald Trump, bugün yaptığı açıklamada, kendisinin Danimarka'ya ait Grönland adasının kontrolünü ele geçirmeye çalıştığı bir dönemde, İngiltere'nin Hint Okyanusu'ndaki Chagos Adaları'nı Mauritius'a devretmeyi öngören 2024 tarihli anlaşmayı imzalamasının "büyük bir aptallık" olduğunu söyledi.

Trump, Truth Social platformunda yaptığı paylaşımda, "İngiltere'nin bu kadar hayati bir bölgeyi vermesi çok aptalca bir hareket ve Grönland'ı ele geçirmemiz için ulusal güvenlik nedenlerinin çok uzun listesindeki bir diğer madde" ifadelerini kullandı.

Bu, Trump'ın daha önce anlaşmayı desteklediği göz önüne alındığında, pozisyonunda önemli bir değişikliğe işaret ediyor.

2024 yılında Britanya, eski sömürgesi Mauritius'un Chagos Adaları üzerindeki egemenliğini tanıyan ve takımadaların en büyük adası olan Diego Garcia'da kira sözleşmesiyle ortak bir İngiliz-Amerikan askeri üssünü elinde tutan "tarihi bir anlaşmaya" imza attı.

Britanya, eski sömürgesinin 1960'larda bağımsızlığını kazanmasının ardından Chagos Adaları üzerindeki kontrolünü elinde tutmuştu.

Trump şunları yazdı: “Şaşırtıcı bir hamleyle, büyük NATO müttefikimiz Birleşik Krallık, hayati önem taşıyan bir ABD askeri üssüne ev sahipliği yapan Diego Garcia'yı hiçbir sebep yokken Mauritius'a devretmeyi planlıyor.”

Şöyle devam etti: “Çin ve Rusya'nın bu tam bir zayıflık gösterisine karşı tetikte olduklarından şüphe yok” diyerek “Bunlar sadece gücü anlayan uluslararası güçlerdir; bu yüzden, benim liderliğim altında, sadece bir yıl içinde, Amerika Birleşik Devletleri daha önce hiç olmadığı kadar saygı görüyor.”

Trump, Chagos'u Grönland'a benzeterek, "Danimarka ve Avrupalı ​​müttefikleri doğru olanı yapmalı" diye yazdı.

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre Chagos anlaşması geçen mayıs ayında Londra'da imzalandı ve o dönemde Washington tarafından onaylandı.

 ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, anlaşmayı Twitter üzerinden övdü ve Diego Garcia üssünün "uzun vadeli, istikrarlı ve etkili kullanımını sağladığını" ve bunun "bölgesel ve küresel güvenliğin temel taşı" olduğunu belirtti.