Mutabakat zaptı savaşı: Tek yatakta iki rüya

Zafer ve yenilgi hesapları, iç kamuoyuna yönelik söylemlerle ölçülemeyecek kadar tehlikelidir

ABD ve İran için çatışmadan uzlaşıya geçmek küçük bir mesele değildir (Reuters)
ABD ve İran için çatışmadan uzlaşıya geçmek küçük bir mesele değildir (Reuters)
TT

Mutabakat zaptı savaşı: Tek yatakta iki rüya

ABD ve İran için çatışmadan uzlaşıya geçmek küçük bir mesele değildir (Reuters)
ABD ve İran için çatışmadan uzlaşıya geçmek küçük bir mesele değildir (Reuters)

İran savaşı, ABD ve İran arasındaki “mutabakat zaptı”nın nihai biçiminden bağımsız olarak ne savaş ne de barış aşamasına girmiş bulunuyor. Bu, her iki tarafın da savaştan veya barıştan daha az tehlikeli olduğunu düşündüğü tehlikeli bir aşama. ABD ve keza İran'ın yeniden savaşa dönme tehditleri, daha ölümcül silahlar ve bölgede görülenlerden daha büyük operasyonlardan bahsetmeleri, “mutabakat zaptı” savaşının sadece bir bölümüdür. Bu savaş ise başka yollarla devam eden acımasız bir savaştır. Zira Pakistanlı arabulucu tarafından her iki tarafa da sunulan, Washington ve Tahran tarafından imzalanmaya hazır olduğu söylenen nihai formül, Başkan Donald Trump tarafından yeniden tartışmaya açıldı ve metnine daha katı ifadeler eklenmesi istendi. Bu durum, İranlı yetkililere karşıt ifadeler ekleme fırsatı verdi.

Dilsel ifadeler, savaşın sahadaki sonuçlarının stratejik yorumunu belirleyen siyasi pozisyonları ve talepleri ortaya koymak için kullanılan sembollerden ibarettir. Trump için artık “donanması, hava kuvvetleri, savunma sistemleri veya ordusu” olmayan İran'ı yendiğini sürekli dillendirmek kolay. İran Parlamentosu Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf'ın, Dini Lider Mücteba Hamaney'in ABD'nin “aşağılayıcı bir yenilgiye” uğradığını belirttiği mesajının ardından, “Tavizleri diyalog yoluyla değil, füzelerle alıyoruz ve herhangi bir anlaşmada kazanan, ertesi günden itibaren savaşa en iyi şekilde hazırlanmış olan olacaktır” demesi de aynı derecede kolay.

Zafer ve yenilgi hesapları, iç kamuoyuna yönelik söylemlerle ölçülemeyecek kadar tehlikelidir. İkinci Dünya Savaşı'nda Japon imparatorunun teslimiyet belgesini alan General Douglas MacArthur, Başkan Richard Nixon'ın “Liderler” adlı kitabında anlattığı gibi askeri yenilginin nedenlerini özlü bir şekilde şöyle özetlemişti: “Çok geç geldi.” Çin’in tarihi başbakanı Çu Enlay’e Fransız Devrimi'nin uluslararası ilişkiler ve siyaset üzerindeki etkisi sorulduğunda, “Değerlendirmek için henüz çok erken” diye cevap vermişti.

ABD ve İran'ın çatışmadan uzlaşıya geçmesi hiç de küçük bir mesele değil. Her iki tarafın da kazanmış gibi davranabilmesi için savaş tamamlanmış durumda değil. Ayrıca herhangi bir anlaşmanın Ortadoğu sahnesini ertesi gün tamamen netleştirecek kadar kapsamlı olması muhtemel değil. İranlı bir yetkilinin bakış açısıyla mevcut denklem şu: “Trump savaştan endişeli, İran ise bir anlaşmadan endişeli.” Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi'nden Jon Alterman'ın görüşüne göre, Trump her türlü göstergede savaşı hızla bitirme arzusunu ortaya koydu ve bu da “İranlıların pozisyonlarına sıkıca tutunmalarına neden oluyor.” İronik bir şekilde, Trump, “Anlaşma Sanatı” adlı kitabında yazdığı, bir tarafın anlaşmaya varma isteğinin kazanma şansını azalttığı sözü ile çelişti.

Bunun nedeni, Tahran'ın Amerikan-İsrail savaşından dersler çıkarmış ve bu derslerin, üç temel silahtan vazgeçmeyeceğine dair inancını pekiştirmiş olmasıdır. Birincisi, savaşta hayati öneme sahip olduğu yeniden keşfedilen ve adeta bir başka “atom bombası” gibi görünen Hürmüz Boğazı'nın kontrolüdür. Dini Lider'in temsilcisine göre bu aynı zamanda “ABD ile yapılacak herhangi bir anlaşmanın ve İran'a karşı saldırgan olmama politikasının gerçek garantisidir.” İkincisi, Kuzey Kore'nin yaptığı gibi, İran'ın nükleer programından ve uranyum zenginleştirme faaliyetlerinden vazgeçmemesidir; çünkü bu, rejim için bir garantördür. Üçüncüsü ise Irak, Lübnan, Yemen ve diğer yerlerdeki silahlı vekil güçlerdir; bunlar İran'ın savaşında “ileri savunma” ve İran'ın bölgesel projesinin güçlü bir aracıdır.

Trump'ın ve ondan önce Netanyahu'nun istekleri ise tam aksi yöndedir: Hürmüz Boğazı'nın kontrolsüz, ücretsiz ve serbest seyrüsefer için açılması, nükleer programın ve bomba kabusunun sona ermesi, silahlı vekil güçlerin ortadan kaldırılması. İki taraf arasındaki uçurumu kapatmak, her iki taraf da kendisi için acı verici tavizler vermeden zordur. Bu nedenle Trump, “mutabakat zaptı”nda acı verici tavizler vermediğini ve tavizleri veren tarafın Tahran olduğunu ima etmeye çalışıyor. Buna karşılık, Reuters, İranlı kaynakların nükleer program konusunda büyük tavizler vermekten kaçınmak için “sınırlı bir geçici anlaşmayı” tercih ettiğini belirtti.

Mutabakat zaptı savaşı, üzerinde anlaşmaya varılıp imzalandıktan sonra bile sona ermeyecek. Her madde uzun ve zorlu müzakereler ve belki de çıkmazı kırmak için askeri müdahale gerektiriyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre 60 günlük ateşkes uzadıkça, hesaplar ve koşullar değişiyor ve her iki taraf da diğerinin kafa karışıklığını veya zor durumunu hissettikçe, arzuladığından daha fazlasını elde etme isteği artıyor.

Herkes şu Fransız atasözünün her iki müzakereci taraf için de geçerli olduğunu biliyor: “Tek yatakta iki rüya.” Trump ve Netanyahu, kararların küçük bir grubun elinde kalmaması gerektiğini söyleyen İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın bahsettiği hassas duruma, dolayısıyla zorlu ekonomik, mali ve sosyal koşullara ve savaşın neden olduğu yıkımdan kaynaklanan şoka bahis oynuyorlar. Bunun rejimi devirmeye yönelik bir halk ayaklanmasının eşlik edeceği iç hareketliliğe neden olacağına inanıyorlar. Dini Lider Mücteba Hamaney ise rejimin yeniden güçlenmesine ve İslam Cumhuriyeti'nin “İslam ümmetinin birliği, çıkarları ve kaynaklarının aktifleştirilmesinde” öncü rol oynadığı bir “küresel bölgesel düzen” kurulmasına bahis oynuyor. Bu durum elbette Amerikan rolünün pahasına gerçekleşecek. Aynı yatakta birlikte var olamayacak iki rüya çare olamaz.



Altın madenleri Ebola salgınında nasıl rol oynuyor?

Mongbwalu'daki madenler, Belçikalı sömürgeciler tarafından bir asırdan uzun süre önce kurulmuştu (Reuters)
Mongbwalu'daki madenler, Belçikalı sömürgeciler tarafından bir asırdan uzun süre önce kurulmuştu (Reuters)
TT

Altın madenleri Ebola salgınında nasıl rol oynuyor?

Mongbwalu'daki madenler, Belçikalı sömürgeciler tarafından bir asırdan uzun süre önce kurulmuştu (Reuters)
Mongbwalu'daki madenler, Belçikalı sömürgeciler tarafından bir asırdan uzun süre önce kurulmuştu (Reuters)

Kongo Demokratik Cumhuriyeti'ndeki (KDC) Ebola salgınında altın madenleri büyük rol oynuyor.

Afrika ülkesinin doğusundaki Ituri eyaletinde yer alan Mongbwalu kasabası altın madenciliğinin merkezi olarak biliniyor.

Ancak New York Times’ın görüştüğü yetkililer, Ebola salgınının şubatta bu bölgedeki madenlerde başlamış olabileceğine dikkat çekiyor.  

Mongbwalu, KDC’nin çeşitli bölgelerinden ve farklı ülkelerden birçok işçiyi, tüccarı ve kaçakçıyı kendine çekiyor. Yetkililer, bu yoğun insan trafiğinin salgının kontrol altına alınmasını zorlaştırdığını belirtiyor.

KDC yönetiminden 15 Mayıs’ta yapılan açıklamada, Ituri’deki 246 şüpheli vaka ve 65 ölümün ardından resmen salgın ilan edilmişti.

Sağlık yetkililerine göre mevcut salgın, nadir bir Ebola varyantı olan "Bundibugyo" virüsünden kaynaklanıyor. Bu virüsün onaylanmış bir tedavisi veya aşısı bulunmuyor.

Haberde, Bundibugyo’nun Mongbwalu’daki altın madenlerinde zorlu koşullarda çalışan işçiler arasında yayıldığına işaret ediliyor.

Maden işçilerine önce sıtma tanısı konmuş ancak semptomların aylarca geçmemesi ve başka kişilerde de görülmeye başlamasıyla sağlık yetkilileri salgın riskinden şüphelenmiş.

Salgının kontrol altına alınmasını zorlaştıran etkenlerden biri de komplo teorileri.

Haberde, bazı madencilerin ülkede bir salgın yaşandığına inanmadığına, bunun doktorlar ve uluslararası yardım kuruluşlarının para kazanmak için ortaya attığı bir iddia olduğunu düşündüğüne dikkat çekiliyor.

Kanza Kanza madenindeki görevlilerden Shadrack Toko, "Çılgın söylentiler dolaşıyor. Hastaneye götürülenlere zehir enjekte edildiğini, hatta cinsel organlarının kesildiğini anlatıyorlar" diyor.

KDC Sağlık Bakanı Samuel Roger Kamba da geçen haftaki açıklamasında, salgınla mücadelede en büyük zorluğun halkı sağlık önlemlerine uymaya ikna etmek olduğunu söylemişti.

Geçim sıkıntısı çeken madencilerse salgına rağmen çalışmaya devam ediyor.

KDC’nin Kuzey Kivu bölgesinden gelen madenci Bienvenue Bironyi, bazı işçilerin öldüğünü duyduklarını belirtirken, "Biz sabah akşam çalışıyoruz. Hiçbir şey değişmedi" diyor.

Gedeon Abimana ise tehlikeli koşullara rağmen para kazanmak zorunda olduğunu söyleyerek "Ne yapabiliriz ki? Çalışmaktan başka seçeneğimiz yok" ifadelerini kullanıyor.

KDC yönetiminin cuma günkü açıklamasıyla 15 Mayıs’tan bu yana tespit edilen vaka sayısı 452’ye, can kaybıysa 82’ye çıktı. Uganda’nın dünkü açıklamasında da 19 vaka, iki can kaybı bildirildi.

Independent Türkçe, New York Times, Reuters


ABD - Birleşik Krallık gerginliği: "Demokrasimize saldırılıyor"

Eylemciler, Southampton Merkez Karakolu yakınlarında salı günü yürüyüş düzenlemişti (AFP)
Eylemciler, Southampton Merkez Karakolu yakınlarında salı günü yürüyüş düzenlemişti (AFP)
TT

ABD - Birleşik Krallık gerginliği: "Demokrasimize saldırılıyor"

Eylemciler, Southampton Merkez Karakolu yakınlarında salı günü yürüyüş düzenlemişti (AFP)
Eylemciler, Southampton Merkez Karakolu yakınlarında salı günü yürüyüş düzenlemişti (AFP)

Londra yönetimi, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance'in Birleşik Krallık'taki (BK) Henry Nowak olayıyla ilgili yorumlarına tepki gösterdi.

Vance, X'ten dün yaptığı paylaşımda, geçen yıl bıçaklanarak öldürülen 18 yaşındaki öğrenci Henry Nowak'ın başına gelenlerden kitlesel göçü sorumlu tuttu. Avrupa'nın "Batı'yı ve sevenlerini hor gören göçmenlerin kitlesel akınına karşı dik durmadığı" için Nowak'ın öldürüldüğünü iddia etti.

BK Başbakanlık Ofisi'nden yapılan basın açıklamasında, Vance'in paylaşımına ilişkin şu ifadeler kullanıldı:

Son günlerde demokrasimize müdahale etmeye ve sokaklarımızda bölünme yaratmaya çalışan kişiler görüyoruz. Nowak ailesi, Henry'nin korkunç cinayetinin ardından yas tutuyor. Aile, Henry'nin ölümünün daha fazla bölünme, nefret veya gerginlik yaratmak için kullanılmasını istemediğini belirtti. Onların isteklerine saygı duymalıyız.

Liberal Demokratlar'ın lideri Ed Davey de Vance'in açıklamasını "Bu bariz bir dış müdahaledir. Demokrasimize gizlice değil, sosyal medyada alenen saldırıyorlar" ifadelerini kullandı.

Nowak, BK'nin güneyindeki Southampton bölgesinde 3 Aralık 2025'te Vickrum Digwa tarafından bıçaklanarak hayatını kaybetmişti.

23 yaşındaki Digwa, polisi arayarak Nowak tarafından ırkçı saldırıya uğradığını öne sürmüştü. Nowak olay yerinde hayatını kaybederken polis, Digwa'yı gözaltına almıştı.

Öte yandan pazartesi günü sonuçlanan davada BK doğumlu Digwa'nın polise yalan beyanda bulunduğu, Sih inancı gereği taşıdığını iddia ettiği 21 santimetrelik bıçağıyla Nowak'ı 5 kez bıçakladığı ortaya çıkmıştı.

Ayrıca olay yerine giden polisin, Digwa'nın şikayeti üzerine Nowak'ı kelepçelediği anların görüntüleri de tartışma yaratmıştı. Duruşmada yayımlanan polis kamerası kaydında, güvenlik güçlerinin yerde kanlar içinde yatan Nowak'ı kelepçelediği görülmüştü.

Videoda Nowak'ın polislere "Bıçaklandım" ve "Nefes alamıyorum" demesine rağmen güvenlik güçlerinin kelepçeleri çıkarmaması dikkat çekmişti.

Görüntülerin ardından BK'nin çeşitli bölgelerinde hükümet karşıtı gösteriler düzenlenmişti. Olay, ülkede "iki kademeli polislik" tartışmalarını da gündeme taşımıştı. Bu görüşü savunanlar, güvenlik güçlerinin ideolojik nedenlerle bazı gruplara diğerlerine göre daha sert davrandığını düşünüyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın X sayfasından perşembe yapılan paylaşımda da Nowak'ın ölümü hakkında, "İdeolojik şartlandırma ve iki kademeli polislik uygulamaları, medeniyetin çöküşünün bariz belirtileridir. Bunlar Batı'nın her yerinde reddedilmelidir" denmişti.

BK Başbakanı Keir Starmer ise güvenlik güçlerinin Nowak olayındaki rolüyle ilgili incelemenin devam ettiğini söyleyerek "iki kademeli polislik" iddialarını reddetmişti.

Elon Musk ve radikal sağcı Reform UK lideri Nigel Farage da Nowak'ın ölümünün "beyazlara karşı önyargının" bir örneği olduğunu iddia etmişti.

Independent Türkçe, BBC, Guardian, CNN


Dünya, Dördüncü Sanayi Devrimi’nin gölgesinde yeni "Düzenini" arıyor

Yeni küresel "oyunda" yapbozun parçalarını kim hareket ettirecek? (Arşiv - AFP)
Yeni küresel "oyunda" yapbozun parçalarını kim hareket ettirecek? (Arşiv - AFP)
TT

Dünya, Dördüncü Sanayi Devrimi’nin gölgesinde yeni "Düzenini" arıyor

Yeni küresel "oyunda" yapbozun parçalarını kim hareket ettirecek? (Arşiv - AFP)
Yeni küresel "oyunda" yapbozun parçalarını kim hareket ettirecek? (Arşiv - AFP)

Antoine El Hac

Bugün dünyayı, "yeni dünya düzeni" meselesi kadar meşgul eden ve aciliyet hissettiren başka bir konu yok gibi görünüyor. Bu durum, uluslararası ihtisas kongrelerinin başlıklarına da yansımakta. Bunlardan biri de önümüzdeki 18-20 Eylül tarihleri arasında Japonya’nın Kyoto kentinde "Kaygı Çağı: Bağımlılık, Özerklik ve Stratejik Belirsizlik" başlığı altında düzenlenecek olan yıllık Jeopolitik ve Uluslararası İlişkiler Konferansı.

İlk kez 2020 yılında başlayan konferansın geçen yılki teması "Dünya Düzenini Yeniden Düşünmek" idi. Ryukoku Üniversitesi kampüsünde gerçekleştirilecek olan önümüzdeki buluşma, bir öncekinin devamı niteliğinde. Masadaki tartışma konuları arasında; stratejik belirsizlik, değişen ittifaklar, çok kutupluluk, siyasi normlar, uluslararası hukuk ve diplomasinin dinamikleri yer alıyor.

Dünya Düzeni nedir?

Yukarıda zikredilen bütün başlıklar, vizyonlara ve çıkarlara göre tanımı değişebilen "dünya düzeni" kavramının şemsiyesi altında toplanmaktadır. Ancak bu kavram, küresel arenada devletler ve diğer uluslararası aktörler (örgütler, şirketler, kurumlar...) arasındaki ilişkilerin doğasından her bahsettiğimizde karşımıza çıkar.

Burada "dünya düzeni" ile "uluslararası düzen" kavramlarını birbirinden ayırmak gerekir. İkinci kavram yalnızca devletler ve hükümetler arasındaki ilişkileri ifade ederken, ilk kavram her dönemin ve kırılma noktasının uluslar arasındaki güç dağılımını ele alan daha esnek ve geniş bir anlama sahiptir. Bu kavramın dinamiklerini kavrayabilenler, bazı ülkelerin küresel kararlara neden tahakküm ettiğini, ittifakların hangi sebeplerle kurulup dağıldığını ve dünya haritasının neden sürekli bir değişim içinde olduğunu anlayabilir.

 Yapay zekâ, yeni dünya düzeninin merkezinde yer alıyor (Reuters)Yapay zekâ, yeni dünya düzeninin merkezinde yer alıyor (Reuters)

Dünya düzeninin 20. yüzyılın son çeyreğinden bu yana büyük bir dönüşüm geçirdiği aşikâr. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte yürürlükte olan sistem; kapitalist-sosyalist ya da Batı-Doğu bölünmesine dayalı, Sovyetler Birliği’nin dağılması ve onun yörüngesindeki rejimlerin çökmesiyle son bulan bir Soğuk Savaş dönemiydi. Birleşmiş Milletler (BM) bu dünya düzeninde, her ne kadar sınırlı bir etkinlikle de olsa, "itfaiyeci" rolü oynadı. Bugün ise dünya düzeninin hızla kabuk değiştirdiğini görüyoruz; yeni düzenin ayak sesleri büyük forumlarda ve küresel liderlerin beyanatlarında net bir şekilde duyulabiliyor.

Gelecekteki dünya düzeninin nasıl şekilleneceğine dair yürütülen geniş çaplı tartışmalarda, birbiriyle taban tabana zıt iki yaklaşım ön plana çıkıyor.

Dördüncü Sanayi Devrimi ve Klaus Schwab’ın vizyonu

Davos Dünya Ekonomik Forumu’nun kurucusu Alman iktisatçı Klaus Schwab, dünya için iddialı ve bir o kadar da tartışmalı bir vizyon çiziyor. Ancak Schwab’ın konumu, karmaşık ilişkileri ve küresel karar alıcılar üzerindeki etkisi göz önüne alındığında bu vizyonun üzerinde durulması gerekiyor. Bu yaklaşım şu şekilde özetlenebilir:

Schwab’ın yeni dünya düzeni vizyonu; ekonominin, siyasetin ve toplumun kapsamlı bir şekilde yeniden yapılandırılmasına ve kendi deyimiyle "Akıllı Çağ"a geçişe dayanıyor. Schwab, dünyanın tarihi bir dönüm noktasından geçtiğine ve salt kâra dayalı geleneksel kapitalizmin aşılarak, şirketlerin kâr elde etmenin yanı sıra topluma, çalışanlara ve çevreyi korumaya hizmet etmeyi taahhüt ettiği "paydaş kapitalizmi"ne geçilmesi gerektiğine inanıyor.

Bu vizyon kökten bir biçimde; yapay zekâ, kuantum bilgisayarlar ve nesnelerin interneti (IoT) gibi Dördüncü Sanayi Devrimi teknolojilerine sırtını yaslıyor. Schwab, bu teknolojileri tamamlayıcı araçlar olarak değil, insan uygarlığının çehresini yeniden şekillendiren "temel ortaklar" olarak görüyor. Meşhur "Büyük Sıfırlama" çağrısıyla; iklim değişikliği ve salgınlar gibi sınır aşan krizlerle mücadele etmenin tek mekanizması olarak kamu, özel sektör ve sivil toplum arasında sıkı bir iş birliğinin geliştirilmesini savunuyor.

Klaus Schwab Davos Forumu'nda... Dördüncü Sanayi Devrimi rejimi (Reuters)Klaus Schwab Davos Forumu'nda... Dördüncü Sanayi Devrimi rejimi (Reuters)

Buna karşılık bu perspektif, sert eleştirilerle ve ciddi endişelerle karşı karşıya. Muhalifler, teknoloji ile veri yönetişiminin entegrasyonuna aşırı odaklanmanın, ekonomik seçkinler tarafından yönetilen katı bir küresel gözetim sistemine zemin hazırladığını ileri sürüyor. Dijital kimlikler ve veri kontrolü hakkındaki fikirler; mahremiyet ihlali ve bireysel özgürlüklerin sınırlanması konusunda somut korkuları tetikliyor. Bu durum Schwab'ın vizyonunu, kimilerine göre geleceği kurtarma planı, kimilerine göre ise küresel vesayet kurma girişimi olan derin bir tartışmanın merkezine oturtuyor.

Donald Trump ve dünyası

Washington'daki Brookings Enstitüsü araştırmacılarına göre, ABD Başkanı Donald Trump "dünya düzeni" fikrinin kendisini "gerçeklikten kopuk ideolojik bir soyutlama" olarak görüyor. Trump’ın dış politika projesi küresel yapıyı yeniden şekillendirmek değil; uluslararası siyasete yönelik "gerçekçi ve açık sözlü" bir bakış açısının gereği olarak, ABD'nin ekonomik ve askeri gücünü, hiçbir uluslararası kısıtlamaya bağlı olmadan kullanabilmesini amaçlamaktadır.

Trump yönetiminin boş bir teorik illüzyon olarak kabul ettiği İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa edilen dünya düzeni, on milyonlarca insanın hayatına mal olan iki dünya savaşının ardından doğmuştu. Bu düzenin amacı, benzer trajedilerin ve yıkımların tekrarlanmasını önlemekti.

Bu doğrultuda, bir ülkeye diğer ülkelerin zararına kazanç sağlayan gümrük tarifeleri gibi ekonomik araçların kullanımı sınırlandırıldı. Ayrıca, askerî açıdan güçlü devletlerin, zayıf devletlere hiçbir korku veya tereddüt duymadan saldıramayacağı ilkesi yerleştirildi. Bu ilkeler uygulamada; serbest ticaret anlaşmaları, Birleşmiş Milletler’e geniş katılım ve NATO gibi askeri savunma ittifakları aracılığıyla hayata geçirildi.

ABD Başkanı Donald Trump'ın, İkinci Dünya Savaşı sonrası düzene inanmayan bir vizyonu var (EPA)ABD Başkanı Donald Trump'ın, İkinci Dünya Savaşı sonrası düzene inanmayan bir vizyonu var (EPA)

1945 ile 2024 yılları arasındaki dönemde ABD, iniş çıkışlara ve kendi içindeki çelişkilere rağmen bu ilkelerin en ateşli savunucularından biri oldu. Antoine el Hac Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bugün Trump; ticaret yaptırımları, ABD'nin ittifaklarının önemini azaltma ve askeri eylemlere başvurma tehditlerini yineleyerek bu temellere saldırıyor.

Onun dünya düzeni vizyonu "Önce Amerika" ilkesinden yola çıkıyor; küreselleşmeye ve çok taraflı kurumlara doğrudan karşı çıkarak, ikili ilişkileri ve tam ulusal egemenliği temel alıyor.

Çatışma ve yol arayışı

Donald Trump ile Klaus Schwab arasındaki karşıtlık, korumacı milliyetçilik ile kurumsal küreselleşme arasındaki entelektüel bir savaşı temsil ediyor.

Venezuela petrolü, ABD'nin yeni politikasının hedefi haline geldi (Reuters).Venezuela petrolü, ABD'nin yeni politikasının hedefi haline geldi (Reuters)

Trump’ın vizyonu: Ulusal egemenlik, sınırlar ve uluslararası kuruluşlara boyun eğmek yerine, devletten devlete doğrudan ikili anlaşmalar yapmaktan besleniyor. Ekonomik olarak korumacı ve sert bir jeopolitik rekabet yaklaşımını benimseyen Trump, teknolojiyi bir nüfuz ve üstünlük kurma aracı olarak görüyor.

Schwab’ın vizyonu: "Büyük Sıfırlama" çağrısıyla madalyonun diğer yüzünü temsil ediyor. Mevcut zorlukların, bireysel egemenliklerin hükümetler, dev şirketler ve sivil toplum arasındaki yakın iş birliği lehine eridiği, sınırlar ötesi bir küresel yönetişim gerektirdiğine inanıyor. "Paydaş kapitalizmi" aracılığıyla, Dördüncü Sanayi Devrimi teknolojilerini insan toplumlarının derinliklerine entegre ederek akıllı elitler tarafından yönetilen, birbirine bağlı ve açık bir küresel ekonomi inşa etmeyi amaçlıyor.

Başka bir deyişle Trump, dünyayı kendi çıkarlarını arayan bağımsız devletler arasındaki bir mücadele ve ticari rekabet alanı olarak görürken; Schwab, akıllı ve entegre sistemlere dayanarak merkezi olarak yönetilmesi gereken birleşik bir ağ olarak görüyor.

İki ismin ötesine geçerek dünyaya dair iki zıt vizyona dönüşen bu köklü çelişki, karar alıcıları zor bir tercihle karşı karşıya bırakıyor: Ya kimliğe ve ekonomik milliyetçiliğe doğru içe kapanma ya da kapsamlı bir dijital küreselleşmeye dahil olma.

İlk seçeneğin gerilimleri ve çatışmaları artırabileceğini, ikinci seçeneğin ise insan mahremiyeti ve toplumların özgünlüğü konusunda ciddi endişeler doğurduğunu kestirmek güç değil.

Elbette bu meseleye başka yaklaşımlar da var. Örneğin Avrupa Birliği, tüm organlarıyla BM'nin rolüne bağlı kalmaya devam ediyor; ekonomik adaletin çiğnendiğini ve "Küresel Güney" ülkelerinin kapsamlı bir kalkınmaya ihtiyaç duyduğunu savunan Çin ile "çok kutupluluk" ortak paydasında buluşuyor.

Sonuç olarak, dünyanın uluslararası iş birliği ile devletlerin egemenliği arasında denge kuran bir dünya düzenine ihtiyacı olduğu söylenebilir. ABD liderliğindeki kurallara ve normlara dayalı geleneksel sistemin benzeri görülmemiş baskılarla karşı karşıya kaldığı günümüzde, sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek; giderek daha karmaşık ve birbirine bağlı hale gelen bir dünyada iş birliğine dayalı, güçlünün zayıfı, zenginin ise fakiri desteklediği çoğulcu bir model gerektirmektedir.