Dünya tarihinde iz bırakan 10 boykot kampanyası

Toplumlar, hükümetlere, devletlere, şirketlere veya kişilere yönelik talep ve tepkilerini yıllardır boykot yoluyla dile getiriyor

Son haftalarda dünya çapında çeşitli boykotlar düzenleniyor (ChatGPT/Independent Türkçe)
Son haftalarda dünya çapında çeşitli boykotlar düzenleniyor (ChatGPT/Independent Türkçe)
TT

Dünya tarihinde iz bırakan 10 boykot kampanyası

Son haftalarda dünya çapında çeşitli boykotlar düzenleniyor (ChatGPT/Independent Türkçe)
Son haftalarda dünya çapında çeşitli boykotlar düzenleniyor (ChatGPT/Independent Türkçe)

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun 19 Mart'ta gözaltına alınmasıyla başlayan protestolar devam ederken, gündemden düşmeyen başlıklardan biri de boykot.

Bir yandan CHP Genel Başkanı Özgür Özel'in daha çok medya odaklı boykot listesi uzuyor, diğer yandan halk, iktidara yakın şirketleri sosyal medyada paylaşarak bunlardan alışveriş yapmama çağrısı yapıyor.

Öte yandan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan "hiçbir şirketimizi bunların insafına terk etmeyeceğiz" ifadelerini kullandı ve pek çok bakan, genel tüketim boykotuna karşı olduğunu açıkladı.

Boykot şu sıralar sadece Türkiye'nin gündeminde değil. 7 Ekim 2023'ün ardından yükselişe geçen İsrail boykotu dünyanın çeşitli yerlerinde devam ediyor. 

Ayrıca ABD'nin artırdığı gümrük vergileri çeşitli ülkelerde Amerikan mallarına yönelik boykot çağrılarını beraberinde getirdi. 

Diğer yandan Trump yönetimiyle ilişkisi nedeniyle milyarder Elon Musk'ın Tesla araçları ve sosyal medya platformu X de boykot gündeminin üst sıralarında. 

Bazılarının eylemsizlik olarak gördüğü boykot, herkesin katılabildiği bir eylem biçimi olmasıyla toplumların, talep ve tepkilerini dile getirmek için uzun zamandır başvurduğu bir yöntem.

Mevcut gündem vesilesiyle, bugüne kadar dünya genelinde öne çıkan 10 boykotu sizler için derledik.

1) Boston Çay Partisi

Amerika Birleşik Devletleri'nin bağımsızlığını ilan etmesine giden yolda kilometre taşlarından biri boykotla döşenmişti.

Bugün "Boston Çay Partisi" diye anılan bu olay, sömürge devletinin vergileriyle başlamıştı.

Büyük Britanya, 1760'larda Amerika kolonilerine ithal edilen pek çok ürüne gümrük vergisi uyguluyordu. Özellikle 1767'de geçen Townshend yasalarının kağıt, cam, kurşun ve çay gibi temel maddelere vergi koyması kolonileri öfkelendirmişti. Halk, mecliste temsil edilmeden bu vergileri ödemenin haksızlık olduğunu savunuyordu.

Nihayetinde Britanya, 1970'te çay dışındaki ürünlere uygulanan vergiyi kaldırdı. Kolonilerdeki tüccarlar, kaçak yollarla getirdikleri çayı satarak bu yasanın etrafından dolanmaya çalışıyordu.

Ancak ciddi bir mali sıkıntı içine düşen East India Company'yi kurtarmak adına 1773'te çıkan Çay Yasası işleri epey zora soktu. Yasa bu şirketin, kolonilere gümrük vergisinden muaf ve diğer çay şirketlerinden çok daha ucuza çay satmasına izin verirken, kolonilerden alınan vergi uygulanmaya devam edecekti.

scdfrgthy
Özgürlüğün Çocukları adlı bir örgüt tarafından düzenlenen Boston Çay Partisi, Amerika'nın bağımsızlığına giden yolda önemli bir adım olarak görülüyor (William Cooper)

Amerika kolonilerinde büyük tepkiye yol açan bu yasanın ardından, başta New York ve Philadelphia olmak üzere çeşitli kentlerde boykotlar baş gösterdi. East India Company'ye ait çayın boşaltılması reddedildi ve gemiler Britanya'ya geri gönderildi. Birçok limanda Çay Yasası'nı protesto etmek için şirketin çay sevkıyatı boşaltılarak rıhtımda çürümeye bırakıldı.

Nispeten muhafazakar tüccarlarla daha radikal grupları bir araya getiren bu süreçte, 16 Aralık 1773 gecesi, Amerikan yerlileri kılığına girmiş 60 kadar kişi, Boston limanına gelen üç gemiye çıkarak 342 kasa çayı denize attı.

Boston Çay Partisi diye bilinen bu olayın ardından Britanya kontrolünü artırmaya yönelik daha fazla yasa geçirdi. Ancak hükümetin özellikle Boston'ın bulunduğu Massachusetts'i hedef aldığı bu yasalar, kolonileri birleştirerek bağımsızlık savaşına giden yolu açtı.

2) Boykot sözcüğünün kökeni: Charles Cunningham Boycott

Dünya tarihinin en çok ses getiren boykotlarından bir diğeri, boykot sözcüğüne ismini veren İrlanda'da yaşandı.

19. yüzyılın sonlarında İrlanda halkı ciddi bir kıtlık riskiyle karşı karşıyaydı. Tarımın ekonomide kritik yere sahip olduğu bu dönemde ülke topraklarının neredeyse tamamı, nüfusun yüzde 0,25'inden daha azına aitti. Bu toprak sahiplerinin çoğu başka yerlerde yaşıyor ve yerel çiftçilere toprakları kiralıyordu. Arazi temsilcileriyse kiraları toplayarak süreci yönetiyordu.

Britanya ordusundan eski yüzbaşı Charles Cunningham Boycott da bu temsilcilerden biriydi. 

Kıtlık ve mali kriz tehlikesi karşısında kurulan İrlanda Ulusal Toprak Birliği, 1880'de Boycott'a kiraları düşürme çağrısı yaptı. 

Ancak istediklerini elde edemeyen kiracılar ödeme yapmayı reddetti ve bunun üzerine eski yüzbaşı, kiracıları çiftliklerden tahliye etmeye karar verdi.

Toprak Birliği lideri Charles Stewart Parnell, halkı şiddete başvurmadan Boycott'u toplumdan dışlamaya davet etti:

Onu yeşil alanlarda ve pazar yerinde dışlamalısınız; hatta ibadethanede bile onu yalnız bırakarak, ahlaki bir tecride sokarak, sanki eski zamanların cüzzamlısıymış gibi ülkenin geri kalanından tecrit ederek işlediği suçtan duyduğunuz nefreti ona göstermelisiniz.

Kısa süre içinde Boycott'un çalışanları işlerini bırakmaya başladı, postacı mektuplarını getirmedi, dükkanlar ona servis yapmadı, tarladaki ekinler çürüdü. 

Boycott, karşılaştığı "boykot" karşısında nihayetinde pes etti ve Kasım 1880'de koruma eşliğinde bölgeyi terk etti. 

3) Çin'in Japon ürünleri boykotu

Bir direniş, tepki gösterme, politik duruş sergileme gibi amaçlar taşıyan boykotlar genellikle nispeten kısa süreli hareketler olsa da uzun dönemlere yayılanların sayısı da az değil.

Bunun bir örneği de Çin ve Japonya'nın gerilimli tarihinde karşımıza çıkıyor. 

İlk boykot dalgası, 1915'te Japonya'nın Çin üzerindeki hakimiyetini artırmasını amaçlayan "Yirmi Bir Talep"le geldi. Bu süreçte Japonya'nın Çin'e ihracatında kayda değer bir düşüş yaşanırken nihayetinde talepler en çok tepki gösterilen kısımları çıkarılarak kabul edildi. Yine de Yirmi Bir Talep'i "aşağılanma" olarak gören Çinliler, Japon ürünlerine karşı tepkisini sürdürdü.

Daha sonra I. Dünya Savaşı'nın sonunda imzalanan Versay Barış Antlaşması'nda, işgal altındaki Şantung'un Japonya'ya verilmesinin öngörülmesi, Çin halkında büyük bir öfkeye yol açtı. 

Öğrencilerin başlattığı protestolar kısa sürede ülke geneline yayıldı. Büyük şehirlerde, grev ve Japon mallarına karşı başlatılan boykotlar en az iki ay sürdü. 4 Mayıs Hareketi diye bilinen ve Çin tarihinde dönüm noktası kabul edilen bu olayların ardından Çin anlaşmayı imzalamadı.

1931'de Japonya'nın Mançurya'yı istila etmesiyle birlikte Çin çok daha uzun sürecek bir boykot başlattı. Mayıs 1933'te sona eren 21 aylık dönemde Japonya'nın Çin ve Hong Kong'a ihracatının yüzde 47 oranında azaldığı tahmin ediliyor.

Çin'de faaliyet gösteren Japon işletmeler kepenk indirmek zorunda kalmış, iki ülke arasındaki ticaret neredeyse durma noktasına gelmişti. 

Boykotu sık sık başvurulan bir mücadele yöntemi olarak benimseyen Çin halkı, savaş suçları ve nükleer atık sızıntısı gibi gerekçelerle 2005 ve 2023'te de Japon mallarına yönelik boykot çağrıları yapmıştı.

4) Gandi'nin Tuz Yürüyüşü

Britanya'nın, ürün satışlarına getirdiği kısıtlamalarla hakimiyetine darbe vuran olayların fitilini ateşlediği bir diğer yer Hindistan.

Sömürge döneminde Hindistan'da tuz sektörü Britanyalı yöneticilerin tekelindeydi. Hintlilerin bu minerali üretmesi ve satması 1882'de yasaklanmıştı. Genellikle ithal edilen ve yüksek vergilere tabi tutulan tuzu almak zorunda kalmışlardı.

Bu uygulamaya karşı halk tepki gösterse de Mahatma Gandi'nin 1930'daki Tuz Yürüyüşü'ne kadar istenen sonuç alınamadı.

Hintlilerin tuz yasasını çiğnemesinin şiddet içermeyen ve basit bir yolunu arayan Gandi, "hakikatin gücü" anlamına gelen satyagraha adında bir sivil itaatsizlik hareketi başlattı. 12 Mart 1930'da, Ahmedabad yakınlarındaki inziva yerinden Dandi kasabasına doğru yaklaşık 400 kilometrelik bir yürüyüşe çıktı.

Yola birkaç takipçisiyle koyulan Gandi, geçtiği yerlerde konuşmalar yaparak binlerce kişinin kendisine katılmasını sağladı. 

xsdfrgth
6 Nisan 1930'da Gandi, yerdeki tuzu alarak yasaları çiğnemişti (Wikimedia Commons)

5 Nisan'da Dandi'ye varan Gandi, ertesi gün takipçilerine kıyıdan avuç avuç tuz toplamalarını söyledi ve böylece tuz "üreten" Hintliler, yasaları çiğnedi.

İlk gün kimse gözaltına alınmadı ancak ülkenin diğer yerlerine de yayılan satyagraha'da nihayetinde en az 60 bin kişi tutuklandı. Mayıs başında Gandi de tutuklandı ama eylemler onsuz devam etti. 

Bazı bölgelerde polisin barışçıl protestolara sert müdahalesi dünya basınına yansıdı ve Britanya'nın ülkedeki politikaları uluslararası tepkiye yol açtı.

Gandi, Ocak 1931'de serbest bırakıldı ve Hindistan Genel Valisi Lord Irwin'le görüşerek bir anlaşma imzaladı. Satyagraha'yı bitirme karşılığında olaylarda tutuklanan herkes serbest bırakıldı ve Hintlilerin evde kullanmak için tuz üretmesine izin verildi. Ayrıca Gandi, Londra'da Hindistan'ın geleceğinin görüşüldüğü bir konferansa katıldı. 

Tuz Yürüyüşü, Hindistan'ın bağımsızlık hareketinin başlangıcı kabul edilirken, ülke 1947'de bağımsızlığını kazandı.

5) Montgomery otobüs boykotu

ABD'nin Alabama eyaletinin Montgomery kentinde yaşayan Rosa Parks, aslında çok basit görünebilecek bir hareketiyle siyah haklarında önemli kazanımların elde edildiği bir protestoyu başlattı.

1950'ler Alabaması'nda toplu taşımada siyahların ön koltuklarda oturması yasaktı. Eğer taşıttaki bütün koltuklar dolarsa yerlerini de beyazlara vermeleri gerekiyordu.

Siyah bir kadın olan Parks, 1 Aralık 1955 günü bir Montgomery otobüsünde evine giderken ön koltukta oturuyordu. Kendisine arkaya geçmesi söylenen kadın bunu yapmayınca gözaltına alındı. Daha sonra siyah bir insan hakları savunucusu tarafından kefaleti ödenerek çıkarıldı.

Parks bölgede böyle bir sivil itaatsizlik sergileyen ilk siyah kişi değildi. Ancak ayrımcı yasalarla mücadele etmek için kurulan Women's Political Council (Kadınların Siyasi Konseyi) bu olayı fırsat bilerek protestoları örgütlemeye koyuldu.

Ayrıca Parks'ın da parçası olduğu Siyahi İnsanların Gelişmesi İçin Ulusal Birlik gibi sivil toplum kuruluşlarının varlığı da Montgomery'deki otobüs boykotunun başarısında önemli rol oynamıştı.

c vbfgnh
Terzilik yapan Rosa Parks, toplu taşımadaki ayrımcılığı bitiren sürecin fitilini ateşlemişti (AP)

Otobüsleri büyük ölçüde siyahların kullanmasından dolayı boykotun etki yaratmasını uman örgütler, 5 Aralık'ta halkı otobüsleri kullanmaya çağıran broşürler dağıttı. Siyah yurttaşların yaklaşık yüzde 90'ının o gün otobüse binmediği tahmin ediliyor.

Boykotu sürdürmeye karar veren siyah liderler bir araya gelerek Montgomery Improvement Association'ı (Montgomery'yi İyileştirme Derneği) kurdu ve başkan olarak hareketin öncü isimlerinden biri haline gelecek Martin Luther King Jr.'ı seçti. 

Örgütün talepleri ilk başta siyahların otobüsün arkasından, beyazların da önünden binerek oturmasını ve siyah otobüs şoförlerinin işe alınmasını içeriyordu. Bunlar karşılanana kadar da boykotu bırakmamaya karar verdiler.

Bu süreçte siyah liderler araçlarını servis gibi kullandı ve siyah taksiciler, otobüs ücretine hizmet verdi. 

Nihayet mahkeme, toplu taşımada ırk ayrımına dayalı bir oturma düzeni olmasının anayasaya aykırı olduğuna karar verdi ve boykot, 381 günün ardından sona erdi.

6) Apartheid Karşıtı Hareket

Siz Britanya halkından özel bir şey istemiyoruz. Sizden sadece Güney Afrika mallarını satın almayarak apartheid'a verdiğiniz desteği geri çekmenizi istiyoruz.

Daha sonra Tanzanya Devlet Başkanı olacak Julius Nyerere, 1959'da Londra'da kurulan Boykot Hareketi'nin taleplerini bu sözlerle açıklamıştı. 

Afrika Ulusal Kongresi lideri Albert Luthuli'nin önceki yıl, Güney Afrika'nın uluslararası çapta boykot edilmesi çağrısı yapmıştı. 

Apartheid'ın 1994'te sona ermesine kadar geçen 35 yıl boyunca çeşitli alanlarda düzenlenen boykotlar, hem Güney Afrika'daki siyahların yaşadıklarının görünür hale gelmesi de hem de insanların buna tepki göstermesinde önemli bir rol oynadı. 

21 Mart 1960'ta, Güney Afrika'da beyaz olmayan kişileri belirli bölgelere kısıtlayan yasaları Sharpeville'de protesto eden 69 kişinin polis tarafından öldürülmesinin ardından boykot hareketi farklı bir boyut kazandı.

Sharpeville Katliamı diye bilinen olayın ardından Boykot Hareketi, sadece tüketim boykotunun yeterli olmadığına kanaat getirerek adını Apartheid Karşıtı Hareket olarak değiştirdi ve Güney Afrika apartheid'ının tamamen dışlanması talebiyle çalışmaya başladı. 

Rejim karşıtları Güney Afrika'nın kültürel, sportif, akademik alanlarda da boykot edilmesini istiyordu. 

Apartheid Karşıtı Hareket'in kampanyası, Britanya'nın Güney Afrika'dan tekstil ve giyim ithalatının yüzde 35 oranında düşmesini sağladı. Güney Afrika, 1964'te Olimpiyatlardan men edildi. Pek çok sanatçı ülkede sahne almayı reddetti. 

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1980'de "tüm devletlerden Güney Afrika'yla tüm kültürel, akademik, sportif ve diğer alışverişleri engellemelerini" talep etti.

Boykotun rejimin sona ermesinde ne kadar etkili olduğu kesin bir şekilde söylenemez. Ancak pek çok kişi apartheid karşıtı hareketin öncü ismi Nelson Mandela'nın 1990'da serbest bırakılması ve nihayetinde apartheid'ın sona ermesinde uluslararası boykotun büyük bir etkisi olduğunu düşünüyor.

7) Müslümanların Danimarka boykotu

Boykot tarihinde 21. yüzyıla geldiğimizde geniş yankı uyandıran eylemlerden biri 2005'te Danimarka'ya karşı başladı. 

Avrupa ülkesinde çıkan Jyllands-Posten gazetesi 30 Eylül 2005'te Hz. Muhammed'in 12 karikatürünü yayımlamış ve İslam peygamberi bunlardan birinde "terörist" olarak resmedilmişti.

Müslümanlar arasında büyük bir tepkiye yol açan bu olay, şiddet eylemlerinin yanı sıra Danimarka ürünlerine karşı boykotu da tetiklemişti.

Özellikle 2006 başında yükselişe geçen boykotlar, pek çok Danimarka şirketinin Ortadoğu'da ciddi kayıplar yaşamasına yol açmıştı.

Suudi Arabistan'ın Riyad kentinde süt ürünleri üreten Arla Foods, ülkedeki 800 çalışanı evlerine gönderdiğini açıklamıştı. Şirketin sözcüsü Astrid Nielsen o zaman yaptığı açıklamada "Ortadoğu'daki işimizi kurmamız 40 yıl, tamamen durdurmamız ise 5 gün sürdü" demişti.

Gelen tepkilerin ardından Jyllands-Posten gazetesi, karikatürlerin hukuka aykırı olmadığını belirtmiş ancak "birçok Müslümanı rencide ettiği için" özür dilemişti. 

Hem ülkedeki hem dünyadaki Müslümanlar, Danimarka hükümetinden de bir özür beklemiş ancak yetkiler basın özgürlüğüne işaret ederek "bu tür meselelere karışamayacaklarını" dile getirmişti.

8) Air France boykotu

Çeşitli örneklerde görüldüğü gibi boykot, insan hakları mücadelelerinde sık sık başvurulan bir yöntem. Benzer şekilde hayvan hakları savunucularının da taleplerini bu yolla gerçekleştirmeye çalıştığı durumlar görülüyor.

Bunlar arasında en etkili kampanyalardan biri Air France havayolu şirketine karşı gerçekleştirilmişti.

Air France, 30 saat süren uçuşlarla maymunları deneylerde kullanılmaları için taşıması nedeniyle sivil toplum kuruluşu Hayvanlara Etik Muamele İçin Mücadele Edenler'in (PETA) dikkatini çekmişti.

2012'de şirkete karşı boykot kampanyası başlatan PETA, dünya çapındaki şubeleri ve diğer hayvan hakları örgütleriyle birlikte primatların taşınmasını engellemeye çalıştı. 

xscdfvgh
Hayvan hakları savunucuları, kafeslere girdikleri eylemlerle Air France'i protesto ediyordu (AFP)

Boykotun yanı sıra eylemciler önemli konferanslarda Air France yöneticilerinin konuşmalarını kesti, şirketin hizmet verdiği havalimanlarına dev afişler astı ve çeşitli ünlülerle işbirliği yaptı. 

Ünlü oyuncu James Cromwell, Los Angeles Uluslararası Havalimanı'nda kendisini bir kafese kapatarak protesto düzenledi.

Bu süreçte PETA, taleplerini gerçekleştirmek adına şirket yöneticileriyle de görüşmeler yürüttü.

10 yıllık boykotun ardından 2022'de Air France, maymunları deney için taşıyamayacağını açıkladı. 

9) Grab Your Wallet

ABD Başkanı Donald Trump'a karşı ülke geneli protestoların düzenlendiği bu günlerde, ilk döneminde muhaliflerin nasıl tepkiler verdiğini hatırlamakta fayda var.

O zaman da Cumhuriyetçi liderin politikalarına karşı çeşitli yürüyüş ve eylemler düzenleniyordu. Ancak bugün Türkiye'de yaşanana benzer bir hareket de başlamıştı: Grab Your Wallet veya Cüzdanını Tut. 

Trump ailesinin ürünlerini, mülklerini ve kendisini destekleyen şirketleri hedefleyen bu boykotu San Francisco'da yaşayan Shannon Coulter, 2016 başkanlık seçimi döneminde başlatmıştı.

ABD Başkanı'nın eski bir konuşmada "kadınları cinsel organından tutmayı" normal bir şey gibi anlatmasına tepki gösteren Coulter, Trump ailesinin ürünlerini satan şirketleri sosyal medyada paylaşmıştı.

Bunun üzerine kısa sürede Grab Your Wallet boykotu başladı ve 2019'da bir sivil toplum kuruluşu halini aldı.

Sosyal medyada epey popülerleşen hareketin tam olarak nasıl bir etki yarattığını söylemek güç. Ancak lüks giyim mağazası Nordstrom'un, 2017'de Ivanka Trump'ın markasını satmayı bırakması boykota bağlanmıştı. Mağaza, ABD Başkanı'nın kızının markasını sattığı için boykot listesindeydi.

Coulter da 2017'de yaptığı bir açıklamada boykotun etkisini "#GrabYourWallet katılımcılarından en çok duyduğum şey 'Bu bana şu anda durum üzerinde biraz kontrol hissi veriyor' sözü" diye değerlendirmişti: 

Sandıkta kaybetmiş olabiliriz ama her gün kasada oy kullanabiliriz.

10) İsrail karşıtı boykot

Apartheid Karşıtı Hareket'ten ilhamla başlayan İsrail boykotu, bugün dünyanın en geniş çaplı boykotları arasında.

Filistinli sivil toplum örgütleri, sendikalar ve direniş komitelerinin 2005'te başlattığı Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar (Boycott, Divestment and Sanctions) veya BDS Hareketi, 7 Ekim 2023'ün ardından tekrar büyük bir popülarite kazandı. 

Hareket, İsrail'in Arap topraklarındaki işgalinin son bulmasını, Filistinli Arapların eşit yurttaşlık haklarına sahip olmasını ve Filistinli mültecilerin evlerine dönmesi için gerekli adımların atılmasını talep ediyor.

Bu amaçla İsrail'in ekonomik, kültürel, sportif ve akademik alanlarda boykot edilmesi çağrısı yapıyor. 

BDS çok fazla şirketten ziyade daha sınırlı bir listeyle daha etkili bir sonuç almaya çalışıyor. Diğer yandan İsraille ilişkili şirketleri araştırıp hepsini boykot edenler de var.

Hareket yaklaşık son iki yılda, İsrail merkezli savunma şirketi Elbit Systems'ın ABD'deki bir şirketinin kapanması, bazı üniversite ve sendikaların İsral'le ilişiğini kesmesi gibi kazanımlar elde etti. 

Ayrıca Fransa merkezli sigorta şirketi AXA'ya yönelik özel bir kampanya sonucu şirketin, 2024 yazında tüm büyük İsrail bankalarındaki ve Elbit Systems'daki yatırımlarını sattığı duyuruldu. 

Bu önemli bir dönüm noktası olmasına karşın BDS, diğer şirketlerden tamamen çekilmediği için AXA'yı boykot listesinde tutmayı sürdürüyor.

7 Ekim sonrası başlayan boykot dalgasında en çok dikkati çeken şirketlerden biri de Starbucks oldu. 

BDS listesinde yer almayan kahve zinciri, Filistin'e destek paylaşımı nedeniyle Starbucks Workers United sendikasının kötü muameleye maruz kaldığı iddiaları nedeniyle İsrail karşıtları tarafından boykot ediliyor. 

Şirket, Temmuz 2024'te dünya genelindeki satışların yüzde 7 azaldığını ve toplam uluslararası kârının yüzde 23 oranında düştüğünü bildirmişti.

Independent Türkçe

 



Trump bugün Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
TT

Trump bugün Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek

ABD Başkanı Donald Trump (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump bugün (Perşembe) kendi çağrısıyla oluşturulan Barış Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık edecek. Toplantıya 45’ten fazla ülkeden temsilcinin katılması beklenirken, Gazze’nin geleceğine ilişkin çözümsüz başlıkların gündeme damga vurması bekleniyor.

Hamas mensuplarının silahsızlandırılması, yeniden imar fonunun büyüklüğü ve savaş nedeniyle ağır yıkıma uğrayan Gazze halkına insani yardım akışının sağlanması gibi konuların, Konsey’in önümüzdeki haftalar ve aylardaki etkinliğinin sınanacağı temel dosyalar olması bekleniyor.

Trump’ın Washington’da kısa süre önce adını verdiği “Donald J. Trump Barış Enstitüsü” binasında katılımcılara hitap etmesi ve katılımcı ülkelerin yeniden imar fonu için 5 milyar dolar topladığını açıklaması planlanıyor. Söz konusu tutarın, ilerleyen dönemde milyarlarca dolarlık ek kaynağa ihtiyaç duyulması beklenen fon için ilk katkı niteliğinde olacağı belirtiliyor.

Trump’ın çağrısıyla kurulan Barış Konseyi geniş tartışmalara yol açtı. Konsey’de İsrail yer alırken Filistinli temsilcilerin bulunmaması dikkat çekiyor. Trump’ın Konsey’in ilerleyen aşamada Gazze’nin ötesindeki küresel meydan okumaları da ele alabileceğini önermesi, bunun Birleşmiş Milletler’in küresel diplomasi ve ihtilaf çözümündeki merkezi rolünü zayıflatabileceği yönündeki kaygıları artırdı.

Üst düzey ABD’li yetkililer, Trump’ın ayrıca bazı ülkelerin Gazze’de barışın korunmasına yardımcı olmak amacıyla kurulacak uluslararası bir istikrar gücüne binlerce asker göndermeyi planladığını açıklayacağını bildirdi.

Hamas mensuplarının silahsızlandırılması ve böylece barış gücü birliklerinin göreve başlayabilmesi konusu ise temel anlaşmazlık başlıklarından biri olmaya devam ediyor. Hamas, İsrail’in olası misilleme adımlarına ilişkin endişeler nedeniyle silah bırakmaya yanaşmıyor. Silahsızlandırma, Trump’ın iki yıl süren Gazze savaşının ardından Ekim ayında başlayan kırılgan ateşkese zemin hazırlayan planının maddeleri arasında yer alıyor.

Üst düzey bir yönetim yetkilisi, “Silahsızlanmaya ilişkin zorlukların tamamen farkındayız, ancak arabuluculardan gelen mesajlar bizi cesaretlendiriyor” dedi.

Güvenlik Konseyi üyelerinin çoğu yok

ABD’li yetkililer, etkinliğe 47 ülkeden heyetlerin ve Avrupa Birliği’nin katılımının beklendiğini belirtti. Listede İsrail’in yanı sıra Arnavutluk’tan Vietnam’a kadar geniş bir ülke yelpazesi yer alıyor.

Ancak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri olan Fransa, Birleşik Krallık, Rusya ve Çin listede bulunmuyor.

Etkinlikte Trump’ın yanı sıra ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD’nin özel temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner ile eski Birleşik Krallık Başbakanı Tony Blair’in konuşma yapması bekleniyor. Konsey’de önemli bir rol üstlenmesi öngörülen Blair’in yanı sıra, ABD’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Mike Waltz ve Gazze Yüksek Temsilcisi Nickolay Mladenov’un da etkinlikte yer alacağı ifade ediliyor.

İsmini açıklamak istemeyen bir Konsey üyesi, Gazze planının ciddi engellerle karşı karşıya olduğunu belirtti. Yetkili, diğer alanlarda ilerleme sağlanabilmesi için Gazze’de güvenliğin tesis edilmesinin temel şart olduğunu, ancak polis güçlerinin henüz yeterince hazır ve eğitimli olmadığını kaydetti.

Açıklamaya göre henüz karara bağlanmamış temel soru, Hamas’la görüşmeleri kimin yürüteceği. Konsey temsilcilerinin, örgüt üzerinde nüfuz sahibi aktörler — özellikle Katar ve Türkiye — aracılığıyla süreci ilerletebileceği değerlendiriliyor. Ancak İsrail’in bu iki ülkeye mesafeli yaklaşımı sürecin önündeki başlıca engellerden biri olarak görülüyor.

İnsani yardımın ulaştırılması da çözüm bekleyen başlıklar arasında yer alıyor. Yetkili, mevcut durumu “katastrofik” olarak nitelendirirken, yardım akışının süratle genişletilmesi çağrısında bulundu. Buna karşın, dağıtımın sahada hangi yapı tarafından koordine edileceğinin netleşmediğini belirtti.


İsrail, ABD'nin yakında İran'a saldıracağı beklentisiyle hazırlık yapıyor

İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
TT

İsrail, ABD'nin yakında İran'a saldıracağı beklentisiyle hazırlık yapıyor

İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)
İsrail'in Demir Kubbe Savunma Sistemi Tel Aviv semalarında roketleri imha ederken (Arşiv - Reuters)

İsrail gazetesi Yedioth Ahronoth, İsrailli yetkililerin, Tahran'ın Cenevre'de yapılan son müzakerelerde ABD'nin taleplerini karşılamaması üzerine, ABD Başkanı Donald Trump'ın ‘yakında’ İran'a karşı büyük çaplı bir askeri saldırı başlatabileceğini öngördüklerini aktardı. Gazeteye göre Trump yönetiminin yetkilileri, İranlıların zaman kazanmaya ve ABD'yi yanıltmaya çalıştığını düşünüyor.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu başkanlığında kısa bir süre önce gerçekleşen istişarelerde, İran'ın İsrail ordusu olası bir ABD saldırısına katılmasa bile İsrail'e füze saldırısı düzenleyebileceği yönünde bir değerlendirme yapıldı. Buna göre acil durum hizmetleri ve sivil savunmadan sorumlu askeri kurum olan İç Cephe Komutanlığı'ndan savaşa hazırlık yapması istendi. Çeşitli güvenlik kurumları da en yüksek savunma hazırlık seviyesine geçtiklerini açıklarken, güvenlik kurumları da yüksek alarm durumuna geçti.

Ne zaman olacağı bilinmiyor

ABD, Trump'ın ‘güzel filo’ olarak nitelendirdiği, İran ile kısa süreli bir çatışma yerine uzun süreli bir savaş yürütebilecek güçleri bölgeye çoktan konuşlandırdı. Ancak İsrailli yetkililer, ABD'nin saldırısının kesin zamanlamasının bilinmediğini ve nihai olarak Trump'ın kararına bağlı olduğunu belirtiyor. Karar verildikten sonra bile planlar değişebilir. İsrail'de karar anının yaklaştığı ve zamanın daraldığı yönünde bir izlenim hakim. Yetkililer birkaç gün önce iki haftalık bir süreden, ondan önce de yaklaşık bir aydan bahsetmişlerdi, ancak şimdi birkaç gün içinde harekete geçilebileceğine dair işaretler var.

Öte yandan saldırıyı geciktirebilecek birkaç faktör de söz konusu. Gazze Barış Kurulu, perşembe günü Washington'da toplanacak ve İtalya'daki Kış Olimpiyatları 22 Şubat'ta sona erecek. Trump'ın bu faktörlere ne kadar ağırlık vereceği belirsiz.

Her ne kadar kesin bir tarih belirlenmemiş olsa da ABD'nin İran ile uzun süreli bir çatışmaya hazırlandığına dair işaretler giderek artıyor. Geçtiğimiz yıl haziran ayında yaşanan 12 günlük savaştan bu yana yüksek seviyede olan gerginlik, İran rejiminin son zamanlarda protestoculara yönelik sert müdahalelerinin ardından daha da tırmandı. ABD'li yetkililer, büyük çaplı bir operasyonun hızlı bir saldırı olmayacağını, aksine haftalarca sürebilecek bir kampanya olacağını tahmin ediyorlar. Bu da Ortadoğu'daki askeri yığınağı açıklıyor.

Herhangi bir saldırının olası hedeflerinden biri İran'da rejim değişikliği olacak. Ancak ABD yetkilileri, bu hedefin tek bir saldırıyla değil, haftalarca sürecek bir dizi saldırıyla gerçekleştirilebileceğini kabul ediyor.

Bu da İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in yanı sıra, bazıları toplu katliamlardan sorumlu tutulan İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) kurumlarını da hedef alabilir. Washington ayrıca İranlıların sokaklara dökülmesini istiyor, ancak bunun için rejim muhaliflerini ABD'nin onları desteklemeye hazır olduğuna ikna etmek gerekiyor.

CNN'in haberine göre iki İsrailli yetkili, önümüzdeki günlerde ABD ve İsrail'in İran'a ortak bir saldırı düzenleyeceğine dair ‘artan işaretler’ üzerine İsrail'in askeri alarm ve hazırlık seviyesini yükselttiğini söyledi.

Haberin kaynaklarından biri olan bir askeri yetkiliye göre İsrail operasyonel ve savunma planlamasını hızlandırdı. Bir kaynak, Trump tarafından onaylanması halinde beklenen saldırının önceki 12 gün süren savaşın ötesine geçeceğini ve ABD ile İsrail arasında koordineli saldırılar içereceğini ekledi.

Diğer taraftan bugün yapılması planlanan İsrail Savaş Kabinesi toplantısı pazar gününe ertelendi. Bu ertelemenin nedeni, ABD ve İsrail'in herhangi bir karar vermeden önce İran'ın yanlış bir hesap yapıp önleyici bir saldırı düzenlemesini önlemek olabilir.

Hizbullah ve Husiler hesapların merkezinde

Son iki gün içinde, Ortadoğu'ya doğru takviye savaş uçakları, yakıt ikmal uçakları, keşif ve istihbarat uçakları ile komuta ve kontrol uçaklarının yola çıktığı görüldü. Bu hareketlilik, bölgede uzun zamandır görülmemiş büyüklükte bir ABD askeri gücü oluşturuyor. Bu devasa bir savaş makinesi ve bölgede sadece ‘pozisyon almak’ için konuşlandırılmış olması pek olası değil. Amaç sadece müzakerelerde baskı uygulamaksa, bu olağanüstü bir baskı olur, çünkü ABD İran'a çok daha az güçle saldırabilir.

Bu büyük ölçekli tehdit ve caydırıcı etkisinin, İran'ı son dakikada ABD'nin taleplerini kabul etmeye zorlayabileceği ihtimali göz ardı edilemez. Trump daha önce tehditlerinin boş olmadığını göstermişti ve müzakereler sırasında Washington’ın Tahran'a ilettiği mesaj açıktı: “Sabrımı sınama!”

Ancak, en azından kamuoyu önünde İran bu tür sonuçlara varmış gibi görünmüyor. Hatta Hamaney, Amerikan uçak gemilerini vurmakla tehdit etti. İsrail'de bu durum, iktidar sahibine pahalıya mal olabilecek aşırı bir kibir olarak görülüyor.

Çoğu gösterge, İsrail'in bu tür bir saldırıya katılacağını ve kenara çekilmesinin istenmeyeceğini işaret ediyor. ABD’li yetkililerin İsrail'in yeteneklerine, özellikle de İsrail ordusunun uzmanlığına ihtiyaç duyduğu söyleniyor. İsrail'in başlıca hedefi, İran'ın balistik füze sistemini yok etmek ya da ona ciddi şekilde hasar vermek olacak. Aynı zamanda, İsrail ordusundan iki cephede daha mücadele etmesi istenebilir. Bunlar Lübnan'daki Hizbullah ve Yemen'deki Husiler.

Husilerin hemen savaşa katılıp İsrail'e füze ve insansız hava araçları (İHA) ile saldıracağı tahmin ediliyor. Ayrıca, daha önce 12 gün süren savaşta olduğu gibi Hizbullah'ın bu kez tarafsız kalmayıp savaşa katılma ihtimali de var. Bu durumda İsrail, bunu hesaplaşmak için bir fırsat olarak görebilir.


İsrail muhalefet partileri kafa karışıklığı ve bölünmüşlük içinde… Netanyahu’yu devirme fırsatı kaçabilir

İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)
İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)
TT

İsrail muhalefet partileri kafa karışıklığı ve bölünmüşlük içinde… Netanyahu’yu devirme fırsatı kaçabilir

İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)
İsrail muhalefet lideri Yair Lapid ile Netanyahu’nun 2022’de gerçekleşen görüşmesinden (DPA)

İsrail’de yaklaşan seçimler öncesinde kamuoyunda muhalefet partilerinin Binyamin Netanyahu hükümetini devirmeye yönelik mücadelede yeterince profesyonel davranmadığı ve seçim kazanma fırsatını heba edebileceği yönündeki görüşler güç kazanırken, sol eğilimli Demokratlar Partisi lideri Yair Golan, üç partinin birleşmesini önerdi. Golan, kendi liderliğini yaptığı Demokratlar Partisi’nin yanı sıra, Yair Lapid liderliğindeki Yesh Atid Partisi ve Gadi Eisenkot’un başında bulunduğu Yashar Partisi’nin tek çatı altında toplanmasını teklif etti. Golan, söz konusu ittifakın başına Eisenkot’un getirilmesi konusunda uzlaşmaya varılmasını önererek, “Çünkü anketler onun hem benden hem de Lapid’den daha fazla beğeni topladığını gösteriyor” ifadesini kullandı.

sdvfgt
İsrail muhalefet lideri Yair Lapid (Reuters)

Golan dün yaptığı basın açıklamasında, önerdiği üçlü ittifakın mevcut anketlere göre şimdiden 31-33 sandalye kazanabileceğini ve böylece en büyük parti konumuna yükselebileceğini söyledi. Golan, söz konusu bloğun kurulması ve Netanyahu’yu kendi seçmeni nezdinde de zorlayacak mücadeleci bir seçim kampanyası yürütmesi halinde, desteğini daha da artırabileceğini ve bir sonraki hükümeti kurabilecek güce ulaşabileceğini ifade etti.

Ancak Lapid teklifi kabul etmedi. Lapid, bu girişimin kendisini solcu bir parti lideri gibi göstermeyi amaçladığını savunurken, kendisini sağ liberal olarak tanımladığını belirtti. Golan’a saatler içinde yanıt veren Lapid, birlik önerisinin Golan’ın kendi popülaritesini artırma amacı taşıdığını öne sürdü. Lapid ayrıca Golan’ı ve ‘şu dönemde birlik adı altında safları dağıtmaya çalışan tüm muhalefet liderlerini’ sert sözlerle eleştirdi.

Lapid, “Kamuoyu blokların birleşmesini istemiyor; bizi olduğumuz gibi görmek istiyor. Her parti kendi ilkeleri temelinde mücadele etmeli. Seçimden sonra bloklar arasında bir birleşme yolu bulunabilir” dedi. Muhalefet liderlerini son dönemde ‘zırhlı aracın içinde ateş açmakla’ suçlayan Lapid, bunun ‘Netanyahu’nun iktidarını sonsuza dek sürdürmesine yol açabilecek bir intihar eylemi’ olduğunu söyledi.

Lapid, seçim hazırlıklarında kendisiyle çalışan uzmanların hükümetin düşmesinin ‘teorik olarak artık kesinleştiği’ görüşünde olduğunu belirterek, muhalefet partilerinin bu gerçeği pekiştirmeye odaklanması gerektiğini kaydetti. Lapid’e göre Netanyahu, yenilginin eşiğinde olduğunu biliyor ve iki hedefe yöneliyor: Araplar ile liberal kesim arasındaki katılım oranını düşürmek ve seçimlere hile karıştırmak. Bu çerçevede önceliğin, Yahudiler arasında yüzde 70, Araplar arasında ise yüzde 48 seviyesinde olan oy verme oranını artırmak ve özellikle kırsal bölgelerde seçim hilesini önlemek amacıyla sıkı denetim mekanizmaları oluşturmak olduğunu ifade etti.

juıo9
Tel Aviv’de düzenlenen Netanyahu karşıtı gösteriden (Arşiv – AFP)

Lapid iki gün önce yaptığı açıklamada, ‘liberal kamp içindeki tüm partilerin, Netanyahu’nun yer alacağı herhangi bir koalisyona katılmama taahhüdünde bulunmasını’ şart koştu. Lapid’in bu sözlerle, birlikte önceki hükümeti kurduğu müttefiki Naftali Bennett’e gönderme yaptığı değerlendirildi. Bennett, Netanyahu ile bir hükümet kurmayacağına dair açık bir taahhütte bulunmayı reddediyordu. Bennett’e yakın kaynaklar ise bu tutumun Likud’dan oy çekme amacı taşıdığını savundu. Nitekim Likudlu Bakan Idit Silman, Bennett’in açıklamalarını sert sözlerle eleştirerek sağ seçmene seslendi ve “Bennett sizi, geçmişte sağ seçmeni kandırdığı gibi kandırıyor; sol ve Araplarla hükümet kuruyor” ifadesini kullandı. Silman daha önce Lapid hükümetinde yer almış, ancak 2022 yılında koalisyondan çekilerek hükümetin düşmesine yol açmıştı.

Lapid’in bir yandan, sağ kanadın ise diğer yandan baskısı altında kalan Bennett, Netanyahu liderliğinde kurulacak bir hükümete katılmayacağını açıkladı. Ancak Likud ile Netanyahu’suz bir senaryoda iş birliğine açık olup olmadığı konusunda net bir ifade kullanmadı.

Öte yandan, Avigdor Lieberman liderliğindeki Yisrael Beiteinu Partisi de muhalefet cephesindeki yön arayışını yansıtan açıklamalarda bulundu. Lieberman, muhalefet partilerinin seçmenlere, Netanyahu ile ya da Arap partileriyle hükümet kurmayacaklarına dair açık ve samimi bir taahhüt vermeleri gerektiğini söyledi.

dfgthy
Netanyahu ve Bennett (İsrail medyası)

İsrail’de yayımlanan son Maariv gazetesi anketine göre, seçimlerin bugün yapılması halinde Arap partileri hesaba katılmaksızın muhalefet partileri 60 sandalye kazanıyor. Aynı ankette, Binyamin Netanyahu liderliğindeki koalisyonun sandalye sayısının 68’den 50’ye gerilediği belirtiliyor. Bu tablo karşısında Netanyahu’nun, özellikle Arap seçmenler arasında katılım oranını düşürmeye yönelik bir plan üzerinde çalıştığı öne sürülüyor. İddiaya göre bu plan, korku siyaseti yürütmeyi ve Arap listeleri ile adayları seçim sürecinden diskalifiye etmeyi içeriyor. Muhalefet ise Netanyahu’yu ve müttefiklerini ‘geniş çaplı bir seçim sahtekârlığı kampanyasına hazırlanmakla’ suçluyor.