Trump, ‘sonsuz savaşları’ sona erdirmek ile soğuk savaş cephelerini kızıştırmak arasında

Demokrasiyi yayma ve ekonomik fırsatları değerlendirme iddiaları

ABD Başkanı Donald Trump, 10 Aralık 2025'te Miami'de (DPA)
ABD Başkanı Donald Trump, 10 Aralık 2025'te Miami'de (DPA)
TT

Trump, ‘sonsuz savaşları’ sona erdirmek ile soğuk savaş cephelerini kızıştırmak arasında

ABD Başkanı Donald Trump, 10 Aralık 2025'te Miami'de (DPA)
ABD Başkanı Donald Trump, 10 Aralık 2025'te Miami'de (DPA)

ABD Başkanı Donald Trump, ‘savaşlara hayır’ sloganıyla ikinci görev dönemine başladı. Trump, Rusya-Ukrayna savaşını 24 saat içinde bitirme ve ‘Önce Amerika’ ilkesini hayata geçirme vaadinde bulundu. Irak ve Suriye’den ABD askerlerini çekeceğini söyleyen Trump, sekiz savaşı sona erdirdiğini savundu ve nesiller sonra yeni bir savaş başlatmayan ilk ABD başkanı olmakla övündü.

Ancak çok kutuplu ve karmaşık bir dünyada söylemin eyleme dönüşmesinin kolay olmadığı görüldü. Trump, 2025 yılının sonuna yaklaşırken ve ikinci döneminin birinci yıl dönümüne sayılı günler kala, Rusya-Ukrayna savaşının hâlâ devam ettiği bir tabloyla karşı karşıya. Ortadoğu’da yaşanan önemli gelişmeler, ABD güçlerinin Irak ve Suriye’de yeniden konuşlanmasına yol açarken, Venezuela ile ‘uyuşturucuyla savaş’ başlığı altında yeni cephelerin açılmasıyla dikkatler Latin Amerika’ya çevrildi.

Trump tarzı bir dokunuşla Monroe Doktrini

Bu adımlar, hem içeride hem de dışarıda birçok kesimi şaşırttı. Zira Trump’ın sıkça dile getirdiği ‘Önce Amerika’ politikasıyla büyük ölçüde çelişiyor gibi göründü. Ancak Trump yönetiminin açıkladığı yeni ulusal güvenlik stratejisi, bu sorulara kısmen yanıt verdi. ABD’nin önceliklerini köklü biçimde değiştiren ve Trump’a özgü bir yorumla Monroe Doktrini’nin bazı unsurlarını yeniden gündeme getiren bu strateji, düzensiz göçle mücadele ve sınırların korunmasını güvenlik politikasının temel direkleri olarak öne çıkardı.

dfrg
ABD Başkanı Donald Trump, 15 Aralık 2025'te Beyaz Saray'da bir grup generalle birlikte (AFP)

Trump’a göre bu iki başlık, Venezuela cephesinin açılmasının başlıca nedenleri arasında yer alıyor. ABD’ye kaçak yollarla sokulan ve Amerikalılara zarar veren uyuşturucuyla mücadele de bu yaklaşımın önemli bir parçası olarak sunuluyor. Yönetim, söz konusu hamlelerin tamamının ‘Önce Amerika’ anlayışı çerçevesinde ABD’yi korumayı amaçladığını savunuyor.

Venezuela savaşı ve ‘arka bahçe’

Ancak stratejide öne çıkan unsur, Beyaz Saray’ın ifadesiyle ‘ABD’nin arka bahçesi’ olarak nitelendirilen Latin Amerika’ya verilen ağırlık oldu. Yeni yaklaşım, bu bölgede ABD dışı herhangi bir etkinin genişlemesine kırmızı çizgi çekiyor. Bazı raporlar ise Washington’un hedeflerinin yalnızca uyuşturucuyla ve düzensiz göçle mücadeleyle sınırlı kalmadığını, Venezuela’da Nicolas Maduro yönetiminden başlayarak Küba’daki Castro rejimine kadar uzanan bir yelpazede rejim değişikliğini de kapsadığını ortaya koyuyor. Bu adımlar, geçmiş yönetimlerin rejim değiştirme politikalarını eleştiren ulusal güvenlik stratejisiyle çelişir görünse de, Trump’ın Küba kökenli Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun siyasi vizyonuyla örtüşüyor.

df
New York'ta Venezuela'yla savaşa karşı düzenlenen protesto gösterisinden, 6 Aralık 2025 (Reuters)

Rubio, siyasi kariyerini Latin Amerika’daki solcu ve komünist yönetimlerle mücadele vaadi üzerine inşa etmiş bir isim olarak biliniyor. ABD’nin eski Honduras Büyükelçisi ve daha önce ABD Başkanı’nın Venezuela danışmanı olarak görev yapan Hugo Llorens, bu durumu şöyle değerlendirdi: “Rubio Küba kökenli ve Latin Amerika’daki sol yönetimlere karşı son derece sert. Onun için Venezuela bir düşman ve yönetimde Venezuela’da rejim değişikliğini isteyen isimler arasında yer alıyor. Buna karşılık, örneğin MAGA hareketi içinde bu tür bir çatışmaya girilmesi konusunda uyarıda bulunan isimler de var. Bu nedenle Trump, Venezuela ile askeri bir çatışmaya girmeden, uyuşturucu meselesini öne çıkaran popülist bir söyleme odaklanmayı ve Maduro’ya diplomatik baskı yaparak ülkeyi terk etmesini sağlamayı tercih ediyor.”

Savaş Bakanlığı

‘Barış Başkanı’ olarak anılan Trump, Latin Amerika cephesini açmakla yetinmedi; yönetiminde bir başka tartışmalı değişikliğe daha gitti. Bu kez adres, ikinci döneminde resmen Savaş Bakanlığı olarak adlandırılan ABD Savunma Bakanlığı oldu. Söz konusu adım, Trump’ın savaşları sona erdirme vaatleriyle çelişen mesajlar vermesi nedeniyle Washington’daki siyasi çevrelerde kafa karışıklığına yol açtı. Eski bir Pentagon yetkilisi olan Jim Townsend, bu tür adımların ABD’nin yapması gereken daha önemli işlerden dikkati uzaklaştırdığı uyarısında bulundu. Townsend, bunlar arasında ulusal güvenlik stratejisinin ayrıntılarının net biçimde uygulanması ve ‘içinde yaşadığımız son derece tehlikeli dünyada’ ABD kuvvetlerinin doğru şekilde konumlandırılmasının yer aldığını söyledi.

sdfr
Adının değiştirilmesinden sonra Savaş Bakanlığı'nın yeni amblemi (AP)

Buna karşılık, eski ABD Siyasi-Askeri İşlerden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı emekli Tuğgeneral Mark Kimmitt, Savunma Bakanlığı’nın 1776’dan 1947’ye kadar Savaş Bakanlığı olarak adlandırıldığını hatırlattı. Kimmitt, “Yapılan şey yeni bir isim icat etmek değil, asıl isme geri dönmek. 175 yıl boyunca çok sayıda askeri Savaş Bakanlığı’ndan savaşa gönderdik. İsmin değiştirilmesinde benim için bir sakınca yok” dedi. ABD ordusunun eski istihbaratçısı ve Londra Araştırmalar Merkezi Direktörü Anthony Shaffer da değişikliğin, ABD’nin yeni kimliğini ortaya koymak açısından gerekli olduğunu savundu. Shaffer, bunun ‘meselelere bakışta ve onları ele alışta yeni bir tarzın’ altını çizdiğini belirtti. Bu adımların, Trump’ın sıkça dile getirdiği ve savunduğu ‘güç yoluyla barış’ anlayışını somutlaştırdığı yorumları yapıldı.

Trump ve sekiz savaş

Savunma Bakanlığı’nın isminin değiştirilmesine, Latin Amerika’da yeni bir cephenin açılmasına ve Trump’ın uyuşturucuyla savaş ilanına rağmen, ABD Başkanı ikinci döneminde sekiz savaşı sona erdirmeyi başardığını savunuyor. Trump, bu çabalarının karşılığı olarak Nobel Barış Ödülü’nü alamamış olmasından duyduğu rahatsızlığı da sık sık dile getiriyor. Peki Trump’ın sona erdirdiğini söylediği bu savaşlar hangileri?

fgthy
ABD Başkanı Donald Trump, 4 Aralık 2025'te Washington'da iki ülke arasında imzalanan barış anlaşmasının ardından Kongo ve Ruanda devlet başkanlarıyla birlikte (Reuters)

Trump, Kongo ile Ruanda, İsrail ile İran, Hindistan ile Pakistan, Ermenistan ile Azerbaycan, Kamboçya ile Tayland, Sırbistan ile Kosova, Etiyopya ile Mısır ve Hamas ile İsrail arasındaki çatışmaları örnek gösteriyor. Ancak bu ihtilafların sona erdirildiğine dair iddialar, geniş ve muğlak bulunuyor. Zira söz konusu dosyaların büyük bölümü, kökleri derinlere uzanan, karmaşık ve uzun süreli tarihsel anlaşmazlık niteliği taşıyor. Bu çatışmalar, ABD’nin doğrudan müdahil olduğu ve ‘ebedi savaşlar’ olarak tanımlanan süreçlerle de kıyaslanamıyor. Bunların başında, Irak ve Afganistan savaşlarıyla somutlaşan terörle mücadele geliyor. Bu süreç, Suriye’ye uzanmış, DEAŞ’la mücadele ve örgütün yeniden güç kazanmasının engellenmesi hedefiyle sürdürülmüş ve hâlen de devam eden bir misyon niteliğini koruyor. Bu çerçevede, Trump’ın söz konusu anlaşmazlıkları gerçekten sona erdirip erdirmediği sorusu, Washington ve uluslararası çevrelerde tartışılmaya devam ediyor.

Demokratik Kongo Cumhuriyeti–Ruanda

Trump yönetimi, Haziran 2025’te Demokratik Kongo Cumhuriyeti ile Ruanda arasında onlarca yıllık çatışmayı sona erdirmeyi amaçlayan bir barış anlaşmasının imzalanmasını memnuniyetle karşıladı. Ancak buna rağmen, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ordusu ile M23 silahlı hareketi arasındaki şiddet olayları sahada devam ediyor.

İsrail–İran

İsrail ile İran arasındaki çatışma konusunda ise Trump, İran’daki nükleer tesislere yönelik hava saldırılarıyla Tahran’ı dizginlemeyi başardı. Buna karşın, somut bir barış anlaşmasının yokluğunda iki taraf arasındaki gerilim sürüyor.

Hindistan–Pakistan

Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimde Trump, Mayıs 2025’te ateşkes anlaşmasının imzalanmasını sağlayarak savaşa dönüşebilecek bir tırmanışı durdurdu. Ancak iki nükleer güç arasındaki tarihsel anlaşmazlıklar varlığını koruyor.

Ermenistan–Azerbaycan

8 Ağustos 2025’te Beyaz Saray’da Ermenistan ile Azerbaycan arasında bir barış anlaşması imzalandı. Bu anlaşma, 30 yılı aşkın süredir devam eden çatışmayı ve Dağlık Karabağ üzerindeki ihtilafı sona erdirdi.

Tayland–Kamboçya

2025 yazında Tayland ile Kamboçya arasında sınırda yaşanan çatışmaların ardından Trump, tercih ettiği araçlardan biri olan gümrük tarifelerini devreye sokarak iki ülkeyi geçici bir ateşkese razı etti. 26 Ekim 2025’te Kuala Lumpur’da düzenlenen Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) Zirvesi sırasında, taraflar arasında genişletilmiş bir gerilimi düşürme anlaşması imzalandı.

Sırbistan–Kosova

Trump, 27 Haziran’da Truth Social platformunda yaptığı paylaşımda, “Sırbistan ve Kosova çatışmanın eşiğindeydi ve büyük bir savaş çıkabilirdi. Onlara, eğer çatışırsanız ABD ile ticaret olmaz dedim. Onlar da ‘Peki, belki yapmayız’ dedi” ifadelerini kullandı. Ancak iki ülke arasında uzun süredir devam eden bir ihtilaf bulunmakla birlikte, fiili bir savaş durumu söz konusu değildi. Beyaz Saray, Trump’ın ilk döneminde 2020 yılında Oval Ofis’te imzalanan ve ekonomik ilişkilerin normalleştirilmesini öngören anlaşmaları diplomatik bir başarı olarak hatırlatıyor; ancak o dönemde de iki ülke savaş halinde değildi.

Etiyopya–Mısır

İki ülke arasında sona erdirilecek bir savaş bulunmuyor. Taraflar arasındaki anlaşmazlık, Büyük Rönesans Barajı etrafında yoğunlaşıyor ve bu dosyada şu ana kadar somut bir ilerleme sağlanmış değil.

Hamas–İsrail

Gazze savaşı ve İsrail ile yaşanan çatışma ise son derece karmaşık bir başlık olmayı sürdürüyor. Trump, yoğun çatışmaların ardından ateşkese ulaşılmasını sağladı. Ancak önerilen kapsamlı barış planı ciddi engellerle karşı karşıya ve bölge ülkelerinin talep ettiği iki devletli çözüme herhangi bir atıf içermiyor.

Sudan iç savaşı

Sudan’daki çatışma, Trump ve ekibi açısından çözülemeyen bir dosya olarak öne çıkıyor. ABD Başkanı’nın krizi şahsen çözeceğine dair verdiği sözlere rağmen, iki yılı aşkın süredir devam eden savaşta ateşkes sağlanmasına yönelik girişimler kayda değer bir ilerleme kaydedebilmiş değil.

Barış Başkanı

Trump’ın ikinci döneminde kendisini, savaşları sona erdirmekte kararlı bir ‘Barış Başkanı’ olarak sunma çabası açık biçimde görülüyor. Ancak bu kamuoyuna verilen mesajın arkasında, ABD’nin küresel ölçekteki angajmanını sürdüren pragmatik bir askerî konumlanma öne çıkıyor. Trump, bitmeyen savaşları sona erdirmekten ziyade, ABD’nin bu savaşları nerede ve nasıl yürüteceğini yeniden tanımladı. Bu çerçevede Washington’un dış müdahalelerinin hedefleri de değişti. Demokrasi yayma söyleminin yerini, daha belirgin şekilde ekonomik çıkarlar ve stratejik menfaatler aldı. Böylece Trump yönetimi, ABD’nin küresel rolünü azaltmak yerine, askeri ve siyasi angajmanını farklı öncelikler doğrultusunda yeniden şekillendirmiş oldu.

dfvg
ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 15 Nisan 2025'te Alaska'da (AP)

 



Çin’in cesur ekonomik dönüşümünün mimarı vefat etti

Eski Çin Başbakanı Zhu Rongji ile eski ABD Başkanı Bill Clinton, 1999 yılında Washington’da düzenlenen bir basın toplantısında (AFP)
Eski Çin Başbakanı Zhu Rongji ile eski ABD Başkanı Bill Clinton, 1999 yılında Washington’da düzenlenen bir basın toplantısında (AFP)
TT

Çin’in cesur ekonomik dönüşümünün mimarı vefat etti

Eski Çin Başbakanı Zhu Rongji ile eski ABD Başkanı Bill Clinton, 1999 yılında Washington’da düzenlenen bir basın toplantısında (AFP)
Eski Çin Başbakanı Zhu Rongji ile eski ABD Başkanı Bill Clinton, 1999 yılında Washington’da düzenlenen bir basın toplantısında (AFP)

Çin’in eski Başbakanı Zhu Rongji bugün 97 yaşında hayatını kaybetti. Zhu, Çin’in modern tarihindeki en kritik dönüşüm dönemlerinden biriyle özdeşleşen ekonomik bir miras bıraktı. Eski başbakan, kamu şirketlerinin yeniden yapılandırılması, konut mülkiyetinin yaygınlaştırılması ve Pekin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne (WTO) üyeliğinin önünü açan zorlu reformlara öncülük etmişti.

Çin resmi haber ajansı Xinhua, Zhu’nun bir süredir devam eden hastalığının ardından Pekin’de yaşamını yitirdiğini bildirdi. Resmi taziye mesajında, Çin Komünist Partisi’nin önde gelen üyelerinden biri olarak nitelendirilen Zhu’nun hayatını ülkesine hizmet etmeye adadığı belirtildi. 1998-2003 yılları arasında başbakanlık görevini yürüten Zhu, ekonomik açıdan Çin’i zarar eden kamu kuruluşlarının ağırlıkta olduğu bir yapıdan, küresel ekonomiye daha fazla entegre olmuş sanayi ve ticaret gücüne dönüştüren başlıca isimlerden biri olarak hatırlanacak.

Zhu, başbakan olmadan önce, 1990’lı yıllarda enflasyonu kontrol altına almak amacıyla yürüttüğü sert mücadeleyle ekonomik itibar kazandı. Bu süreçte kredi kısıtlamalarına başvuran ve zarar eden kamu şirketleri üzerinde baskı kuran Zhu, sert ve doğrudan yönetim tarzıyla tanındı. Reformlara karşı çıkan yerel yöneticiler ve kamu kuruluşlarının yöneticileriyle karşı karşıya gelmekten çekinmedi.

Zhu’nun 1998’de başbakan olmasıyla reform süreci daha cesur bir aşamaya taşındı. Zhu, kâr etmeyen kamu kuruluşlarının kapsamlı biçimde yeniden yapılandırılmasını savundu. Milyonlarca çalışanın işini kaybetmesine yol açan bu süreç, aynı zamanda daha verimli ve kârlı bir sanayi sektörünün temellerini attı. Zhu’nun amacı ekonomiyi tamamen özelleştirmekten ziyade bankalar, petrol ve havacılık şirketleri gibi büyük kuruluşları, devlet kontrolünü koruyarak ticari esaslarla faaliyet gösteren yapılara dönüştürmekti.

Aynı yıl, Çin kentlerinin ekonomik ve sosyal yaşamını değiştiren bir başka reforma daha imza attı. Kamu şirketlerinin mülkiyetindeki konutların, bu konutlarda yaşayanlara satılmasını sağlayan Zhu, özel konut mülkiyetinin yaygınlaşmasına katkıda bulundu. Bu adım, daha sonra Çin ekonomisinin en önemli büyüme motorlarından biri haline gelecek emlak sektöründeki büyük patlamanın da önünü açtı.

En büyük başarı

Ancak Zhu’nun adıyla en fazla özdeşleşen başarı, Çin’in WTO’ya üyeliği için yürütülen zorlu müzakerelere liderlik etmesi oldu. 1999’daki müzakereler sırasında ülke içinde yükselen itirazlara ve Washington’la yaşanan anlaşmazlıklara rağmen Zhu, piyasaların dışa açılması yönündeki çabalarını sürdürdü. Çin, sonunda Aralık 2001’de WTO’ya üye oldu.

Bu üyelik, Çin açısından tarihi bir dönüm noktası niteliğindeydi. Çinli şirketlere küresel pazarlara daha geniş erişim sağlayan üyelik, yabancı yatırımları çekti ve ülkenin dünyanın en büyük üretim merkezine dönüşümünü hızlandırdı. Çin ekonomisi izleyen 10 yılda yıllık yüzde 8’in üzerinde büyüme oranlarını korurken, ülke 2010 yılında Japonya’yı geride bırakarak dünyanın ikinci büyük ekonomisi haline geldi. Zhu, kamu maliyesi alanında da önemli bir iz bıraktı. 1990’lı yıllarda, vergi gelirlerinin daha büyük bir bölümünün yerel yönetimlerden Pekin yönetimine aktarılmasını sağlayan bir vergi sisteminin oluşturulmasına katkıda bulundu. Bu düzenleme, merkezi hükümetin ekonomiyi yönetme ve politikalarını finanse etme kapasitesini güçlendirdi.

Olağanüstü bir kariyer

Zhu’nun kişisel kariyeri de Çin’in geçirdiği dönüşümlerin bir yansıması niteliğindeydi. 1928 yılında Hunan’da doğan Zhu, 1957’de siyasi olarak dışlandı. Daha sonra Kültür Devrimi sırasında kırsal bölgelerde çalışmaya gönderildi. 1979’da ise siyasi itibarı iade edildi.

Bunun ardından hızla yükselen Zhu, önce Şanghay Belediye Başkanlığı görevini, ardından başbakan yardımcılığını üstlendi ve nihayetinde hükümetin başına geçti.

Reformlarının toplumsal maliyetine ilişkin tartışmalara rağmen Zhu’nun ekonomik mirası açık bir anlayışa dayanıyordu: Ekonominin uzun vadede rekabet gücünü yeniden kazanabilmesi için kısa vadeli bedelleri göze almak. Bu yönüyle Zhu, yalnızca hızlı büyüme dönemini yöneten bir hükümet başkanı değil, Çin’in küresel bir ticaret ve sanayi gücüne dönüşmesini mümkün kılan ekonomik yapının başlıca mimarlarından biri olarak öne çıktı.


ABD’nin Karadeniz’deki ateşi söndürmeye yönelik hamlesi

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rus Deniz Kuvvetleri'ne ait Varyag güdümlü füze kruvazörünü ziyareti sırasında, Uzak Doğu'daki Sahalin Adası açıklarında Pasifik Filosu'nun deniz tatbikatlarının son aşamasını denetlerken (AFP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rus Deniz Kuvvetleri'ne ait Varyag güdümlü füze kruvazörünü ziyareti sırasında, Uzak Doğu'daki Sahalin Adası açıklarında Pasifik Filosu'nun deniz tatbikatlarının son aşamasını denetlerken (AFP)
TT

ABD’nin Karadeniz’deki ateşi söndürmeye yönelik hamlesi

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rus Deniz Kuvvetleri'ne ait Varyag güdümlü füze kruvazörünü ziyareti sırasında, Uzak Doğu'daki Sahalin Adası açıklarında Pasifik Filosu'nun deniz tatbikatlarının son aşamasını denetlerken (AFP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rus Deniz Kuvvetleri'ne ait Varyag güdümlü füze kruvazörünü ziyareti sırasında, Uzak Doğu'daki Sahalin Adası açıklarında Pasifik Filosu'nun deniz tatbikatlarının son aşamasını denetlerken (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Rusya ile Ukrayna arasında Karadeniz’de karşılıklı devam eden bombardımanı durdurmaya çalışıyor. ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in temmuz ayı sonlarında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ile gerçekleştirdiği telefon görüşmesinde ilettiği talep üzerine Kiev, Karadeniz kıyısındaki Novorossiysk Limanı’nı kullanan tankerlere yönelik saldırılarını geçici olarak durdurdu.

Financial Times gazetesinin Ukraynalı yetkililere dayandırdığı habere göre Kiev, Ukrayna’nın yaptırımlarına tabi olmaması veya Rus petrolü ve malları taşımaması şartıyla Hazar Boru Hattı Konsorsiyumu (CPC) tesislerini ve Rusya bandralı olmayan tankerleri hedef almamayı kabul etti. ABD yönetimi ise varılan mutabakatın detaylarını henüz resmi olarak doğrulamadı.

Söz konusu tesisin sahip olduğu kritik önem, Kazakistan petrolünü Rusya toprakları üzerinden ihraç etmesinden ve ABD merkezli Chevron ile ExxonMobil şirketlerinin bu hattı besleyen projelerde büyük hisselerinin bulunmasından kaynaklanıyor. Temmuz ayındaki saldırılar yükleme operasyonlarının beşten birine varan oranını akamete uğratmış ve Kazakistan’ın petrol üretiminde bir ayda yüzde 14’lük bir düşüşe yol açmıştı. Bu durum, fiyatlarda dalgalanma yaşanması ve her iki şirketin zarar görmesi yönündeki endişeleri tetiklemişti.


Pakistan’ın mutabakat zaptını yeniden hayata geçirme çabası

Amfibi saldırı gemisi USS Boxer'da görevli ABD’li bir denizci, bir F-35B savaş uçağına yol gösterirken (CENTCOM)
Amfibi saldırı gemisi USS Boxer'da görevli ABD’li bir denizci, bir F-35B savaş uçağına yol gösterirken (CENTCOM)
TT

Pakistan’ın mutabakat zaptını yeniden hayata geçirme çabası

Amfibi saldırı gemisi USS Boxer'da görevli ABD’li bir denizci, bir F-35B savaş uçağına yol gösterirken (CENTCOM)
Amfibi saldırı gemisi USS Boxer'da görevli ABD’li bir denizci, bir F-35B savaş uçağına yol gösterirken (CENTCOM)

İran ile ABD arasında savaşın sona erdirilmesinin koşulları ve Hürmüz Boğazı'nın geleceği konusundaki görüş ayrılığı sürüyor. Öte yandan Pakistan, iki taraf arasındaki mutabakat zaptını yeniden hayata geçirmeye çalışırken karşılıklı tırmanma müzakerelere dönüşü güçleştirmeye devam ediyor.

Pakistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tahir Andrabi, 14 maddelik mutabakat zaptının geri dönülebilecek bir ‘barış modeli’ olduğunu belirtti. Ancak İranlı üst düzey bir yetkili Reuters'a yaptığı açıklamada, Tahran'ın ateşkesi uzatmaya yönelik görüşmeler yürütmediğini, zira bu görüşmelerin başladığını kabul etmediğini söyledi. Andrabi, geçici anlaşmaya dönmek ve taahhütlerin yerine getirilmesi için bir takvim belirlemek amacıyla yürütülen çabaların ‘hiçbir ilerleme’ sağlamadığını da sözlerine ekledi.

Pakistan İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi, İran yönetimine bir mesaj iletti ve ziyaretinin ikinci gününde Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai ile görüştü. Rızai, İran ile Pakistan'ın birbirinin "stratejik derinliğini" oluşturduğunu belirterek İslamabad'ın büyüyen bölgesel rolünü takdirle karşıladığını ifade etti.

Bu arada her iki taraf da gerilimi tırmandıran söylemini sürdürüyor. İran Ordusu Genel Komutan Yardımcısı Ali Rıza Şeyh, İran güçlerinin ‘uzun soluklu bir savaşa’ hazırlandığını ve askeri doktrinin caydırıcılık ile ‘etkin eylem’ yönünde geliştiğini açıkladı.

Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump, ABD'nin Hürmüz Boğazı üzerinde ‘tam’ kontrol sahibi olduğunu açıkladı. Trump, İran’a yönelik deniz ablukasını ‘çelik bir duvara’ benzeterek İran'ın bunu değiştirmeye gücü olmadığını söyledi.