Netanyahu yeni Trump’ı anlamaya çalışıyor

Gerçekten stratejik bir tehdit var mı?

ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve eşi Sara, 7 Temmuz 2025'te Beyaz Saray'ın güney girişinde sohbet ederken (DPA)
ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve eşi Sara, 7 Temmuz 2025'te Beyaz Saray'ın güney girişinde sohbet ederken (DPA)
TT

Netanyahu yeni Trump’ı anlamaya çalışıyor

ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve eşi Sara, 7 Temmuz 2025'te Beyaz Saray'ın güney girişinde sohbet ederken (DPA)
ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve eşi Sara, 7 Temmuz 2025'te Beyaz Saray'ın güney girişinde sohbet ederken (DPA)

ABD-İsrail ilişkileri, bugün olduğu kadar çalkantılı bir dönem yaşamamıştı. Washington’un İsrail’e yönelik güvenlik, siyaset ve ekonomi alanlarındaki stratejik desteğine ve ABD Başkanı Donald Trump’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya verdiği güçlü desteğe rağmen, Tel Aviv’de artan bir kaygı ve yanıtsız kalan çok sayıda soru dikkat çekiyor. Trump’ın, Netanyahu’nun yargılandığı yolsuzluk davalarının düşürülmesini talep eden tutumu dahi bu belirsizlikleri gidermiş değil.

Öne çıkan soruların başında Trump’ın kendisi geliyor: İlk başkanlık dönemindeki Trump ile bugünkü Trump aynı mı? ‘İsrail’in küçük bir devlet olduğu ve genişlemeye ihtiyaç duyduğu’ yönündeki yaklaşımlarından vazgeçti mi?

Trump yönetiminin Aralık 2025’in başında yayımladığı ve yönetimin stratejik hedeflerini ortaya koyan belgede, Filistin meselesinin yakın vadede çözülebilir olmadığı ifade edildi. Bu durum, Gazze Şeridi’nde savaşı durdurmayı ve Ortadoğu’da kapsamlı bir barış tesis etmeyi amaçlayan Trump planının rafa kaldırılabileceği anlamına mı geliyor? Eğer öyle değilse, Trump İsrail üzerinde bir uzlaşıyı dayatacak baskı uygulayabilir mi? İsrail’e verilecek desteğin sınırları nerede başlayıp nerede bitecek? Trump, görev süresi boyunca önümüzdeki on yıl için İsrail’e nasıl bir askerî ve ekonomik yardım anlaşması sunacak?

sdfrgt
ABD Başkanı Donald Trump, 13 Ekim 2025'te İsrail'i ziyareti sırasında Ben Gurion Uluslararası Havalimanı'nda parmağıyla İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu işaret ediyor. (Reuters)

Netanyahu’nun yakın çevresinde, ikili ilişkilerin sağlamlığına dair iyimser açıklamalara rağmen tablo net değil. Hatta kendisini ‘ABD meselelerinde İsrail’in en büyük uzmanı’ olarak gören Netanyahu’nun dahi Trump’ın gerçek tutumunu tam olarak kestiremediği, yeni Trump’ın kişiliğini anlamak için uzun saatler harcadığı ifade ediliyor.

Netanyahu uzun süre ABD'de yaşamıştı

Siyasi tarihe göre, bugüne kadar İsrail’i yöneten 13 başbakandan 8’i, ABD’de altı aydan uzun süre yaşamış durumda. ABD’de en uzun süre kalan başbakan 18 yıl ile Golda Meir olurken, onu 16 yıl ile Binyamin Netanyahu izliyor. Her iki lider de ABD’de uzun yıllar yaşamış olmaları sayesinde ABD’yi ‘içeriden en iyi tanıyan’ siyasetçiler olmakla övünüyordu.

Ancak İsrailli tarihçiler bu tabloyu tersinden okuyor. Gazeteci ve tarihçi Tani Goldstein, bazı çevrelerin Golda Meir ile Netanyahu’yu İsrail’in ABD ile ilişkilerinde en başarısız iki başbakan olarak gördüğünü belirtiyor. Goldstein’a göre, her iki lider de görev dönemlerinde iki ülke ilişkilerinde en fazla krize yol açan isimler olarak tarihe geçti.

Golda Meir, 1958 yılında İsrail Dışişleri Bakanı olduğu dönemde, ABD’nin Lübnan’daki anayasal kriz sırasında ülkeye müdahalesi esnasında, Başbakan David Ben-Gurion ile anlaşarak İsrail istihbarat servislerini Amerikan güçlerinin hizmetine sundu. Bu adım, Tel Aviv ile Washington arasındaki ilk güvenlik iş birliğinin temelini oluşturdu. Üç yıl sonra ise bir İsrail Başbakanı ile ABD Başkanı arasında ilk resmî görüşme gerçekleşti; o dönemde Beyaz Saray’da John F. Kennedy bulunuyordu. Ancak Meir’in kendisi, İsrail Başbakanı olduktan sonra, ilişkilerde ilk büyük krizi tetikleyen isim oldu.

1970’lerin başında ABD, Dışişleri Bakanı William Rogers’ın adıyla anılan bir İsrail-Arap barış planını gündeme getirdi. Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır’ın ölümünün ardından, Enver Sedat bu girişimleri güçlü biçimde canlandırmaya çalıştı ve barışa açık bir tutum sergiledi. ABD Başkanı Richard Nixon, Golda Meir’in kendisiyle stratejik bir ortak ve müttefik olarak hareket edeceğini, İsrail’e barışı getirecek bir anlaşmaya sıcak bakacağını düşünüyordu. Ancak Meir’in bu öneriyi reddetmesi, Nixon için büyük bir hayal kırıklığı oldu.

dfer
Eski ABD Başkanı Jimmy Carter, Eylül 1978'de Beyaz Saray'da İsrail Başbakanı Menachem Begin'in Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat'ı kucaklamasını alkışlıyor. (AFP)

1973 Savaşı sırasında İsrail ciddi bir güvenlik kriziyle karşı karşıya kaldığında ve Mısır ile Suriye ordularının ülkenin varlığını tehdit ettiğini hissettiğinde, ABD Başkanı Richard Nixon, Golda Meir’i affetti. Nixon, İsrail’e büyük çaplı silah sevkiyatları ve Amerikan Hava Kuvvetleri pilotları tarafından kullanılan savaş uçakları gönderdi; bu uçaklar Mısır ve Suriye’ye karşı yürütülen savaşta fiilen yer aldı.

ABD-İsrail ilişkileri konusunda uzman tarihçi Prof. Dr. Eli Lederhendler’e göre, Golda Meir’in ‘ABD’yi içeriden tanıdığı’ yönündeki iddiaları İsrail açısından olumsuz sonuçlar doğurdu. Lederhendler, Meir’in kendine aşırı güvenen bir tutum sergilediğini ve ABD’ye dair bilgisinin İsrail’in çıkarlarına ters yönde işlediğini savunuyor.

Binyamin Netanyahu da ABD’yi içeriden bildiği düşüncesiyle benzer bir özgüvene sahip. Ancak birçok gözlemciye göre Netanyahu, ülke yönetiminde bulunduğu yıllar boyunca, ABD-İsrail ilişkilerinde Golda Meir’i hem kriz sayısı hem de bu krizlerin derinliği bakımından geride bıraktı. Netanyahu, 2015 yılında İran’la nükleer anlaşmanın imzalanmasını engellemek amacıyla ABD Başkanı Barack Obama’ya karşı açık bir siyasi mücadele yürüttü.

Netanyahu, 7 Ekim 2023’te Hamas’ın saldırısının ardından İsrail’in yardımına koşan ve Gazze’de ateşkesi sağlamaya çalışan dönemin ABD Başkanı Joe Biden ile de ciddi bir kriz yaşadı; Biden’ın girişimlerini boşa çıkardı. İsrail başbakanlarının çoğu, ülkenin hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçilerden destek alabilmesi için iki partiyle dengeli ilişkiler kurmaya çalışırken, Netanyahu ABD iç siyasetine müdahil olarak Cumhuriyetçi adayları destekledi ve Demokratlarla sorunlar yaşadı.

asdfrt
Gazze Şeridi sınırına yakın bir noktada konuşlanmış tankın kulesinin üzerinde duran İsrail askerleri (AFP)

Washington’daki Netanyahu karşıtları, İran nükleer anlaşmasının Trump’ın ilk başkanlık döneminde iptal edilmesinde Netanyahu’nun belirleyici rol oynadığını savunuyor. Netanyahu’nun, ABD’yi savaşa sürüklemek isteyen bir lider olarak anılmaya başlandığına dikkat çekiliyor. Nitekim son bir yıl içinde bu değerlendirme kısmen doğrulandı ve ABD, kısa süreli ve sınırlı olsa da İran’la bir savaşa girdi. Netanyahu’nun bununla yetinmediği, ABD Başkanı’nı İran’a karşı yeni bir askerî harekâta ya tamamen Amerikan ya da iki ülkenin ortak yürüteceği bir savaşa ikna etmeye çalıştığı ifade ediliyor.

İlişkinin gücü

İsrail ile ABD arasındaki ilişkilerin stratejik ve güçlü olduğu konusunda kuşku yok; bu durum Trump döneminde de geçerliliğini koruyor. Ancak değişen bir unsur var ve bu durum İsrail’de kaygı yaratması gereken bir gelişme olarak görülüyor. Nitekim Tel Aviv’de bu endişe şimdiden hissedilmeye başlandı.

ABD ile kurulan ittifakın sağlamlığı, İsrail’in Ortadoğu’da genel olarak Batı’nın, özel olarak da ABD’nin çıkarları için ilk savunma ve saldırı hattı olmayı kabul eden tek ülke olmasından kaynaklanıyor. NATO’nun eski komutanlarından ve ABD’nin eski dışişleri bakanlarından General Alexander Haig, İsrail’i ‘Amerikan askerleri sahaya inmeden savaş yürüten Ortadoğu’daki Amerikan uçak gemisi’ olarak tanımlamıştı. Almanya Şansölyesi Friedrich Merz de İsrail’in ‘Batı adına kirli işler yaptığını’ ifade etmişti.

İsrail’in bu denli güçlü destek görmesinin temelinde bu yaklaşım yatıyor. Geçtiğimiz on yıllarda ABD’nin İsrail’e sağladığı askerî yardımlar önemli ölçüde arttı. 1998 yılında yıllık yaklaşık 1,8 milyar dolar olan yardım miktarının, 2028 itibarıyla yıllık 3,8 milyar dolara ulaşması öngörülüyor.

tyu
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Yisrael Katz, ordu karargahında yaptıkları bir toplantı sırasında (İsrail hükümeti)

İsrail, önümüzdeki dönemde bu desteğin daha da artırılmasını talep ediyor. Bu rakamlara, Gazze savaşı sırasında ABD’nin sağladığı ve 22 milyar doları aşan destek dâhil değil. Haaretz gazetesinin 18 Aralık 2025 tarihli haberine göre, ABD son iki yılda savaş nedeniyle İsrail’e toplamda yaklaşık 32 milyar dolarlık yardımda bulundu. Gazete, Kongre Araştırma Servisi ve Washington’daki Brown Üniversitesi’ne dayandırdığı haberinde, Yemen ve İran’daki ABD askerî operasyonları gibi doğrudan maliyetlerin yanı sıra, Washington’un son iki yılda İsrail güvenlik kurumlarına 21,7 milyar dolar aktardığını yazdı. Buna ek olarak, ABD Temsilciler Meclisi 2025’in başında 26 milyar dolarlık özel bir askerî yardım paketini onayladı; bu paketin yaklaşık 4 milyar doları füze savunma sistemi kapsamında önleyici füzeler için, 1,2 milyar doları ise yeni lazer savunma sistemi Or Eitan için ayrıldı.

ABD-İsrail stratejik ittifakı, uzun yıllar boyunca iki ülkenin ‘ortak değerleri’ ve örtüşen çıkarları üzerine inşa edildi. Ancak Gazze savaşı, bu temellerde ciddi bir sarsıntıya yol açtı. Bu sarsıntı, Ortadoğu’da ‘gözde müttefikini’ sahiplenen bir süper gücün dayandığı dengeleri de derinden etkiledi.

Trump öngörülemez biri

Netanyahu, İsrail’in ABD’ye sunduğu stratejik hizmetin gücünün farkında ve bunu özellikle Obama ve Biden yönetimleri döneminde sert biçimde kullandı. Ancak Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşü, denklemi Netanyahu ve hükümeti açısından sarsacak ölçüde değiştirdi ve onları temkinli adımlar atmaya zorladı. ABD’nin değişmekte olduğu gerçeği, Trump yönetiminin ilk yılında belirgin biçimde ortaya çıktı.

ABD Başkanı Donald Trump, alışılmışın dışında ve kararları öngörülemez bir lider olarak görülüyor. Bu durum, onunla muhatap olanların önceki başkanlara kıyasla daha fazla dikkatli davranmasını gerektiriyor. İsrail basınına göre bu yaklaşım, Başbakan Binyamin Netanyahu’da da kaygı yaratıyor. Netanyahu’nun, Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy’nin maruz kaldığı türden aleni eleştirilerle karşı karşıya kalmaktan çekindiği ifade ediliyor. Trump, İsrail’in stratejik öneminin farkında olsa da, değerlendirmeler onun hesaplarının yalnızca bu unsurla sınırlı olmadığını gösteriyor.

Trump, İsrail’in çıkarlarını İsraillilerden ve liderlerinden daha iyi bildiğine inanan liderler arasında yer alıyor. İsrail’in yürüttüğü ve bedelini İsraillilerin hayatlarıyla ödediği, ABD’ye ise tek bir asker kaybı yaşatmayan savaşları yüksek takdirle karşılıyor.

İsrail’de yapılan kamuoyu yoklamalarını yakından takip eden Trump’ın, 21 Aralık 2025’te Yahudi Halkı Araştırmaları Enstitüsü tarafından yayımlanan ve İsraillilerin yüzde 60’ının Trump’ın İsrail’in çıkarlarını önceleyen bir vizyonla hareket ettiğine inandığını ortaya koyan araştırmayı da dikkate aldığı belirtiliyor.

ABD kamuoyunda ise İsrail’e yönelik desteğin keskin biçimde azaldığına dikkat çekiliyor. Tel Aviv merkezli Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nün (INSS) bir çalışmasında, ‘İsrail’in ABD’deki konumunda ciddi bir kriz yaşandığı ve bunun stratejik bir tehdide dönüşme riskinin bulunduğu’ değerlendirmesine yer verildi.

Aralık 2025’in başında yayımlanan ve Eldad Shavit ile Ted Sasson tarafından hazırlanan çalışmada, “İsrail’in ABD’deki konumu benzeri görülmemiş bir krize girmiş durumda. Geleneksel destek, Demokratlar arasında ve hatta Cumhuriyetçilerin bir bölümünde gözle görülür biçimde aşındı” değerlendirmesi yer aldı.

Anketler, İsrail’e yönelik kamuoyu tutumunun, savaş sırasındaki İsrail uygulamalarından ve Gazze Şeridi’ndeki insani durumdan doğrudan olumsuz etkilendiğini ortaya koyuyor. Özellikle liberal çevrelerdeki Yahudi toplumu içinde desteğin gerilediği, İsrail’e yönelik eleştirilerin arttığı gözleniyor. Bu eğilimin, İsrail’in siyasi ve askerî hareket serbestisini kısıtlayabileceği ve ülkenin güvenliği açısından gerçek bir tehdit oluşturabileceği belirtiliyor.

Trump’ın, tabanını korumak istemesi ve Netanyahu’nun yönetiminin planları önünde engel oluşturduğunu düşünmesi halinde, bu değişimleri görmezden gelmesinin mümkün olmadığı ifade ediliyor. Nitekim Trump daha önce, Netanyahu döneminde İsrail’in ABD dışında neredeyse hiç dostunun kalmadığını, İsrail’i destekleyen tek ülkenin kendisi olduğunu söylemiş ve Tel Aviv’in ABD’nin çıkar ve iradesini zedeleyecek adımlardan kaçınması gerektiğini vurgulamıştı.

ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarında da önemli bir değişim yaşandığına dikkat çekiliyor. Bu değişimin en belirgin göstergesi, Trump’ın bölgedeki Arap liderlerle kurduğu yeni söylem olarak öne çıkıyor. Netanyahu’nun bu ‘yeni dili’ dikkatle dinlediği ve sınırlarını anlamaya çalıştığı belirtiliyor.

ABD Başkanı’nın görevdeki bir yılının ardından, Netanyahu’ya yakın çevrelerde hâlâ yeni Trump’ın kişiliğini çözmeye çalıştığı, ABD’ye dair edindiği bilgilerin artık güncellenmiş bir anlayış gerektirdiği değerlendirmesi yapılıyor.



45 yılın gizli dosyaları açıldı: Macaristan geçmişle hesaplaşma peşinde

Magyar, seçim zaferiyle Orban'ın 16 yıllık iktidarını sona erdirmişti (AP)
Magyar, seçim zaferiyle Orban'ın 16 yıllık iktidarını sona erdirmişti (AP)
TT

45 yılın gizli dosyaları açıldı: Macaristan geçmişle hesaplaşma peşinde

Magyar, seçim zaferiyle Orban'ın 16 yıllık iktidarını sona erdirmişti (AP)
Magyar, seçim zaferiyle Orban'ın 16 yıllık iktidarını sona erdirmişti (AP)

Macaristan'da 45 yıl süren komünist yönetim döneminin gizli polis arşivlerinin kamuoyunun erişimine açılması tartışma yarattı.

Başbakan Peter Magyar, 1945-1989 yılları arasında süren komünist yönetimle ilgili arşivlerin açılmasının, geçmişin travmalarıyla yüzleşilmesine ve toplumun iyileşmesine katkı sağlayacağını savunuyor.

Arşivler 4 Kasım'da kamuoyunun erişimine açılmıştı. 1956'da aynı gün Sovyet tankları, Macaristan'da kısa süreli ayaklanmayı bastırmak üzere Budapeşte ve diğer kentlere girmişti.

Arşivlerin açılması, Magyar'ın nisanda seçimden önce verdiği temel vaatlerden biriydi. Komünist yönetimin 1989'da devrilmesinden bu yana farklı siyasi partilerin iktidarları belgeleri açmayı değerlendirmiş ancak bu adımı atmaktan kaçınmıştı.

Komünist yönetim altında gizli servis tarafından muhbir olarak görevlendirilen yaklaşık 60 bin kişinin isimleri ve kişisel bilgileri arşivde yer alıyor, toplam muhbir sayısının ise 150 bine yakın olduğu tahmin ediliyor.

Muhbirlerin gizli servisle irtibatına ve yürüttükleri faaliyetlere ilişkin daha ayrıntılı bilgiler içeren dosyaların ise dijitalleştirilerek 25 Şubat'ta erişime açılması planlanıyor.

Macaristan Devlet Güvenlik Teşkilatı Tarihsel Arşivleri (ABTL) Direktörü Bendeguz Gergö Cseh, kayıtların bir bölümünün eksik ve güvenilirliklerinin tartışmalı olduğunu belirtirken, çok sayıda dosyanın imha edildiğini ekledi.

Arşivler üzerine çalışan tarihçi Krisztián Ungváry ise kararı desteklediğini belirtiyor. Dokümanların yayımlanmasının tarihçilere yeni araştırma imkânları sağlayacağını ve ülkenin yakın geçmişine dair yeni tartışmalar başlatacağını söylüyor.

DW'nin analizine göre arşivlerin açılması, Magyar hükümeti açısından "Viktor Orban yönetimiyle hesaplaşmanın" da bir parçası.

Orban, arşivlerin erişime açılmasından bir gün önce 3 Kasım'da kendisi ve eşi Anikó Lévai hakkında komünist dönemden kalma belgeleri yayımlamıştı. Magyar karşısında nisanda aldığı yenilgiyle 16 yıllık iktidarı sona eren Orban, 1980'lerde askerlik hizmetinin başında gizli servis tarafından muhbirlik yapmasının istendiğini ancak bunu reddettiğini savunmuştu.

Öte yandan, Macaristan'ın komünist dönemdeki son başbakanı Miklós Németh'in bu yıl martta imzaladığı ve eylülde devlet arşivlerine teslim ettiği açıklama da dikkat çekiyor.

Araştırmacı Szabolcs Panyi'nin haberine göre Németh, açıklamasında 1990'da dönemin Savunma Bakanı Ferenc Kárpáti'nin kendisine Viktor Orban'a ait olduğu öne sürülen üç muhbir raporu gösterdiğini belirtiyor. Raporda Orban'ın askerlik yaptığı dönemde birlikte görev yaptığı kişilerin siyasi görüşleri, dini inançları ve özel hayatlarına ilişkin gözlemlerin yer aldığı aktarılıyor. Németh, el yazısı ve imzayı Orban'ınki olarak tanıdığını düşündüğünü ancak belgelerin gerçekliğini doğrulayamadığını söylüyor.

Orban'ın Fidesz partisine yakın Macar medya kuruluşu Konfront'taki analizdeyse Magyar'ın dosyaları yayımlayarak gündem değiştirmeye çalıştığı savunuluyor. Gelecek yılın bütçesindeki belirsizlikler, vergi artışları, ekonomik durgunluk, yükselen akaryakıt fiyatları ve işsizliğin arttığı bir dönemde arşivlerin açılmasının toplumsal dikkati başka yöne çekme amacı taşıdığı yorumu yapılıyor.

Independent Türkçe, BBC, DW, Konfront, Vsquare


Çin, Cibuti aracılığıyla Kızıldeniz'de daha büyük bir güvenlik rolü oynamaya hazırlanıyor

Çin Halk Kurtuluş Ordusu askerleri, Cibuti'deki yeni Çin askeri üssünün açılış töreninde, Çin, 1 Ağustos 2017'de Cibuti'deki ilk denizaşırı deniz üssüne asker konuşlandırdı (AFP)
Çin Halk Kurtuluş Ordusu askerleri, Cibuti'deki yeni Çin askeri üssünün açılış töreninde, Çin, 1 Ağustos 2017'de Cibuti'deki ilk denizaşırı deniz üssüne asker konuşlandırdı (AFP)
TT

Çin, Cibuti aracılığıyla Kızıldeniz'de daha büyük bir güvenlik rolü oynamaya hazırlanıyor

Çin Halk Kurtuluş Ordusu askerleri, Cibuti'deki yeni Çin askeri üssünün açılış töreninde, Çin, 1 Ağustos 2017'de Cibuti'deki ilk denizaşırı deniz üssüne asker konuşlandırdı (AFP)
Çin Halk Kurtuluş Ordusu askerleri, Cibuti'deki yeni Çin askeri üssünün açılış töreninde, Çin, 1 Ağustos 2017'de Cibuti'deki ilk denizaşırı deniz üssüne asker konuşlandırdı (AFP)

Şerbil Berakat

ABD Başkanı Donald Trump, geçen ay Minnesota'daki bir kampanya mitinginde, alay ve ciddiyet arasındaki çizgileri bulanıklaştıran kendine özgü üslubuyla, “Somaliland, Somali'den tamamen farklı bir ülke” dedi. On günden kısa bir süre sonra, iki ülkenin dışişleri bakanlarının Pekin'deki görüşmesinin ardından Çin ve Cibuti tarafından ortak bir bildiri yayınlandı. Bildiride, her iki taraf da Somaliland'ı bağımsız bir oluşum olarak tanımayı reddetti ve Somali'nin ayrılmaz bir parçası olduğunu bir kez daha vurguladı.

Trump yönetimi “Tek Somali” politikasında resmi bir değişiklik ilan etmemiş olsa da ABD Başkanının açıklaması, Babul Mendeb Boğazı girişindeki stratejik önemi göz önüne alındığında, Somaliland'ın tanınması yönündeki Cumhuriyetçi Parti içindeki çağrıların ortasında, bölgenin geleceğine yeniden dikkat çekti.

Ancak Somaliland meselesi ve özellikle de Tayvan ile olan yakın bağları, Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi ve Cibutili mevkidaşı Abdulkadir Hüseyin Ömer'in ortak bildirisinde belirtildiği gibi, daha geniş bölgesel bağlamın yalnızca bir yönüdür. Meselenin gündeme gelmesi, Yemen'deki çatışmaların yeniden başlamasının ardından Kızıldeniz ve Babul Mendeb Boğazı'ndaki gerilimlerin artması, Afrika Boynuzu'nda Etiyopya ve Eritre arasındaki gerilimlerin kötüleşmesi ve Mısır'ın Yemen krizine olası müdahalesiyle eş zamanlı olarak geldi.

Bu gelişmeler, deniz güvenliğinden yatırımlara, altyapıya, ticaret ağlarına ve bölgesel bağlantıya kadar Çin'in bölgedeki projelerini ve stratejik planlarını topluca etkiliyor. Bu artan meydan okumaların gölgesinde Pekin, Cibuti ile ortaklığını güçlendirmeye ve iki ülke arasındaki güvenlik ve diplomatik iş birliğini genişletmeye çalışıyor gibi görünüyor.

Çin-Cibuti bildirisi dört ana eksen üzerinden yorumlanabilir: Kızıldeniz ve Babul Mendeb Boğazı'ndaki deniz güvenliği, Cibuti'deki askeri üslerin kullanımıyla ilgili ABD baskısı, Pekin'in çatışan bölgesel aktörlerle ilişkilerini dengeleme ihtiyacı ve Somaliland ile Berbera Limanının Çin-Cibuti çıkarları üzerindeki artan etkisi.

Güvenlik anlaşması ve diplomatik aktivizm

7 Ekim 2023 saldırılarının ardından Gazze'deki Hamas'ı desteklemek için Husilerin savaşa girmesiyle Kızıldeniz'deki huzursuzluğun başlamasından bu yana Çin, uluslararası su yollarında seyrüsefer özgürlüğü ilkesine açıkça sıkı sıkıya bağlı kaldı, ancak pratikte tankerlerinin ve gemilerinin güvenli geçişini sağlamak için Husilerle anlaştı. Bu müzakere yaklaşımı, İran'ın Şubat 2026'da ABD-İsrail saldırısının ardından Hürmüz Boğazı'nda seyrüseferi aksatmaya yönelmesinin ardından da tekrarlandı.

Çin ve Cibuti'nin güvenlik kaygıları sadece deniz güvenliği ve askeri hareketlilik ile sınırlı değil. Yemen'deki Husiler ve Somali'deki eş-Şebab arasında çıkarcı bir ilişki olduğuna dair işaretler göz önüne alındığında, terör tehditlerinin artması olasılığını da içeriyorlar

 Ancak Pekin, iki boğazdaki gelişmeleri farklı siyasi perspektiflerden yola çıkarak ele aldı. Hürmüz örneğinde, bir BM üyesi devletin uluslararası yetki olmaksızın ABD-İsrail saldırısına maruz kaldığını düşünüyor.

Yemen'de ise Çin meşru hükümeti tanıyor ve Husilerin askeri güç kullanımını haklı bulmuyor, fakat krize siyasi bir çözüm bulunmasını destekliyor. Bu nedenle, Hürmüz örneğinde Pekin, Tahran'a normal gemi trafiğinin geri dönmesi için seyrüseferi aksatmayı bırakmasına dönük diplomatik baskıya odaklanırken, Kızıldeniz'deki karışıklıklar güvenlik alanında ve sahada daha geniş kapsamlı bir takipte bulunmasını gerektirdi.

Çin'in güvenliğe artan ilgisini gösteren bir gösterge olarak, ABD merkezli Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (CSIS) tarafından geçen eylül ayında yayınlanan bir analiz, Çin'in 2024'ten beri anakara dışındaki ilk üssü olan Cibuti'deki askeri üssünü genişlettiğini ve modernize ettiğini, bunun amacının bölgedeki güvenlik ve askeri hareketliliği gözlemleme kapasitesini artırmak olduğunu ortaya koydu.

Ağustos 2024'te Kızıldeniz'de Husi militanlarının saldırısının ardından Yunan bandıralı petrol tankeri MV Sunion'dan alev ve duman yükseliyor (Reuters)
Ağustos 2024'te Kızıldeniz'de Husi militanlarının saldırısının ardından Yunan bandıralı petrol tankeri MV Sunion'dan alev ve duman yükseliyor (Reuters)

Bu, Pekin'in askeri konuşlandırmasının doğasını değiştirmeye yönelik bir adım attığı anlamına gelmiyor. Nitekim bu bağlamda, Çinli siyasi yazar Zhao Zhijun, Cibuti ile güvenlik iş birliğinin güçlendirilmesinin, Çin'in askeri varlığını genişletme veya Batı ittifaklarının yerini alma yönünde bir adım anlamına gelmediğine inanıyor. Zhao Zhijun yaptığı açıklamada, bu iş birliğinin mutlaka üssün büyüklüğünde önemli bir artış veya görevlerinin doğasında bir değişiklik gerektirmediğini belirtti.

Bu gelişmeler, özellikle Mısır'ın Husi saldırılarına karşı Suudi Arabistan'ı desteklemeye hazır olduğunu açıklamasının ardından, Kızıldeniz'de genişleyen çatışmaya ilişkin endişelerle eş zamanlı olarak gerçekleşti. İran destekli grup, Mısır'ın bu tutumunu savaş ilanı olarak değerlendirdi. Bu arada, güvenlik uzmanları, Kızıldeniz kıyısı ve Süveyş ile Akabe Körfezleri boyunca Mısır'a ait tesislerin insansız hava araçlarıyla hedef alınması olasılığı konusunda uyardı. Tehditlerin bu bölgelere yayılması, güvenlik risklerinin kapsamını önemli ölçüde artıracak ve Kızıldeniz'deki deniz trafiğini ve ticareti daha da zorlayacaktır.

Çin ve Cibuti'nin güvenlik kaygıları sadece deniz güvenliği ve askeri hareketlilikle sınırlı değil. Yemen'deki Husiler ve Somali'deki eş-Şebab arasında çıkarcı bir ilişki olduğuna dair işaretler göz önüne alındığında, terör tehditlerinin artması olasılığını da içeriyorlar. Çünkü bu ilişki, Kızıldeniz'in her iki yakasındaki gerilimleri birbirine bağlayabilir ve deniz güvenliğine yönelik riskleri artırabilir.

Bu tehditlere cevap olarak Cibuti, Dışişleri Bakanı'nın Pekin ziyaretinde, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping tarafından başlatılan “Küresel Güvenlik Girişimi” çerçevesinde iş birliği için bir mutabakat zaptı imzaladı. Anlaşma, iki ülkenin deniz güvenliği ve Babul Mendeb Boğazı'ndan geçen ticari gemilerin korunması konusunda koordinasyonu güçlendirme arzusunu yansıtıyor. Ayrıca, Cibuti'deki Çin tesislerinin modernizasyonu da dahil olmak üzere, aralarındaki güvenlik iş birliğinin geliştirilmesi için siyasi bir çerçeve sağlıyor. Bu girişim, Cibuti'nin askeri çatışmalara karışmaktan kaçınma, aynı zamanda bağımsızlığını koruyacağı ve herhangi bir uluslararası bloğa bağımlı hale gelmeyeceği biçimde güvenlik ortaklıklarını çeşitlendirme arzusunu karşılıyor.

Somaliland'daki Berbera Limanının kazandığı önem, Çin-Cibuti ekonomik çıkarları için potansiyel bir meydan okumayı temsil ediyor

Buna paralel olarak, Pekin son haftalarda diplomatik çabalarını yoğunlaştırarak, İran ile yaşanan krizi ele almak ve Yemen ile Kızıldeniz'deki gerilimleri azaltmak için bölgesel istişarelerin artırılması çağrısında bulundu. Bu bağlamda, Çin'in Afrika İşlerinden Sorumlu Özel Temsilcisi Liu Xianfa’nın, Etiyopya'ya yaptığı ziyaretin ardından Cibuti ve Mısır'ı ziyaret etmesi bekleniyor. Liu Xianfa, bu ziyarette Etiyopya Dışişleri Bakanı ile görüşerek Çin'in bölgesel istikrarın yeniden sağlanmasında yapıcı bir rol oynamak için ilgili tüm taraflarla çalışmaya hazır olduğunu ifade etti. Afrika Boynuzu'ndaki çalkantılı durumun en kısa sürede yatışmasını ve atlatılmasını umduğunu belirtti.

Her iki taraf da bölgesel güvenlik sorunlarının ele alınmasında ortak diplomatik koordinasyonun önemini vurgulayarak, Afrika kıtasında kalkınma ve barışın sağlanmasının önemine dikkat çekti.

Aynı şekilde, Afrika Boynuzu İşleri Özel Temsilcisi Hu Changchun önümüzdeki günlerde Eritre'yi ziyaret edecekken, Ortadoğu Sorunu Özel Temsilcisi Zhai Jun ise İran, Suudi Arabistan ve Umman'ı ziyaret edecek. Birkaç gün önce de Pekin, bölgedeki çıkarlarını tehdit eden gerilimleri kontrol altına alma çabalarının devamı olarak Suudi Arabistan Ulusal Güvenlik Danışmanı Musaid el-Ayban ve İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Ali Bakıri Kani'yi kabul etti.

ABD’nin üs baskısı

ABD'nin Yemen'deki savaşla ilgili “katı tarafsızlığı”ndan vazgeçmesi ve ABD güçlerinin Husilere karşı olası operasyonlar için üslerini kullanmasına izin vermesi için Cibuti'ye baskı yaptığı yönündeki haberlerin yeniden gündeme geldiği bir dönemde, Çin-Cibuti ortak bildirisinde Kızıldeniz’e kıyısı olan devletlerin egemenliğine, iradesine ve toprak bütünlüğüne saygı duyulmasının ve bölgedeki güvenlik risklerini artırabilecek her türlü adımdan kaçınılmasının önemi vurgulandı.

Washington'a yönelik gibi görünen bir mesajla, bildiride bölgenin militarizasyonuna karşı uyarıda bulunularak, “büyük ve dış güçlerin” güç kullanmaktan veya yaptırım uygulamaktan kaçınmaları çağrısında bulunuldu. Öte yandan Pekin, Kızıldeniz kıyı devletlerinin nakliye yollarını koruma ve ticaretin sorunsuz akışını sağlama çabalarına destek verdiğini ifade etti. Bu pozisyon, bu yolların güvenliğinin sağlanması sorumluluğunu büyük ölçüde dış müdahaleden bağımsız olarak bölge ülkelerinin ellerine bırakıyor.

Zhao bu duruşun, Babul Mendeb Boğazı yakınlarındaki Amerikan siyasi ve askeri varlığının genişlemesinin bölgedeki güç dengesini değiştirebileceği endişesinden kaynaklandığına inanıyor.

Cibuti'deki Camp Lemonnier’de bulunan Amerikan askerleri, 10 Kasım 2022 (AFP)
Cibuti'deki Camp Lemonnier’de bulunan Amerikan askerleri, 10 Kasım 2022 (AFP)

Cibuti’ye yönelik Amerikan baskısı meselesi ilk olarak 2024 yılında, Cibuti'nin kendi topraklarından, özellikle de Lemonnier'deki Amerikan üssünden Husilere karşı operasyon düzenlemeye yönelik bir Amerikan talebini reddettiğini ortaya koyan haberler ile açığa çıktı. Temmuz 2026'da Husilerin gerilimi yeniden artırmasıyla birlikte, savaşın yankılarının Cibuti'ye de uzandığına dair işaretler ortaya çıkmaya başladı. 29 Ekim'de Cibuti'deki Amerikan büyükelçiliği, “devam eden bölgesel olaylar” nedeniyle çalışanlarını ve Amerikan vatandaşlarını sığınaklara gitmeye çağıran bir uyarı yayınladı, ancak aynı günün ilerleyen saatlerinde uyarıyı kaldırdı. Şabel Hava Üssü yakınlarında bir ABD insansız hava aracının düşmesiyle ilgili haberler ortaya çıktı ve olası bir Husi saldırısı hakkında sorular gündeme geldi.

Bölgesel gerilimler

Çin ve Etiyopya arasındaki derin ekonomik ve askeri bağlara rağmen, Pekin'in Cibuti ile ortaklığı, Afrika Boynuzu'ndaki iç içe geçmiş çatışmalar ve özellikle aralarındaki sorunlar sebebiyle bir tarafta Etiyopya, diğer tarafta Mısır, Sudan ve Somali ile dengeli ilişkilerini sürdürme ihtiyacı nedeniyle giderek daha fazla önem kazanıyor. Bu taraflar arasındaki çekişme, Büyük Etiyopya Rönesans Barajı ile Somaliland sorunuyla ilgili anlaşmazlıkların yanı sıra Sudan ordusunun Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ile arasındaki çatışmaya Etiyopya'nın askeri olarak dahil olduğu yönündeki suçlamalarından kaynaklanıyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre Etiyopya ve Eritre arasında yaşanacak herhangi bir askeri çatışma da Çin'in Afrika Boynuzu'ndaki ekonomik çıkarlarını olumsuz etkileyerek, Çin'in yatırım yaptığı altyapı projelerini ve ulaşım ağlarını tehdit edecektir.

Somaliland: Ekonomik ve askeri bir rakip

İlgili bir gelişme olarak, Somaliland'daki Berbera Limanının önem kazanması, Çin-Cibuti ekonomik çıkarları için potansiyel bir tehdit oluşturuyor. Çin, Cibuti'deki Doraleh Limanının geliştirilmesine yatırım yaparak, burayı Afrika Boynuzu'na hizmet veren bir lojistik ve ticaret merkezi haline getirdi. Bu yatırım, Etiyopya'nın daha önce dış ticaretinin yüzde 90'ından fazlasını gerçekleştirdiği Cibuti limanlarına olan yoğun bağımlılığından da faydalanıyor. Ancak, Berbera'nın geliştirilmesi, bu ağa rakip bir rota açtı; zira Addis Ababa, mallarının yaklaşık yüzde 30'unu bu liman üzerinden yönlendirmeyi hedefliyor.

Pekin'in Cibuti'nin ekonomik rolüne verdiği önemin bir göstergesi olarak, Çin Dışişleri Bakanı, Cibutili mevkidaşıyla yaptığı görüşmede, her iki tarafın da Çin'in ithalata uyguladığı sıfır gümrük vergisi politikasından tam olarak yararlanması ve Cibuti'nin coğrafi avantajlarından faydalanması gerektiğinin altını çizdi.

Ancak, iki liman arasındaki rekabet, Pekin'in Berbera'yı doğrudan bir tehdit olarak gördüğü anlamına gelmiyor. Görüşlerine başvurduğumuz Pekin Üniversitesi Yeni Yapısal Ekonomi Enstitüsü'nde profesör ve Yenching Akademisi'nde öğretim üyesi olan Dr. Xu Mingzhi, Cibuti'nin halihazırda Addis Ababa'yı Cibuti'ye bağlayan demiryolu hattı dahil olmak üzere Etiyopya ile kapsamlı ticaret ve ulaşım bağlantıları geliştirdiği için göreceli bir avantaja sahip olduğunu belirtti.

Öte yandan Xu, Berbera Limanının geliştirilmesinin olumlu yönleri olabileceğine, liman hizmetlerinde verimliliğin artması ve ulaşım ağlarının iyileştirilmesinin uluslararası ticaretin genel maliyetini düşürebileceğine ve yeni şirketlerin küresel pazarlara katılmasının önünü açabileceğine dikkat çekti.

Cibuti'den yola çıkan son Çin hamleleri, Pekin'in Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu bölgesindeki diplomatik ve güvenlik rolünü genişletme eğilimini yansıtıyor; mevcut ticari ve askeri çıkarları korumanın ötesine geçerek artan gerilim kaynaklarını kontrol altına almaya çalışıyor

 Xu'nun açıkladığı gibi, Afrika'da faaliyet gösteren Çinli şirketler için sevkiyatları hangi limanın işlediğine bakılmaksızın, verimli ve güvenilir lojistik hizmetlerinin mevcudiyeti genellikle kendi çıkarlarına en uygun olanıdır.

Berbera'nın önemi, Doraleh Limanı ile rekabetin ötesine uzanıyor. Aden Körfezi'ndeki konumu, kendisini Cibuti'deki varlığına alternatif veya tamamlayıcı olarak görebilecek ABD için giderek artan bir askeri önem kazanıyor; zira ABD, bölgesel operasyonları için Cibuti topraklarını ve tesislerini kullanma konusunda kısıtlamalarla karşı karşıya. ABD'nin Berbera'ya olan ilgisi, ABD’li askeri yetkililerin bölgeye yaptığı ziyaretlerle birlikte artarken, Somaliland yetkilileri de Washington'a askeri kolaylıklar sağlamaya hazır olduklarını dile getirdiler.

Somaliland'ın ticari başkentindeki Berbera Limanının genel görünümü, 18 Şubat 2026 (AFP)
Somaliland'ın ticari başkentindeki Berbera Limanının genel görünümü, 18 Şubat 2026 (AFP)

Çin için Somaliland meselesinin hassasiyeti, ticaret ve güvenlik rekabetinin ötesine uzanarak, bölgenin Tayvan ile yakın bağları göz önüne alındığında dış politikasının temel taşlarından birine uzanıyor. Bu nedenle Çin-Cibuti ortak bildirisinde “Somaliland ve Tayvan makamları arasında herhangi bir tür iş birliğine” karşı çıkıldığı vurgulandı.

Pekin, Somaliland'ın uluslararası alanda tanınmasının, Tayvan'daki güçlerin tek taraflı bağımsızlık ilanında ileriye gitmek için kullanabileceği bir emsal oluşturabilmesinden endişe duyuyor.

Çin, Afrika'da kendisine en fazla borcu olan Etiyopya üzerindeki etkisini kullanarak, Somaliland ile imzaladığı mutabakat zaptı konusunda baskı uygulamıştı. Bu mutabakat zaptı, Addis Ababa'ya Berbera Limanı üzerinden denize erişim hakkı tanımış ve karşılığında bölgenin bağımsızlığının tanınmasının görüşülmesini şart koşmuştu.

Pekin, özellikle İsrail'in ilk büyükelçisi Michael Lotem'in 30 Ekim'de Hergeisa'ya gelmesi ve İsrail büyükelçiliğinin açılışına hazırlanmasının ardından, Somaliland'ın başkenti Hergeisa'daki artan İsrail varlığını da yakından takip ediyor. Bu hamle, İsrail'in Babul Mendeb Boğazı ve Kızıldeniz yakınlarında kurmayı hedeflediği rolün niteliği hakkında soruları gündeme getiriyor. Çinli gözlemciler, İsrail'in bu dosyaya dahil olmasının artan rekabete ve gerilime yol açabileceğine ve Pekin'in Afrika Boynuzu'ndaki güvenlik hesaplarına yeni bir faktör ekleyebileceğine inanıyor.

Daha doğrudan bir rol

Cibuti'den yola çıkan son Çin hamleleri, Pekin'in Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu bölgesindeki diplomatik ve güvenlik rolünü genişletme eğilimini yansıtıyor; mevcut ticari ve askeri çıkarları korumanın ötesine geçerek artan gerilim kaynaklarını kontrol altına almaya çalışıyor. Ancak, Mısır'ın Yemen savaşına dahil olma olasılığı ve bunun sonucunda Süveyş Kanalı'ndaki seyrüsefere yönelik tehdit, Etiyopya ve Eritre arasında olası bir askeri çatışma ve ABD'nin Somaliland'ı tanımasıyla ilgili önemli gelişmeler göz önüne alındığında, Çin'in bu düzeyde bir varlıkla yetinme gücü önümüzdeki dönemde önemli zorluklarla karşılaşacaktır.

Bu sorunlara ek olarak, eşit derecede önemli bir faktör daha var: İran ile savaşın kaderi. Bir anlaşmaya varılması veya çatışmanın devam etmesi, Yemen ve Husilerin bölgesel çatışmadaki konumu için farklı sonuçlar doğuracak ve böylece Pekin'in güvenlik ve diplomatik hesaplarını etkileyecektir.

Bu olasılıkların bir araya gelmesiyle, Çin, çıkarlarını korumak ve dünyanın en önemli ticaret yollarından birinin çevresinde istikrarsızlığın yayılmasını önlemek için diplomatik ve güvenlik varlığını daha da genişletmek zorunda kalabilir.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."


Vance’in başkanlık hedefleri... 2028 seçim yarışına hazırlık için kendi siyasi yolunu mu çiziyor?

ABD Başkanı Donald Trump, Başkan Yardımcısı JD Vance ile konuşuyor (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, Başkan Yardımcısı JD Vance ile konuşuyor (AFP)
TT

Vance’in başkanlık hedefleri... 2028 seçim yarışına hazırlık için kendi siyasi yolunu mu çiziyor?

ABD Başkanı Donald Trump, Başkan Yardımcısı JD Vance ile konuşuyor (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, Başkan Yardımcısı JD Vance ile konuşuyor (AFP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Cumhuriyetçilerin Kongre ara seçimlerindeki şansını kurtarmak amacıyla yürüttüğü yoğun kampanya sürecinde strateji değişikliğine gitti. Vance, Başkan Donald Trump'tan daha az söz ederken, kendi siyasi kimliğini şekillendiren meselelere daha fazla ağırlık vermeye başladı.

Reuters'ın, eylül ayında düzenlenen Cumhuriyetçi Parti konferansından sonra  yaptığı yaklaşık 12 konuşmayı incelemesi, Vance'in salı günü yapılan seçimlerde Kongre'deki çoğunluğunu kaybeden Cumhuriyetçileri neredeyse tamamen kendi siyasi politikaları üzerinden savunduğunu ortaya koydu.

Vance, kamuoyu yoklamalarının Trump'ın popülaritesinde düşüşe işaret ettiği ve bunun Cumhuriyetçi adayların seçim şansını zayıflattığı bir dönemde, İran savaşı ve sınır dışı operasyonları gibi Trump'ın öne çıkan politikalarına değinmekten kaçındı.

Stratejiye yakın iki kaynak, bu değişikliğin bilinçli olarak yapıldığını belirtti. Kaynaklara göre Vance ve danışmanları, ekonomik milliyetçilik, dış politikada ihtiyatlı yaklaşım ve kamu güvenliği gibi savundukları konuların siyasi açıdan güçlü bir etkiye sahip olduğunu ve Vance'in bu başlıklarda kendinden emin şekilde konuşabildiğini düşünüyor.

Trump da bu politikaları "Amerika'yı Yeniden Büyük Yap" (MAGA) hareketi kapsamında benimsemiş olsa da Vance'in bu hareketin liderlerinden biri olarak öne çıktığı değerlendiriliyor.

Bu değişim, Cumhuriyetçilerin Trump sonrası dönemi düşünmeye başladığı bir süreçte, 42 yaşındaki Vance'in kendi siyasi rotasını nasıl çizebileceğine ilişkin erken bir tablo sundu.

Vance, 2028'de başkanlığa aday olup olmayacağına ilişkin henüz açıklama yapmadı. Trump da Vance'e veya başka bir isme desteğini ilan etmiş değil. Ancak Vance, olası başkan adayları arasında öne çıkan isimlerden biri olarak görülüyor. Bazı Cumhuriyetçi yetkililere göre Vance'in, kendi siyasi geleceğini şekillendirirken Trump'ın mirasından belirli ölçüde uzaklaşması ve Trump seçmenlerinin önemli bir bölümünün desteğini kazanması gerekecek.

Vance, seçim sonuçlarının ardından çarşamba günü sosyal medya hesabından yaptığı ve alışılmadık ölçüde açık ifadeler içeren paylaşımla siyasi imajını güçlendirme yönünde daha görünür bir adım attı. Cumhuriyetçilerin ara seçimlerdeki yenilgisinden İran savaşını sorumlu tutan Vance, partinin siyasi konumunu güçlendirmeye yönelik bir yol haritası da ortaya koydu.,

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance (AP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance (AP)

Vance, çatışmanın hızla sona erdirilmesi çağrısında bulunurken, Cumhuriyetçileri hayat pahalılığı krizine odaklanmaya, dış ilişkileri yeniden değerlendirmeye ve ABD'nin İsrail ile ilişkilerinde değişikliğe gitmeye davet etti.

Trump, Amerikalıların geçim maliyetlerine ilişkin kaygılarını daha önce Demokratların ortaya attığı bir "aldatmaca" olarak nitelendirmişti. ABD Başkanı, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun uzun süreli baskısının ardından İran'a karşı savaşı başlatmış, daha sonra İsrail seçimlerinde Netanyahu'ya desteğini açıklamıştı.

Vance savaş konusunda endişeli

Vance'in söz konusu paylaşımı, ilk kez savaşın sona erdirilmesi yönünde açık tutum ortaya koyduğu bir açıklama oldu.

Şarku’l Avsat'ın AP’den aktardığına göre Beyaz Saray'daki gelişmelere ve Vance'in iletişim ekibine yakın üç kaynak ajansa yaptıkları açıklamada, Başkan Yardımcısı'nın Trump'a karşı bir tutum almadığını belirtti. Kaynaklar, Beyaz Saray Genel Sekreteri Susie Wiles'ın da Vance'in paylaşımından önceden haberdar olduğunu belirtti.

Trump, dün Beyaz Saray'ın üst düzey yönetim kadrosunda değişikliğe giderek, Wiles'ın yerine Stephen Miller'ı atadı. Bu adım, yönetimin Trump'ın daha sert politikalarından bazılarını sürdürmeye hazırlandığını gösteriyor.

Trump, İran savaşının yol açtığı akaryakıt fiyatlarındaki artış nedeniyle Cumhuriyetçilerin seçim yenilgisinde savaşın payı olduğunu kabul etti, ancak savaşı başlatma kararını savunmayı sürdürdü. Çarşamba günü gazetecilere yaptığı açıklamada, "Farklı yapacağım hiçbir şey yoktu" ifadelerini kullandı.

Başkanın büyük oğlu Donald Trump Jr. da Vance'in sosyal medya paylaşımına destek verdi. Bazı muhafazakâr müttefikler de Vance'in açıklamalarına olumlu yaklaştı.

Cumhuriyetçi analist ve eski Temsilciler Meclisi başkanları John Boehner ile Paul Ryan'ın danışmanlığını yapmış olan Michael Ritchie, yaşanan tartışmanın Vance'in Trump sonrası dönemde muhafazakâr hareketin liderliğini üstlenebilecek olası bir aday olarak konumunu güçlendirdiğini söyledi.

Başkan yardımcısının yetkileri

Ritchie, Vance'in mesajının muhafazakârlar arasında savaşın gerekliliğine ilişkin daha geniş bir tartışmayı zorunlu kıldığını ve Cumhuriyetçilerin 2028'deki başkan adaylarının benimsemesi gereken temel ilkelerin belirlenmesine katkı sağladığını ifade etti.

Ritchie, "Vance'in kendisini Trump'tan farklılaştırmanın yollarını aradığını söylemek aşırı basitleştirme olur. Burada söz konusu olan, başkan yardımcılığı makamını kullanarak tartışmanın sınırlarını ve gündemini belirlemesi" değerlendirmesinde bulundu.

Vance'in temsilcileri konuya ilişkin yorum yapmaktan kaçındı. Beyaz Saray yetkilileri ise Trump'ın çarşamba günü gazetecilere yaptığı ve seçim sonuçlarına ilişkin Vance'in bakış açısını anladığını belirttiği açıklamalarına işaret etti.

Demokratlar, özellikle mevcut başkanın muhafazakâr adayların belirlenmesinde önemli bir rol üstlenmesi halinde, 2028 seçimlerinde Vance'i veya Cumhuriyetçi aday kim olursa olsun Trump ile ilişkilendirmeye hazırlanıyor.

Demokrat analist Igor Volsky, "Burada gerçek bir zorluk var: Ön seçimlerde kazanmak için hâlâ Trump'a bağlılık göstermek ve onun önünde eğilmek gerekirken, genel seçimlerde kazanabilecek bir aday olarak kendinizi nasıl konumlandıracaksınız?" dedi.

Vance'in siyasi itibarı da ara seçimlerden yara almadan çıkmadı. Başkan yardımcısının seçim kampanyalarına katıldığı eyaletlerde Cumhuriyetçiler kaybetti.

Cumhuriyetçilerin yaşadığı yenilgilerde, Vance'in desteklediği bazı kampanya stratejilerinin de etkili olmuş olabileceği değerlendiriliyor. Bunlar arasında Ohio Valiliği için yarışan Vivek Ramaswamy'nin kampanyasında yayımlanan ve seçimi kazanan Demokrat Amy Acton'ın cinsel saldırıya uğrayıp uğramadığı konusunda şüphe uyandıran reklam da bulunuyor.

2028 başkanlık seçimleri için adı geçen diğer olası adaylar da ara seçim yenilgisinin nedenlerine ilişkin kendi değerlendirmelerini paylaştı.

Teksas Senatörü Ted Cruz, Cumhuriyetçilerin hayat pahalılığı krizini ele almak için yeterince çaba göstermediğini söyledi. Florida Valisi Ron DeSantis ise kaybeden adayların trans bireylere ilişkin konulara aşırı yoğunlaştığını, veri merkezleri ve yapay zekâ konusunda seçmenlerin duyduğu kaygıları göz ardı ettiğini savundu. Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise sessizliğini korudu.

Vance'in siyasi tartışmanın gündemini şekillendirme çabası, seçim kampanyasının son günlerinde daha belirgin hale geldi. Konuşmalarında seçmenlere, Cumhuriyetçilere destek vermeleri çağrısında bulunan Vance, partinin federal sağlık hizmetleri programlarındaki yolsuzlukları soruşturacağını ve yoksullukla mücadele edeceğini söyledi. Bu vaatleri Beyaz Saray'ın göç politikası ve hayat pahalılığı gündemiyle ilişkilendirdi.

Vance, bu süreçte İran savaşını ve akaryakıt fiyatlarını neredeyse hiç gündeme getirmedi; Trump'ın adını da nadiren doğrudan andı.

Kuzey Carolina'da seçim kampanyasının son mitinglerinden birinde konuşan Vance, "Çocuklarımın canlı, müreffeh, özgür ve refah içinde bir ülkede aile kurmasını istiyorum. Basit şeyler istiyorum. Kendim için bunları istediğimden, sizin için de istiyorum" ifadelerini kullandı.