İsrail'in İran'a saldırıları sonrası bölgesel savaş yaşanması endişeleri

Suudi Arabistan, Mısır ve Türkiye'nin oynayacağı rol öne çıkarken, tutumları, çatışmanın sonucu üzerinde etkili olacak

İsrail saldırısının ardından Tahran yakınlarındaki petrol deposunda yangın çıktı, 15 Haziran 2025 (Reuters)
İsrail saldırısının ardından Tahran yakınlarındaki petrol deposunda yangın çıktı, 15 Haziran 2025 (Reuters)
TT

İsrail'in İran'a saldırıları sonrası bölgesel savaş yaşanması endişeleri

İsrail saldırısının ardından Tahran yakınlarındaki petrol deposunda yangın çıktı, 15 Haziran 2025 (Reuters)
İsrail saldırısının ardından Tahran yakınlarındaki petrol deposunda yangın çıktı, 15 Haziran 2025 (Reuters)

Ömer Önhon

İsrail'in İran'a saldırısı dünya genelinde büyük endişe yarattı. Bölgesel bir savaşın patlak verme olasılığı, taktik nükleer silahların kullanılması ve hatta üçüncü bir dünya savaşına doğru kapsamının genişlemesi ihtimali alarm zillerini çaldırdı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İran'a karşı başlatılan operasyonun anlık olarak alınan bir karar olmadığını, İran'ın nükleer silah edinmeye yaklaşmasıyla birlikte uzun süredir devam eden planlamanın bir sonucu olduğunu açıkça ifade etti. Elli yılı aşkın süredir sivil nükleer programını sürdüren İran ise ısrarla nükleer programının sadece barışçıl amaçlarla yürütüldüğünü savunuyor.

ABD ve İran, geçtiğimiz nisan ayından bu yana İran'ın nükleer programı konusunda müzakereler gerçekleştiriyor. ABD Başkanı Donald Trump mayıs ayı sonlarında iki ülkenin anlaşmaya yakın olduğunu açıkladı, ancak İran bu açıklamayı doğrulamadı.

Buna karşın Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA), İran'ın rekor miktarda zenginleştirilmiş uranyuma sahip olduğunu ve nükleer silahların yayılmasının önlenmesine ilişkin yükümlülüklerini yerine getirmediğini bildirdi.

Bu çatışmanın, geçtiğimiz yıl ekim ayında İsrail’in İran’a saldırıları ve ardından İran'ın İsrail’e misillemesi ile karşılaştırıldığında çok daha büyük boyutlarda olduğu ortada. İsrail, İran'ın çeşitli bölgelerindeki nükleer ve askeri tesisleri hedef alan hassas saldırılar düzenledi. Bu saldırılarda, İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Genel Komutanı, Genelkurmay Başkanı, Hava Kuvvetleri Komutanı ve çok sayıda İranlı nükleer bilim adamı da dahil olmak üzere, yaklaşık on iki üst düzey komutan öldürüldü.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı habere göre İran'ın yanıtı da İsrail'e ciddi zararlar verdi, ancak İsrail'in saldırıları askeri sonuçlar açısından çok daha etkili oldu. İran’da 80 sivil öldü, çok sayıda sivil yaralandı. Buna karşılık İsrail'de sadece 9 kişi öldü ve yaklaşık 150 kişi yaralandı.

Suikastlar, İsrail'in askeri doktrininin temel bir unsuru haline gelirken Tel Aviv, düşmanın komuta kademesini veya doğrudan komutanlarını hedef alıyor. Amerikan vatandaşlarına dikkatli olmaları, ailelerini tahliye etmeleri ve büyükelçilikleri kapatmaları yönünde yapılan açık uyarılarına rağmen, İran yine hazırlıksız yakalandı.

İsrail, teknolojiye dayalı istihbarat yeteneklerinin yanı sıra İran içinde geniş bir insan ağına da sahip. Bu ağ sayesinde, çeşitli silah türlerini kaçırmayı ve hassas operasyonları gerçekleştirmek için ajanlar yerleştirmeyi başardı. Bu durum, birkaç hafta önce Ukrayna'nın Rusya topraklarında yaptığına benziyor.

İran, ABD gibi ülkelerin İsrail'e askeri destek vermeye devam etmesi halinde, ABD’nin bölgedeki üslerini ve gemilerini, ayrıca Fransız ve İngiliz üslerini ve gemilerini hedef alacağı tehdidinde bulunarak söylemlerini sertleştirmeye devam ediyor. Bu gerilim, İsrail'in ABD ve diğer müttefiklerinin yardımıyla İran'ın saldırılarına karşı koyduğunu açıklamasının ardından patlak verdi.

Netanyahu, sert tutumu ve neredeyse mutlak iktidarına rağmen İsrail içinde artan zorluklarla karşı karşıya.

İsrail'in son olarak Natanz, Fordo ve İsfahan'daki nükleer tesisleri bombaladı. UAEA, Natanz’daki nükleer tesisin dışındaki radyoaktif aktivite seviyesinde herhangi bir değişiklik olmadığını ve normal seviyelerde kaldığını teyit etse de bu tesislerin içinde radyoaktif ve kimyasal kirlilik olduğunu da vurguladı. Ancak birçok gözlemci, özellikle iki ülke arasında devam eden müzakereler ve eski ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu arasında anlaşmazlık olduğu yönündeki söylentiler göz önüne alındığında, ABD'nin İran'a karşı böyle büyük bir operasyona yeşil ışık yakmayacağı konusunda hemfikir.

Ancak uluslararası toplum, Trump'ın aynı anda çelişkili politikalar izleyebileceğini ve İran'ın nükleer silaha sahip olmasını engellemeye kararlı olduğunu anlamalıydı.

Trump, 5 Ekim 2024'te, Kuzey Carolina eyaletinde seçim kampanyası sırasında İsrail'in İran'ın nükleer tesislerini saldırması gerektiğini söyledi.  Dönemin ABD Başkanı Joe Biden'ın bu saldırılarda İsrail'i desteklemeyeceğini açıkladığı önceki bir açıklamasına ilişkin görüşü sorulduğunda Trump, "Nükleer silahlar en büyük tehlike. Biden'ın cevabı ‘Önce nükleer silahları vuralım, gerisini sonra düşünürüz’ olmalıydı” yanıtını verdi.

İran rejimi, içeride dini ve milliyetçi söylemlerle ve demir yumrukla kontrolü elinde tutuyor. Ancak artan göstergeler, rejimin sonunu getirebilecek bir gerilemeyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor.

cdfgthyju
İran'ın Kirmanşah şehri yakınlarındaki bir füze üssünün havadan çekilmiş fotoğrafı, 12 Haziran 2025 (AP)

Öte yandan Netanyahu, sert tutumu ve neredeyse mutlak iktidarına rağmen İsrail içinde artan zorluklarla karşı karşıya. Uluslararası alanda da aşırı sağcı hükümetin politikaları nedeniyle antisemitizm ve İsrail karşıtı tutumlarda belirgin bir artış yaşanıyor.

İsrail Gazze'ye saldırmaya başladığında, dönemin İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant, ‘bu kez İsrail askerlerinin herhangi bir askeri kurala bağlı kalmadan savaşacaklarını ve yaptıklarından sorumlu tutulmayacaklarını’ açıkladı. Görünüşe göre bu açıklama sadece bir konuşma olarak kalmadı, İsrail ordusunun izlediği resmi bir politikaya dönüştü.

Birçok İsrailli, Netanyahu'nun politikalarına karşı çıksa da bir ikilem içindeler. Zira İsrail'in başta İran, Hamas ve Suriye olmak üzere düşmanlarına büyük zarar verilmesi konusunda bir sakınca görmüyorlar.

Netanyahu'nun politikaları Trump'ın hoşnutsuzluğunu artırırken bu durum, iki lider arasındaki gerginliği daha da belirgin hale getirdi. Trump ve Netanyahu arasında her ne kadar bazı anlaşmazlıklar olsa da ABD ve İsrail arasındaki ortaklık ve iş birliği halen güçlü bir şekilde devam ediyor. İsrail'i destekleyen lobinin ABD Kongresi’nde büyük bir etkiye sahip olduğunu çok iyi bilen Trump, yasaların geçmesi ve bütçe konularının ele alınması için bu lobinin desteğine ihtiyaç duyuyor.

Bu ittifakın merkezinde yer alan Evanjelik-Siyonist bağın önemi de göz ardı edilemez.

Bugün yeni bir gerçeklikle karşı karşıyayız ve İsrail ile ABD, Ortadoğu haritasını yeniden şekillendirmeye çalışıyor. Suriye, Lübnan, Gazze ve Batı Şeria'da gerçekleştirilen askeri operasyonların ardından İran'ın bölgesel nüfuzu geriledi. İran son zamanlarda Lübnan, Suriye ve Irak'ta ağır darbeler aldı. Bu darbeler, Suriye üzerinden Lübnan'a uzanan lojistik yolunun kesilmesine neden oldu.

Bölgenin geleceğini belirleyecek belirleyici faktörler arasında Mısır, Suudi Arabistan ve Türkiye'nin oynayacağı rol öne çıkıyor. Bu ülkelerin tutumları, çatışmanın sonucunu büyük ölçüde etkileyecek.

Şu anda, ‘İran boyun eğecek mi? Tahran'daki hükümet temsilcileri müzakere masasına oturacak mı? İsrail ve ABD'nin dayattığı şartları kabul edecek mi? Eğer kabul ederse, bu adım İran rejiminin sonunun başlangıcı olacak mı?’ gibi bölgenin kaderini belirleyecek olan bazı önemli sorularla karşı karşıyayız.

İsrail ve ABD, bazı konularda anlaşmazlık yaşasa da İran'ın nükleer silaha sahip olmasının engellenmesi gerektiği konusunda hemfikir. Netanyahu, Tahran'da rejim değişikliği çağrısında bulunarak, nihai hedefin ancak mevcut yönetimin ortadan kalkmasıyla gerçekleştirilebileceğini vurguladı.

ABD ise bu senaryoyu uygulamak için doğrudan müdahale etmek istemese de rejimin düşmesine karşı çıkmayacak. Rejimin devamı bir yandan ABD’nin bazı çıkarlarına hizmet ederken bir yandan da çöküşü İran sınırlarını aşan ciddi sonuçlara yol açabilir.

İran kaosa sürüklenirse, İran’da yaşayan Afgan mültecilerin yanı sıra yüzbinlerce İranlıdan oluşan yeni bir mülteci dalgası Türkiye ve Avrupa'ya yönelecek ve bu da bölgesel istikrarsızlık riskine kapıyı aralar. Bu durum, Birleşmiş Milletlerin (BM) artan bir yük altında ezildiği bir dönemde uluslararası toplumu yeni insani zorluklarla karşı karşıya bırakır.

Ancak İsrail, son yıllarda iki ülke arasındaki ilişkiler zaten gergin olduğundan Türkiye'yi yeni bir kaos dalgasının sarması halinde bu durum karşısında üzülmez. Arjantin Cumhurbaşkanı Javier Milei'nin İsrail'i ziyareti sırasında Netanyahu'nun İsrail parlamentosu Knesset'te ‘Osmanlı İmparatorluğu geri dönmeyecek’ diyerek Türkiye'nin bölgesel emellerini doğrudan reddettiği konuşması, bu durumu açıkça ortaya koyuyordu.

uıo
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kırgızistan'da gerçekleşen Türk Devletleri Zirvesi'nde konuşurken 6 Kasım 2024 (AFP)

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, resmi bir açıklama yaparak buna yanıt verdi. İsrail'in İran'a yönelik saldırılarını uluslararası hukuku ihlal eden bir provokasyon olarak değerlendiren Cumhurbaşkanı Erdoğan, Netanyahu'nun bölgeyi ve dünyayı felakete sürüklediği uyarısında bulundu ve uluslararası toplumu İsrail'i durdurmak için derhal harekete geçmeye çağırdı.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın en yakın müttefiklerinden Devlet Bahçeli daha sert bir tonda yaptığı açıklamada, İsrail'e karşı durmanın Türkiye'nin ulusal güvenlik gereklilikleri ve bölgesel barışın önemi nedeniyle tarihi bir sorumluluk olduğunu vurguladı. Bahçeli, diplomatik tüm yolların tükendiğini ve İsrail'i caydırmak için güç kullanmanın zamanının geldiğini söyledi.

Bugün en tehlikeli senaryo, İsrail ile Türkiye arasında doğrudan bir çatışmanın başlaması ihtimalidir. Tel Aviv, Ankara'nın kolayca kontrol altına alınamayacak bir rakip olduğunu çok iyi biliyor. Her iki taraf da açık bir çatışmanın her iki tarafa da büyük zarar vereceğinin son derece bilincinde.

Tüm bunlarla birlikte bölgede yaşanan hızlı dönüşümler, birçok politikanın mantığın sınırlarını aştığını ortaya koyarken bu durum, bölgedeki güç dengelerini yeniden şekillendirebilecek değişikliklerin habercisi olarak görülüyor.



Laricani suikastı savaşı nasıl uzatabilir?

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nin merhum Genel Sekreteri Ali Laricani (Reuters)
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nin merhum Genel Sekreteri Ali Laricani (Reuters)
TT

Laricani suikastı savaşı nasıl uzatabilir?

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nin merhum Genel Sekreteri Ali Laricani (Reuters)
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nin merhum Genel Sekreteri Ali Laricani (Reuters)

İran’ın ulusal güvenlikten sorumlu en üst düzey yetkilisi olarak öne çıkan Ali Laricani, ABD ve İsrail ile yaşanan çatışmanın başlangıcından bu yana ülkenin askeri ve diplomatik stratejisinin başlıca mimarlarından biri olarak tanınıyordu.

İsrail dün düzenlediği hava saldırısında Laricani’nin öldüğünü açıkladı. Uzmanlar, bu adımın savaşın süresini uzatabileceği konusunda uyarılarda bulundu.

ABD merkezli CNN, uzmanlara dayandırdığı haberinde, Laricani’nin yokluğunun İran yönetiminden en etkili ve söz sahibi seslerden birini kaybettireceğini ve savaşın sona erdirilmesine yönelik müzakereleri zorlaştırabileceğini aktardı. Birçok gözlemciye göre Laricani, özellikle son haftalarda yaşanan istikrarsızlık ve Ali Hamaney’in vefatının ardından, fiilen İran’ın lideri konumundaydı.

Alman Uluslararası ve Güvenlik İşleri Enstitüsü’nden araştırmacı Hamid Rıza Azizi, Laricani’nin rejimin derinliklerini iyi bilen bir isim olduğunu, on yıllar boyunca rejimin merkezinde bulunmasının farklı elit kesimler nezdinde geniş bir güven sağladığını söyledi.

Azizi, İran rejiminin birey kayıplarını aşacak kapasitede eğitimli olduğunu, ancak Laricani gibi çok yönlü deneyime sahip kişilerin kolayca yerinin dolmayacağını vurguladı.

Laricani’nin ölümünün savaşın gidişatına hemen yansımayacağını, ancak siyasi kriz yönetimini zorlaştıracağını belirten Azizi’ye göre Laricani, İran’ın siyasi söylemi ve uluslararası ilişkiler konusunda derin bilgiye sahipti.

Azizi, “Savaşın sona erdirilmesi için müzakere edebilecek bir koalisyon oluşturacak kişi, Laricani gibi farklı akımları bir araya getirebilecek eşsiz bir yetkiye sahip olmalı. Mevcut durumda, başlangıcından itibaren büyük ölçüde etkisizleştirilen ılımlı bir lider olan Mesud Pezeşkiyan, böyle bir rolü üstlenemez” değerlendirmesinde bulundu.

Yarım asırlık hizmet

Laricani, yaklaşık elli yıl boyunca, İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), güvenlik kurumları, resmi medya ve İran parlamentosunda önemli görevler üstlendi.

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi, Laricani’nin uzun siyasi kariyerini övdü; onu, ‘hayatının son anına kadar İran’ın ilerlemesi için çalışan bir isim’ olarak nitelendirdi ve dış tehditlere karşı birlik çağrısında bulundu.

Azizi, Laricani tarzı bir kariyerin İran’da nispeten nadir görüldüğünü belirterek, tek eksik konumunun devlet başkanlığı olduğunu ifade etti.

Azizi’ye göre Laricani, İran rejiminin değişken siyasi dinamiklerinde usta bir liderdi ve ‘pragmatik bir muhafazakâr’ olarak sistem içindeki farklı akımlarla çalışabilme kapasitesine sahipti.

1980’lerde İran-Irak Savaşı sırasında DMO’da komutanlık yapan Laricani, daha sonra resmi radyo ve televizyon kurumunun başkanlığını üstlendi.

Laricani, 2000’li yılların başında İran’ın başlıca nükleer müzakerecisi olarak görev yaptı. Batılı diplomatlar onu ‘deneyimli ve zeki’ olarak nitelendirdi. 2004’te Ali Hamaney’in danışmanı olarak atanmasının ardından güvenlik konularında etkisi giderek arttı.

Laricani, 2020 yılına kadar 12 yıl boyunca İran parlamentosuna başkanlık ederek nüfuz alanını genişletti.

2015 yılında CNN ile yaptığı röportajda Laricani, Obama yönetiminin müzakere ettiği ve İran’ın nükleer programını kısıtlaması karşılığında yaptırımların hafifletilmesini öngören anlaşmayı överek, bunu ‘diğer meseleleri daha iyi anlamanın bir başlangıcı’ olarak nitelendirdi.

Geçen yıl İsrail ile yaşanan çatışmanın ardından Laricani, İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri olarak yeniden ön plana çıktı ve birçok analist onu ülkenin en etkili karar vericisi olarak gördü.

Laricani’nin ölümü, savaşın süresini uzatabilir. İran devlet medyası pazartesi günü, 71 yaşındaki eski DMO komutanı Muhsin Rızai’nin emeklilikten dönerek yeni Dini Lider Mücteba Hamaney’in askeri danışmanı olduğunu duyurdu.

Azizi’ye göre bu gelişme, liderliğin giderek ‘Irak Savaşı kuşağına’ bağımlı hale geldiğini ve Laricani’nin pragmatik ağırlığı olmadan daha militarist bir tutum benimsemeye meyilli olduğunu gösteriyor.

DMO, Laricani’nin öldürülmesinin yeni saldırılara yol açabileceği konusunda uyarıda bulundu.

İran devlet televizyonu ise bugün, Laricani suikastına yanıt olarak Tel Aviv’in kümelenmiş savaş başlıklı füzelerle hedef alındığını bildirdi.


Tahran'dan Hartum'a stratejik kaos dönemi

Fotoğraf: AFP / Reuters / Al Majalla
Fotoğraf: AFP / Reuters / Al Majalla
TT

Tahran'dan Hartum'a stratejik kaos dönemi

Fotoğraf: AFP / Reuters / Al Majalla
Fotoğraf: AFP / Reuters / Al Majalla

Emced Ferid et-Tayyib

Günümüz dünyası, felaket boyutlarına ulaşan bir stratejik kaos ortamında yaşıyor. Öyle ki çatışmalar artık coğrafi sınırlarla sınırlı kalmayıp giderek artan bir eğilimle açık bölgesel çatışmalara dönüşüyor ve zamanla kapsamları genişliyor. Bu durum, caydırıcılığın aşınması, büyük güçlerin kutuplaşması ve dışarıdan desteklenen devlet dışı aktörlerin yükselişi sonucunda, uluslararası sistemin bölgesel çatışmaları kontrol altına alma ve bunların sınır ötesi çatışmalara dönüşmesini önleme kapasitesinin azalmasıyla öne çıkıyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrası çok taraflı uluslararası sistemi saran bu yapısal yetersizlik durumu, Rusya-Ukrayna savaşından başlayarak, ulusal dokunun parçalanması ve Sudan’da patlak veren savaşa, ardından Gazze’deki savunmasız halkın karşı karşıya kaldığı korkunç insani trajediye kadar, arka arkaya gelen silahlı jeopolitik patlamalar karşısında çaresiz kaldı. Bu yetersizliğin en kritik tezahürü ise ABD ve İsrail ile İran arasında doğrudan çatışmanın fitilinin ateşlenmesine kadar uzanıyor. Bu durum, mevcut dünya düzenini en zorlu beka sınavlarıyla karşı karşıya bırakıyor. Bu sınavlar, birbiri ardına çatışmaların fitilinin ateşlenmesine tanık olurken, öncekilerin ateşi sönmeden ya da biraz olsun yatışmadan devam ediyor.

ABD-İsrail ortak askeri operasyonları, 28 Şubat 2026 tarihinde, İran’ın Dini Lideri (Rehber) Ali Hamaney dahil olmak üzere İranlı üst düzey yetkilileri, nükleer tesisleri ve önemli askeri mevzileri hedef alan yoğun hava saldırılarıyla başladı. İran ise buna, sadece İsrail'e değil, saldırıya katılmayan Arap ülkelerine de yüzlerce balistik füze ve insansız hava aracı (İHA) fırlatarak karşılık verdi. Hatta saldırıya uğrayan ülkelerden bazıları, İran'a yönelik saldırıda hava sahalarının kullanılmasına izin vermeyeceklerini açıkça ilan etmişti. İran'ın gerekçeleri ne olursa olsun bu misillemenin, gerginliğin tırmanmasını durdurmak için uluslararası destek elde etmekte kullanılabilecek siyasi sağduyudan yoksun olduğu da bir gerçekti. Ancak İran, komşularını da çatışmanın içine çekerek, bir nevi acı ortaklığı dayatarak, çatışma çemberini genişletmeyi tercih etti. Bu durum, petrol fiyatlarının yükselmesi, gaz üretiminin durması, Hürmüz Boğazı, Süveyş Kanalı ve diğer önemli deniz geçitlerinin kapatılması nedeniyle, bölgeyi ve hatta tüm dünyayı muazzam ekonomik ve güvenlik risklerine açık hale getirdi.

Etiyopya’nın kuzeyinde Eritre ve güneyinde Somali ile yaşadığı gerilimler, konumunu daha hassas hale getirirken başka ülkelerde savaşa girme seçeneğinin riskini artırıyor. Zira bu, söz konusu ülkelere Etiyopya’ya saldırmak için meşru bir siyasi gerekçe sunabilir.

Kızıldeniz'in karşı kıyısında ise, Afrika Boynuzu'ndaki istikrarsızlığın en belirgin göstergesi, 2023 yılının nisan ayından beri süregelen Sudan’daki savaş olmaya devam ediyor. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Sudan'ın komşusu olan birçok ülke bölgesel düzeyde savaşa müdahil oldu. Çad, Sudan'ın batısındaki Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) milislerinin operasyonları için bir harekat üssü, ikmal merkezi ve taktiksel derinlik olmaya devam etti. Ardından, Libya, Uganda ve Kenya'nın milislere silah ve paralı askerlerin ulaşımını kolaylaştırmanın yanı sıra siyasi ve diplomatik destek sağlama ve kendi topraklarında barındırma konusunda da rol oynadığına dair bilgiler ortaya çıktı. Ancak 2 Mart 2026'da Sudan Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan resmi bir açıklamada, Sudan'ın Etiyopya topraklarından kalkan İHA’larla saldırılara maruz kaldığını duyuruldu. Ertesi gün ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü yaptığı açıklamada, ABD'nin Etiyopya topraklarının Sudan'a insansız hava araçlarıyla saldırı düzenlemek için kullanıldığına dair raporlardan haberdar olduğunu doğruladı. Bu bilgiler, dünyanın İran'daki çatışmaya odaklandığı bir dönemde ve geçtiğimiz yıldan bu yana HDK ile onu destekleyen bölgesel aktörlerin Etiyopya topraklarında bazı kişileri silah altına aldıkları, askeri eğitim kampı kurdukları ve paralı askerlere başvurdukları yönündeki haberlerin tekrarlanmasının ardından aktarıldı.

devfd
Sudan'ın başkenti Hartum'un yakınlarındaki Lamab Mahallesi’nde hasar görmüş bir binanın önünde bir işçi, 30 Temmuz 2025 (AFP)

Sudan, geçmişte olduğu gibi bugün de çok sayıda bölgesel müdahalenin kurbanı olsa da Etiyopya'nın Sudan savaşına müdahil olması, tüm bölgeyi tehdit eden ciddi bir dönüm noktası. Sudan-Etiyopya denklemi, birçok faktörün karmaşıklığıyla iç içe geçti. Bunların başında Sudan'ın iç kesimlerinde Addis Ababa hükümetiyle çatışan Etiyopyalı milis grupların varlığı geliyor. Bu milisler arasında Fano milisleri (Amhara etnik grubu) ve Tigray güçleri bulunuyor. Ayrıca, Aromo güçleri Sözcüsü’nün ‘Etiyopya hükümetinin Sudan halkı ve ordusunun aleyhine yabancı güçleri desteklemesinin kabul edilemez olduğu’ yönündeki açıklamaları da dikkat çekti. Bunların hepsi, Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed'in hükümetiyle geçmişte ve günümüzde gerginlikler ve çatışmalar yaşayan başlıca güçler.

Bunun yanında Etiyopya’nın kuzeyinde Eritre ve güneyinde Somali ile yaşadığı gerilimler, konumunu daha hassas hale getirirken başka ülkelerde savaşa girme seçeneğinin riskini artırıyor. Zira bu, söz konusu ülkelere Etiyopya’ya saldırmak için meşru bir siyasi gerekçe sunabilir. Öte yandan Sudan, Büyük Etiyopya Rönesans Barajı'nın inşasının tamamlanmasının ardından Mısır ile Etiyopya arasında Nil Nehri suları konusunda yaşanan bölgesel gerginliğin üçüncü önemli tarafı. Tüm bu faktörler, Sudan-Etiyopya arasındaki sürtüşmeleri çok taraflı bir patlama potansiyeli barındıran bir alana dönüştürüyor.

Uluslararası alanda tutarlı bir güvenlik sistemini yeniden inşa etme iradesi yok ve bölgeyi tehdit eden en büyük tehlike belirli bir saldırı ya da sınır ihlali değil, çatışmaların topyekûn savaşlara dönüşmesini engelleyen kuralların zayıflaması.

Bazı ülkeleri -finansman, silahlandırma veya lojistik destek yoluyla- Sudan savaşına çekip bu savaşa dahil etmeye teşvik eden bölgesel güçler, şimdi tüm bölgeyi tehdit eden stratejik bir geri tepmeyle karşı karşıya. Ayrıca, sınır ötesi kimliklerin, kontrolsüz silahların ve çökmüş ekonomilerin kesiştiği bir bölgede, küçük bir kıvılcımın ittifak haritalarını zorla yeniden çizebileceği, kontrol edilemez yollar açıyor.

Rusya-Ukrayna savaşı, Avrupa'yı siyasi, askeri ve mali açıdan tüketti. Avrupa'nın bir uzlaşma sağlamadaki ya da hatta bağımsız bir güvenlik vizyonu oluşturmadaki yetersizliği, kıtayı dış güçlerin iradesinin esiri haline getirdi. Bu zayıflık, Afrika Boynuzu gibi kırılgan bölgelerdeki rolümüze doğrudan yansıdı. Avrupa, Sudan'daki savaşı ve ondan önceki Etiyopya iç savaşı gibi çatışmaları durdurmada herhangi bir aktif rol oynamakta başarısız oldu. Avrupa güçleri Avrupa-Avrasya sahnesiyle meşgulken, kenarlardaki patlamaları kontrol altına alma yeteneği geriliyor.

ds
Gondar ile Sudan sınırını birbirine bağlayan yolda bir kamyonun üzerindeki Etiyopya Ulusal Savunma Kuvvetleri’nden askerler, 24 Şubat 2024 (AFP)

Birleşmiş Milletler (BM), bu bağlamda varoluşsal bir çıkmaza girmiş görünüyor. İran'daki ve ondan önce Ukrayna'da süper güçlerin çatışmaya doğrudan müdahil olması sonucu yaşanan felç hali, Sudan'daki savaşı durdurmadaki başarısızlığı, Gazze'deki insani kriz ve bağlayıcı bir müzakere süreci dayatmadaki zayıflığı, sivilleri koruma konusundaki yetersizliği; bunların hepsi, kolektif güvenlik kavramındaki derin krizin göstergeleridir. BM Güvenlik Konseyi (BMGK) kararları büyük güçler arasındaki kutuplaşmanın gölgesinde kaldığında, BMGK felç olmuş durumda uluslararası düzenin garantörü olmaktan çıkıp onun parçalanışının tanığına dönüşür.

Çatışmalar genellikle açıkça ilan edilmiş bir topyekûn savaş kararıyla değil, yanlış değerlendirmeler, hesaplanmamış tepkiler ya da daha geniş çaplı hesaplaşmalar için kırılgan bir alanın kullanılmasıyla başlar. İran'da olanlar buna bir örnek teşkil ediyor. Afrika Boynuzu'nda şekillenen durum ise bunun daha tehlikeli bir versiyonu olabilir. Çünkü buradaki devletlerin kırılganlığı daha derin, sınırları daha akışkan ve çatışmalarının tarihi daha karmaşık. Uyumlu bir güvenlik sistemini yeniden inşa etmeye yönelik uluslararası bir irade olmazsa, bölgeyi tehdit eden en büyük tehlike, belirli bir saldırı ya da sınır ihlali değil, çatışmaların topyekûn savaşlara dönüşmesini engelleyen kuralların zayıflaması olur.


Laricani suikastıyla Ayetullah'a gönderilen “sert mesaj”

Tahran'daki bir spor kompleksi dün düzenlenen hava saldırılarında hasar gördü (DPA) Fotoğrafta, geçtiğimiz cuma günü başkentte düzenlenen bir mitingde son kez görünen Laricani yer alıyor (Reuters)
Tahran'daki bir spor kompleksi dün düzenlenen hava saldırılarında hasar gördü (DPA) Fotoğrafta, geçtiğimiz cuma günü başkentte düzenlenen bir mitingde son kez görünen Laricani yer alıyor (Reuters)
TT

Laricani suikastıyla Ayetullah'a gönderilen “sert mesaj”

Tahran'daki bir spor kompleksi dün düzenlenen hava saldırılarında hasar gördü (DPA) Fotoğrafta, geçtiğimiz cuma günü başkentte düzenlenen bir mitingde son kez görünen Laricani yer alıyor (Reuters)
Tahran'daki bir spor kompleksi dün düzenlenen hava saldırılarında hasar gördü (DPA) Fotoğrafta, geçtiğimiz cuma günü başkentte düzenlenen bir mitingde son kez görünen Laricani yer alıyor (Reuters)

İsrail, dün, İran Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani ile Besic Güçleri Komutanı Gulamrıza Süleymani'nin, savaşın başlamasından ve çatışmaların ilk gününde Dini Lider Ali Hamaney'in öldürülmesinden bu yana gerçekleştirilen en hassas suikast operasyonlarından biri olan saldırılarla öldürüldüğünü duyurdu. Bu hamle, yeni Dini Lider Mücteba Hamaeney’e gönderilen ‘sert bir mesaj’ olarak değerlendirildi.

Tahran, Laricani'nin akıbeti konusunda ilk saatlerde sessizliğini korudu. Resmi haber ajansları ise iki ismin öldürüldüğüne dair herhangi bir imada bulunmadan Laricani'nin el yazısıyla yazılmış bir mektubu ve Süleymani'ye ait başka bir mektubu yayınlamakla yetindi. Ancak daha sonra İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), Süleymani'nin ABD-İsrail saldırılarında öldürüldüğünü doğruladı. Ardından İran Ulusal Güvenlik Konseyi gece saatlerinde bir taziye açıklaması yayınlayarak Laricani'nin de öldürüldüğünü teyit etti.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Laricani'nin ‘İran'ı fiilen yöneten bir çete lideri’ olduğunu belirterek, ona yönelik saldırının Tahran'daki yönetim yapısını zayıflatma ve İranlılara ‘kendi kaderlerini tayin etme fırsatı’ verme çabalarının bir parçası olduğunu söyledi. İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz ise, saldırının İran'ın en önde gelen devlet adamlarından birini ve DMO'nun askeri kanadı olan Besic’in komutanını hedef aldığını doğruladı.

Savaşın on sekizinci günü, Tahran ve çevresinde eşzamanlı patlamalarla İran’a yönelik en şiddetli bombardıman gecelerinden biri yaşandı. Öte yandan İran, İsrail’e ve ABD’nin bölgedeki üslerine yönelik yeni füzeli ve insansız hava araçlı (İHA) saldırılar düzenlediğini duyurdu.

Bu arada Reuters, üst düzey bir İranlı yetkilinin, Ayetullah Mücteba Hamaney başkanlığındaki yeni liderliğin, gerilimi azaltmaya yönelik arabuluculuk önerilerini reddettiğini aktardı. Yetkili, ABD ve İsrail boyun eğmeden önce ‘barış için zamanın uygun olmadığını’ vurguladı.

Washington'da ise ABD Başkanı Donald Trump, gerginliği tırmandıran söylemlerini sürdürdü. ABD'nin İran'ın askeri kapasitesini yok ettiğini vurgulayan Trump, Hürmüz Boğazı meselesinin çatışmanın odak noktası olmaya devam edeceğini belirterek, müttefiklerini boğazın güvenliğini sağlamaya davet etti.

İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, Hürmüz Boğazı’nın ‘savaş öncesindeki haline dönmeyeceğini’ söyledi. Kalibaf, boğazın, devam eden çatışmada stratejik bir koz haline geldiğini de sözlerine ekledi.