Trump'ın Ortadoğu denklemindeki eksik unsur: Filistinliler

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD'nin Florida eyaletindeki Palm Beach'te bulunan Trump'ın Mar-a-Lago Kulübü’nde yapılan toplantının ardından düzenledikleri basın toplantısında, 29 Aralık 2025 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD'nin Florida eyaletindeki Palm Beach'te bulunan Trump'ın Mar-a-Lago Kulübü’nde yapılan toplantının ardından düzenledikleri basın toplantısında, 29 Aralık 2025 (Reuters)
TT

Trump'ın Ortadoğu denklemindeki eksik unsur: Filistinliler

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD'nin Florida eyaletindeki Palm Beach'te bulunan Trump'ın Mar-a-Lago Kulübü’nde yapılan toplantının ardından düzenledikleri basın toplantısında, 29 Aralık 2025 (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD'nin Florida eyaletindeki Palm Beach'te bulunan Trump'ın Mar-a-Lago Kulübü’nde yapılan toplantının ardından düzenledikleri basın toplantısında, 29 Aralık 2025 (Reuters)

Brian Katulis

ABD Başkanı Donald Trump, bu hafta İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'yu Florida'daki konutunda sıcak bir şekilde karşıladı. Bu kamuoyu önündeki gösteri, Gazze'den İran'a kadar çeşitli konularda iki liderin ortak tutumlarını ve Netanyahu'nun ülkesinde karşı karşıya olduğu hukuki ve siyasi zorlukları yansıtıyor. Görüşme, Trump'ın Gazze için hazırladığı 20 maddelik planın ikinci aşamasına geçiş dahil olmak üzere, iki liderin önemli konularda olası taktiksel farklılıkları hakkında haftalarca süren spekülasyonların ardından gerçekleşti.

Trump, Ortadoğu'da kapsamlı ve kalıcı bir barışın sağlanmasını en önemli önceliği olarak görmeye devam ederken, Venezuela ve Nijerya gibi uzak yerlerde askeri operasyonları yoğunlaştırsa da barışçı bir lider olarak tarihi bir miras bırakma konusunda büyük hedefleri var.

Ancak, Trump'ın ilk döneminden bu yana yaklaşımında eksik olan ve bölgede anlamlı ilerlemeyi engellemesi muhtemel olan önemli bir unsur var. O da Gazze, Batı Şeria ve Kudüs'te yaşayan milyonlarca Filistinlinin sesini duyurmak ve onları sürdürülebilir barışın kilit aktörleri olarak sürece dahil etmek için samimi bir çabanın sarf edilmesi. Bu hafta Trump ve Netanyahu'nun kamuoyu önünde sergiledikleri uyum, tanıdık bir gerçeği, yani ABD politikasının, Filistinlileri, Trump'ın Ortadoğu yaklaşımında en önemli öncelik olmaya devam eden ABD-İsrail stratejik ilişkisine bağlı ikincil bir ayrıntı olarak görmeye devam ettiğini yeniden teyit etti.

Bu durum, Trump'ın ilk döneminde büyük ölçüde geçerliydi. Görevdeki ilk yılında Filistin Yönetimi liderleriyle bazı dostane jestler ve sıcak ilişkiler kurduktan sonra, Trump Filistinlilere yönelik maksimum baskı ve izolasyon politikasına geçti. Washington’daki Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) diplomatik ofisini kapattı ve 2018 yılında ABD’nin Filistinlilere yönelik yardımlarını kesti.

Trump'ın ilk başkanlığı sırasındaki yönetimi, 2020'nin başlarında, Filistinlilerin sınırlı katkılarıyla hazırlanan ve liderleri tarafından eleştirilen ‘Barış için Refah’ planını yayınladı.

Trump, ilk döneminde Filistin meselesine gerçek bir öncelik vermeden İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn ve Fas arasında normalleşme anlaşmalarının imzalanmasını sağladı.

Ancak, İsrail ile Suudi Arabistan arasında normalleşme anlaşması ve Ortadoğu'da daha geniş bir barış arayışında olduğu için bu formülü tekrarlayabilmesi olası görünmüyor. İsrail ile Hamas arasında Gazze'de iki yılı aşkın bir süre devam eden yıkıcı savaş, İsrail'in davranışları ve geçtiğimiz yıl Ortadoğu’da gerçekleştirdiği askeri saldırılarla ilgili artan belirsizlik, Suudi Arabistan gibi önemli Arap ülkelerinin İsrail ile daha yakın ilişkiler kurma konusunda daha temkinli ve çekingen davranmasına neden oldu.

Trump'ın ikinci döneminin başlarında ateşkes ve rehinelerin serbest bırakılmasına ilişkin bir anlaşma imzalandı, ancak bu anlaşma sadece birkaç hafta sürdü ve İsrail anlaşmayı feshederek askeri operasyonlarına yeniden başladı, Gazze'ye daha katı bir abluka uyguladı. Bu durum, o dönemin ilkbahar, yaz ve sonbahar aylarında milyonlarca Filistinlinin insani durumunu daha da kötüleştirdi. Trump yönetimi geçtiğimiz ekim ayında, Gazze'deki Filistinlileri kimin yöneteceği ve planın Hamas'ı silahsızlandırma hedefinin nasıl uygulanacağı gibi önemli konularda kasıtlı ve istisnai olarak belirsiz kalan 20 maddelik bir planın parçası olarak ikinci bir ateşkes anlaşması imzaladı.

Trump, bu hafta Netanyahu ile yaptığı görüşmede, İsrail'in Gazze'de yaptığı hiçbir şeyden endişe duymadığını belirterek, İsrail'in Gazze anlaşması kapsamındaki yükümlülüklerini ‘yüzde yüz’ yerine getirdiğini vurguladı. Ancak, devam eden askeri saldırılar ve İsrail'in Gazze Şeridi'ne insani yardım ulaştırılmasını kısıtlaması gibi aksini gösteren kanıtlar var. Trump, Hamas'a silahsızlanmayı reddetmeye devam ederse ‘ağır bir bedel ödeyeceği’ tehdidinde bulundu ve Gazze için öngörülen uluslararası istikrar gücüne katılabilecek bir dizi ülkenin hareketin silahsızlandırılmasında rol oynayabileceğini söyledi. Ancak bu, içerdiği riskler nedeniyle olası görünmüyor.

asdefrgt
Gazze'nin kuzeyindeki Cibaliye Mülteci Kampı’nda savaşın tahrip ettiği bir mahallenin ortasında kurulan geçici pazarda toplanan Filistinlilerin görüldüğü havadan çekilen bir fotoğrafta (AFP)

Ancak, Trump’ın Ortadoğu denkleminde eksik olan en önemli unsur Filistinliler olmaya devam ediyor. 20 maddelik barış planı, Trump'ın başkanlık edeceği uluslararası bir barış konseyinin kurulmasını öngörüyor. Bu konseyde, Gazze sakinleri için kamu hizmetlerini ve belediyeleri yönetmekle görevlendirilecek, henüz isimleri açıklanmayan Filistinli teknokratlardan oluşan geçici bir geçiş dönemi yönetim komitesinde yer alacak Filistinliler için koltuklar ayrılmış durumda. Trump'ın 2026'nın başlarında bu önemli noktalarda genel ifadelerden somut adımlara geçmeyi planladığı söyleniyor, ancak önerilen yönetim düzenlemelerinin Filistin Yönetimi'ne bu çabalarda anlamlı bir rol vereceğine dair çok az kanıt var. Bunun nedeni ise şu anki İsrail hükümetinin buna kısmen de olsa karşı çıkıyor olması. Trump'ın planındaki en zayıf halka bu. Trump’ın Ortadoğu'ya yaklaşımının kronik bir özelliği de Filistinlileri çözümün ortakları statüsüne yükseltmeyen ve kendi işlerini yönetme konusunda daha güçlü bir ses vermeyecek sınırlı adımlarla yetinmek.

Dahası, Trump'ın Filistinlilerle ilişkileri kötüleştirme yönündeki genel yaklaşımı, sürdürülebilir yönetişim veya uygulanabilir hukuk ve düzen için iyiye işaret değil. Bu yaz, Trump yönetimi, Filistin Yönetimi'nin üst düzey yetkilileri ve eğitim veya tıbbi tedavi için ABD'yi ziyaret etmeyi planlayan sıradan Filistinliler de dahil olmak üzere, tüm Filistin pasaportu sahiplerinin ABD'ye seyahat etmesini yasakladı. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre daha yakın zamanda, Trump yönetimi Filistinlileri, Suriyeliler ve birkaç Afrika ülkesinin vatandaşlarını da kapsayan daha geniş bir vize yasağına dahil etti. Bunun yanında, Başkan Yardımcısı J.D. Vance başta olmak üzere Trump yönetiminin üst düzey yetkilileri, 2024 yılında henüz başkanlık için adayken Trump'ın söylediği sözleri tekrarlayarak, ‘Filistinli’ kelimesini iç politikadaki rakiplerine karşı siyasi bir hakaret olarak kullanıyor. Bu durum, saygı görmeyi ve Trump'ın yaklaşımında Ortadoğu'nun geleceğinin bir parçası olmasını isteyen Filistinliler için umut verici bir tablo çizmiyor.

Daha etkili bir yol

Trump yönetimi Ortadoğu'da anlamlı ve kalıcı bir ilerleme görmek istiyorsa, Filistin cephesinde rotasını düzeltmeli. Temel konularda sıklıkla bölünmüş olan önemli Arap devletleri, Filistin davasını ilerletme ve iki devletli çözüme giden yolu destekleme konusunda şimdi her zamankinden daha birleşik görünüyor. Buna, Trump'ın Gazze'nin yeniden inşası için önemli miktarda finansman ve diğer kaynaklar sağlamasını ve bölgesel entegrasyon için daha geniş çaplı çabaları desteklemesini beklediği Arap Körfez ülkeleri de dahil.

Trump, öngörülemez olmasıyla gurur duyuyor ve zaman zaman Filistin meselesinde mevcut İsrail hükümetini tedirgin eden adımlar atıyor. Öyle ki bu yılın sonbaharında, İsrail'in Batı Şeria'yı ilhak etme girişimlerine karşı sert bir uyarıda bulundu. Bu hafta, Trump ve üst düzey danışmanlarının Netanyahu'ya, hükümetinin Batı Şeria'da istikrarı bozan politikası konusunda uyarıda bulundukları bildirildi.

Ancak, Filistinlilerle daha güçlü bir iş birliği yapılmadıkça, bölgede barışın sağlanması için onların sesini duyurmaya yönelik çabalar ve mevcut İsrail hükümetinin yaklaşımından önemli ölçüde farklı yaklaşımlara sahip Ortadoğu'daki ortaklarla koordineli bir şekilde yürütülen çabalar olmadıkça, sürdürülebilir barışa doğru ilerlenemez. Bu olmadan, Trump'ın 20 maddelik planını ikinci aşamaya taşımaya yönelik çabalarının bölgede kalıcı bir barış sağlaması olası görünmüyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.

“Trump'ın ilk döneminden bu yana yaklaşımında eksik olan Gazze, Batı Şeria ve Kudüs'te yaşayan milyonlarca Filistinlinin sesini duyurmak ve onları sürdürülebilir barışın kilit aktörleri olarak sürece dahil etmek için samimi bir çabanın sarf edilmesi.”



Washington, İran’a tüm bombaların anası ile saldırmayı değerlendiriyor

ABD’nin Florida eyaletindeki Eglin Hava Üssü’nde bulunan tüm bombaların anasının tarihsiz fotoğrafı (Reuters)
ABD’nin Florida eyaletindeki Eglin Hava Üssü’nde bulunan tüm bombaların anasının tarihsiz fotoğrafı (Reuters)
TT

Washington, İran’a tüm bombaların anası ile saldırmayı değerlendiriyor

ABD’nin Florida eyaletindeki Eglin Hava Üssü’nde bulunan tüm bombaların anasının tarihsiz fotoğrafı (Reuters)
ABD’nin Florida eyaletindeki Eglin Hava Üssü’nde bulunan tüm bombaların anasının tarihsiz fotoğrafı (Reuters)

ABD’nin, Başkan Donald Trump’ın savaşta yeni bir tırmanış başlatmaya karar vermesi halinde İran’ı elindeki en güçlü nükleer olmayan bombayla vurmayı değerlendirdiği bildirildi. Şarku’l Avsat’ın CNN’den aktardığı habere göre Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan savaşın çıkmaza girmesi üzerine Washington yeni askeri seçenekleri masaya yatırıyor.

CNN’e konuşan bilgi sahibi kaynaklar, ABD ordusunun tüm bombaların anası olarak bilinen GBU-43/B tipi bombanın İran’ın enerji altyapısını ve nükleer tesislerini hedef almak için olası kullanımını değerlendirdiğini aktardı.

Donald Trump, geçen hafta 3 Kasım’da yapılması planlanan ara seçimlerden önce İran’a saldırı düzenlenmesi ihtimalini dışlamış ve Tahran’la verimli görüşmeler yürütüldüğünü söylemişti.

Bu açıklama, İran’a karşı yürütülen savaşın ve bunun emtia ile akaryakıt fiyatları üzerindeki etkilerinin Trump’ın kamuoyu desteğini düşürdüğü bir dönemde geldi. ABD Başkanı’nın seçimlere kısa süre kala anketlerde gerilemesi dikkat çekiyor.

ABD ve İsrail, saldırıların amacının İran’ın nükleer silah edinmesini engellemek olduğunu savunuyor. Tahran ise nükleer silah geliştirdiği iddiasını reddederek barışçıl nükleer program yürütme hakkını vurguluyor.

Washington ile Tahran, Pakistan’ın arabuluculuğunda geçen haziranda bir mutabakat zaptı imzalamıştı. Ancak İran’ın temmuzda Hürmüz Boğazı’ndaki gemilere yönelik saldırılarını yeniden başlatması ve ABD’nin İran’a askeri saldırılarla karşılık vermesinin ardından mutabakat çöktü. O tarihten bu yana müzakerelerde ilerleme sağlanamıyor.

Buna rağmen çok sayıda medya kuruluşu, Beyaz Saray’ın Pentagon’dan seçimler öncesinde İran’daki hedeflere yönelik saldırı seçenekleri hazırlamasını istediğini bildirdi.

CNN’e konuşan kaynaklardan biri, Trump’ın askeri planlamanın geniş çaplı enerji altyapısının hedef alınmasını ve tüm bombaların anası olarak bilinen mühimmatın kullanılma ihtimalini de kapsaması yönünde talimat verdiğini söyledi.

Ancak bazı yetkililer, söz konusu bombanın ne ölçüde etkili olabileceği konusunda şüphelerini dile getiriyor. Özellikle İran’ın yer altındaki nükleer tesislerini imha etme kapasitesi tartışma konusu.

Planlara ilişkin bilgi sahibi bir kaynak, CNN’e yaptığı açıklamada, bombanın geniş alanları tahrip etmede etkili olduğunu ancak bunun ötesinde bir kapasite sunmadığını belirtti. Kaynak, mühimmatın tahkim edilmiş hedefleri delmek üzere tasarlanmadığına dikkat çekti.

Bu tür bombaların kullanılması, siviller arasında can kaybı yaşanması riskini de beraberinde getiriyor.

ABD ordusu, Trump’ın ilk başkanlık döneminde, 2017’de tüm bombaların anasını ilk kez kullanarak Afganistan’da terör örgütü DEAŞ’a ait sığınakları ve tünelleri hedef almıştı. Saldırıda 90’dan fazla örgüt mensubu öldürülmüştü.


Trump, Fort Hood saldırganının idamının canlı yayımlanmasından vazgeçti

ABD Başkanı Donald Trump, 15 Ekim 2026'da Beyaz Saray'ın Güney Bahçesi'ne gelişinin ardından (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, 15 Ekim 2026'da Beyaz Saray'ın Güney Bahçesi'ne gelişinin ardından (AFP)
TT

Trump, Fort Hood saldırganının idamının canlı yayımlanmasından vazgeçti

ABD Başkanı Donald Trump, 15 Ekim 2026'da Beyaz Saray'ın Güney Bahçesi'ne gelişinin ardından (AFP)
ABD Başkanı Donald Trump, 15 Ekim 2026'da Beyaz Saray'ın Güney Bahçesi'ne gelişinin ardından (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump, Fort Hood askeri üssüne düzenlenen saldırının faili Nidal Malik Hasan’ın kurşuna dizilerek idam edilmesinin canlı yayımlanmayacağını açıkladı. Trump’ın kararı, idamın canlı yayınlanacağının duyurulmasının hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar arasında tepki çekmesinin ve Başkan Yardımcısı JD Vance’in infazı izlemeyeceğini söylemesinin ardından geldi.

Trump, perşembe günü sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, idamın kamuoyuna açık şekilde yayımlanmasının “dünyaya güçlü bir caydırıcılık mesajı verebileceğini ve Amerika’nın Hasan gibilerinden, teröristlerden ve aşağılık kişilerden nasıl hesap sorduğunu gösterebileceğini” belirtti. Ancak Trump, “Çok sayıda iyi niyetli ve düzgün insan, onun ölümünü ister canlı yayında ister başka bir görsel yolla olsun, izlememeyi tercih ediyor” ifadelerini kullandı.

Savunma Bakanlığı, Hasan’ın idamının gelecek 3 Aralık’ta gerçekleştirileceğini açıklamıştı. Trump, kurbanların yakın aile üyelerinin istemeleri halinde infazı bizzat izleyebileceklerini de belirtti.

Savunma Bakanı Pete Hegseth’in bu ayın başında Hasan’ın idamının kamuya açık şekilde gerçekleştirileceğini duyurması, ardından Pentagon’un infazın canlı yayımlanacağını açıklaması, Cumhuriyetçiler ve Demokratlar arasında geniş çaplı eleştirilere yol açmıştı. Çok sayıda isim, idam görüntülerinin aşırılığı ve radikalleşmeyi körüklemek amacıyla kullanılabileceği uyarısında bulunmuştu.

Başkan Yardımcısı JD Vance’e bu ayın başında kamuya açık bir infazın Hristiyan inancıyla ne ölçüde bağdaştığı sorulmuştu. Vance, “Bunun gerçekten gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bilmiyorum” yanıtını vermişti.

fvgbhj
Nidal Hasan, 29 Haziran 2012 (Reuters)

Vance, infaz yöntemine ilişkin tartışmalardan bağımsız olarak, “İnsanların bu adamın çok sayıda masum insanı vahşice öldürdüğünü unutmamasını umuyorum” demişti. Associated Press’in aktardığına göre Vance, sözlerini şöyle sürdürmüştü: “Bununla birlikte, infaz sonunda canlı yayımlanırsa ben izlemeyeceğim.”

ABD ordusunda binbaşı rütbesiyle görev yapan psikiyatrist Nidal Malik Hasan, 5 Kasım 2009’da Fort Hood askeri üssündeki bir sağlık binasına girmişti. O sırada askerler, yurt dışındaki görevlere gönderilmeden önce aşı olmak ve gerekli sağlık onaylarını almak için uzun kuyruklarda bekliyordu.

Hasan, lazer nişangâhıyla donatılmış bir tabancayla ateş açmış, otoparka doğru kaçmaya çalışan askerleri arkalarından vurmuştu.

Hasan, saldırıyı Afganistan’a giderek kendi dininden Müslümanları öldürmelerini önlemek amacıyla gerçekleştirdiğini söylemişti. Ancak 2013’teki yargılaması sırasında askeri mahkeme, bu gerekçeyi savunmasında kullanmasına izin vermemişti.

Bir kolluk görevlisinin sırtından vurması sonucu vücudunun alt kısmı felç olan Hasan, bugün tekerlekli sandalye kullanıyor. Şarku’l Avsat’ın Associated Press’ten aktardığı habere göre Hasan, idam cezasının infazını uzun süre erteletmek için hukuki yollara başvurabilir. Ancak yargılama sırasındaki tutumu, böyle bir erteleme istemeyebileceğine işaret ediyor.


Hürmüz’de gerilim tırmanıyor: Gemilerin geçişine yönelik kısıtlamalar sıkılaşıyor

Hürmüz Boğazı’nda, Umman’ın Müsendem kıyısından görülen demirlemiş gemiler (Reuters)
Hürmüz Boğazı’nda, Umman’ın Müsendem kıyısından görülen demirlemiş gemiler (Reuters)
TT

Hürmüz’de gerilim tırmanıyor: Gemilerin geçişine yönelik kısıtlamalar sıkılaşıyor

Hürmüz Boğazı’nda, Umman’ın Müsendem kıyısından görülen demirlemiş gemiler (Reuters)
Hürmüz Boğazı’nda, Umman’ın Müsendem kıyısından görülen demirlemiş gemiler (Reuters)

ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşın etkileri, Washington ile Tahran arasında denizde karşılıklı adımların atıldığı ve gemi geçişlerine yönelik kısıtlamaların sıkılaştırıldığı bir dönemde Körfez ve Umman Körfezi’ndeki deniz trafiğine de yayılıyor.

ABD ordusu İran’la bağlantılı bir gemiyi imha ettiğini açıklarken Tahran, yasaklı bir bölgeden geçmeye çalışan petrol tankerinde yangın çıktığını bildirdi. İranlı bir askeri yetkili de Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için silahlı kuvvetlerle koordinasyon sağlanması gerektiğini vurguladı.

Krizin etkileri askeri çatışmayla sınırlı kalmıyor. Deniz taşımacılığındaki aksamalar tarımsal ürünleri tehdit ederken küresel gıda fiyatlarında artış riskini de yükseltiyor.

İran’la bağlantılı gemi imha edildi

Bölgedeki askeri operasyonları yürüten ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), geçen hafta Umman Körfezi’nde keşif görevi yapan İran’la bağlantılı bir geminin ABD güçleri tarafından vurularak imha edildiğini açıkladı. CENTCOM’un X platformundaki açıklamasına göre gemi, ABD donanmasına ait gemileri hedef almıştı. Açıklamada, saldırıdan önce gemi mürettebatının güvenli bir yere tahliye edildiği belirtildi.

cdfvghj
İran Deniz Kuvvetleri, Hürmüz Boğazı’nın doğusunda bir petrol tankerinde yangın çıktığını duyurdu (Fars)

Açıklama, 28 Şubat’ta savaşın başlamasından bu yana ABD ile İran arasında denizde tırmanan gerilimin ortasında geldi. Savaş öncesinde Körfez’i Umman Körfezi’ne bağlayan Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiği büyük ölçüde kesintisiz sürüyordu.

Ancak İran’ın tehditleri ve saldırıları, bu stratejik geçitte deniz trafiğinin neredeyse durmasına yol açtı. ABD güçleri de iki ülke arasında tırmanan çatışmalar kapsamında İran’a ait sivil gemilere yönelik tekrarlanan saldırılar düzenledi.

Petrol tankerinde yangın

İran ordusu ise perşembe günü, yasaklı bir bölgeden geçmeye çalışan bir petrol tankerinde Umman Körfezi’nde yangın çıktığını duyurdu. Haberi İran devlet televizyonu aktardı.

Televizyonun askeri bir açıklamaya dayandırdığı habere göre, deniz kuvvetlerine bağlı gözetleme ekipleri, olayın duyurulmasından birkaç saat önce alev alan ve kuralları ihlal ettiği belirtilen bir petrol tankerini tespit etti.

Açıklamada, tankerin takip sistemlerini kapattığı ve yasaklı bölgeden geçmeye çalıştığı belirtildi. Yangının nedeni veya gemide meydana gelen hasarın boyutu hakkında ise ayrıntı paylaşılmadı.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı olayla ilgili henüz bir açıklama yapmadı.

Olay, Tahran’ın bölgedeki gemi trafiği üzerindeki denetimini sıkılaştırmaya yönelik adımları nedeniyle önem taşıyor. İran, geçen eylül ayında Hürmüz Boğazı yakınlarında Umman Körfezi’nin bir bölümünü de kapsayan yasaklı bir bölge oluşturduğunu açıklamıştı.

İran Devrim Muhafızları Ordusu’na bağlı deniz kuvvetleri de boğazdan geçiş sırasında seyir sistemlerini devre dışı bırakan her geminin “düşman” kabul edileceği ve bu gemilere karşı sert önlemler alınacağı uyarısında bulunmuştu.

dfvgh
Mesud Pezeşkiyan

Güvenlik verileri, savaşın başlamasından bu yana Hürmüz Boğazı’nda gemileri hedef alan saldırılarda belirgin bir artış yaşandığını gösteriyor. Bu durum, küresel enerji taşımacılığının en önemli güzergâhlarından birinde deniz ticaretini tehdit eden risklerin büyüdüğüne işaret ediyor.

Tahran: Hürmüz’den geçiş için koordinasyon şart

İran’ın sert tutumunu yineleyen İran ordusunun koordinasyondan sorumlu komutan yardımcısı Tuğamiral Habibullah Seyyari, perşembe günü yaptığı açıklamada Hürmüz Boğazı’nın kapalı olduğunu ve buradan geçiş yapmak isteyen tüm gemilerin İran silahlı kuvvetleriyle koordinasyon sağlaması gerektiğini söyledi.

Şarku’l Avsat’ın İran’ın resmî haber ajansı IRNA’dan aktardığına göre Seyyari, silahlı kuvvetlerin bölgede yüzde 100 kontrol ve gözetim sağladığını belirtti. Seyyari, Devrim Muhafızları’na bağlı deniz kuvvetlerinin boğazın batısında güçlü bir varlık gösterdiğini, İran ordusunun ise boğazın doğusunda ve Umman Denizi’nin kuzeyine kadar uzanan bölgede konuşlandığını ifade etti.

Koordinasyon sağlanmadan geçiş yapılmasının gemileri, ayrıntıları zaman içinde haberlerde ortaya çıkan önlemlerle karşı karşıya bırakacağını söyleyen Seyyari, ABD’de ve diğer ülkelerde akaryakıt fiyatlarının yükselmesini boğazdan petrol akışının aksamasına örnek gösterdi.

Bu açıklamalar, ABD’nin Tahran’ın savaşın başlamasından bu yana fiilen kapattığı Hürmüz Boğazı’na karşılık İran limanlarına deniz ablukası uyguladığı bir dönemde geldi.

Pezeşkiyan ablukanın ağırlığını kabul etti

Siyasi cephede ise İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, ABD’yi İranlılar üzerindeki ekonomik baskıyı artırarak halkın öfkesini körüklemeye ve ülke içinde protestoları tetiklemeye çalışmakla suçladı. Pezeşkiyan, ülkesinin 1979 Devrimi’nden bu yana en ağır abluka ve savaş koşullarıyla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Devrimden sonraki onlarca yıl boyunca İran’ın benzer düzeyde bir abluka, savaş ve zorluk yaşamadığını belirten Pezeşkiyan, Washington’ın siyasi hedeflerine ulaşmak amacıyla vatandaşların hayatını zorlaştırarak onları protestolara yöneltmeye çalıştığını öne sürdü.

Tahran, ABD ve İsrail’i ülke içindeki huzursuzluğu körüklemeye çalışmakla defalarca suçladı.

İran Cumhurbaşkanı’nın açıklamaları, ekonomik baskının giderek arttığı ve ülkede geçen yıl aralık ayının sonlarında hayat pahalılığı nedeniyle başlayan protestoların daha sonra hükûmet karşıtı bir harekete dönüştüğü bir dönemde geldi.