Tarihsel anlatı ve kriz ticareti arasında mezhepçilik

İnananın kalbi ile eleştirel bakış açısı arasındaki çarpışma

Georgia eyaletinin Atlanta şehrinde Müslümanlar ve mülteciler için düzenlenen dinler arası bir toplantıda, Kurtarıcı Luther Kilisesi'nde kılınan namaza katılan tüm inançlardan ve dinlerden insanlar, 4 Şubat 2017 (AFP)
Georgia eyaletinin Atlanta şehrinde Müslümanlar ve mülteciler için düzenlenen dinler arası bir toplantıda, Kurtarıcı Luther Kilisesi'nde kılınan namaza katılan tüm inançlardan ve dinlerden insanlar, 4 Şubat 2017 (AFP)
TT

Tarihsel anlatı ve kriz ticareti arasında mezhepçilik

Georgia eyaletinin Atlanta şehrinde Müslümanlar ve mülteciler için düzenlenen dinler arası bir toplantıda, Kurtarıcı Luther Kilisesi'nde kılınan namaza katılan tüm inançlardan ve dinlerden insanlar, 4 Şubat 2017 (AFP)
Georgia eyaletinin Atlanta şehrinde Müslümanlar ve mülteciler için düzenlenen dinler arası bir toplantıda, Kurtarıcı Luther Kilisesi'nde kılınan namaza katılan tüm inançlardan ve dinlerden insanlar, 4 Şubat 2017 (AFP)

Abdullah Alrebh

Din, çoğu insan topluluğunun kimliğinin ayrılmaz bir parçası. Bazı toplumlarda ve ülkelerde dinin siyasi ve sosyal sahnedeki rolü azalsa da kimlik ve topluluğun içinde ve dışında kimlerin yer alacağına karar verme konusunda hâlen önemli bir rol oynuyor. Bunun en açık örneklerinden biri Katolik Kilisesi ve Papa II. John Paul'un (1920-2005), doğduğu ülke Polonya'da komünist rejimin yıkılmasında oynadığı roldür. Sembolleşen “Korkmayın! Açın, Mesih'e kapıları ardına kadar açın! sözü onun papalığının ayırt edici sloganı haline geldi ve halen cesaret, inanç ve Tanrı'ya ve insanlığa açılımın sembolü olarak yankılanmaya devam ediyor.

Birçok kişi dinin kamusal alandaki etkisi hakkında konuşurken, doğru ve yanlış ya da doğru ve bozuk ikilemine odaklanarak hata yapıyor. Bir din sistemini başka bir sistemin araçlarıyla yargılamak, ele alınan sistemin otomatik olarak mahkum edilmesine yol açar. Gayb ve gaybi konular söz konusu olduğunda durup akıl yürütmeyi bırakma, inananlar tarafından dokunulmaz kabul edilen konulardır. Ancak topluluğun dışından gelen araştırmacılar için bu konuların herhangi bir kutsallığı bulunmuyor.

Felsefi olarak Kant'ın da belirttiği gibi inanç, gerçeği yorumlayan ön yargıları oluşturan bir sistemdir. İnançlı kişi, gerçekliği kendi bilgi filtrelerinden geçirerek görür.

İlk olarak dikkate alınması gereken nokta, herhangi bir grubun dini meseleleri ele alan literatürün üç ana dayanağı inanç (akide), fıkıh ve tarihtir. Her birinin, diğer ikisinden farklı olan kendi yolu ve paradigması vardır. Yani, fıkıh ve fıkhın temelleri kitaplarındaki bilgi paradigması, akide ve tarih kitaplarının dayandığı bilgi paradigmalarından farklıdır. Dolayısıyla, akide, fıkıh ve tarihin bilgi kaynaklarının bağlamı, her birini kendi başına bir konu haline getirecek şekilde farklılık gösterir. Üçü arasındaki bütünleşme (integration) ise bir dini grubu diğerlerinden ayıran bu bütünleşmeye dayalı olarak kendi anlatısını inşa eden grubun kimliğini oluşturur. Bunlar aynı büyük sisteme (İslam, Hristiyanlık vb.) ait gruplar olsa bile.

İdeolojik yönü

İnanç, inanan kişinin inandığı ilahın özü ve ilahi gücü açısından algılamasında ortaya çıkan entelektüel ve manevi (teolojik) bir meseledir. İnanç, peygamberler, kutsal metinler ve manevi mekanları kapsar ve bireyin düşüncesini şekillendiren, onun soyut gerçeklik ve maddi evrenle ilişkisini belirleyen bir bilgi ve varoluş çerçevesi oluşturur. Felsefi olarak, Kant'ın da belirttiği gibi inanç, inananın gerçekliği bilişsel filtrelerinden gördüğü gibi, gerçeğin yorumlandığı önyargıları şekillendiren bir sistemdir. Dini açıdan inanç, inancın özünü temsil eder. İslam'da, Kuran ve Sünnet'e dayanan tek tanrı inancı, ruhani olarak Mekke ve Medine'deki kutsal mekanlarla bağlantılı olan Tanrı algısının temelini oluşturur. Hristiyanlıkta ise İncil versiyonlarına dayanan Teslis benzer bir rol oynar.

u7ı8o9
Papa II. Johannes Paul (ortada), Petrus Meydanı'nda Türk aşırılıkçı Mehmet Ali Ağca tarafından vurularak ağır yaralanmadan birkaç saniye önce inanları kutsarken, 13 Mayıs 1981 (AFP)

Tarihte inançlar, iç araçlarıyla inanç sistemini yargılayan reform hareketlerinin dalgalarına maruz kaldı. Mezhepler içinde dini topluluğun kanını, topluluğun gerçeklik ve evrenle ilişkisini ve diğer topluluklarla iletişimini yöneten fikirlerin yeni bir algısıyla (veya ihmal edilmiş bir algıyı yeniden canlandırarak) yenilemeye çalışan mezhepler yahut hareketler ortaya çıktı. Bunu, Vatikan Papası ve kardinallerin Hristiyanlığın dini yorumlarını tekelleştirmesine karşı çıkan Protestan hareketinde görebiliriz. Protestanlık, inanan kişi ile Tanrısı arasındaki ilişkinin bireyselliğini savundu. Siyonist hareket ise Yahudilerin bir devlet kurmasını yasaklayan yaygın Yahudi inancına karşı çıkarak, Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulmasını savundu. İslam dini açısından da her mezhep, ana inançtan ayrılan bir grubun entelektüel ve manevi ihtiyaçlarını karşılamak için ortaya çıkmıştır.

Dini tarih, geçmişi yorumlayarak varoluşa anlam kazandıran bir hermenötik sistem (yorumlama teorisi ve metodolojisi) olarak görülebilir. Hegel gibi tarihi, ruhun gelişiminin bir ifadesi olarak görenler de var.

Fıkhi (şer’i) yönü

Fıkıh veya dini şeriat, inanan kişinin, inandığı ilahı memnun edecek ve onu, inancının müjdelediği sonsuz ahiret hayatının mutluluğuna ulaştıracak olduğuna inandığı bir dizi uygulamadır. Felsefi olarak fıkıh, bireyin davranışını, eylemi manevi amaçla ilişkilendiren bir bilgi sistemi içinde düzenleyen ve terbiye eden ahlaki ve pratik bir çerçeve olarak kabul edilir ve insan iradesini, Aristoteles'in ‘amaç’ kavramında olduğu gibi, en yüksek ideale ulaşmaya yönlendirir. Helal ve haramları ve namaz, oruç, kurban gibi sorgusuz sualsiz itaatle yerine getirilen ibadetlerin yanı sıra, ticari işlemler ve evlilik gibi sosyal ilişkileri düzenleyen kuralları da içerir. Bu da birey ile topluluk arasındaki dengeyi yansıtır. Tarihsel olarak fıkıh, toplumların oluşumunda merkezi rol oynamıştır. Hac veya ayin gibi ibadetler, toplu olarak gerçekleştirilen uygulamalar olarak toplumsal kimliği ve sosyal uyumu güçlendirmiş, topluluğun gücünü, uyumunu ve varlığına yönelik herhangi tehdide karşı bir araya gelme hazırlığını yansıtmıştır. Bu ibadetler, sembolik uygulamalar olarak, bireyin dini topluluğa aidiyetini gösterir ve kutsallık ve manevi disiplin duygusunu güçlendirir. Daha da önemlisi, topluluk için fedakarlık yapmaya hazır olma, kutsal savaş, şehitlik ve cennetteki sonsuz mutluluk karşılığında askeri zafer veya yenilginin dünyevi sonucuna bakılmaksızın canını feda etme fikridir.

Tarihsel (anlatı) yönü

Dini tarih, geçmişi yorumlayarak varoluşa anlam kazandıran bir hermenötik sistem olarak görülebilir. Hegel gibi tarihi, ruhun gelişiminin bir ifadesi olarak görenler de var. Dini alanda tarih, inancı ve onun başlıca figürlerini benimseyen ve hala benimsemeye devam eden topluluğun anlatı kabı olarak merkezi bir rol oynadı. Tarih, inananları inançlarının köklerine bağlayan bir çerçeve oluşturur, ancak benimsenen anlatılarda tarihi kişiliklerin sıralamasının farklı olması nedeniyle tek bir din içinde mezhepsel bölünmeler yaratır. Tarih, yüceltilen ve şeytanlaştırılan kişileri, dinin doğru yorumunun mirasından alınacakları ve yıkıcı ve sapkın oldukları için reddedilmesi gereken yorumları belirler.

Dinde tarihsel anlatının iki boyutu vardır. Bunlardan birincisi, İslam'da Hz. Muhammed'in peygamberliği veya Hristiyanlıkta Mesih'in dirilişi gibi dini bir gereklilik olarak kabul edilir. İkincisi ise Şii ve Sünni mezheplerinde Ali ibn Ebu Talib'in konumu veya Sünni mezhebinde tüm sahabelerin adaleti ile Şii mezhebinde ayrımcılık gibi tartışmalı konulardır. Aynı durum Petrus'un Katoliklikte ve Protestanlıkta rolünün yorumlanmasında da geçerlidir. Bu tarihi anlaşmazlıklar İslam'da peygamberin halefliği veya Hristiyanlıkta büyük bölünme gibi derin ayrılıklara yol açmış, bu da inançları (Şii mezhebinde imamlık ve Sünni mezhebinde halifelik gibi) ve uygulamaları (Hristiyanların farklı ayin ritüelleri gibi) etkilemiştir. Böylece dini tarih, mezheplerin kimliğini oluşturur ve anlatılar aracılığıyla aidiyetlerini güçlendirir, ancak olayların yorumlanması ve şahsiyetlerin önemi konusunda anlaşmazlıklara da zemin hazırlar.

Akide ve fıkıh konularındaki anlaşmazlıklar, ne kadar derin olursa olsun, mezhepçiliğin fitilini ateşlemez, bunun asıl sebebi tarihi anlaşmazlıklardır.

Sorunun kaynağı

Bu üç yönü incelediğimizde, tarihsel yönün köşe taşı olduğunu ve mezhepsel sorunları gündeme getirdiğini görürüz. Akide neredeyse sabittir ve ancak içeriden bir reform devrimi yapılırsa sorgulanabilir. Bu durumda reformcu, klasik dini liderlik şartlarını yerine getirmeli, ancak o zaman reformist fikirlerini ortaya koymaya cesaret edebilir. Böyle bir durumda da bu fikirler, dini metinlerin meşruiyetine ihtiyaç duyar. Yani kutsal metinlerin yorumu olmalı, uydurma sözler olmamalı. Fıkıh yönü ise aynı genel din adı altında (İslam, Hristiyanlık vb.) birleşen diğer gruplardan farklılık gösterebilen cemaatin uygulamalarıyla ilgilidir. Yani akide ve fıkıh cemaatin iç meselesidir ve cemaate bu konularda hesap sorulamaz. Bu konular, çoğu zaman, o cemaatten olmayanlar için bir anlam ifade etmez.

dfghyju
Fransız-Amerikan Irk Entegrasyonu Destek Komitesi tarafından Fransa'ya davet edilen ABD’li din adamı ve vatandaşlık hakları hareketi lideri Martin Luther King, Paris'teki Spor Sarayı'nda bir konuşma yaparken, 28 Mart 1966 (AFP)

Tarih, bir topluluğun mevcut varlığını temellendiren anlatıdır. Topluluğa çağdaş varlığının kelime dağarcığını sağlayan bilgi hazinesidir. Bir kişiyi yüceltmek veya küçük düşürmek, karşıt anlatıda tam tersi bir kavrayışla karşılanabilir. Bu da diğer toplulukların öfkesini uyandırır. Martin Luther (1383-1546) gibi bir şahsiyet, Protestanlar tarafından, Hıristiyan inancını dini rütbelilerin (klerus) hiyerarşik otoritesinden arındırmaya katkıda bulunan bir reformcu olduğu için büyük saygı ve hürmetle karşılanır. Buna karşın Katolikler onu kilise sistemini yıkmaya çalışan bir kafir ve yıkıcı olarak görürler. Bu, Protestan kiliselerinin bağımsızlığını ve her kilisenin Katolik kiliselerinin katı geleneklerine kıyasla daha fazla özgürlük marjına sahip olmasını da açıklıyor.

Burada kastedilen anlatı, akide ve şeriat meselesinin ötesine geçerek, cemaatin ‘onuruna’ kadar uzanıyor. Bu onurun temelinde saygın kişiliklerinin, onları farklı gören ‘öteki’ tarafından maruz kaldığı aşağılanmadan ayrılması yer alıyor. ‘Öteki’, bu şahıs veya şahısları sıradan bireyler veya hatta dinin düşmanları olarak gören bir anlatıyı benimsiyor. Bu anlaşmazlık, mezhepsel tartışmaları ateşleyen kıvılcımdır ve bu tartışmaların yakıtı, farklı olanın akidesi ve fıkhi görüşlerinin bıraktığı mirastır.

Akide ve fıkıh konularındaki anlaşmazlıklar, ne kadar derin olursa olsun, mezhepçiliğin fitilini ateşlemez, bunun asıl sebebi tarihi anlaşmazlıklardır. Aynı dine mensup olanlar anlaşmazlıklarını derinlemesine incelediklerinde, bunların belirli bir şahsiyetle ilgili anlaşmazlıklardan çok daha derin olduğunu görürler. Onlar, ilahın ne olduğu, vahyin nasıl gerçekleştiği, bazı metinlerin kutsal olup olmadığı ve bazı ibadetlerin ayrıntıları konusunda farklı görüşlere sahiptir. Bunun yanında, bu konular -ki bunların merkezi öneme sahip olması gerekir- cemaatin öfkesini hiç uyandırmamalı. Buna karşın bir azizin, sahabenin veya imamın itibarını zedelemek, aynı cemaatin üyeleri arasında tartışma ve şiddetin fitilini ateşler.

Kutuplaşma genellikle sınıf temelinde (ırk, etnik köken, mezhep) olur. Çünkü bu şekilde sınıflandırma yapmak ve halkı alt kimliklere bağlı kalmanın adaletsizliğe karşı bir sığınak olduğu konusunda ikna etmek daha kolaydır.

Bağnazlığın kemirdiği toplumları incelersek, bunların o kadar dindar olmadığını, hatta bağnazlık bayrağını taşıyanların çoğunun bireysel olarak dindar bir yaşam sürmediklerini görürüz. Buna, 1970’li ve 80’li yıllarda Lübnan'da yaşanan iç savaşı ve 1990’lı yıllarda Balkanlar'da yaşanan savaşı örnek gösterebiliriz.

Dini cemaatlerin -liderleri ve üyeleri- kendi ülkelerindeki ortaklarıyla olan akide ve şeriat farklılıklarının farkında oldukları, kendi inançlarının geçerliliğinin diğerlerinin inançlarının geçersizliğine inanmayı gerektirdiğini bildikleri ve diğerlerinin uyguladığı ibadetleri, insanı ebedi mutluluğa ulaştıran kutsal bir olgu olarak görmedikleri kesin. Bu konu o kadar kesin ki, insanlar üzerinde ciddi olarak düşünmeden onunla yaşıyorlar, ancak fark, her cemaatin kendisi ve diğerleriyle ilişkisi hakkında benimsediği anlatıda yatıyor.

Mezhepçilikte kriz ticareti ve siyasi yatırımlar

Haçlı seferleri, İslam fetihleri, Fatımiler döneminde Mısır'ın Sünnileşmesi, Sünni olan İran'ın Şiileşmesi, Büyük Britanya'nın Protestanlığa dönüşmesi ve diğer önemli tarihi olaylar, galip gelenlerin kimliği ve mağlup olanların mağduriyeti üzerine gölge düşürmektedir. Bu anlatılar, galip gelen mezhebin mensuplarının zafer coşkusunu ve mağlup olan mezhebin mensuplarının yenilgisini ve hayal kırıklığını pekiştirir. Zafer ve yenilgi yüzyıllar önce gerçekleşmiş bir çatışmada yaşanmış olsa da bu tarihi olayı hatırlamak, mezhebin bugünkü durumunun o çatışmanın sonucu olduğuna dair toplumsal bir farkındalık yaratır! Buna göre galip olanın vazgeçilmemesi gereken haklara dayalı ayrıcalıkları varken, mağlup olanın ise zamanın geçmesiyle ortadan kalkmayan intikam duygusuna dayalı mağduriyeti vardır.

Ayrıcalık ve mazlumluk ikilemi, toplumlardaki mezhepsel bölünmeyi anlamanın anahtarıdır. Ekonomik ve sosyal sorunların çözümü için siyasi eylem gerekir ve kaynakların zayıf olduğu yahut yolsuzluğun yaygın olduğu ülkelerde ekonomik kaynaklar adil dağılım için yetersiz kalır. Örneğin, gelişmekte olan ülkelerde iş bulmak kolay değildir ve doğrudan devlet politikasına bağlıdır. İnsana yakışır yaşam sağlayan bir işe sahip olmak, bireyin ve ailenin sosyal istikrarında doğrudan rol oynar. Dolayısıyla, gelişmekte olan ülkelerdeki ekonomik ve sosyal istikrar, devletin kaynak dağıtımı ve vatandaşların istihdamı konusundaki politikasına doğrudan bağlıdır. İşte sorun da burada başlıyor.

Politikacılar, sosyal bileşenlerin sadakatini sağlamak için kutuplaşmaya ihtiyaç duyarlar. Kutuplaşma genellikle sınıfsal (ırk, etnik köken, mezhep) temelinde gerçekleşir, çünkü bu şekilde sınıflandırma yapmak ve halkı, yazılı yasalara uymak suretiyle ulusal kimliğe bağlı kalmanın getireceği haksızlıklardan kaçınmak için alt kimliklere bağlı kalmanın gerekliliğine ikna etmek daha kolaydır. Bu yüzden siyasi sahneyi yönlendiren liderler oyunun kurallarını iyi bilirler ve bu oyunda onların sesi, aklı başında ve vatanseverlerin sesinden daha yüksek çıkıyor.

Kesinlikle mezhepsel söylemler, inanç ve fıkıh kitaplarından alıntılanan doğru ve yanlış ya da özgünlük ve yenilik ikilemine dayalı olmaz. Politikacı, halkının duygularını okşayan bir şekilde tartışmak ister.

Lübnan ve Irak’ı alt kimliklerin kutuplaşmasının canlı örnekleri olarak ele alalım. Her iki ülkede de anayasa sivil olmasına rağmen, siyasi süreç tamamen mezhepsel paylaşıma dayanıyor. Vatandaşlar, oy kullanmaya giderken egemen makamların mezhepsel kotalara göre dağıldığını bildikleri için bilinçli veya bilinçsiz olarak, bu makamın ‘kendilerinin’ ve diğer makamın ise ‘onların’ olduğunu anlarlar. Bu yadsınamaz gerçek, kişisel dindarlık düzeylerinden bağımsız olarak, halkın genelinde mezhepsel ayrımı pekiştirir.

Bu ülkelerde mezhepsel paylaştırma bir gerçeklik olduğundan, mesele siyasi görevlerin dağıtımıyla sınırlı kalmayıp daha ciddi konulara da uzanacaktır. Bunların başında, servetin ulusal değil, bölgesel olarak dağıtılması meselesi geliyor. Örneğin petrol, gaz ve limanlar gibi daha güçlü kaynaklara sahip bölgelere daha büyük bütçe ayrılması talebi. Çoğu zaman bu talepler, o bölgelerin nüfusunun çoğunluğunu oluşturan kesim tarafından benimsenir. Elbette bu taleplerin bayrağını, o kesime (mezhebe) mensup politikacılar taşır.

dfgthyuı
Lübnan’ın başkenti Beyrut'un güney banliyösünde, ‘Gazze Şeridi'ne destek savaşı’ sırasında öldürülen Hizbullah üyesinin cenaze töreninden, 20 Aralık 2023 (Reuters)

Mesele, bazılarının düşündüğü kadar kolay değil. Talep, sadece bu kaynağın ‘kendi bölgelerinde’ bulunduğu ve gelirinin ‘kendilerinin’ değil ‘onların’ olması gerektiği gerekçesiyle sunulmamalı.

Elbette bu mezhepsel söylemler, akide ve fıkıh kitaplarından alıntılanan doğru ve yanlış ya da özgünlük ve yenilik ikilemine dayalı olmaz. Politikacı, halkının duygularını okşayan bir tartışma yürütmek ister. Bunun için, kendi grubu ile diğer grup veya gruplar arasındaki ilişkilerin tarihçesinden daha iyi bir konu bulamaz.

Topluluk içinde ‘biz ve onlar’ ve diğerleriyle karşılaştığımızda ‘biz ve siz’ diyalogu burada başlar. Bileşenler arasındaki ilişkinin tarihi ve kim kimi sömürdü ya da kim kime hizmet etti ve kim kimi korudu sorularıyla başlayan bu tür tartışmalar hiçbir taraf için kabul edilebilir bir sonuçla bitmez. Aksine, ayrıcalık ve mağduriyet sloganlarını pekiştirir. Bu da nüfus büyüklüğü ve her bileşen içindeki bireysel farklılıklar gözetilmeksizin, vatanın ‘temel bileşeni’ konumunu tekelleştirmek isteyen tarafın anlatısına dayanan hak talebinin argüman temelini oluşturur.

Bu söylem, bireyin egemen bir ulusun vatandaşı değil, grubun üyesi olduğu fikrini pekiştiren bir sistem yaratır. Tüm bunlar, kendilerini bileşenin (mezhebin) temsilcileri olarak ilan eden siyasi liderlerin pazarladığı tarihsel anlatıya dayanır. Öte yandan diğer mezheplerdeki muadilleri de aynısını yapar. Bu da söz konusu liderler arasında sosyal bileşenleri temsil etme konusunda üstü kapalı bir anlaşma olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

“Doktrinel ve fıkhî meseleleri kendi içinde gizlemeye çalışan mezhepçi söylem, ele alınması gereken tehlikeli bir konudur ve pazarlamaya çalıştığı tarihî anlatıların farkında olunmalıdır.

Mezhepçi söylem, inançsal ve fıkhî başlıkları kendi içinde gizlemeye çalışmaktadır. Bu, dikkat edilmesi gereken tehlikeli bir durumdur ve bu söylemin pazara sunmak istediği tarihsel anlatılara karşı bilinçli olunması gerekir.

Sonra ne olacak?

Yukarıdakilerden birincisi, zaferin ayrıcalığı veya yenilgiden intikam alma, ikincisi, diğer topluluklardan gelen bekaya yönelik tehditten topluluğunu koruma fikrine dayanan mezhepsel oyunun kuralları açıkça ortaya çıkıyor. Bu iki noktaya dayanarak, ‘kriz tüccarları’ olarak nitelendirilen mezhep temsilcileri tarafından yürütülen kriz ticareti gelişiyor. Onlar tüccar oldukları için ana sermayeleri, yani halkın bileşenleri arasında sürekli devam etmesi gereken mezhep çatışması krizlerinden kar elde etmeyi amaçlıyorlar.

Hikaye, mezhepsel gerginliğin pratik gerekçeleriyle burada tamamlanıyor. Eski ve yeni tarih, ben ve öteki ikilemine dayanan farklı anlatılara yol açan olaylarla doludur. Bu anlatılar, dini değil, mezhepsel bir siyasi kisve altında kaynaklar üzerinde hakimiyet kurmak için gerekçe oluşturur. Din, akide ve fıkıhtan oluşur ve bunlar dinin düşmanlarına karşı vahşeti meşrulaştırmak için kullanılabilir. Bu çatışmalardan yarar sağlayanlar yalnızca politikacılardır ve halkın geneline onları birbirlerinden korudukları izlenimini satarlar.

Mezhepçi söylem, akide ve fıkhi temaları gizlemeye çalışan tehlikeli bir konu olmakla birlikte dikkat edilmesi ve pazarlama amaçlı tarihsel anlatılara karşı bilinçli olarak ele alınması gerekir. Mesele, tarihi silmeye veya düzeltmeye çalışmak değil, mesele konunun geçmişte kalmış olduğunu ve başkalarını yargılamak için hatırlatılmaması gerektiğini anlamaktır. Eğer anlaşmazlıklar, geçmişte meydana gelen olayların anlatıldığı tarihten kaynaklanıyorsa, bunların sosyal sözleşme içindeki ilişkiler üzerinde fiili bir etki yaratmadan, tartışmaya açık bir bilgi olarak doğal yerlerine konulması gerekir. Dolayısıyla tarihsel figürlerin yüceltilmesi veya reddedilmesi, bireyin toplumsal sözleşmeye ve devlet hukukuna bağlılığına dayanması gereken toplumsal kabul için bir koşul olarak aranmamalıdır. Çözüm, geçmişi temize çıkararak veya reddederek "içinde yaşamak" değil, onu “aşmaktır”.

*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



ABD’nin olası İran operasyonu: Hangi seçenekler masada?

Londra'daki İran Büyükelçiliği önünde dün toplanan göstericiler arasında ABD'nin İran'a askeri müdahalesini savunanlar da vardı (Reuters)
Londra'daki İran Büyükelçiliği önünde dün toplanan göstericiler arasında ABD'nin İran'a askeri müdahalesini savunanlar da vardı (Reuters)
TT

ABD’nin olası İran operasyonu: Hangi seçenekler masada?

Londra'daki İran Büyükelçiliği önünde dün toplanan göstericiler arasında ABD'nin İran'a askeri müdahalesini savunanlar da vardı (Reuters)
Londra'daki İran Büyükelçiliği önünde dün toplanan göstericiler arasında ABD'nin İran'a askeri müdahalesini savunanlar da vardı (Reuters)

ABD, İran'a yönelik gizli operasyon ve askeri stratejiler üzerinde çalışıyor.

Kimliklerinin paylaşılmaması şartıyla New York Times'a (NYT) konuşan yetkililer, ABD Savunma Bakanlığı'nın (Pentagon) Başkan Donald Trump'a çeşitli saldırı seçenekleri sunduğunu söylüyor.

Bunlar arasında ABD'nin haziranda vurduğu nükleer tesislere ek olarak balistik füze üretimi merkezlerinin hedef alınması da var.

İran ve İsrail arasında Gazze savaşı nedeniyle tırmanan gerginlik haziranda sıcak çatışmaya dönüşmüştü. İsrail'in 13 Haziran'daki saldırısıyla başlayan çatışmalarda İran vakit kaybetmeden misilleme yapmıştı.

Çatışmalarda ABD'ye ait bombardıman uçakları İran'daki İsfahan, Fordo ve Natanz tesislerine 22 Haziran'da hava saldırısı düzenlemiş, operasyonda 14 "sığınak delici" GBU-57 bombası kullanılmıştı.

Yetkililer, böyle bir saldırı senaryosunda operasyonun "birkaç gün" sürebileceğini ve İran'ın "şiddetli misilleme yapabileceğini" belirtiyor.

İran, ABD'nin saldırısına cevap olarak 23 Haziran'da Amerikan ordusunun Katar'daki El-Udeyd Hava Üssü'ne saldırmıştı. Operasyonda Tahran'ın önceden Washington'a haber verdiği ve hiçbir can kaybı yaşanmadığı aktarılmıştı.

Pentagon'un sunduğu diğer seçenekler arasında İran'ın güvenlik kurumlarına yönelik siber saldırı düzenlenmesi yer alıyor. Kaynaklara göre bu tarz saldırılarda "protestoculara karşı ölümcül güç kullanan iç güvenlik aygıtı" hedef alınacak.

Adlarının paylaşılmaması kaydıyla BBC'ye konuşan ABD'li yetkililer de İran'a yönelik olası operasyonda hava saldırılarının en muhtemel seçenekler arasında olduğunu belirtiyor. Bunlara ek olarak İran'ın "komuta ve telekomünikasyon sistemlerinin" hedef alınabileceğine işaret ediliyor.

Trump, sosyal medyadan dün paylaştığı gönderide İran'la iş yapan ülkelere yüzde 25 gümrük vergisi getirme tehdidinde bulundu.

NYT'nin analizinde, İran petrolünün en büyük alıcısı Çin'in yanı sıra Türkiye, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri ve Hindistan'ın da böyle bir hamleden olumsuz etkilenebileceğine dikkat çekiliyor.

Trump'ın protestocuların öldürülmesi halinde askeri müdahale tehdidinde bulunduğu İran'ın ekonomisi, uzun süredir ABD ambargosunun da etkisiyle zor durumda.

İran riyalinin açık piyasada ABD doları karşısında rekor seviyede düşmesinin ardından başkent Tahran'daki Kapalı Çarşı'da esnaf 28 Aralık'ta greve gitmişti.

Gösterilerde ölen ya da yaralananlara ilişkin resmi açıklama yapılmazken, Norveç merkezli insan hakları örgütü İran İnsan Hakları (IHRNGO) verilerine göre, protestolarda en az 648 eylemci öldürüldü, bunlardan 9'u 18 yaşın altındaydı. BBC'nin İran'daki kaynaklarıysa ölü sayısının çok daha yüksek olabileceğini belirtiyor.

İran İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (HRANA), öğrencilerin de katılımıyla büyüyen gösterilerin 16. gününe ilişkin raporunda, 133'ü emniyet görevlisi ve biri savcı, 9'u 18 yaşın altında toplam 646 kişinin hayatını kaybettiğini, 10 bin 721 kişinin de gözaltına alındığını bildirdi.

ABD'nin İran'a yönelik operasyon başlatma ihtimali İsrail'i de harekete geçirdi. İsrail Savunma Kuvvetleri'nden (IDF) dün yapılan paylaşımda, İran'daki durumla ilgili "sürpriz senaryolara karşı" hazırlık yapıldığı ifade edildi.

Independent Türkçe, New York Times, BBC, Times of Israel


Çin’den AB’ye Tayvan baskısı: Kırmızı çizgimizi geçiyorsunuz

AB, Tayvan'ı egemen bir devlet olarak tanımasa da Taipei yönetimiyle gayriresmi bağlantılara sahip (Reuters)
AB, Tayvan'ı egemen bir devlet olarak tanımasa da Taipei yönetimiyle gayriresmi bağlantılara sahip (Reuters)
TT

Çin’den AB’ye Tayvan baskısı: Kırmızı çizgimizi geçiyorsunuz

AB, Tayvan'ı egemen bir devlet olarak tanımasa da Taipei yönetimiyle gayriresmi bağlantılara sahip (Reuters)
AB, Tayvan'ı egemen bir devlet olarak tanımasa da Taipei yönetimiyle gayriresmi bağlantılara sahip (Reuters)

Çin, Tayvanlı politikacıları kabul etmemeleri için Avrupa ülkelerine baskı yapıyor.

Adlarının paylaşılmaması şartıyla Guardian'a konuşan diplomat ve yetkililer, Pekin'in Tayvanlı siyasetçilerin ülkelerine girişini yasaklaması için Avrupa Birliği (AB) hükümetlerine baskı yaptığını öne sürüyor. 

Kaynaklara göre Çin yönetimi, Avrupa'daki konsolosluklar üzerinden hükümet yetkililerine kasım ve aralıkta ulaşarak Tayvanlı politikacıların girişlerinin yasaklanması yönünde "hukuki tavsiye" verdi. 

Pekin yönetimi, Schengen Sınırları Kanunu diye bilinen ve AB vatandaşı olmayanların ülkelere girişi için "üye devletlerin uluslararası ilişkilerine tehdit oluşturmamasını" şart koşan kuralları öne sürerek uyarı yapıyor. 

Buna göre Çinli yetkililer, Tayvanlı siyasetçilerin Avrupa ülkelerine girişinin, mevzubahis ülkenin Çin'le uluslararası ilişkilerini tehdit edeceğini savunuyor. 

Diğer yandan Tayvan Ulusal Dong Hwa Üniversitesi'nden Zsuzsa Anna Ferenczy, "AB-Tayvan ilişkilerinin AB-Çin ilişkilerini tehdit ettiği yönündeki yorum Pekin'e ait. Bu, Avrupa'daki algı veya gerçeklikle hiç uyuşmuyor" diyor. 

Guardian'ın incelediği bazı notlarda "Tayvanlı personelin resmi temas için Avrupa'ya girmesinin yasaklanması" talep ediliyor. Bunun "Çin'in kırmızı çizgisinin ihlal edilmesi" anlamına geldiği ileri sürülüyor. 

Ayrıca bazı notlarda, AB hükümetlerinden Tayvan Devlet Başkanı Lai Ching-te, Devlet Başkanı Yardımcısı Hsiao Bi-khim ve Başbakan Cho Jung-tai'nin yanı sıra, bu pozisyonlarda önceden görev yapmış isimlerin de girişinin yasaklanması talep ediliyor. 

Çin yönetimine göre Tayvanlı yetkililerin Belçika, Çekya, Polonya, Hollanda, İtalya, Avusturya, Almanya, Litvanya, Danimarka, Estonya ve İrlanda'ya ziyaretleri, "Çin-AB ilişkilerini ciddi şekilde zedeleme" riski taşıyor. 

Guardian'ın aktardığına göre Norveç ve Finlandiya'ya da benzer uyarı notları gönderilmiş. 

Tayvan Dışişleri Bakanlığı gazeteye gönderdiği açıklamada, yetkililerin Avrupa ziyaretlerinin "Çin'le hiçbir ilgisi olmadığı, Çin'in bu konuda müdahale etme hakkının bulunmadığı" belirtildi. 

Çin'e odaklanan Alman düşünce kuruluşu Merics'ten Claus Soong, şu ifadeleri kullanıyor: 

Pekin, Tayvanlı yetkilileri ülkeye kabul etmeden önce iyice düşünmeniz gerektiğini söylemek için elinden geleni yapıyor. Bunun bir tehdit olduğunu söyleyemem, daha çok bir hatırlatma ancak pek de nazik bir hatırlatma değil.

AB, Çin ordusunun Tayvan etrafında geçen ay düzenlediği kapsamlı tatbikatı eleştirerek, "bölgedeki istikrarın tehlikeye girdiğini" bildirmişti.

Independent Türkçe, Guardian, European Newsroom


Trump, Adalet Bakanı Bondi'den şikayetçi: Sürekli yakınıyor

Başkan Yardımcısı JD Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt gibi önemli isimler de WSJ'nin haberinin ardından Bondi'yi öven açıklamalar yaptı (Reuters)
Başkan Yardımcısı JD Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt gibi önemli isimler de WSJ'nin haberinin ardından Bondi'yi öven açıklamalar yaptı (Reuters)
TT

Trump, Adalet Bakanı Bondi'den şikayetçi: Sürekli yakınıyor

Başkan Yardımcısı JD Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt gibi önemli isimler de WSJ'nin haberinin ardından Bondi'yi öven açıklamalar yaptı (Reuters)
Başkan Yardımcısı JD Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt gibi önemli isimler de WSJ'nin haberinin ardından Bondi'yi öven açıklamalar yaptı (Reuters)

Wall Street Journal (WSJ), ABD Başkanı Donald Trump'ın Adalet Bakanı Pam Bondi'den memnun olmadığını bildirdi. 

Amerikan gazetesinin kaynakları, 60 yaşındaki siyasetçiyi etkisiz ve zayıf bulan Trump'ın, onu kapalı kapılar ardında sürekli yerdiğini iddia etti.

Danışmanlara yapılan şikayetlerinin dozu ve sıklığının özellikle son aylarda çok arttığı belirtiliyor. 

WSJ, eski FBI Direktörü James Comey ve New York Başsavcısı Letitia James gibi Trump'ın rakip gördüğü kişilere karşı atılan yasal adımların yeterli bulunmadığını öne sürüyor. 

Trump'ın bu kişilere ve kaybettiği 2020 seçimlerine dair hile iddialarına karşı yürütülen yasal süreçlerin hızlandırılması için Adalet Bakanlığı'na özel savcılar atamayı planladığı da haberde dile getirilen iddialar arasında. 

Trump'ın, MAGA hareketinden de tepki alan Pondi'nin Jeffrey Epstein dosyalarını eline yüzüne bulaştırdığı eleştirilerine hak verdiği ifade ediliyor. 

Trump'ın bizzat eleştirilerini ilettiği Bondi'nin endişelerinin özellikle son bir aylık süreçte arttığı bildiriliyor.

WSJ'nin haberinin ardından Beyaz Saray'dan peş peşe açıklamalar geldi.

Trump, "Pam harika bir iş çıkarıyor. Uzun yıllardır benim arkadaşım. Radikal solcu çılgınlara karşı muazzam bir ilerleme kaydedildi. Onlar tek bir işte iyi, seçimlerde hile yapmak ve suç işlemek" dedi. 

Beyaz Saray Özel Kalem Müdürü Susie Wiles da Bondi'nin onlarca yıldır arkadaşı olduğunu söyleyip ekledi:

O inanılmaz derecede yetenekli, zeki ve çalışkan. Adalet Bakanlığı'nın başında olduğu için Trump Yönetimi şanslı.

Trump eylülde X'te yaptığı paylaşımda Adalet Bakanı Pam Bondi'ye seslenerek Comey ve James'in yanı sıra Demokrat Partili Senatör Adam Schiff'in de cezalandırılması gerektiğini savunmuştu.

Yanlışlıkla paylaşıldığı iddia edilen gönderide, "Aşırı suçlular ama hiçbir şey yapılmıyor. Daha fazla gecikemeyiz. Bu bizim itibarımızı ve inanırlığımızı öldürüyor" denmişti. 

Sonrasında Comey ve James hakkında iddianameler hazırlandı. Ancak yargı, Trump'ın eski avukatıyken Virginia Doğu Bölgesi Başsavcısı yapılan Lindsey Halligan'ın atanmasının kanunlara uymadığı neticesine varınca bu girişimler suya düştü. 

Independent Türkçe, Wall Street Journal, The Times, NBC