İsrail'in kapıdaki tehdidi: Suriye'yi parçalamak ya da bölmek

İsrail Suriye'de kalıcı olmaya hazır

İsrail'in ilhak ettiği Golan Tepeleri'nde Suriye'nin güneyine bakan bir gözlem noktasında duran bir İsrail askeri, 25 Mart 2025 (AFP)
İsrail'in ilhak ettiği Golan Tepeleri'nde Suriye'nin güneyine bakan bir gözlem noktasında duran bir İsrail askeri, 25 Mart 2025 (AFP)
TT

İsrail'in kapıdaki tehdidi: Suriye'yi parçalamak ya da bölmek

İsrail'in ilhak ettiği Golan Tepeleri'nde Suriye'nin güneyine bakan bir gözlem noktasında duran bir İsrail askeri, 25 Mart 2025 (AFP)
İsrail'in ilhak ettiği Golan Tepeleri'nde Suriye'nin güneyine bakan bir gözlem noktasında duran bir İsrail askeri, 25 Mart 2025 (AFP)

Macid Kayali

İsrail son zamanlarda Suriye'ye yönelik tehditlerini arttırdı, egemenliğini ihlal etti ve topraklarına saldırdı. Hatta İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu yaptığı açıklamalarda defalarca kez Suriye'deki azınlıkları korumaya hazır olduğunu ima etti. Ayrıca İsrail'in güvenliğini sağlamak için Suriye'nin güney illerinin (Suveyda, Dera ve Kuneytra) Suriye ordusunun askeri varlığından silahtan arındırılmasını istedi.

Ayrıca İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, işgal altındaki Hermon Dağı'na 13 Mart’ta yaptığı bir ziyaret sırasında “Her sabah Şam'daki başkanlık sarayında gözlerini açtığında İsrail ordusunun Hermon Dağı'nın tepesinden ve Suriye'nin güneyindeki tampon bölgeden kendisini izlediğini görecek” diyerek Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’yı açıkça tehdit etti. Katz, İsrail'in Suriye'de kalmaya hazır olduğunu vurguladı.

Aslında 58 yıldır Golan Tepeleri'ni işgal eden İsrail'in Suriye’ye yönelik tehditleri ve saldırıları yeni sayılmaz. Çünkü özellikle 2012 yılından bu yana bu tehditleri ve araştırma merkezlerine, havaalanlarına, Lübnan'a (Hizbullah’a) giden silah konvoylarına, silah depolarına ve İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) güçlerinin ya da ona bağlı milislerin bulunduğu askeri üslere saldırıları devam ediyor.

Ancak belki de en sert ve etkili darbeler Beşşar Esed rejiminin düşmesinden sonrakilerdi. İsrail, yeni rejimin eline geçme riskini ortadan kaldırmak iddiasıyla Suriye ordusuna ait askeri üslere ve silah depolarına yoğun saldırılar düzenledi. Bunun ardından sınırdaki tampon bölgeye girmeye ve burada yeni askeri karakollar kurmaya başladı. Mesele daha sonra, Suriye’nin güney illerinde ağır silahlara sahip herhangi bir askeri gücün bulunmasını engelleyen yeni bir gerçekliği dayatma noktasına geldi. İsrail’in aynısını Lübnan'da yaptığı biliniyor.

İsrail'in hedefleri

İsrail, Aksa Tufanı Operasyonu’nda aldığı darbenin ardından ordusunu ve kendisini yeniden Ortadoğu'nun en güçlü askeri gücü olarak göstermeyi amaçlarken, Suriye ve Lübnan'daki toplumsal sorunlardan veya çatlaklardan faydalanarak ve bunlara oynayarak mezhepsel ve etnik kimliklerini merkeze alan gruplardan oluşan kendi suretinde bir Levant (Maşrık) bölgesi yaratmaya dayalı eski bir stratejiyi bir strateji dayatmaya ve böylece kendisini Arap ülkelerinden oluşan çevresiyle normalleştirmemesi, aksine bu çevresini kendisiyle birlikte normalleştirmesi ya da kendi özgüllüğünü çevresine genelleştirmesi anlamında bölgede bir Yahudi devleti olarak dışlanmasına son vermeye çalışıyor.

Ancak sorun İsrail’in Suriye'deki yeni yönetimin yarattığı iddia edilen tehlikeleri abartmak da dahil olmak üzere birçok yalanı ve iddiayı öne sürerek bu saldırgan politikasını örtbas etmeye çalışması. Oysa Suriye’nin yeni yönetiminin yetkilileri, başlıca görevlerinin ülkeyi yeniden inşa etmek olduğunu, özellikle de Suriye'nin askeri yeteneklerinin çoğunun eski olduğu ve bunların çoğunun kısa bir süre önce İsrail tarafından imha edildiği düşünüldüğünde herhangi bir tarafla savaşmak olmadığını ve Suriye'deki ekonomik ve yaşam koşullarının savaşa tahammülü kalmadığını açıkça beyan ediyorlar.

İsrail, Dürzi nüfusun yoğun olduğu bölgeyi ve sakinlerinin güvenliğini kendi sorumluluğunda görüyor ve Suveyda'daki Dürzilerin İsrail’de çalışmasına izin vermeyi düşünüyor.

Şarku’l Avsat’ın Majalla’dan aktardığı analize göre İsrail bir yandan Suriye ve Lübnan'a yönelik saldırılarını ve bu ülkelerin topraklarına girmesini haklı göstermek ve örtbas etmek için yalanlar yaymaya çalışırken diğer yandan Şam'daki yeni hükümeti Hamas ve İslami Cihad gibi Filistinli silahlı gruplarla ilişkilendirmeye ve Türkiye'nin Suriye üzerindeki kontrolünden duyduğu korkuyu dile getirmeye gayret ediyor. Bu da Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) (ya da Kürtlerin Suriye’nin kuzeydoğusunda kontrol ettiği bölgeyi) koruma bahanesiyle ABD'nin Fırat'ın doğusunda kalması ve Alevi toplumunu koruma bahanesiyle Rusya'nın Suriye kıyılarındaki askeri varlığı için yaptığı çağrının nedenini açıklıyor.

Tüm bunlar, hem İsrail'in Suriye’deki Dürzileri koruma bahanesiyle ülkenin güneyindeki askeri ve muhtemelen askeri olmayan varlığını meşrulaştırmaya hem de Suriye'yi zayıflatma ve bölme stratejisine hizmet eden girişimler. Suriye veya Lübnan'da önemli ya da geniş bir kesimi temsil etmeyen birkaç kişi dışında hiç kimse ya da hiçbir akım İsrail'i bunu yapmaya çağırmış değil.

İsrail şarlatanlığı

İsrail şarlatanlığının örneklerinden biri Ron Ben-Yishai tarafından yazılan rapordaki yalandır. Raporda Suriye'de yönetimi ele geçiren ‘cihatçıların’ ılımlı ve istikrarlı bir imaj pazarlamaya ve Suriye'yi Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası haline getirmeye çalıştıkları, bir tehdit olarak Hamas ve İslami Cihad hareketleri ile Suriye'den Golan Tepeleri'ndeki İsrail sınır kasabalarına karşı saldırı niyetinde oldukları ve üçüncü bir kaynağın da Suriye'nin güneyindeki Sünni nüfus olduğu, birçoğunun DEAŞ’tan etkilendiği öne sürülüyor. Raporda, “İsrail ne Türkiye’nin Golan Tepeleri sınırında bir varlığı olsun istiyor ne de cihatçılardan bir karışımı burada görmek istiyor” ifadeleri yer aldı. Ben-Yishai'ye göre bu durum karşısında İsrail, ABD Başkanı Donald Trump'ın adamlarını Amerikan askerlerini Suriye'de tutmaya ikna etmeye çalışıyor. Böylece Türklerin ve Alevi nüfusun yoğun olduğu Lazkiye'nin güneyindeki askeri üslerini ve Tartus Limanı’nı elinde tutmak isteyen Rusların eline düşmeyecek. İsrail’in ‘bu tehditler’ karşısında Şam'ın güneyindeki sınırına yakın bölgede üç alan ya da coğrafi bölümden oluşan bir savunma sistemi yaratarak yeni bir gerçeklik tasarlamayı planladığını belirten Ben-Yishai, İsrail'e en yakın olan bölümün 1974'te İsrail ile Suriye arasında imzalanan Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması uyarınca belirlenen ayrıştırma bölgesi olduğuna işaret etti. Ben-Yishai’nin raporuna göre ayrıştırma bölgesinin dışında, birçok Suriye köyünü içeren ve İsrail ordusunun buralarda silahlanmayı önlemek için karadan girdiği bir koruma bölgesi (tampon bölgeler) bulunuyor. Burası uzun mesafeli gözetlemeye ve ateş açmaya izin veren bir bölge. Koruma bölgesinin ötesinde Şam-Suveyda otoyolu bitişiğinde ‘nüfuz bölgesi’ yer alıyor. Toplamda 65 kilometre genişliğinde olan bu bölgede Dürziler ile İsrail'le ilişkilerden endişe duyan Sünni Araplar bir arada yaşıyor. İsrail kendini Dürzileri yaşadığı bölgenin ve Dürzi nüfusunun güvenliğinden sorumlu görüyor. İsrail, Suveyda'daki Dürzilerin İsrail’de çalışmasına izin vermeyi düşünüyor. (Yediot gazetesi - 11 Mart 2025)

Toprağı ve halkı bölmek

Bu yüzden İsrail, çift yönde çalışmayı planlıyor. Bunlardan birincisi, Suriye topraklarının derinliklerinde, Dera, Suveyda ve Kuneytra illerini kapsayacak şekilde Şam’ın sınırlarına kadar, askerden ve silahlardan arındırılmış stratejik bir güvenli bölge oluşturmak.

Avi Ashkenazi, “İsrail Ortadoğu'da oyunun kurallarını değiştiriyor” başlıklı makalesinde şunları söylüyor:

“İsrail, eylemleriyle Suriye toprakları içindeki sınırda, Suriye rejiminin, milislerin ve başta Hamas ve Hizbullah olmak üzere terör örgütlerinin silahlarından arındırılmış 80 kilometrekarelik bir bölge tanımladı.” (Maariv gazetesi - 13 Mart 2025)

İkincisi ise Suriye'nin topraklarını ve halkını doğrudan ya da dolaylı olarak güneyde Dürzileri koruma bahanesiyle İsrail, batıda sahilde Alevileri koruma bahanesiyle Rusya, Fırat'ın doğusunda Kürtleri koruma bahanesiyle ABD ve kuzeyde ve orta şehirlerde yeni hükümetin müttefiki olarak Türkiye olacak şekilde dört uluslararası ve bölgesel gücün hegemonyası altında bölme girişimine dayanıyor. Suriyeli mezhepsel ya da etnik tarafların hiçbiri bu iddiayı desteklemediği gibi, Suriye'nin toprak bütünlüğünden vazgeçme, Suriye vatandaşlığını reddetme ya da İsrail'in istediklerini tercih etme eğilimine de sahip değiller.

fvgthy
Golan Tepeleri'nde BM gözetimindeki tampon bölgede yer alan Suriye'nin el-Baas beldesinde mevzilenen bir İsrail tankı, 20 Aralık 2024 (AFP)

Suriye’nin önünde siyasi, güvenlik, ekonomik ve sosyal pek çok önemli zorluk bulunuyor. Ancak tüm bu zorluklar, ne kadar önemli olsalar da yeni hükümetin devleti yeniden tesis etme becerisine bağlı kalıyor. Birkaç gün önce Şam'daki yeni hükümet ile Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve SDG lideri Mazlum Abdi arasında imzalanan anlaşma bunun bir kanıtı. Böyle bir anlaşma, Dürzilerin ruhani, askeri ve sivil taraflarıyla da imzalanabilir. Ayrıca yeni hükümet, mağdurlardan özür dilemek, bir hakikat ve hesap verebilirlik komisyonu kurmak ve sivil barışı teşvik etmek için başka bir komisyon kurmak da dahil olmak üzere, meydana gelen ihlallerin bir sonucu olarak Suriye’nin kıyı illerindeki boşluğu doldurmaya ve açılan büyük yaraları sarmaya çalışıyor. Aynı bağlamda, Suriye'deki yeni hükümeti meşrulaştırmak ve Suriye'nin birliğini ve toprakları üzerindeki egemenliğini teyit etmek de dahil olmak üzere her alanda desteklemek için Arap dünyası, bölge ülkeleri ve uluslararası taraflar arasında bir tür uzlaşıdan söz edilebilir. Suriye Cumhurbaşkanı Şara’nın da katıldığı 27 Şubat’ta Mısır’ın başkenti Kahire’de düzenlenen Suriye konulu Olağanüstü Arap Birliği Zirvesine katılması ve Ürdün, Irak, Lübnan, Türkiye ve Suriye'nin dışişleri ve savunma bakanları ile istihbarat şeflerinin 12 Mart’ta Ürdün’ün başkenti Amman’da gerçekleştirdikleri toplantı bunun birer örneğidir. Geçtiğimiz günlerde ABD ve Rusya'nın ortak daveti üzerine toplanan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) bu gelişmeleri bir adım öteye taşıyarak tüm taraflara Suriye'nin istikrarsızlaşmasına yol açabilecek her türlü eylemden kaçınmaları çağrısında bulundu. SDG ile varılan anlaşma ABD ve Türkiye'nin desteği ve rızası olmadan mümkün olamazdı.

Suriye fırtınanın ortasında

Pratikte, sadece İsrail'in Suriye'deki planları lehine büyük adımlar atmamasına ya da şu veya bu grupla uzlaşı anlaşmaları imzalamasına yahut Suriye'nin toprak bütünlüğünü istemesine güvenmek yeterli olmaz. Tüm bunların yanında toplumu güçlendirmek, birliğini pekiştirmek ve hiçbir ayrım gözetmeksizin devlete, hukuka ve ülkeye karşı bir halk olarak kendini gerçekleştirmek de gerekir. Bu, devlet için diğer tüm silahlardan daha güçlü, daha sağlam ve daha önemli bir silahtır. Son üç ayın ciddi bir şekilde eleştirel olarak değerlendirmesi gerekiyor.

Yukarıda anlatılanlardan Suriye'nin siyasi, güvenlik, ekonomik ve sosyal pek çok acil sorunla karşı karşıya olduğu aşikar. Ancak tüm bu sorunlar, önemli olmalarına rağmen, yeni hükümetin devleti bir kurumlar, hukuk ve vatandaşlar devleti olarak yeniden tesis etme ve Suriyelilerin kendilerini özgür, bağımsız ve eşit vatandaşlardan oluşan bir halk olarak görmelerini sağlayabilmesiyle ilişkili. Bu yeni Suriye'nin inşasının ön koşulu olduğu gibi, İsrail'e karşılık vermenin ve Suriye'yi parçalama, bölme ya da zayıflatma çabalarını engellemenin de ön koşulu olmanın yanı sıra yeni Suriye yönetiminin farkındalığının merkezinde yer almalı.



Uluslararası bir role sahip bölgesel bir merkezin sponsorluğu

Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman'ın temsil ettiği Suudi Arabistan sponsorluğunda Lübnan ve Suriye savunma bakanlarının 27 Mart'ta Riyad'da gerçekleştirdiği toplantıdan bir görüntü (SPA/AFP)
Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman'ın temsil ettiği Suudi Arabistan sponsorluğunda Lübnan ve Suriye savunma bakanlarının 27 Mart'ta Riyad'da gerçekleştirdiği toplantıdan bir görüntü (SPA/AFP)
TT

Uluslararası bir role sahip bölgesel bir merkezin sponsorluğu

Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman'ın temsil ettiği Suudi Arabistan sponsorluğunda Lübnan ve Suriye savunma bakanlarının 27 Mart'ta Riyad'da gerçekleştirdiği toplantıdan bir görüntü (SPA/AFP)
Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman'ın temsil ettiği Suudi Arabistan sponsorluğunda Lübnan ve Suriye savunma bakanlarının 27 Mart'ta Riyad'da gerçekleştirdiği toplantıdan bir görüntü (SPA/AFP)

Refik Huri

Lübnan ve Suriye savunma bakanları arasındaki görüşmelerin Şam'dan Cidde'ye taşınması, sadece bir mekan değişikliği değil. Aynı şekilde ABD ve Rusya'nın, ikili ilişkiler ve ardından Ukrayna’da ateşkes konusunda iki ülkenin üst düzey yetkilileri arasındaki müzakereler, ABD-Ukrayna görüşmeleri, sonrasında Başkan Donald Trump ile Vladimir Putin arasındaki olası görüşme için Cidde ve Riyad'ı seçme konusunda anlaşmaları da Cenevre, Viyana veya Madrid'deki toplantılara benzemiyor. Yaşananlar, uluslararası bir role sahip bölgesel bir merkez olarak Suudi Arabistan'ın önemli bir role sahip olduğuna işaret eden jeopolitik ve stratejik değişkenler çerçevesinde gerçekleşen bir aktivizmdir. Riyad'ın Lübnan-Suriye görüşmelerine sponsor olmasının sembolize ettiği şey, Esed rejiminden miras kalan sorunların çözümü için Beyrut ile Şam arasındaki ilişkiler dosyasını kontrol ettiğidir. Şu anda odaklanılması gereken konu, bazı bölgelerdeki karmaşık sınırları belirlemek, kaçakçılık faaliyetlerini ve Captagon üretimini kontrol altına almak, sınırın iki yakasındaki aşiretler, Hizbullah ve silahı, serbestçe dolaşan silahlı örgütler arasındaki iç içe geçmişliği bitirmektir. Lübnan'daki yeni hükümet İran döneminin kalıntılarının zorluklarıyla karşı karşıyaysa, Suriye'deki yeni yönetim de henüz ülkenin tüm bölgelerini ve güçlerini kontrol altına almamışsa ve Suriye rejiminin mirasıyla karşı karşıya bulunuyorsa, bu durumun düzelmesinin garantisi Suudi Arabistan'dır. Eğer güven, ABD'nin eski dışişleri bakanı George Shultz'un dediği gibi “diplomasinin para birimi” ise, yine güven, Suudi Arabistan'ın “arabuluculuk, güven ve garanti” üçlemesine dayanan yaklaşımının, pozisyonunun ve politikasının temelidir.

Suudi Arabistan'ın rolündeki gelişme dikkat çekiyor. 1960'lı ve 1970'li yıllarda Mısır-Suriye-Suudi Arabistan üçlüsü Arap aktivizminin lokomotifi ve lideriydi. Kral Faysal, Ekim 1973 Savaşı sırasında Mısır ve Suriye'yi desteklemek amacıyla ABD ve Avrupa'ya petrol ambargosu uygulamıştı. Kral Fahd, Kral İkinci Hasan ve Cumhurbaşkanı Şadli Bin Cedid ile birlikte Lübnanlılara Taif toplantılarında ve 1989 yılında Taif Anlaşması'na varmakta öncülük etmişti. Anlaşma Lübnan savaşını durdurmuş ve devletin yeniden tesisinin kapısını açmıştı. Kral Abdullah, prens ve veliaht olduğu dönemde, 2002 yılında Beyrut'ta düzenlenen Arap Zirvesi'nde onaylanan barış girişimini sunmuştu. Kral Selman ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Suudi Arabistan'ı beş önemli dönüm noktasına taşıdı.

Birincisi, odaklanmak yani tüm Arapları beyhude savaşlara yönelmek yerine kalkınmaya ve geleceği inşa etmeye odaklanmaya çağırmak. Vizyon 2030 bu odağın zirvesidir. İkincisi, İran'ın petrol tesislerine yönelik saldırısına karşılık Washington’un hiçbir şey yapmamasından alınan ders ile uluslararası ilişkileri çeşitlendirmek. Böylece Riyad'a “savunma anlaşması” yapmayı teklif eden ABD ile ilişkilerden vazgeçilmeden Rusya, Çin ve Avrupa'ya açılım sağlandı. Üçüncüsü, Arap ve İslam zirvelerinin ötesinde ortak Arap ve İslam eylemini güçlendirmek. Dördüncüsü, Washington'u Philip Golden'ın “zor ve olmazsa olmaz müttefik Suudi Arabistan” olarak adlandırdığı şeyi kabul etmeye zorlamaktır. Beşincisi, gerçeğe dönüşebilecek olan ve Dalia Dassa ile Sanam Vakil'in Foreign Affairs'de yazdığı gibi, “Ortadoğu'yu yalnızca Ortadoğu iyileştirebilir” ilkesine dayanan “Ortadoğu Güvenlik Forumu”nun kurulmasına hazırlıklı olmaktır.

Arap Baharı olarak adlandırılan devrimler birçok ülkede felaketlere ve çöküşlere yol açsa da, bir Afrika atasözünde dendiği gibi, “biraz şans taşımayan talihsizliktir yoktur.” Yeni Arap Savaşları kitabının yazarı Profesör Mark Lynch, bu başarısızlığın “bir Arap düzeni yarattığına ve bölgesel ilişkileri yeniden şekillendirdiğine” inanıyor. Peki nasıl? Yaptığı gözleme göre, büyük geleneksel Arap güçlerinin büyük sorunlar karşısında pek bir işlevi olmamıştır, Körfez ülkeleri ise gelişip büyümüştür. Başka bir deyişle, Arap dünyasının liderliği Suudi Arabistan'da yoğunlaşmış durumda ve güvenliği garanti altına alan bir liderlik rolüne büyük ihtiyaç var. Çünkü zayıf ve başarısız devletlerin yayılması, güçlü ve zengin ülkeler için bile tehdit oluşturur. Vali Nasr'a göre ise “Ortadoğu'daki güç dengesini belirleyen husus Filistin davası değil, Afganistan, Irak, Lübnan ve diğer yerlerdeki başarısız devletlerin kaderidir.”

Suudi Arabistan'ın Lübnan ve Suriye'yi başarısızlıktan kurtarma ve bu ülkelerde iki devlet tesis etme çabalarının önemi buradan kaynaklanıyor. Suriye'nin başarısızlıktan kurtuluş yolu, toplumdaki çeşitliliği yansıtan, hem eski rejim döneminde katliamlar işleyenleri hem de rejimin devrilmesinden sonraki yeni katliamlara katılanları cezalandırmak için adaleti uygulayan bir otoritenin kurulmasıdır. Mezhepsel hassasiyetlerin giderilmesi, ABD ve Avrupa yaptırımlarının kaldırılmasının ve Arap yardımının sağlanmasının önünü açacaktır. Lübnan'da başarıysa, gerekli ve zorunlu reformların uygulanmasına, devletin silahı yani Max Weber'in “meşru şiddet” olarak adlandırdığı şeyi tekeline almasına, İsrail işgalinin Hizbullah ile savaş sırasında konuşlandığı noktalardan çekilmesine bağlıdır. Böylece yeniden inşa, yatırımların canlandırılması ve otoriteden iyi yönetişime geçiş için yardım sağlanabilir. Peki, ABD Başkanı Donald Trump'ın Gazze konusundaki baskıları, “gerçeküstü” tutumları ve Batı Şeria'yı ilhak etmek, Hermon Dağı'ndaki ve Güney Suriye'deki üç şehri kapsayan işgali genişletmek isteyen Netanyahu'ya verdiği destek ne olacak? Bu, ABD'nin Ortadoğu'ya yönelik yeni stratejisi mi?

Başkan Ronald Reagan'ın da dediği gibi, “yönetim bir kahramanlık mesleği değil, bir uzlaşı mesleğidir.”

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Indpendent Arabia’dan çevrilmiştir.