Weimar ülkelerimizin koşullarını okuyor

Toplumlarımız şaşırma duygusunu kaybetme içinde boğuluyor.

İsrail'in dün gece düzenlediği yoğun hava saldırılarının ardından Beyrut'un güney banliyölerinde meydana gelen yıkımdan (Şarku’l Avsat)
İsrail'in dün gece düzenlediği yoğun hava saldırılarının ardından Beyrut'un güney banliyölerinde meydana gelen yıkımdan (Şarku’l Avsat)
TT

Weimar ülkelerimizin koşullarını okuyor

İsrail'in dün gece düzenlediği yoğun hava saldırılarının ardından Beyrut'un güney banliyölerinde meydana gelen yıkımdan (Şarku’l Avsat)
İsrail'in dün gece düzenlediği yoğun hava saldırılarının ardından Beyrut'un güney banliyölerinde meydana gelen yıkımdan (Şarku’l Avsat)

Rüstem Mahmud

Genel zayıflık, kurumların başarısızlığı, iç toplumların parçalanması, iç savaşlarda boğulma, çağdaş dünyada modern olandan uzaklaşma gibi pek çok ortak özelliğin yanı sıra, Sudan, Suriye, Yemen, Lübnan, Libya ve Irak gibi ülkeleri birleştiren şey, kültür, siyaset, sosyal ve ekonomi alanında elitlerinin yaşanan tüm bu korkunç durumun nedenlerine ikna edici açıklamalar getirememeleridir. Ek olarak, göreceli de olsa olup bitenlerin yükünü hafifletebilecek herhangi bir vizyon veya girişim sunmaktan aciz olmalarıdır. Herkes olan bitene tamamen teslim olmuş, umutsuzluk içinde ve kısmen de olsa bir “çözüm olmadığı” inancıyla dolu görünüyor.

Garip bir şekilde, altı ülke ve kendilerine farklı derecelerde benzeyen diğer ülkeler, özgün ve değerli iç çelişkilere ve çatışmalara dayanmıyor gibi görünüyor. Mesela Sudan gibi bir ülkede bu kanlı çatışmanın rasyonel sebebi nedir? Savaşanlar arasında ideolojik, siyasi, kültürel, etnik ve dini farklılıklar var mı? Savaşçılar, belirli bir kişi ya da askeri kurum etrafında toplanma dışında, her bakımdan aynı insan topluluklarından değil mi? Libya, Yemen, Irak ve diğer ülkelerde yaşanan şiddetli çatışmalar için de bu geçerli değil mi? Kan gölleri, farklı katliam ve savaş türleri ve sürekli çatışmalar, bunlardan herhangi bir şekilde kaçmanın imkansız olduğuna dair tam ve genel bir kanaatle güçleniyor. Dahası çatışan taraflar, kendisi için savaştıkları şeyi tanımlama veya çerçeveleme veya tüm bu coşkuyla peşinden koştukları şeyin herhangi bir değer veya anlam taşıdığını kanıtlama becerisine sahip değiller.

Marx'ın geleneksel dilini kullanırsak, ufukta her şeyi kuşatan, her ayrıntıya giren son derece büyük bir öcü beliriyor. Bu öcü, bu ülkelerin ve tüm bölgenin yaşadıklarının “toplam zamanı”dır. Olan biten her şey, kendilerini dört bir yandan kuşatan, bu ülkelerin genel sahnesinde etkili aktörlerin ve elitlerin türlerini kontrol eden bu “zamanın tiranlığı”nın ve dayatmalarının mantığına ve dinamizmine hazırlığı ve bağlılığı gösteriyor. Bunlar zamanın tiranlığına öyle bir tam teslim olmuşlardır ki zaman/öcü kuşatmasının pençeleri ve dayatmaları dışında pratik bir davranışı, politik bir tutumu veya ideolojik bir vizyonu uygulayamaz hale gelmişlerdir.

Bu ülkelerin bugününü ve geleceğini işgal eden toplam zaman, ülkeleri çevreleyen siyasi iklimler ve ekonomik, sosyal ve kültürel bağlamlardır. Bunlar öyle bir güce, varlığa ve etkinliğe sahipler ki, iç dinamikler ve bireysel girişimler görünmez bir marj haline gelirler. Sıklıkla kendisine empoze edilen genel yol dahilinde yönlendirilen itaatkar bir piyona dönüşürler.

Somut bir tanımlama ile toplam zaman, bu ülkelerin içlerine doğru ilerleyen ve her türlü kısıtlamadan kurtulmuş bir şekilde büyüyen bölgesel akıştır. Öyle ki, tıpkı eski imparatorlukların coğrafi sınırları ya da sömürgeci güçlerin sömürgeleri ile olan ilişkileri gibi, içinde meydana gelen her detayın ve dönüşümün özü ve kökeni haline gelmiştir. Buna şaşırtıcı miktarda iç çatırdamalar ve bunlarla birlikte dış dünyaya, özellikle de Batılı/modern dünyaya karşı anlaşılmaz bir düşmanlık ve yabancılaşma da eklenmektedir.

Yeni milenyumun başlangıcından bu yana, bu ülkeler içinde ordular ve hatta gizli uluslar kurabilen, bunların tüm lojistik, siyasi ve maddi ihtiyaçlarını karşılayabilen İran ve Türkiye'nin bölgesel genişlemesi yaşandı. Bunları zamanla, her türlü ulusal fikir birliğini ve bazı apaçık ve temel aksiyomları devirebilecek bir çekirdeğe ve tam bir dağıtma aracına dönüştürdüler. Bu aksiyomlar arasında iç barışın kaçınılmazlığı, başta dini ve mezhepsel olmak üzere sivil kimlikleri körükleyip açık ve mutlak çatışmalar için ideoloji olarak kullanmaya yönelmemek sayılabilir.

Bu bölgesel akış, yetmişli yılların başlarından bu yana devam eden tarihsel bir iç çöküşle aynı zamana denk geldi. Libya ve Sudan gibi ülkeleri Suriye, Irak ve Yemen gibi ülkelerle birleştiren husus, bunların halk meşruiyetinden tamamen yoksun rejimler tarafından yönetilen ülkeler olmalarıdır. Bu nedenle söz konusu rejimler, olağan sivil eşitsizliklere uzun uzun yatırım yaptı ve bunları kendi otorite yapısındaki yıpranmış noktaları dolduracak yapılara ve rezervlere dönüştürdü. İlgili ulusal muadillerine olan güvenini tamamen kaybedene kadar bu toplumsal yapılara yatırım yapmaya devam etti. Kendisini ya mutlak hükümdarı olarak görerek ya da başka gruplar tarafından mutlak olarak yönetiliyor görerek sıfır toplamlı denklemler temelinde hareket etmeye başladı.

Bunlara ek olarak bu ülkeler ve toplumları, dış dünyaya, özellikle de Batı dünyasına karşı korkunç derecede bir izolasyon ve düşmanlık içinde yaşadı. Batı sadece teknik buluşlar ve başarılar değil, bunun ötesine geçerek siyasi deneyimler, fikir türleri, eğitim kurumları, ekonomik modeller ve yaşam biçimleriydi. Bu ülkelerin toplumlarında temel olan, egemen rejimlerin ve üst elitlerin, vatandaşlarının hayatlarını son derece kötü ve sefil, tamamen dünya düzeyindeki eylem ve üretim merkezlerine, yani Batı'ya karşı anlaşılmaz bir düşmanlığa dayanan bir sözlük içerisinde uzun süre tekellerine almış olmalarıydı.

Modern dünya her an kendini aşarken, toplumlarımız şaşırma duygusunu kaybetmenin içinde boğuluyordu. Yüzyılın ortasında beyaz adama, onun başarılarına, fikirlerine ve kurumlarına, politikalarına karşı olsa bile duyduğu büyük hayranlık ve saygıdan kendisini tamamen koparıyordu. Şaşırma duygusunu kaybetmek, kalkınmayı ve koşullarımızı geliştirmeyi engelledi, çünkü toplumlarımız artık bizden başkaları tarafından üretilen ve sınıflandırılan hiçbir toplum, deneyim, tarih veya başarıdan etkilenmiyor ve onlara güvenmiyordu. Böylece bu toplumlarda tarihteki en kötü şey ortaya çıktı; kahramanlar, mitler ve cehenneme açılan kapı olan eril diktatörlüklerden başka hiçbir şey üretmeyen narsisizm.

Her biri, iç sahneyi çevreleyen ezici dinamikler ve iklimler selinin gölgesinde, iç koşulları düzeltmeye yönelik herhangi bir deneyin veya girişimin boşluğunu ve başarısızlığının kaçınılmazlığını kanıtlayan sayısız siyasi model bulunuyor.

Bir asır önce, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Almanya'da kurulan Weimar Cumhuriyeti, kendisini kaçınılmaz bir şekilde Nazizm'in içine düşmekten koruyamadı. Ulusal faşizm, özellikle Almanya gibi yaralı bir ulus için her yerde kalbi atan bir devdi. O zamanlar Avrupa'da neredeyse ideal olan bu demokratik cumhuriyetin sunduğu siyasi ve diğer özgürlükler, her yerden akın eden ve daha sonra her şeyi kendisiyle birlikte alıp götüren faşist eğilim yanında görünmez şeylerdi. Almanya'nın tarihine dair bir okuma, ülkelerimizin şu anda yaşadıklarını doğruluyor; sıfırcı iç çatırdamalar, dışarıdaki her şeye karşı yabancılaşma ve nefret ile birlikte bölgesel bir akış.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından  Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Trump bugün Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
TT

Trump bugün Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump bugün (Perşembe) kendi çağrısıyla oluşturulan Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek. Toplantıya 45’ten fazla ülkeden temsilcinin katılması beklenirken, Gazze’nin geleceğine ilişkin çözümsüz başlıkların gündeme damga vurması bekleniyor.

Hamas mensuplarının silahsızlandırılması, yeniden imar fonunun büyüklüğü ve savaş nedeniyle ağır yıkıma uğrayan Gazze halkına insani yardım akışının sağlanması gibi konuların, Konsey’in önümüzdeki haftalar ve aylardaki etkinliğinin sınanacağı temel dosyalar olması bekleniyor.

Trump’ın Washington’da kısa süre önce adını verdiği “Donald J. Trump Barış Enstitüsü” binasında katılımcılara hitap etmesi ve katılımcı ülkelerin yeniden imar fonu için 5 milyar dolar topladığını açıklaması planlanıyor. Söz konusu tutarın, ilerleyen dönemde milyarlarca dolarlık ek kaynağa ihtiyaç duyulması beklenen fon için ilk katkı niteliğinde olacağı belirtiliyor.

Trump’ın çağrısıyla kurulan Barış Konseyi geniş tartışmalara yol açtı. Konsey’de İsrail yer alırken Filistinli temsilcilerin bulunmaması dikkat çekiyor. Trump’ın Konsey’in ilerleyen aşamada Gazze’nin ötesindeki küresel meydan okumaları da ele alabileceğini önermesi, bunun Birleşmiş Milletler’in küresel diplomasi ve ihtilaf çözümündeki merkezi rolünü zayıflatabileceği yönündeki kaygıları artırdı.

Üst düzey ABD’li yetkililer, Trump’ın ayrıca bazı ülkelerin Gazze’de barışın korunmasına yardımcı olmak amacıyla kurulacak uluslararası bir istikrar gücüne binlerce asker göndermeyi planladığını açıklayacağını bildirdi.

Hamas mensuplarının silahsızlandırılması ve böylece barış gücü birliklerinin göreve başlayabilmesi konusu ise temel anlaşmazlık başlıklarından biri olmaya devam ediyor. Hamas, İsrail’in olası misilleme adımlarına ilişkin endişeler nedeniyle silah bırakmaya yanaşmıyor. Silahsızlandırma, Trump’ın iki yıl süren Gazze savaşının ardından Ekim ayında başlayan kırılgan ateşkese zemin hazırlayan planının maddeleri arasında yer alıyor.

Üst düzey bir yönetim yetkilisi, “Silahsızlanmaya ilişkin zorlukların tamamen farkındayız, ancak arabuluculardan gelen mesajlar bizi cesaretlendiriyor” dedi.

Güvenlik Konseyi üyelerinin çoğu yok

ABD’li yetkililer, etkinliğe 47 ülkeden heyetlerin ve Avrupa Birliği’nin katılımının beklendiğini belirtti. Listede İsrail’in yanı sıra Arnavutluk’tan Vietnam’a kadar geniş bir ülke yelpazesi yer alıyor.

Ancak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri olan Fransa, Birleşik Krallık, Rusya ve Çin listede bulunmuyor.

Etkinlikte Trump’ın yanı sıra ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD’nin özel temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner ile eski Birleşik Krallık Başbakanı Tony Blair’in konuşma yapması bekleniyor. Konsey’de önemli bir rol üstlenmesi öngörülen Blair’in yanı sıra, ABD’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Mike Waltz ve Gazze Yüksek Temsilcisi Nickolay Mladenov’un da etkinlikte yer alacağı ifade ediliyor.

İsmini açıklamak istemeyen bir Konsey üyesi, Gazze planının ciddi engellerle karşı karşıya olduğunu belirtti. Yetkili, diğer alanlarda ilerleme sağlanabilmesi için Gazze’de güvenliğin tesis edilmesinin temel şart olduğunu, ancak polis güçlerinin henüz yeterince hazır ve eğitimli olmadığını kaydetti.

Açıklamaya göre henüz karara bağlanmamış temel soru, Hamas’la görüşmeleri kimin yürüteceği. Konsey temsilcilerinin, örgüt üzerinde nüfuz sahibi aktörler — özellikle Katar ve Türkiye — aracılığıyla süreci ilerletebileceği değerlendiriliyor. Ancak İsrail’in bu iki ülkeye mesafeli yaklaşımı sürecin önündeki başlıca engellerden biri olarak görülüyor.

İnsani yardımın ulaştırılması da çözüm bekleyen başlıklar arasında yer alıyor. Yetkili, mevcut durumu “katastrofik” olarak nitelendirirken, yardım akışının süratle genişletilmesi çağrısında bulundu. Buna karşın, dağıtımın sahada hangi yapı tarafından koordine edileceğinin netleşmediğini belirtti.


İsrail, ABD'nin yakında İran'a saldıracağı beklentisiyle hazırlık yapıyor

İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
TT

İsrail, ABD'nin yakında İran'a saldıracağı beklentisiyle hazırlık yapıyor

İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)

İsrail gazetesi Yedioth Ahronoth, İsrailli yetkililerin, Tahran'ın Cenevre'de yapılan son müzakerelerde ABD'nin taleplerini karşılamaması üzerine, ABD Başkanı Donald Trump'ın ‘yakında’ İran'a karşı büyük çaplı bir askeri saldırı başlatabileceğini öngördüklerini aktardı. Gazeteye göre Trump yönetiminin yetkilileri, İranlıların zaman kazanmaya ve ABD'yi yanıltmaya çalıştığını düşünüyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu başkanlığında kısa bir süre önce gerçekleşen istişarelerde, İran'ın İsrail ordusu olası bir ABD saldırısına katılmasa bile İsrail'e füze saldırısı düzenleyebileceği yönünde bir değerlendirme yapıldı. Buna göre acil durum hizmetleri ve sivil savunmadan sorumlu askeri kurum olan İç Cephe Komutanlığı'ndan savaşa hazırlık yapması istendi. Çeşitli güvenlik kurumları da en yüksek savunma hazırlık seviyesine geçtiklerini açıklarken, güvenlik kurumları da yüksek alarm durumuna geçti.

Ne zaman olacağı bilinmiyor

ABD, Trump'ın ‘güzel filo’ olarak nitelendirdiği, İran ile kısa süreli bir çatışma yerine uzun süreli bir savaş yürütebilecek güçleri bölgeye çoktan konuşlandırdı. Ancak İsrailli yetkililer, ABD'nin saldırısının kesin zamanlamasının bilinmediğini ve nihai olarak Trump'ın kararına bağlı olduğunu belirtiyor. Karar verildikten sonra bile planlar değişebilir. İsrail'de karar anının yaklaştığı ve zamanın daraldığı yönünde bir izlenim hakim. Yetkililer birkaç gün önce iki haftalık bir süreden, ondan önce de yaklaşık bir aydan bahsetmişlerdi, ancak şimdi birkaç gün içinde harekete geçilebileceğine dair işaretler var.

Öte yandan saldırıyı geciktirebilecek birkaç faktör de söz konusu. Gazze Barış Kurulu, perşembe günü Washington'da toplanacak ve İtalya'daki Kış Olimpiyatları 22 Şubat'ta sona erecek. Trump'ın bu faktörlere ne kadar ağırlık vereceği belirsiz.

Her ne kadar kesin bir tarih belirlenmemiş olsa da ABD'nin İran ile uzun süreli bir çatışmaya hazırlandığına dair işaretler giderek artıyor. Geçtiğimiz yıl haziran ayında yaşanan 12 günlük savaştan bu yana yüksek seviyede olan gerginlik, İran rejiminin son zamanlarda protestoculara yönelik sert müdahalelerinin ardından daha da tırmandı. ABD'li yetkililer, büyük çaplı bir operasyonun hızlı bir saldırı olmayacağını, aksine haftalarca sürebilecek bir kampanya olacağını tahmin ediyorlar. Bu da Ortadoğu'daki askeri yığınağı açıklıyor.

Herhangi bir saldırının olası hedeflerinden biri İran'da rejim değişikliği olacak. Ancak ABD yetkilileri, bu hedefin tek bir saldırıyla değil, haftalarca sürecek bir dizi saldırıyla gerçekleştirilebileceğini kabul ediyor.

Bu da İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yanı sıra, bazıları toplu katliamlardan sorumlu tutulan İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) kurumlarını da hedef alabilir. Washington ayrıca İranlıların sokaklara dökülmesini istiyor, ancak bunun için rejim muhaliflerini ABD'nin onları desteklemeye hazır olduğuna ikna etmek gerekiyor.

CNN'in haberine göre iki İsrailli yetkili, önümüzdeki günlerde ABD ve İsrail'in İran'a ortak bir saldırı düzenleyeceğine dair ‘artan işaretler’ üzerine İsrail'in askeri alarm ve hazırlık seviyesini yükselttiğini söyledi.

Haberin kaynaklarından biri olan bir askeri yetkiliye göre İsrail operasyonel ve savunma planlamasını hızlandırdı. Bir kaynak, Trump tarafından onaylanması halinde beklenen saldırının önceki 12 gün süren savaşın ötesine geçeceğini ve ABD ile İsrail arasında koordineli saldırılar içereceğini ekledi.

Diğer taraftan bugün yapılması planlanan İsrail Savaş Kabinesi toplantısı pazar gününe ertelendi. Bu ertelemenin nedeni, ABD ve İsrail'in herhangi bir karar vermeden önce İran'ın yanlış bir hesap yapıp önleyici bir saldırı düzenlemesini önlemek olabilir.

Hizbullah ve Husiler hesapların merkezinde

Son iki gün içinde, Ortadoğu'ya doğru takviye savaş uçakları, yakıt ikmal uçakları, keşif ve istihbarat uçakları ile komuta ve kontrol uçaklarının yola çıktığı görüldü. Bu hareketlilik, bölgede uzun zamandır görülmemiş büyüklükte bir ABD askeri gücü oluşturuyor. Bu devasa bir savaş makinesi ve bölgede sadece ‘pozisyon almak’ için konuşlandırılmış olması pek olası değil. Amaç sadece müzakerelerde baskı uygulamaksa, bu olağanüstü bir baskı olur, çünkü ABD İran'a çok daha az güçle saldırabilir.

Bu büyük ölçekli tehdit ve caydırıcı etkisinin, İran'ı son dakikada ABD'nin taleplerini kabul etmeye zorlayabileceği ihtimali göz ardı edilemez. Trump daha önce tehditlerinin boş olmadığını göstermişti ve müzakereler sırasında Washington’ın Tahran'a ilettiği mesaj açıktı: “Sabrımı sınama!”

Ancak, en azından kamuoyu önünde İran bu tür sonuçlara varmış gibi görünmüyor. Hatta Hamaney, Amerikan uçak gemilerini vurmakla tehdit etti. İsrail'de bu durum, iktidar sahibine pahalıya mal olabilecek aşırı bir kibir olarak görülüyor.

Çoğu gösterge, İsrail'in bu tür bir saldırıya katılacağını ve kenara çekilmesinin istenmeyeceğini işaret ediyor. ABD’li yetkililerin İsrail'in yeteneklerine, özellikle de İsrail ordusunun uzmanlığına ihtiyaç duyduğu söyleniyor. İsrail'in başlıca hedefi, İran'ın balistik füze sistemini yok etmek ya da ona ciddi şekilde hasar vermek olacak. Aynı zamanda, İsrail ordusundan iki cephede daha mücadele etmesi istenebilir. Bunlar Lübnan'daki Hizbullah ve Yemen'deki Husiler.

Husilerin hemen savaşa katılıp İsrail'e füze ve insansız hava araçları (İHA) ile saldıracağı tahmin ediliyor. Ayrıca, daha önce 12 gün süren savaşta olduğu gibi Hizbullah'ın bu kez tarafsız kalmayıp savaşa katılma ihtimali de var. Bu durumda İsrail, bunu hesaplaşmak için bir fırsat olarak görebilir.


İsrail muhalefet partileri kafa karışıklığı ve bölünmüşlük içinde… Netanyahu’yu devirme fırsatı kaçabilir

İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)
İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)
TT

İsrail muhalefet partileri kafa karışıklığı ve bölünmüşlük içinde… Netanyahu’yu devirme fırsatı kaçabilir

İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)
İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)

İsrail’de yaklaşan seçimler öncesinde kamuoyunda muhalefet partilerinin Binyamin Netanyahu hükümetini devirmeye yönelik mücadelede yeterince profesyonel davranmadığı ve seçim kazanma fırsatını heba edebileceği yönündeki görüşler güç kazanırken, sol eğilimli Demokratlar Partisi lideri Yair Golan, üç partinin birleşmesini önerdi. Golan, kendi liderliğini yaptığı Demokratlar Partisi’nin yanı sıra, Yair Lapid liderliğindeki Yesh Atid Partisi ve Gadi Eisenkot’un başında bulunduğu Yashar Partisi’nin tek çatı altında toplanmasını teklif etti. Golan, söz konusu ittifakın başına Eisenkot’un getirilmesi konusunda uzlaşmaya varılmasını önererek, “Çünkü anketler onun hem benden hem de Lapid’den daha fazla beğeni topladığını gösteriyor” ifadesini kullandı.

sdvfgt
İsrail muhalefet lideri Yair Lapid (Reuters)

Golan dün yaptığı basın açıklamasında, önerdiği üçlü ittifakın mevcut anketlere göre şimdiden 31-33 sandalye kazanabileceğini ve böylece en büyük parti konumuna yükselebileceğini söyledi. Golan, söz konusu bloğun kurulması ve Netanyahu’yu kendi seçmeni nezdinde de zorlayacak mücadeleci bir seçim kampanyası yürütmesi halinde, desteğini daha da artırabileceğini ve bir sonraki hükümeti kurabilecek güce ulaşabileceğini ifade etti.

Ancak Lapid teklifi kabul etmedi. Lapid, bu girişimin kendisini solcu bir parti lideri gibi göstermeyi amaçladığını savunurken, kendisini sağ liberal olarak tanımladığını belirtti. Golan’a saatler içinde yanıt veren Lapid, birlik önerisinin Golan’ın kendi popülaritesini artırma amacı taşıdığını öne sürdü. Lapid ayrıca Golan’ı ve ‘şu dönemde birlik adı altında safları dağıtmaya çalışan tüm muhalefet liderlerini’ sert sözlerle eleştirdi.

Lapid, “Kamuoyu blokların birleşmesini istemiyor; bizi olduğumuz gibi görmek istiyor. Her parti kendi ilkeleri temelinde mücadele etmeli. Seçimden sonra bloklar arasında bir birleşme yolu bulunabilir” dedi. Muhalefet liderlerini son dönemde ‘zırhlı aracın içinde ateş açmakla’ suçlayan Lapid, bunun ‘Netanyahu’nun iktidarını sonsuza dek sürdürmesine yol açabilecek bir intihar eylemi’ olduğunu söyledi.

Lapid, seçim hazırlıklarında kendisiyle çalışan uzmanların hükümetin düşmesinin ‘teorik olarak artık kesinleştiği’ görüşünde olduğunu belirterek, muhalefet partilerinin bu gerçeği pekiştirmeye odaklanması gerektiğini kaydetti. Lapid’e göre Netanyahu, yenilginin eşiğinde olduğunu biliyor ve iki hedefe yöneliyor: Araplar ile liberal kesim arasındaki katılım oranını düşürmek ve seçimlere hile karıştırmak. Bu çerçevede önceliğin, Yahudiler arasında yüzde 70, Araplar arasında ise yüzde 48 seviyesinde olan oy verme oranını artırmak ve özellikle kırsal bölgelerde seçim hilesini önlemek amacıyla sıkı denetim mekanizmaları oluşturmak olduğunu ifade etti.

juıo9
Tel Aviv’de düzenlenen Netanyahu karşıtı gösteriden (Arşiv – AFP)

Lapid iki gün önce yaptığı açıklamada, ‘liberal kamp içindeki tüm partilerin, Netanyahu’nun yer alacağı herhangi bir koalisyona katılmama taahhüdünde bulunmasını’ şart koştu. Lapid’in bu sözlerle, birlikte önceki hükümeti kurduğu müttefiki Naftali Bennett’e gönderme yaptığı değerlendirildi. Bennett, Netanyahu ile bir hükümet kurmayacağına dair açık bir taahhütte bulunmayı reddediyordu. Bennett’e yakın kaynaklar ise bu tutumun Likud’dan oy çekme amacı taşıdığını savundu. Nitekim Likudlu Bakan Idit Silman, Bennett’in açıklamalarını sert sözlerle eleştirerek sağ seçmene seslendi ve “Bennett sizi, geçmişte sağ seçmeni kandırdığı gibi kandırıyor; sol ve Araplarla hükümet kuruyor” ifadesini kullandı. Silman daha önce Lapid hükümetinde yer almış, ancak 2022 yılında koalisyondan çekilerek hükümetin düşmesine yol açmıştı.

Lapid’in bir yandan, sağ kanadın ise diğer yandan baskısı altında kalan Bennett, Netanyahu liderliğinde kurulacak bir hükümete katılmayacağını açıkladı. Ancak Likud ile Netanyahu’suz bir senaryoda iş birliğine açık olup olmadığı konusunda net bir ifade kullanmadı.

Öte yandan, Avigdor Lieberman liderliğindeki Yisrael Beiteinu Partisi de muhalefet cephesindeki yön arayışını yansıtan açıklamalarda bulundu. Lieberman, muhalefet partilerinin seçmenlere, Netanyahu ile ya da Arap partileriyle hükümet kurmayacaklarına dair açık ve samimi bir taahhüt vermeleri gerektiğini söyledi.

dfgthy
Netanyahu ve Bennett (İsrail medyası)

İsrail’de yayımlanan son Maariv gazetesi anketine göre, seçimlerin bugün yapılması halinde Arap partileri hesaba katılmaksızın muhalefet partileri 60 sandalye kazanıyor. Aynı ankette, Binyamin Netanyahu liderliğindeki koalisyonun sandalye sayısının 68’den 50’ye gerilediği belirtiliyor. Bu tablo karşısında Netanyahu’nun, özellikle Arap seçmenler arasında katılım oranını düşürmeye yönelik bir plan üzerinde çalıştığı öne sürülüyor. İddiaya göre bu plan, korku siyaseti yürütmeyi ve Arap listeleri ile adayları seçim sürecinden diskalifiye etmeyi içeriyor. Muhalefet ise Netanyahu’yu ve müttefiklerini ‘geniş çaplı bir seçim sahtekârlığı kampanyasına hazırlanmakla’ suçluyor.