Hizbullah'ın ekosistemini yok etmek

Lübnan demografi mühendisliğiyle değişiyor

Görsel: Aliaa Aboukhaddour
Görsel: Aliaa Aboukhaddour
TT

Hizbullah'ın ekosistemini yok etmek

Görsel: Aliaa Aboukhaddour
Görsel: Aliaa Aboukhaddour

Husam İtani

Demografik yapının siyasi olduğu Lübnan'da 1,2 milyondan fazla insanın yer değiştirmesi, etkileri uzun sürmeyecek bir olaydır. Daha önceki deneyimler, İsrail’in 1970'li yılların başlarında saldırılarına başlamasından bu yana devam eden yerinden edilme ve göç dalgalarının Lübnan'ın istikrarsızlaşmasına ve ardından iç savaşın patlak vermesine katkıda bulunduğunu ve bunun sonuçlarının iç savaşın sona ermesinden sonra yeniden inşa projesini engellediğine işaret ediyor.

İsrail'in geçtiğimiz eylül ayının ortalarında binlerce Hizbullah üyesinin çağrı cihazlarını patlatarak ilk darbeyi indirdiği mevcut savaşın başlamasından bu yana Hizbullah'ın kontrolündeki bölgelerde yaşayan çok sayıda insan buraları terk etmeye ve Lübnan içinde ve dışında başka sığınaklar aramaya başladı. Hizbullah'ın 8 Ekim 2023 tarihinde Gazze Şeridi'yle dayanışma amacıyla başlattığı ‘destek savaşı’ ve bölgeyi bir dizi dramatik değişime sürükleyen Hamas Hareketi’nin düzenlediği Aksa Tufanı Operasyonu'nun ardından güney Lübnan'ın dış köylerindeki kasabalarını terk eden yaklaşık 100 bin kişiye katıldılar.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği'nin (UNHCR) verilerine göre 15 Ekim'de 1,2 milyona ulaşan yerinden edilmiş insan sayısı giderek artıyor. Bu sayıya on yılı aşkın bir süredir Lübnan'da yaşayan yaklaşık 1 milyon Suriyeli mülteci ve aynı şekilde Filistinli mültecilerin de eklenmesi durumu daha da trajik hale getiriyor.

Lübnan’ın küçük bir yüzölçümüne sahip olması, kalabalık nüfusu ve kaynakların kıtlığı nedeniyle yaşanan demografik değişimlere, mezhepsel gerilimlerin tırmanması ve bunların silahlı çatışmalara dönüşme riski eşlik ediyor. Beş yıldır kamusal ve özel yaşamın tüm yönlerini etkileyen tam bir ekonomik çöküş yaşayan bir ülkenin, son mülteci dalgası büyüklüğünde yeni bir felaketle başa çıkması hiç kolay değil.

Bir yılı aşkın süredir artan mültecilere, daha önce ülkelerindeki savaştan kaçıp Lübnan’a sığınan Suriyeliler ve 1948 yılında İsrail tarafından topraklarından sürülen Filistinliler de dahil.

Çok sayıda Lübnanlının farklı mezheplerin çoğunlukta olduğu bölgelere yerleştirilmesinin, yerinden edilenler arasında geniş bir desteğe sahip olan Hizbullah'ın geçmiş yıllarda körüklediği kin ve nefret göz önüne alındığında bunun kolay bir iş olmadığı vurgulanmalı. Hizbullah ile İsrail arasında 2006 yılında yaşanan savaştan sonra tırmanan olayların detaylarına girmeden, Hizbullah'ın kontrolünün genişlemesinden ve etkisinden etkilendiklerini düşünen mezheplerin en katı isimleri, bir önceki savaşta olduğu gibi yeniden yerlerinden edilmeleri halinde güneylilerin kendi aralarında ikamet etmelerine izin vermeyeceklerini sık sık dile getirdiler. Lübnanlıların çoğu, İsrail ile yeni bir savaşın Hizbullah'ın güneydeki silahlı varlığı nedeniyle kaçınılmaz olduğunu düşünüyor. Bununla ilgili herkesçe bilinen sebepler, son yıllarda ‘meydanların birliği’ argümanıyla daha da güçlendi.

Neyse ki bu tehditler gerçekleşmedi ve yerinden edilen kişiler sığındıkları bölgelerin çoğunda kalacakları yerler buldular. Yine de bu, bazı sorunların, çatışmaların ve olayların yaşanmadığı anlamına gelmiyor. Ancak olayların sayısı, eski hesaplaşmalar çerçevesinde Şiilere kapıları kapatılacağına dair tehditlerden daha azdı.

Lübnan'da geçmişteki göç dalgalarına dönecek olursak örneğin, başkent Beyrut'un güney banliyösünün 1970'li yıllarda Lübnan solundan Emel Hareketi ve Hizbullah'a kadar Şiilerin ittifak kurduğu siyasi güçlerin kalesi haline gelmesinin iç savaş olmadan gerçekleşemeyeceğini söyleyebiliriz. İç savaş aynı zamanda başkentin ‘sefalet kuşağı’ olarak adlandırılan doğu ve kuzey banliyölerinde yaşayanları güney banliyölerine göç etmeye zorladı. İsrail'in Lübnan’ın güney köylerine yönelik saldırılarının artması ve Bekaa Vadisi bölgesinde iş imkanlarının olmaması üzerine iş ve konut arayışıyla bu kuşağa geldiler. Bu iki Şii bölgesi, silahlı Filistinli grupların 1960'lı yılların sonlarından itibaren güneye gelmeye başlamasından önce ‘mahrumiyet bölgesi’ olarak tanımlanan ve resmi makamlarca ihmale uğrayan bölgelerdi.

xsdfrgt
İsrail'in Beyrut'un güney banliyösüne düzenlediği saldırıda hasar gören bir bina, 7 Kasım 2024 (Reuters)

Örneğin, 1983 yılındaki Harbu’l-Cebel (Dağ Savaşı) sırasında Hıristiyanların yerlerinden edilmesi doğu bölgelerindeki siyasi tabloyu değiştirmiş ve Hıristiyanların büyük bir kısmının dağdan sürülmelerinden ve (Dürzi) İlerici Sosyalist Parti (İSP) tarafından askeri yenilgiye uğratılmalarından kendilerini sorumlu tutmalarına rağmen (Maruni Hristiyan) Lübnan Kuvvetleri Partisi (LK) saflarını güçlendirdi.

Bu iki olay, iç savaş sırasında meydana gelen ve tüm bölgelerde bir tür mezhepsel temizlik oluşturan, daha zayıf mezheplerden sakinleri kendi mezheplerinin çoğunlukta olduğu yerlere taşınmaya zorlayan birçok olaydan sadece birkaçı. Herkes bu tür etnik temizliklerin yanında sosyal ve ekonomik değişimlerin ve etkileşimlerin bir sonucu olarak siyasi temsil düzeyinde derin etkileri olacağını bilir. Bugün herkesin gözü önünde toplumsal ve demografik mühendislik gerçekleşiyor. Bunun sonuçlarının Lübnanlı siyasi güçler arasında daha fazla mezhepsel gerilim ve kargaşa olacağı aşikar.

Bir yılı aşkın bir süredir artan mülteci sayısına daha önce ülkelerindeki savaştan kaçıp Lübnan'a sığınan Suriyeliler ve 1948 yılında İsrail tarafından topraklarından sürülen Filistinliler de dahil. Lübnan’da nüfusun çoğunluğunu Şiilerin oluştursa da Hıristiyanlar ve Sünniler de bulunuyor. Yerinden edilmenin zorluğunu ve acımasızlığını en fazla hisseden Şiiler aynı zamanda İsrail'in bu savaştaki birincil hedefi olan Hizbullah'ı da kucaklayan kesim.

İsrail'in bu denli yoğun bir tempoda saldırıya geçmesi, Lübnan’ın zaten felç haldeki siyasi ortamında kaçınılmaz olarak büyük bir kaosa yol açtı.

Hizbullah’ın etrafında toplanan ‘destekleyici çevre’ Lübnan'ın dört bir yanında, Akkar'ın kuzeyine ve hatta Lübnan'ın ötesinde Suriye ve Irak'a gitmek zorunda kaldı. Dürzi ve Maruni mahallelerinde bulunan Ba’deran, el-Maasira ve İtu köylerinde olduğu gibi birçok yerde İsrail’in onların gittikleri yerlere de hava saldırıları düzenleyeceği korkusuyla kuşku ve şüpheyle karşılandılar. İçerideki bu şüpheci yaklaşımın yanında 2006 yılındakinin aksine yurt dışından yardım gelmemesi de Arap ülkelerinin yardıma ihtiyaç duyanlara sempatisinin derecesinde yaşanan değişime işaret etti. Hizbullah, Arap ülkeleriyle savaşlarına ve çatışmalarına o kadar daldı ki, 2000 yılında Lübnan'ın kurtuluşuna katkıda bulunan bir direniş hareketi olma özelliğini kaybetti ve birçoklarının uzun uzun anlattığı ve analiz ettiği gibi İran’ın bölgesel projesinin bir aracı haline geldi.

Bir yandan İsrail’in güneydeki banliyölere düzenlediği hava saldırılarının yol açtığı yıkım ve yeniden inşa için ya da 2006 yılında olduğu gibi mültecilere yıllık kira yardımı fonlarının olmaması, diğer yandan Litani Nehri'nin güneyindeki köylerin zorla boşaltılması ve İsrail'in bu kişilerin geri dönüşünü engellemeyi planlaması, başka mülteci dalgalarına da yol açacaktır. Hizbullah, 2006 yılında evlerinin yeniden inşasını bekleyen binlerce ailenin aylık kirasını ağırlıklı olarak Arap ülkeleri tarafından sağlanan fonlarla ödemiş, ayni ve gıda yardımları da kesintisiz devam etmişti.

defrgtyh
Görsel: Aliaa Aboukhaddour

Ancak mevcut savaşta tablo çok farklı. Dost ve kardeş ülkelerden gelen insani yardımlar yerlerinden edilenlere dağıtılsa da yerinden edilenlerin bir kısmı ihtiyaçlarını karşılayacak kadar yardım alamadıklarını söylüyor.  Fakat ‘el-Vaat es-Sadık’ savaşında (2006 Lübnan Savaşı) yaşananların çok ötesine geçen yıkımın ardından yeniden inşadan söz edilmeye hala başlanamadı.

Mevcut savaş, bankacılık sektörünün çöktüğü ve siyasi sınıfın reform için hiçbir adım atamadığı 2019 yılından bu yana Lübnan'ın başına art arda gelen felaketlerden ayrı tutulamaz. Ardından 2020 yılının ağustos ayında Beyrut Limanı’nda büyük bir patlama meydana geldi. Patlamanın ardından ülke genelinde başlayan protesto gösterilerinde protestoculara ve patlamada ölenlerin yakınlarına karşı aldıkları katı önlemler alan yetkililer, Hizbullah'ın tehditlerine boyun eğip patlamayla ilgili soruşturmaları askıya aldılar ve doğrudan olaya karışanları serbest bıraktılar. Bu durum, kendisine sadık olamayan ve emirlerini yerine getirmeyen bir cumhurbaşkanının seçilmesini engelleyen Şii ikilisinin (Emel Hareketi ve Hizbullah) diktalarına boyun eğilmesine yol açtı.

Tüm bu karmakarışık olaylar arasında belki de en önemli gelişme, İsrail’in Hizbullah'ın nefes almasını, üyelerinin ve üst düzey liderlerinin hayatta kalmaktan ötesini düşünmesini engellemeyi ve askeri planlarını karıştırmayı amaçlayan bu yüksek tempodaki yoğun saldırılarıydı. Bu saldırılar, Lübnan’ın zaten felç haldeki siyasi ortamında kaçınılmaz olarak büyük bir kaosa sebep oldu. Ekonomik, maddi ve kentsel alanlardaki muazzam hasara ve İsrail'in sistematik yıkımının Nebatiye, Tire, Bint Cubeyl ve diğerleri gibi Şiilerin yoğun olduğu şehirlere odaklandığına dikkat çekilmeli. Bu durum Şii vatandaşları kalıcı bir yerinden edilme ve yeniden inşa edilse bile bu barbarca bombardımanlardan sonra özellikleri değişecek olan bölgeye kendilerini ait hissedememelerine neden olacaktır.

Hizbullah’ın bilinen muhalifleri ve düşmanları bir yana onunla yakın ilişkilere sahip olan (Maruni Hristiyan) Özgür Yurtsever Hareket (ÖYH) lideri Cibran Bassil gibi bir zamanlar kendilerini Hizbullah'ın müttefiki olarak görenlerin Hizbullah’tan uzaklaşıp onu katı bir şekilde eleştirmeleri kimseyi şaşırtmadı.

Şii nüfusun yoğun olduğu köylerdeki ve kasabalarındaki büyük yıkım, bazı öfkeli kişilerin diğer Lübnanlıları Şiileri ‘Birinci Cumhuriyet’ döneminde içinde bulundukları sefil koşullara geri döndürmeye çalışmakla suçlamalarına yol açtı.

ÖYH’nin tutumunun, Hizbullah'ın 2006 şubatında kendileriyle o meşhur anlaşmayı imzalamasından bu yana eski Cumhurbaşkanı Mişel Avn’ın taraftarlarına yaptığı iyilikler karşısında fırsatçılık ve nankörlük olup olmadığı tartışması bir kenara ÖYH'nin Hizbullah'a Hıristiyanların desteğini sağlaması karşılığında cumhurbaşkanı seçmelerini ve kamu fonlarının yağmalanmasında önemli bir ortak olmalarını sağlayan bu anlaşma, Lübnanlı siyasetçilerin düşünme ve hareket etme biçimlerini anlamamıza yardım ediyor. Lübnan siyasetinde ihanet, zayıflık anında terk etme ve arkadan bıçaklama, siyasi pratiğin meşru araçları olarak görülüyor.

frtbgynuj
İsrail'in Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi'nde bulunan Baalbek bölgesini hedef alan hava saldırısında meydana gelen yıkımı inceleyen bir adam, 7 Kasım 2024 (AFP)

Öte yandan Şii İkilisi’ni destekleyen Şii kamuoyunun nasıl tepki vereceği henüz bilinmiyor. Hizbullah ve yakın çevresinin ilk tutumları, sadece İsrail'e değil diğer Lübnanlılara da meydan okuma içeriyor. Şii köylerinin ve kasabalarının büyük ölçüde tahrip edilmesi ve bunun sonucunda bu bölgelerdeki nüfusun büyük bir kısmının geçim kaynaklarını kaybetmesi, bazı öfkeli kişilerin diğer Lübnanlıları, Şiileri Lübnan’ın bağımsızlığını kazanmasından sonraki ‘Birinci Cumhuriyet’ döneminde içinde bulundukları sefil koşullara geri döndürmeye çalışmakla ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah'ın 27 Eylül'de öldürülmesinin ardından Şiilerin içinde bulunduğu zayıflıktan faydalanmakla suçlamalarına yol açtı.

İsrail, Hizbullah’ın ekosistemini hedef alarak sadece onu İsrail’in kuzeyindeki yerleşim birimlerine saldırmaktan uzak tutup burada ikamet eden İsraillilerin geri dönmelerini sağlamaya çalışmıyor, aynı zamanda Lübnan siyasi haritasını değiştirerek onu daha kırılgan hale getirip yeni tehlike kapıları açıyor ve kaosun daha da uzamasına katkıda bulunuyor.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



Venezuela’nın geçici lideri Delcy Rodriguez, Trump’a karşı hangi kozlara sahip?

Delcy Rodriguez, yemin töreninde "ABD'de rehin tutulan iki kahramanımızın, Devlet Başkanımız Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'in kaçırılmasından duyduğum üzüntüyle burada bulunuyorum" demişti (Reuters)
Delcy Rodriguez, yemin töreninde "ABD'de rehin tutulan iki kahramanımızın, Devlet Başkanımız Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'in kaçırılmasından duyduğum üzüntüyle burada bulunuyorum" demişti (Reuters)
TT

Venezuela’nın geçici lideri Delcy Rodriguez, Trump’a karşı hangi kozlara sahip?

Delcy Rodriguez, yemin töreninde "ABD'de rehin tutulan iki kahramanımızın, Devlet Başkanımız Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'in kaçırılmasından duyduğum üzüntüyle burada bulunuyorum" demişti (Reuters)
Delcy Rodriguez, yemin töreninde "ABD'de rehin tutulan iki kahramanımızın, Devlet Başkanımız Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'in kaçırılmasından duyduğum üzüntüyle burada bulunuyorum" demişti (Reuters)

Venezuela'nın geçici lideri Delcy Rodriguez, bir yandan Chavismo tabanına anti-emperyalist söylemle mesaj verirken, diğer yandan da Donald Trump yönetiminin baskısıyla daha pragmatik bir çizgi izlemeye çalışıyor.

BBC'nin analizinde, Karakas ve Washington arasında tek taraflı bir bağımlılık ilişkisi olmadığı, Rodriguez'in Trump'a karşı belirli kozları elinde tuttuğu yazılıyor.

Analize göre Rodriguez yönetiminin Amerikan petrol şirketlerine kapıyı aralayan düzenlemeleri ve Washington'la vardığı petrol sevkiyatı anlaşmaları, mevcut ABD-Venezuela ilişkilerinin temelini oluşturuyor.

Trump'ın Venezuela petrolünü küresel arz denklemine dahil etme isteği, Karakas'ta istikrarsızlık ihtimalini göze alamayacağı anlamına geliyor.

Londra merkezli düşünce kuruluşu Chatham House'dan Christopher Sabatini, Rodriguez'in yönetiminin "ABD askeri ve diplomatik desteğine dayalı bir meşruiyet" diye tanımlıyor. Sabatini'ye göre Trump yönetimi, Venezuela'da geri adım görüntüsü vermemek için mevcut düzenin sürmesini tercih ediyor.

Latin Amerika uzmanına göre bu durum Rodriguez'e sınırlı da olsa hareket alanı sunuyor. Trump'ın, Nicolas Maduro'nun devrilmesini "net bir başarı hikayesi" olarak sunmak istediğini, Karakas yönetiminde ani bir dönüşüm riskini göze almak istemediğini savunuyor.

Dolayısıyla ABD'nin Venezuela'daki enerji çıkarları, bölgesel istikrar ihtiyacı ve Trump'ın iç kamuoyuna sunmak istediği "başarılı dış politika" anlatısı, Rodriguez'in de elini güçlendiriyor.

Sabatini şu yorumları paylaşıyor:  

Trump, Venezuela'nın şu anki durumunun sürmesini, her şeyin yolunda olduğu anlatısına aykırı hiçbir şeyin yaşanmamasını istiyor. Bu yüzden Rodriguez, çoğu kişinin fark etmediği şekilde Trump üzerinde bir miktar etkiye sahip. Bu, Trump'ın istediğinden çok daha eşit bir ortaklık.

Rodriguez, kamuoyuna açıklamalarında ABD'yi emperyalist ve işgalci diye nitelemeyi sürdürse de perde arkasında Washington'la temaslar sürüyor. CIA Başkanı John Ratcliffe, geçen ay Karakas'a giderek Venezuela'nın geçici lideriyle birebir görüşmüştü.

Buna ek olarak Rodriguez, Venezuela İçişleri Bakanı Diosdado Cabello ve ona yakın güvenlik yetkilileriyle de arasını iyi tutmaya çalışıyor. ABD yönetimi, Venezuela siyasetinde ağırlığa sahip Cabello'nun başına 2020'de koyduğu 10 milyon dolarlık ödülü bu yıl 10 Ocak'ta 25 milyon dolara çıkarmıştı.

Amerikan özel harekat ekipleri, aylar süren askeri yığınağın ardından 3 Ocak'ta Venezuela'ya kara harekatı başlatmış, başkent Karakas'ı bombalarken Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores'i de gece baskınıyla kaçırmıştı.

Rodriguez ise 5 Ocak'taki yemin töreniyle ülkenin başına geçmişti. Diğer yandan Guardian'ın analizinde, Delcy Rodriguez ve abisi Venezuela Ulusal Meclisi Başkanı Jorge Rodriguez'in, Karakas baskınından önce Beyaz Saray'la anlaştığı öne sürülmüştü.

Independent Türkçe, BBC, Guardian


Trump’ın Gazze polis gücü planı: “Hamas karşıtı çetelerden savaşçı devşirilecek”

Yeni polis gücünün başına geçebileceği iddia edilen Hüsam Astal, İsrail'le koordineli çalıştıklarını söylemişti (Telegraph/Facebook)
Yeni polis gücünün başına geçebileceği iddia edilen Hüsam Astal, İsrail'le koordineli çalıştıklarını söylemişti (Telegraph/Facebook)
TT

Trump’ın Gazze polis gücü planı: “Hamas karşıtı çetelerden savaşçı devşirilecek”

Yeni polis gücünün başına geçebileceği iddia edilen Hüsam Astal, İsrail'le koordineli çalıştıklarını söylemişti (Telegraph/Facebook)
Yeni polis gücünün başına geçebileceği iddia edilen Hüsam Astal, İsrail'le koordineli çalıştıklarını söylemişti (Telegraph/Facebook)

Donald Trump yönetimi, Gazze'de kurulması planlanan yeni güvenlik gücüne Hamas karşıtı aşiretlerden eleman devşirmeyi planlıyor.

Telegraph'ın aktardığına göre Trump yönetiminin planına İsrail de destek veriyor. Tel Aviv yönetimi, Gazze Şeridi'ndeki Hamas karşıtı çeteleri savaşın başından beri silahlandırıyor.

Planın, Trump'ın Gazze savaşını sonlandırma girişimi kapsamında İsrail'de kurulan Sivil-Askeri Koordinasyon Merkezi'nde (CMCC) aralıkta değerlendirmeye alındığı belirtiliyor.

Diğer yandan organize suç ve uyuşturucu kaçakçılığıyla bağlantılı bu aşiretleri polis gücüne katma teklifinin, Batılı müttefiklerde endişe yarattığı belirtiliyor. Özellikle Birleşik Krallık ve Fransa böyle bir hamleye karşı çıkıyor.

Adının paylaşılmaması şartıyla konuşan bir Batılı yetkili şunları söylüyor:

Bazı yetkililer, ‘Bu saçmalık, aşiretler hem suç örgütü hem de İsrail tarafından destekleniyor' diyerek ciddi tepki gösterdi.

Haberde, aşiret üyelerinin Gazze'de cinayet, adam kaçırma ve yardım kamyonlarını yağmalama gibi suçlara karıştığı ifade ediliyor. Ayrıca büyük aşiretlerden en az ikisinin üyeleri arasında DEAŞ saflarında savaşmış ya da örgüte bağlılık yemini etmiş kişilerin olduğu savunuluyor.

Trump'ın damadı Jared Kushner, Beyaz Saray'ın 10 Ekim'de devreye giren ateşkes ve Gazze'nin yeniden inşası planını ilerletme çabalarında kilit rol oynuyor.

Kushner'ın, Hamas'ın silah bırakmaması ihtimaline karşı Filistinlileri Hamas kontrolündeki alanlardan uzaklaştırmak amacıyla bir planı devreye soktuğu aktarılıyor. Buna göre Filistinliler, İsrail ordusunun kontrolündeki bölgelerde kurulacak geçici "güvenli" yerleşim bölgelerine gönderilecek.

İlk yerleşimin Refah kentinde, Hamas karşıtı aşiretlerden Halk Güçleri'nin etkili olduğu bölgede inşa edildiği belirtiliyor. Çetenin eski lideri Yasir Ebu Şebab'ın öldürüldüğü aralıkta açıklanmıştı. İsrail'in silahlandırdığı örgütün başına Gassan Dahini geçmişti.

Haberde, Gazze'de kurulacak yeni polis gücünün başına, Hamas karşıtı çete liderlerinden Hüsam Astal'ın getirilebileceği de iddia ediliyor. Astal, kasımdaki açıklamasında "Hamas'tan arındırılmış yeni Gazze'yi" kurmak istediklerini söylemişti.

İsrail Başbakanlık Ofisi'nden iddialarla ilgili açıklama yapılmadı. Trump yönetiminden bir yetkiliyse, ABD öncülüğünde kurulacak Uluslararası İstikrar Gücü'ne (ISF) bağlı polis kuvvetiyle ilgili şunları söyledi:

Polis teşkilatı için güvenlik soruşturması sürecine yönelik planlamalar devam ediyor. Başkan'ın da belirttiği gibi, Hamas tam silahsızlanma taahhüdünü derhal yerine getirmelidir.

Independent Türkçe, Telegraph, BBC


Papa Leo, Donald Trump'ın davetini neden reddetti?

Papa XIV. Leo, 15 Şubat 2026'da Vatikan'da Angelus duası sırasında Aziz Petrus Meydanı'na bakan Apolistik Sarayı'nın penceresinden kalabalığa hitap ediyor (AFP)
Papa XIV. Leo, 15 Şubat 2026'da Vatikan'da Angelus duası sırasında Aziz Petrus Meydanı'na bakan Apolistik Sarayı'nın penceresinden kalabalığa hitap ediyor (AFP)
TT

Papa Leo, Donald Trump'ın davetini neden reddetti?

Papa XIV. Leo, 15 Şubat 2026'da Vatikan'da Angelus duası sırasında Aziz Petrus Meydanı'na bakan Apolistik Sarayı'nın penceresinden kalabalığa hitap ediyor (AFP)
Papa XIV. Leo, 15 Şubat 2026'da Vatikan'da Angelus duası sırasında Aziz Petrus Meydanı'na bakan Apolistik Sarayı'nın penceresinden kalabalığa hitap ediyor (AFP)

Vatikan'dan üst düzey bir yetkili, Papa XIV. Leo'nun Donald Trump’ın sözde “Barış Kurulu” girişimine katılma davetini reddettiğini söyledi.

Vatikan Devlet Sekreteri Kardinal Pietro Parolin, salı günü gazetecilere yaptığı açıklamada, Papa'nın bu girişimle ilgili bir dizi endişesi olduğunu ve dolayısıyla "katılmayacağını" belirtti.

Parolin, "Bizim için çözülmesi gereken bazı kritik meseleler var" dedi.

Endişelerimizden biri, uluslararası düzeyde bu kriz durumlarını her şeyden önce BM'nin yönetmesi gerektiği. Bu, ısrar ettiğimiz noktalardan biri.

scvdf
Roma'daki pastoral ziyaretinden ayrılırken görülen Papa Leo XIV, "kritik meseleler" gerekçesiyle Donald Trump'ın Barış Kurulu'na katılmayacağını açıkladı (AFP)

Trump, başlangıçta Gazze'deki ateşkesi denetlemek ve Hamas'la İsrail arasındaki çatışmanın ardından Gazze'nin yeniden inşasını koordine etmek için tasarlanan kurula bir dizi dünya liderini davet etti.

Kapsamı o zamandan beri genişletildi ve Trump, bunun bir dizi küresel anlaşmazlığı ele almak için uygun bir yer olacağını söyledi. Bazıları bunu, ABD Başkanı'nın, defalarca amacına uygun olmamakla eleştirdiği Birleşmiş Milletler'e alternatif çok taraflı bir forum kurma çabası olarak görüyor.

Papa'nın Trump tarafından kurula katılmaya davet edildiğini daha önce Kardinal Parolin doğrulamıştı. Ocak ayında "Papa daveti aldı ve ne yapacağımızı değerlendiriyoruz; konuyu inceliyoruz" demişti.

O dönemde yönetim kuruluna katılma davetinin "cevap vermek için biraz zaman gerektirdiğini" ve "mali katılma talebinin gelmediğini" çünkü "bunu yapacak durumda olmadıklarını" söylemişti.

Trump, Barış Kurulu'nun Gazze'nin yeniden inşasına yardımcı olmak için şimdiden 5 milyar dolardan fazla kaynak taahhüt ettiğini iddia ediyor.

dfsvfd
Papa'nın sözcüsü, Vatikan'ın Trump'ın yönetim kurulunun Birleşmiş Milletler'in yerini alma ihtimaline dair bazı endişeleri olduğunu söyledi (AFP)

Ancak kurulun kadrosuyla ilgili endişeler var. Avrupa hükümetleri, Trump'ın Şubat 2022'den beri Ukrayna'yla savaşan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'i davet etmesine şaşırdıklarını belirtti.

Arap devletleri de 72 bin Filistinlinin ölümüne yol açan Gazze Savaşı'nı gerekçe göstererek Binyamin Netanyahu'nun dahil edilmesine öfke duydu.

Ve eski Birleşik Krallık Başbakanı Tony Blair'ın önemli rolüyle ilgili endişeler var; Blair, Trump'ın girişimle bağlantılı olarak açıkladığı ilk isimlerden biriydi. Blair'ın, Britanya'nın Irak savaşına katılımıyla ilgili uzun süredir devam eden eleştirilere rağmen, kurucu yürütme kurulunda yer alması bekleniyor.

Tartışmalara rağmen Ermenistan, Azerbaycan, Mısır, Macaristan ve Birleşik Arap Emirlikleri de dahil onlarca ülke kurula katılma sözü verdi.

Papa Leo, ilk Amerikalı papa seçildiğinden beri Trump'ın politikalarını tekrar tekrar eleştiriyor. Geçen yıl ekimde, başkanın sert göçmenlik politikalarının Katolik Kilisesi'nin "yaşam yanlısı" değerleriyle uyumlu olup olmadığını sorgulamıştı.

Roma'da medyaya yaptığı açıklamada, "Kürtaj karşıtı olduğunu söyleyen ama Birleşik Devletler'deki göçmenlere yapılan insanlık dışı muameleyi onaylayan biri, bunun yaşam yanlısı olup olmadığını bilmiyorum" demişti.

O dönemde Beyaz Saray bu yorumlara karşı çıkmıştı. Beyaz Saray Basın Sözcüsü Karoline Leavitt, "Bu yönetim altında Birleşik Devletler'de yasadışı göçmenlere insanlık dışı muamele yapıldığı iddialarını reddediyorum" demişti.

Bu yönetim, ulusumuzun yasalarını mümkün olan en insancıl şekilde uygulamaya çalışıyor ve biz kanunları uyguluyoruz. Bunu, burada yaşayan halkımız adına yapıyoruz.

csdvfgthy
Papa, ilk Amerikalı papa seçilmesinden bu yana, özellikle Trump'ın göçmenlik karşıtı sert yöntemleri konusunda ABD'yi eleştiriyor (AFP)

Kasımda Papa, kitlesel sınır dışı etmeleri ve göçmenlere yönelik muamele dahil Trump yönetiminin göçmenlik politikalarını eleştiren ABD piskoposlarının mesajını desteklemişti. "Bence insanlara insanca davranmanın, sahip oldukları onura saygı göstermenin yollarını aramalıyız. Eğer insanlar Birleşik Devletler'de yasadışı olarak bulunuyorsa, bunun için yollar var. Mahkemeler var, bir adalet sistemi var" demişti.

Ancak insanlar iyi bir yaşam sürüyorsa ve birçoğu 10, 15, 20 yıldır bu şekilde yaşıyorsa, onlara en hafif tabirle son derece saygısız bir şekilde davranmak, ne yazık ki bazı şiddet olayları da oldu, bence piskoposlar kendilerini çok açık bir şekilde ifade etti. Birleşik Devletler'deki herkesi onları dinlemeye çağırıyorum.

Bu yıl ocak ayında Papa Leo, küresel çapta giderek artan "savaş hevesini" kınadığı güçlü bir konuşma yapmıştı. Trump'ı doğrudan adıyla anmasa da konuşması ABD'nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'yu zorla görevden alıp Amerikan topraklarına getirme operasyonundan sonra gerçekleşmişti.

Leo, 184 ülkenin diplomatlarına hitaben yaptığı konuşmada, "Diyaloğu teşvik eden ve tüm taraflar arasında uzlaşma arayan bir diplomasi, yerini kuvvete dayalı bir diplomasiye bırakıyor" demişti.

Savaş yeniden moda oldu ve savaş hevesi yayılıyor.

Independent Türkçe