SDG, Türkiye'nin tampon bölgesi karşısında Suriye rejiminin yanında seferber oluyor

Halep'te sahada yaşanan gelişmeler ve yeni askeri dengelerin üretilmesi sonrasında Suriye'nin geleceğini büyük bir belirsizlik sardı

El-Havl kampındaki YPG’nin iki üyesi (AFP)
El-Havl kampındaki YPG’nin iki üyesi (AFP)
TT

SDG, Türkiye'nin tampon bölgesi karşısında Suriye rejiminin yanında seferber oluyor

El-Havl kampındaki YPG’nin iki üyesi (AFP)
El-Havl kampındaki YPG’nin iki üyesi (AFP)

Tarık Ali

Bazıları doğrudan Türk idaresine bağlı medya kuruluşları, Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) Halep Uluslararası Havalimanı'nın yanı sıra Halep şehrinin çeşitli mahallelerini doğrudan Suriye rejimi ordusundan teslim alarak kontrol ettiği haberini nakletti. Haber günlerdir devam eden Halep savaşındaki doğrudan PKK’nın Suriye kolu YPG’nin ana omurgasını oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri’nin askeri rolüne dikkatleri çekti. SDG  unsurları, Halep’in bazı mahallelerinin yanı sıra şehrin kuzeybatısındaki Nubl ve el-Zahra bölgelerinin kontrol ve savunma sorumluluğunu da üstlendi. Suriye sokağındaysa, Heyet Tahrir eş-Şam'ın (eski adıyla el-Nusra Cephesinin) ve onunla aynı fikirde ya da ona sadık olan diğer örgütler ile birlikte önderlik ettiği bu kadar büyük bir savaşta Suriye rejiminin müttefiklerinin rolüne ilişkin geniş çaplı sorgulamalar yapılıyor.

Bunun en anlaşılır cevabı, Hizbullah'ın Lübnan Savaşı'yla meşgul olması ve bu nedenle savaşçılarının çoğunu çekip Lübnan’daki cephelere yönlendirmesi. İran, aylar önce 22’inci toplantısı yapılan Uluslararası Astana Süreci ve 2017'de başlayan gerilimi azaltma uzlaşısının ardından buradaki kuvvetlerini Deyrizor ve Suriye çölüne yönlendirerek buraya odaklandı. Rusya'ya gelince kasım ayının son gününe kadar yokluğu açık ve net bir şekilde görünüyordu. Bu tarihten sonra hava araçlarıyla Halep içindeki ve dışındaki konvoylara, militanların bulunduğu mevzilere hava saldırıları düzenlemeye başladı. Independent Arabia’yı takip eden bir kaynak, SDG’nin zamansal ve mekansal varlığıyla dikkat çeken rolünü şöyle yorumladı: “Bu, Halep'te esasen kontrol ettikleri Şeyh Maksud mahallesinden başlayarak, iki tarafın, yani Suriye rejimi ordusunun ve Kürtlerin birleşeceği kaçınılmaz bir savaş olacak. Nusra'nın Halep'in mahallelerinin derinliklerine kadar ulaşmasının, şehir ile doğu kırsalındaki mevkilerine doğrudan tehdit oluşturup daha ileri noktalara ulaşmasının taşıdığı tehlikeyi sezdiler.”

Ulusal öncelik

Resmi açıklamaya göre, saldıran güçlerden oluşan koalisyon, geri kalan Suriye kuvvetlerine, PKK unsurlarına ve Kürt Demokratik Birlik Partisi'ne (PYD) karşı başka bir karşıt saldırı başlatmaya hazırlanıyor. PYD, doğrudan ABD tarafından desteklenen Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) bir parçası. PKK ise Avrupa Birliği, ABD ve Türkiye tarafından terör örgütü olarak sınıflandırılıyor.

SDG Medya ve Enformasyon Dairesi Başkanı Farhad Şami tarafından yapılan basın açıklamasındaysa şöyle denildi: “Ne olursa olsun, ulusal ve ahlaki önceliğimiz halkımızın ve bölgelerimizin savunulması olmaya devam ediyor. Bu nedenle halkımızı savunmak için gerektiğinde müdahale edeceğiz” dedi. Türkiye'yi, Halep şehri de dahil olmak üzere Suriye'nin kuzeybatı bölgesine yönelik son saldırının planlanması, düzenlenmesi ve organize edilmesinin arkasında olmakla suçladı.

sdv
Kürtler, Suriye'nin kuzeyinde Türklerin lehine bir tampon bölge kurulmasından korkuyor (AFP)

Şu anda Halep bölgesinde faaliyet gösteren Kürt güçlerinin terim olarak YPG olarak anıldığını ve genel olarak Halk Koruma Birlikleri olarak bilindiğini hatırlatalım.  Bunların kuzey Suriye'deki silahlı gruplarla uzun bir çatışma geçmişi var.

Kürt pozisyonu

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre bir Kürt kaynak, İran güçlerinin yokluğunun onların hiç mevcut olmadığı anlamına gelmediğini, sadece Soçi 2019 ve Astana 2017 anlaşmaları öncesindeki halleriyle karşılaştırıldığında minimum düzeyde olduğunu açıkladı. Bunun da onları, özellikle Nubl ve Zahra köyleri ile Halep'in batı banliyöleri, özellikle de Yeni Halep banliyösü başta olmak üzere savaş cephelerindeki eksiklikleri gidermek için hızla harekete geçmeye yönelttiğini söyledi. Kaynak, çatışma haritasının anlık olarak değişebileceğine dikkat çekti, çünkü bu, kendi deyimiyle, nispeten düşük düzeydeki doğrudan çatışmaya, Rusya'nın Halep içindeki ve militanların İdlib'den Halep’e tedarik yolları üzerindeki hedefleri bombalamakta geç kalan hamlesine rağmen anlık alan değişikliklerinin olduğu en şiddetli savaşlardan biri. Özellikle Maarat el-Numan'ın müttefik grup güçlerin eline geçmesinin önemli olduğunu, çünkü bunun İdlib şehrini tamamen kontrol altına almaları anlamına geldiğini söyledi. Kürt kaynak, daha önceki anlaşmalara göre temel olarak Halep'in bazı kısımlarını fiilen kontrol ettiklerini belirtti. Halihazırda yaşananların, şehri kapsayacak şekilde genişlemelerini ve ilk şok absorbe edilene kadar ve ilk günkü çatışmalarda kaybedilen bölgeleri geri almak için büyük bir askeri operasyona hazırlanılırken şehrin tamamen düşmesini önlemeyi gerektirdiğini kaydetti. Konuşmasını "Biz ve Suriye ordusu bu savaşta aynı taraftayız” diyerek bitirdi.

Kürtlerin tutumuna hızlı bir bakış

Kürtlerin tutumu, Suriye topraklarındaki saha haritasının hızlı bir şekilde okunması ve batıdan Nusra güçleri, kuzeyden Türkiye destekli Milli Ordu güçleri, DEAŞ’ın çölden saldırıları, doğuda Suriye'de İranlılarla yapılan bazen kırılgan bazen de sağlam anlaşmalar tarafından kuşatılmış olmaları ile açıklanabilir. Tüm bunlara bir de Halep'in sembolizmi ekleniyor. Keza  Suriye'nin en kuzeydoğusundaki Haseke'den Kürtlerin Halep'teki nüfuz bölgelerine doğru uzanan Kürt özyönetim projesi içerisinde varlıklarını korumalarına olanak tanıyan Batı’daki son kale olarak da onlar için önemli bir şehir. Buna ek olarak Kürtlerin Suriye'nin kuzeyinde Türklerin lehine bir tampon bölge oluşturulmasına karşıt tutumları ve buna yönelik devam eden korkuları da var. Çünkü tampon bölge, onların hayallerini ve projelerini sürekli bir tehdit altında bırakacak ve bu tehdit de on yıldan fazla bir süre içinde elde ettikleri tüm askeri başarıları kaybetme noktasına varabilir. Bunlar arasında Kürtlerin DEAŞ’e indirdikleri ölümcül darbe ve 2019 yılında Baguz savaşlarında radikal örgütün devlet kurma rüyasına son vermesi de yer alıyor.

Geniş askeri açıklama

Suriye rejimi ordusu ise savaşın son günlerinde iki açıklama yayınlamakla yetindi; ikincisi yüksek tondaydı ve 30 Kasım'da (bugün) yayınlandı. Tehdit ve gözdağı ifadeleri içeriyor ve şehrin kaybına yol açan olayların sonucunu ve yaşananların doğasını açıklıyordu. Suriye Savunma Bakanlığı yaptığı açıklamada şunları söylüyordu: “Son birkaç gündür Nusra Cephesi olarak bilinen silahlı terör örgütleri, binlerce yabancı teröristin, ağır silahların ve çok sayıda insansız hava aracının desteğiyle Halep ve İdlib cephelerinde çok eksenli büyük bir saldırı gerçekleştirdiler. Silahlı kuvvetlerimiz, ilerleyişlerini durdurmak için 100 kilometreyi aşkın bir şerit boyunca uzanan çeşitli angajman noktalarında şiddetli çatışmalara girişti. Çatışmalarda silahlı kuvvetlerimizden onlarca kişi öldü, bazıları da yaralandı.” Açıklamada, "Teröristlerin sayısının ve çatışma cephelerinin çokluğu, silahlı kuvvetlerimizi, saldırıyı absorbe etmek, sivillerin ve askerlerin hayatlarını korumak ve karşı saldırıya hazırlanmak hedefiyle savunma hatlarını güçlendirmeyi amaçlayan bir yeniden konuşlandırma operasyonu uygulamaya sevk etti” ifadelerine yer verildi. Açıklamada şöyle devam edildi: “Teröristlerin kuzey sınırı boyunca akışının devam etmesi ve onlara yönelik askeri ve teknik desteğin yoğunlaştırılmasıyla birlikte, geçtiğimiz saatlerde Halep’in mahallelerin büyük bir kısmına girebildiler. Ancak karşı saldırı hazırlığı için askeri takviye kuvvetlerinin gelişi ve bunların savaş cephelerine dağıtımının tamamlanması beklenirken, silahlı kuvvetlerimizin yoğun ve güçlü saldırılarını sürdürmesi nedeniyle terör örgütleri Halep'te konuşlanma noktaları oluşturamadılar.” Bakanlık, açıklamasını şöyle tamamladı: “Kara Kuvvetleri ve Silahlı Kuvvetler Genel Komutanlığı, aldığı bu tedbirin geçici bir tedbir olduğunu teyit etmektedir. Halep şehrindeki halkımızın emniyetini ve güvenliğini sağlamak için mümkün olan her yola başvuracağını, terör örgütleriyle mücadele etme ve onları defetme konusunda faaliyetlerini sürdüreceğini ve milli görevini yerine getireceğini, devletin ve kurumlarının tüm şehir ve kırsal kesim üzerindeki kontrolünü yeniden tesis edeceğini vurgulamaktadır.”

Anlık değişim

Genel veriler ve kontrol sahalarındaki anlık değişimlerle birlikte, çatışmaların 30 Kasım akşamına (bugün) kadar devam ettiğine işaret ediliyor. Bu değişimlere, korkunç dedikodular, psikolojik savaşlar ve bazen de uydurma görüntüler eşlik ediyor. Sosyal paylaşım platformları ise her iki taraftan esirlerin görüntüleri, Halep'teki ünlü ve hayati öneme sahip yerlerde muhalif grupların varlığına dair görüntülerin yanı sıra çatışmanın diğer tarafının yayınladığı muhaliflerin ölülerine ait görüntüler de dahil olmak üzere operasyonun aşamalarını ve koşullarını belgeleyen yüzlerce videoyla dolup taşıyor.



Netanyahu, Trump'ın "Barış Konseyi"ni oluşturma biçimine itiraz ediyor

Filistinli bir kadın, Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat mülteci kampında ateş yakmak için odun taşıyor (AFP)
Filistinli bir kadın, Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat mülteci kampında ateş yakmak için odun taşıyor (AFP)
TT

Netanyahu, Trump'ın "Barış Konseyi"ni oluşturma biçimine itiraz ediyor

Filistinli bir kadın, Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat mülteci kampında ateş yakmak için odun taşıyor (AFP)
Filistinli bir kadın, Gazze Şeridi'nin merkezindeki Nuseyrat mülteci kampında ateş yakmak için odun taşıyor (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump'ın girişimiyle Gazze'de bir barış konseyi kurulması, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun tepkisini çekti; Netanyahu bunu İsrail politikasına aykırı buluyor.

Netanyahu'nun ofisi dün yaptığı açıklamada, Trump'ın Gazze'yi yönetmek üzere bir konsey kurulmasına ilişkin açıklamasının "İsrail ile koordineli olmadığını ve İsrail politikasına aykırı olduğunu" belirtti.

ABD Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamaya göre kurucu yürütme kurulu, "Barış Konseyi" vizyonunu hayata geçirmek amacıyla diplomasi, kalkınma, altyapı ve ekonomik strateji konularında uzman liderlerden oluşturuldu.

Konseyde ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, eski İngiltere Başbakanı Tony Blair, elçiler Steve Witkoff ve Jared Kushner yer alıyor. Konseyin icra kurulunda ise Kushner ve Witkoff’un yanı sıra Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Mısır İstihbarat Başkanı Tümgeneral Hasan Reşad, BAE Devlet Bakanı Rîm el-Haşimi, Katar Başbakanı’nın Stratejik İşler Danışmanı Ali ez-Zevadi, Kıbrıs vatandaşı İsrailli emlak iş insanı Yakir Gabay ve Gazze için “yüksek temsilci” rolüyle Nikolay Mladenov bulunuyor. Mladenov’un, Barış Konseyi ile “Gazze’yi Yönetme Ulusal Komitesi” arasında saha bağlantısını yürüteceği belirtildi.

Bu arada İsrail, Hamas'a silahsızlanması için iki aylık bir süre tanıdı ve bunu uygulamak için yeniden savaş tehdidinde bulundu.


Netanyahu'nun ofisi: ABD'nin Gazze yönetim konseyiyle ilgili açıklaması İsrail politikasıyla çelişiyor

Netanyahu, farklı önceliklere sahip oldukları bir ortamda Trump ile görüştü
Netanyahu, farklı önceliklere sahip oldukları bir ortamda Trump ile görüştü
TT

Netanyahu'nun ofisi: ABD'nin Gazze yönetim konseyiyle ilgili açıklaması İsrail politikasıyla çelişiyor

Netanyahu, farklı önceliklere sahip oldukları bir ortamda Trump ile görüştü
Netanyahu, farklı önceliklere sahip oldukları bir ortamda Trump ile görüştü

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun ofisi dün yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin birkaç gün önce Gazze'yi yönetmek üzere bir konsey kurulması yönündeki duyurusunun İsrail ile koordineli olmadığını ve İsrail politikasıyla çeliştiğini belirtti.

Ofis, İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar'ın bu konuyu Amerikalı mevkidaşı Marco Rubio ile görüşeceğini belirtti.

ABD Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamaya göre kurucu yürütme kurulu, "Barış Konseyi" vizyonunu ilerletmek amacıyla diplomasi, kalkınma, altyapı ve ekonomik strateji konularında uzman liderlerden oluşturuldu.

Konseyde ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, eski İngiltere Başbakanı Tony Blair, elçiler Steve Witkoff ve Jared Kushner yer alıyor. Konseyin icra kurulunda ise Kushner ve Witkoff’un yanı sıra Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Mısır İstihbarat Başkanı Tümgeneral Hasan Reşad, BAE Devlet Bakanı Rîm el-Haşimi, Katar Başbakanı’nın Stratejik İşler Danışmanı Ali ez-Zevadi, Kıbrıs vatandaşı İsrailli emlak iş insanı Yakir Gabay ve Gazze için “yüksek temsilci” rolüyle Nikolay Mladenov bulunuyor. Mladenov’un, Barış Konseyi ile “Gazze’yi Yönetme Ulusal Komitesi” arasında saha bağlantısını yürüteceği belirtildi.

dcf
ABD Başkanı Donald Trump, 29 Aralık 2025'te Florida'daki Mar-a-Lago'da İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile düzenlediği basın toplantısında konuşuyor (AP)

Açıklamada, Trump'ın konseyin başkanlığını bizzat üstleneceği ve diğer üyelerin önümüzdeki haftalarda açıklanacağı belirtildi.

Konsey başkanı, bu operasyonel modeli desteklemek üzere Aryeh Lightstone ve Josh Grunbaum'u Barış Konseyi'ne kıdemli danışman olarak atadı. Onlara, konseyin stratejisini ve günlük operasyonlarını yönetmek, yetkisini ve diplomatik önceliklerini disiplinli bir uygulama mekanizmasına dönüştürmek görevi verildi.


İran'ın çöküşünün bölge üzerindeki potansiyel etkisi nedir?

Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen bir mitingde, rejim karşıtı protestocular, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026
Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen bir mitingde, rejim karşıtı protestocular, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026
TT

İran'ın çöküşünün bölge üzerindeki potansiyel etkisi nedir?

Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen bir mitingde, rejim karşıtı protestocular, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026
Londra'nın merkezindeki İran Büyükelçiliği önünde düzenlenen bir mitingde, rejim karşıtı protestocular, 1979 devriminden önce kullanılan aslan ve güneş amblemli İran bayrağını taşıyor, 9 Ocak 2026

Ömer Önhon

İranlılar, 1979 devriminden sonra iktidarı ele geçiren rejimi protesto etmek için sayısız kez sokaklara döküldüler; bu, İslam Cumhuriyeti tarihinde çok tanıdık bir sahne haline geldi. Ancak bu kez, protestolar daha derin ve daha tehlikeli anlamlar taşıyor.

Protestoların itici gücü artık rejimin ideolojik ve baskıcı doğasıyla sınırlı değil; günlük yaşamın her yönünü etkileyen boğucu bir ekonomik krizi de içerecek şekilde genişledi. Öfke yayılırken, dikkat çekici bir gelişme yaşandı; geleneksel olarak rejimin destekçileri olarak kabul edilen ve daha önce protestolardan uzak duran Tahran Kapalı Çarşı tüccarlarının da protestolara dahil olması. Onların dahil olması, rejim için endişe verici bir değişimi temsil ediyor, ancak bu, rejimin yakın zamanda yıkılacağının kesin bir göstergesi değil.

Bu harekete karşılık olarak, İran makamları protestoları bastırmak için rejim güvenlik güçlerini, Devrim Muhafızlarını ve Besic olarak bilinen sadık milisleri büyük sayılarda sokaklarda konuşlandırdı. Tahminler, yaklaşık üç bin kişinin öldürüldüğüne, binlerce kişinin de yaralandığına ve tutuklandığına, gerçek can kaybının ise resmi rakamlardan üç veya dört kat daha yüksek olabileceğine işaret ediyor.

Krizi açıklarken, İran rejimi yaşananları ülkeyi istikrarsızlaştırmayı amaçlayan yabancı müdahaleye ve ekonomiye olan ciddi etkisinden dolayı uluslararası yaptırımlara bağlıyor. Bu iddialar bir miktar doğruluk payı içerse de, krizin kökenleri çok daha derine iniyor ve esas olarak rejimin kendi içindeki yapısal dengesizliklerden kaynaklanıyor gibi görünüyor.

Enflasyon yüzde 45 ile 50 arasında seyrediyor, İran tümeni yabancı para birimleri karşısında değerinin önemli bir kısmını kaybetti, emekli maaşlarını ödeme sorunu kötüleşiyor ve İranlılar genel bir tükenmişlik ve bitkinlik duygusu yaşıyor. Halk her geçen gün daha da fakirleşirken, rejimin elitleri ve fırsatçıları, adaletsizlik duygusunu daha da artıran yaygın yolsuzluk ortamında servet biriktirmeye devam ediyor.

Ekonomik krizin yanı sıra, İran makamları yıllardır Tahran'daki hava kirliliği de dahil olmak üzere kronik sorunlarla başa çıkmayı başaramadı; bu sorunlara şimdi kuraklık krizi de eklendi. Bu arada, ülkenin kıt kaynakları, çoğu ABD ve İsrail tarafından gerçekleştirilen saldırılarla büyük ölçüde yok edilen çok sayıda silahlanma programına yönlendirildi.

İran'da yaşananlar, Ortadoğu'da gerçekleşen dönüşümlerin daha geniş bağlamından ayrılamaz. Rejimin bölgesel ve uluslararası politikaları yıllar içinde kendisine o kadar çok düşman kazandırdı ki, olası çöküşü uluslararası alanda kendisine karşı pek sempati uyandırmıyor gibi görünüyor

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre İran'da yaşananlar, Ortadoğu'da gerçekleşen dönüşümlerin daha geniş bağlamından ayrılamaz. Rejimin bölgesel ve uluslararası politikaları yıllar içinde kendisine o kadar çok düşman kazandırdı ki, olası çöküşü uluslararası alanda kendisine karşı pek sempati uyandırmıyor gibi görünüyor.

Suriye krizinin yankıları bölge ve dünya genelinde hâlâ tazeyken, nüfus ve doğal kaynaklar açısından Suriye'den çok daha büyük bir ülke olan İran'ın çöküşünün potansiyel etkileri düşünüldüğünde endişe daha da artıyor. Bu olasılık, bölgenin çok ötesine uzanan sarsıntılara neden oluyor. Dolayısıyla ilk soru şu: Rejim gerçekten devrilecek mi ve böyle bir değişimin maliyeti ne olacak? Bunu daha ağır bir soru izliyor: Eğer böyle bir durum yaşanırsa, sonrasında sahne nasıl görünecek?

Bu bağlamda, ABD ve İsrail, İranlı protestoculara açık desteklerini açıkladılar. Doğu ve Batı arasındaki ticaret ve enerji yollarında stratejik bir konuma ve yine dünyanın en büyük petrol ve doğal gaz rezervlerinden birine sahip olan İran, ABD Başkanı Donald Trump için Gazze, Venezuela ve Grönland'a benzer bir başka cazip yatırım fırsatı olarak öne çıkıyor.

Trump, rejim protestocuları öldürürse müdahale tehdidinde bulundu ve İranlılara gösterilerinin ivmesini artırma çağrısı yaptı. Ancak, ölümlerin durduğuna ve rejimin protestocuları infaz etme planlarının olmadığına dair bilgilere sahip olduğuna dair son açıklamaları, gerçek niyetleri konusunda bazı belirsizlikler yarattı.

cdfgthy
İran'ın Tahran şehrinde bir kadın sokakta yürüyor, 15 Ocak 2026 (Reuters)

Buna paralel olarak, arka kapı diplomasisi yoluyla İran'ın bazı ABD talepleri karşısında geri adım attığına dair iddialar dolaşıyor. ABD kaynakları ve bilgi sahibi medya kuruluşları, ABD Başkanı’nın hâlâ seçeneklerini değerlendirdiğini ve olası bir askeri müdahalenin tam ölçekli bir işgalden ziyade sınırlı ve belirli olacağını bildiriyor.

Ancak, Venezuela ve başka yerlerde zaten yük altında olan ABD, herhangi bir çatışmanın kontrolden çıkabileceğini kabul ediyor. İran direnir ve karşı saldırı başlatırsa, Washington, bölgeye ve ötesine yayılacak öngörülemeyen sonuçları olan uzun süreli bir çatışmaya sürüklenebilir.

Bu bağlamda, üst düzey bir İranlı yetkilinin, ABD tarafından saldırıya uğramaları durumunda ülkelerinin Suudi Arabistan, BAE ve Türkiye'deki ABD üslerine saldırı düzenleyeceğini söylediği aktarıldı. Önlem olarak, ABD, Ortadoğu'daki en büyük ABD askeri üssü olan Katar'daki el-Udeyd Hava Üssü'nden bazı askeri personelini geri çekti.

İsrail ise, İran'da açıkça rejim değişikliği arayışında olup, yerine Şah dönemini anımsatan dost bir yönetimin gelmesini umuyor. Buna karşılık, Suudi Arabistan, Kuveyt, Umman ve bölgedeki diğer ülkeler, askeri müdahale veya savaşın olumsuz sonuçları korkusuyla itidal çağrısında bulundular, topraklarının herhangi bir askeri operasyon için kullanılmasına izin vermeyeceklerini vurguladılar.

En çok endişe duyan ülkeler arasında Türkiye öne çıkıyor. İran ile ekonomik ve sosyal bağlarına rağmen, iki ülke Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya'da bölgesel rakiplerdir; bu rekabet, Suriye'deki kriz ve iç savaş sırasında özellikle belirgin hale geldi.

Ankara, diğer bölgesel güçler gibi, askeri müdahalenin olumsuz sonuçlar doğuracağına inanıyor. Yeni bir kitlesel göç dalgası, Irak ve Suriye'dekine benzer bir Kürt sorununun ortaya çıkması ve enerji arzında aksamalardan korkuyor. Buna ek olarak, İsrail ile dost yeni bir İran yönetiminin kurulması endişesi de var; bu durum Türkiye için son derece rahatsız edici bir olasılık.

Prensip olarak, İranlıların liderlerini seçmelerine olanak tanıyan özgür seçimler yoluyla rejim içinden değişim, en iyi çözüm yolu gibi görünüyor. Ancak rejimin sertlik yanlısı kurmaylarının ve ona sadık olanların iktidarı kolayca bırakacağını hayal etmek zor

Bu bağlamda, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, özellikle İsrail'i işaret ederek, bir dış müdahale olduğunu belirtti. İsrail’in İran'daki protestolardan istediği sonucu alamayacağını varsayması, rejimin çökmesi olasılığından şüphe duyduğu şeklinde yorumlanabilir.

Fidan, 24 saat içinde İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile iki telefon görüşmesi yaptı ve ayrıca ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack ile de temasa geçti. Bu, Türkiye'nin gerilimi kontrol altına alma ve durumu yatıştırma yönündeki diplomatik çabaları olarak görülebilir.

sdvfd
Lahey'de düzenlenen ve İran'daki kitlesel protestoları destekleyen bir mitingde göstericiler İran bayrakları ve pankartlar taşıdı, 10 Ocak 2026 (AFP)

Bu Türk yaklaşımı, Ankara'nın 2011'deki Suriye'ye yönelik tutumunu hatırlatıyor; o zaman da komşu ülke olarak Esed rejimini reformları uygulamaya, protestocuların taleplerini dinlemeye ve güç kullanmayı bırakmaya çağırmıştı. Ancak rejim o dönemde oyalamayı tercih etmişti.

Prensip olarak, İranlıların liderlerini seçmelerine olanak tanıyan özgür seçimler yoluyla rejim içinden değişim, en iyi çözüm yolu gibi görünüyor. Ancak rejimin sertlik yanlısı kurmaylarının ve ona sadık olanların iktidarı kolayca bırakacağını hayal etmek zor.

Buna karşılık, İran muhalefeti cesur ve kararlı görünüyor, ancak birleşik bir siyasi cephe ve tek bir birleştirici lider yokluğundan muzdarip. Bu boşlukta, bazı göstericiler, İran'ın son Şahı'nın oğlu ve ABD'de ikamet eden, son zamanlarda kendisini lider ve kurtarıcı olarak göstermeye çalışan Rıza Pehlevi'nin geri dönmesini talep ettiler.

Rıza Pehlevi’nin bir rolü olabilir, ama İranlıların çoğunluğunun, hatta rejime karşı olanların bile, Mollalar yönetimini 46 yıl önce devirdikleri ve nefret ettikleri bir monarşi sistemi ile değiştirmek isteyeceğine inanmak zor. Bununla birlikte, iç ve uluslararası güç mücadelelerinin karmaşık ağı göz önüne alındığında, tüm senaryolar muhtemel olmayı sürdürüyor.