Monroe Doktrini ile Donroe Doktrini arasında Latin Amerika'yı nasıl bir gelecek bekliyor?

Monroe Doktrini, ABD’nin 5. Başkanı James Monroe tarafından Batı Yarımküre'deki dış politikanın temel taşı olarak onaylandı.

Gözaltına alınan Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, ABD'deki Daniel Patrick Manhattan Federal Mahkemesi'ne götürülürken (Reuters)
Gözaltına alınan Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, ABD'deki Daniel Patrick Manhattan Federal Mahkemesi'ne götürülürken (Reuters)
TT

Monroe Doktrini ile Donroe Doktrini arasında Latin Amerika'yı nasıl bir gelecek bekliyor?

Gözaltına alınan Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, ABD'deki Daniel Patrick Manhattan Federal Mahkemesi'ne götürülürken (Reuters)
Gözaltına alınan Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, ABD'deki Daniel Patrick Manhattan Federal Mahkemesi'ne götürülürken (Reuters)

Ahmed Abdulhakim

ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores’in ele geçirildiğini açıklarken, ABD'nin tüm Latin Amerika kıtası üzerinde tartışmasız nüfuzunu yeniden kazanması gerektiğini söyleyerek bu hamleyi savundu. Washington'ın ‘Monroe Doktrini'ni artık unutmayacağını’ söyleyen Trump, Batı Yarımküre'yi özel bir hayati alan ve yabancı güçlerin giremeyeceği bir Amerikan nüfuz alanı olarak gören tarihi doktrine doğrudan atıfta bulundu.

Trump'ın ‘Monroe İlkesi’ veya Amerikan siyasi jargonunda bilinen adıyla ‘Monroe Doktrini’ hakkındaki konuşması, 19. yüzyılda ABD’nin 5. Başkanı James Monroe’ya (1817-1825) dayanıyor. Trump, Maduro'nun tutuklanmasını bu doktrinle ilişkilendirerek, bunun ‘Batı Yarımküre'de Amerikan hegemonyasının gelecekte sorgulanmayacağını kanıtladığını’ söyledi. Trump, “Monroe Doktrini çok önemli, ancak biz bunun da çok ötesine geçtik” şeklindeki gururlu ifadelerle doktrinin adını, kendi adının ilk üç harfi ‘Don’ ile uzak atası Monroe'nun adının son kısmı ‘roe’yu birleştiren ‘Donroe’ olarak değiştirdi. Yaklaşık bir ay önce yönetimi tarafından yayınlanan bir belgeye atıfta bulunan Trump, milliyetçi yönelimler doğrultusunda ABD’nin ‘ulusal güvenlik stratejisini’ yeniden çizdi.

Monroe Doktrini’ne ‘Trump değişikliği’ olarak tanımlanan yeni ‘ulusal güvenlik stratejisi’ ile karşı karşıya kalan Washington, Latin Amerika'daki kaynaklara ve stratejik konumlara erişim sağlayarak bölge ülkelerinin ‘istikrarlı ve yeterince iyi yönetilmesini’ sağlamaya çalışıyor. Trump’ın ifadesiyle, Washington'ın Venezuela rejimini devirme sürecini uygulaması ve Kolombiya, Meksika, Küba ve diğerleri gibi ülkelerin politikalarını değiştirmezlerse müdahale tehdidinde bulunması, Trump yönetiminin Latin Amerika'da doğrudan angajmanı yeniden tesis etme kararlılığını yansıtıyor. Peki, Monroe Doktrini hakkında ne biliyoruz? Bu doktrinin ABD’nin Batı Yarımküre ülkeleriyle olan genel ilişkilerinde uygulanma senaryoları ve bunun uluslararası ve küresel ilişkiler üzerindeki sonuçları neler?

Monroe Doktrini: Kuruluş ve Bağlam

19. yüzyılın ilk çeyreğinde, Latin Amerika cumhuriyetlerinde bir bağımsızlık dalgası vardı ve bu ülkeler İspanya ve Portekiz sömürge yönetimlerinden kurtuldular. Washington, 1823 yılına kadar Arjantin, Şili, Kolombiya, Meksika ve Peru olmak üzere beş yeni cumhuriyeti tanıdı. Ancak bu ülkeler, özellikle İspanyol Krallığı’nın gücünü yeniden kazanması ve Rusya, Prusya ve Avusturya ile o dönemde ‘Kutsal İttifak’ olarak bilinen ittifaka katılmasıyla, Avrupa sömürge yönetimine geri dönme riski altında kalmaya devam etti.

Yeniden sömürgecilik tehdidi ve ABD'nin, Rusya'nın Kuzey Amerika'nın kuzeybatı kıyılarındaki yayılmacı emelleri ile Oregon Bölgesi'ne (kuzeybatıda bulunan bir ABD eyaleti) yönelik iddialarından duyduğu endişeler. Bu durum, Rus Çarı I. Alexander'ın kuzeybatı Atlantik bölgelerini (özellikle Alaska) egemenliği altına almayı başarması ve 1821'de yabancı gemilerin bu kıyılara yaklaşmasını engellemesinden sonra özellikle geçerliydi. 1821'de yabancı gemilerin bu kıyıya yaklaşmasını engelledi. Washington, Kuzey Amerika'nın Pasifik kıyılarını kontrol etme konusundaki sömürgeci çıkarlarını ve emellerini yeniden gözden geçirmeye başladı.

Bu koşullar çerçevesinde Encyclopaedia Britannica'ya göre Büyük Britanya (o dönemin süper gücü) ABD’nin endişelerini paylaşıyordu ve dönemin Dışişleri Bakanı George Canning, Latin Amerika'nın gelecekte kolonileştirilmesini yasaklayan ortak bir ABD-Büyük Britanya deklarasyonu önerdi. Bu deklarasyon, Batı Yarımküre'de Kutsal İttifak’ın olası herhangi bir müdahalesini reddediyordu. Ancak, dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Quincy Adams buna itiraz etti ve ABD'nin 5. Başkanı James Monroe'ya, ABD'nin bağımsızlığını ilan etmek ve bölgesel gücünü göstermek için tek taraflı bir deklarasyon yayınlanması önerisinde bulundu. Adams, ABD’nin Büyük Britanya’ya bağlı bir devlet olmadığını göstermesi gerektiğini, ortak bir bildirinin Washington'ın gelecekteki genişleme şansını azaltabileceğini ve Londra'nın kendi imparatorluk hırsları olabileceğini belirtti.

Bu koşullar çerçevesinde 2 Aralık 1823'te ABD Başkanı James Monroe, Kongre'ye sunduğu yedinci yıllık mesajında, kıta güçlerinin Latin Amerika'daki İspanya'nın eski kolonilerini bağımsızlıklarını kazandıktan sonra geri almaya çalışabilecekleri yönündeki ABD'nin artan endişesini yansıtan bir bildiri hazırladı. Bu bildiri, daha sonra ‘Monroe Doktrini’ olarak bilinen ve yıllar ve on yıllar boyunca Güney Amerika'nın ABD’nin arka bahçesi olduğu ve hiçbir dış küresel gücün, ne olursa olsun, Amerikan ulusal güvenliği için stratejik öneme sahip bu bölgede yer edinmesine izin verilmemesi gerektiği görüşüne dayanan, ABD'nin Güney Amerika ülkelerine yönelik dış politika doktrini haline gelen ilkeler barındırıyordu.

swdfrgt
Meksika Cumhurbaşkanı Claudia Sheinbaum (AFP)

O dönemde Ohio eyaletinin Urbana kentinde yayınlanan bir yerel gazetede yer alan açıklamada, ABD Başkanı’nın, Amerika kıtasının güney yarısında Avrupa'nın varlığını reddeden, açık sözlü bir açıklaması yer alıyordu. Ayrıca ABD'nin ‘Eski Dünya’nın işlerine karışmayacağı, buna karşın Avrupa'nın ABD'nin komşularına yönelik herhangi bir saldırısını ABD'ye yönelik bir saldırı olarak kabul edeceği belirtilen bir taahhüt vardı.

Monroe Doktrini ilk açıklandığında, “ABD’nin Avrupa güçlerinin iç işlerine veya aralarında çıkan savaşlara müdahale etmemesi ve ABD’nin o dönemde Batı Yarımküre'de var olan Avrupa kolonilerini tanıması ve bunlara müdahale etmemesi’ dahil olmak üzere dört ana ilkeyi içeriyordu.

Batı güçlerinin gelecekte Batı Yarımküre'de yeni bölgeler kolonileştirme hakkına sahip olmadığını ve bir Avrupa ülkesinin Batı Yarımküre'deki herhangi bir ülkeyi kontrol etme veya baskı altına alma girişiminin ABD’ye karşı düşmanca bir eylem olarak kabul edileceğini vurgulayan Monroe, ‘Eski Dünya’ ile ‘Yeni Dünya’nın farklı sistemlere sahip olduğunu ve ayrı alanlar olarak kalmaları gerektiğini belirtti.

Çok sayıda Amerikan işleri uzmanı ve araştırmacısına göre Monroe Doktrini, açıklanmasından sonra ABD'nin, güney komşularına yönelik dış politikasının ‘temel taşı’ olarak kalmış olsa da Monroe'nun bazı halefleri tarafından eklemeler yapılarak güncellendi. İlk ekleme, James K. Polk'un başkanlığı döneminde (1845-1849) yapıldı. Başkan Polk, Avrupa ülkelerinin ABD'nin olası genişlemesine müdahale etmemesi gerektiğini belirten bir madde ekledi.

ABD Başkanı Theodore Roosevelt (1901–1909) 1904 yılında, Latin Amerika ülkelerinden borçlarını tahsil etmek için askeri müdahale tehdidinde bulunan Avrupalı alacaklı ülkelere karşı müdahale etme hakkından bahsetti ve daha sonra tutumunu sertleştirdi. Aynı yıl Kongre'ye gönderdiği mektubunda, ‘nihayetinde Batı Yarımküre'de medeni bir ulusun müdahalesini gerektirebilecek tekrarlanan yanlış uygulamalar’ olarak nitelendirdiği durumdan bahsetti. Roosevelt, “ABD’nin Monroe Doktrini'ne bağlılığı, bu tür uygulamaların açıkça görüldüğü durumlarda, isteksiz de olsa uluslararası polis rolünü üstlenmesini gerektirebilir” diye belirtti. Bu sözler, o dönemde ‘Roosevelt Corollary’ (Roosevelt Koroları) ve ‘Büyük Sopa’ olarak bilinen politika çerçevesinde, askeri güce sahip olmak ve Amerikan hegemonyasını uygulamak için bu gücü kullanmaya hazır olmak anlamına geliyordu ve Roosevelt'in Nikaragua, Dominik Cumhuriyeti, Haiti ve Küba dahil olmak üzere Orta Amerika ve Karayipler'deki ülkelere Amerikan askeri müdahalesini meşrulaştırmak için izlediği politikaya hızla yansıdı.

Encyclopaedia Britannica'ya göre ABD, 1930'lardan bu yana, Latin Amerika'ya yönelik dış politikasını bu bölgedeki ülkeler ve Amerikan Devletleri Örgütü (OAS) ile istişare içinde oluşturmaya çalıştı. Başkan Theodore Roosevelt'in bazı halefleri, Monroe Doktrini'ni daha az katı bir şekilde yorumlamaya çalıştılar. Bunlar arasında, büyük sopa diplomasisini iyi komşuluk diplomasisiyle değiştiren Başkan Franklin Roosevelt (1933-1945) de bulunuyor. Bununla birlikte, birçok uzmana göre ABD, güney komşularının iç işlerine müdahalesini meşrulaştırmak için Monroe Doktrini'ni kullanmaya devam etti.

dfe
Daniel Patrick Moynihan Federal Adliye Sarayı önünde devrik Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'yu destekleyen pankartlar taşıyan protestocular (AFP)

Roosevelt'ten sonra, ABD Başkanı John F. Kennedy (1961-1963) 1962'de Monroe Doktrini'ni yeniden uyguladı. Sovyetler Birliği Küba'da füze fırlatma rampaları inşa etmeye başladıktan sonra Küba'ya deniz ve hava ablukası uyguladı (ABD kıyılarından sadece 90 mil uzaklıkta), ABD'nin ulusal güvenliğine tehdit olarak gördüğü unsurları etkisiz hale getirmek için askeri güç kullanmaya hazır olduğunu gösterdi. Bu kriz, ‘Küba Füze Krizi’ adıyla biliniyor.

Öte yandan Cumhuriyetçi isimlerden Ronald Reagan, başkanlığı döneminde (1981–1989), 1985 yılında komünizmle mücadele politikasını açıklarken Monroe Doktrini'ni referans gösterdi. Her ne kadar buna ‘Reagan Doktrini’ adıyla kendi yorumunu eklemiş olsa da o dönem yaptığı konuşmaya göre bu doktrin ‘demokratik müttefikleri yanında durmak ve Afganistan'dan Nikaragua'ya kadar her kıtada Sovyet destekli saldırganlıklarla mücadele etmek için hayatlarını tehlikeye atanlara umudumuzu kaybetmemek’ anlamına geliyordu.

Washington, bu yaklaşım çerçevesinde Nikaragua'daki Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi (FSLN) sosyalist hükümetini devirmek amacıyla kontralar (karşı devrimciler) hareketini destekledi. Afgan mücahitlerine Sovyet işgalinden kurtulmaları için askeri yardım sağladı.

Washington, Soğuk Savaş'ın sona ermesi ve 1990'larda Sovyetler Birliği'nin çöküşünün ardından, 21. yüzyılın başlarında Latin Amerika'daki askeri müdahalelerini azalttı, ancak Barack Obama yönetiminin Dışişleri Bakanı John Kerry, 2013 yılında OAS'da yaptığı bir konuşmada, bölgedeki önemli etkisini koruduğunu belirtti. Kerry,  ABD politikasında önemli bir dönüşüm olarak değerlendirilen ‘Monroe Doktrini döneminin sona erdiğini’ ilan etti. Ancak bu açıklamanın etkisi Latin Amerika ülkeleri tarafından o dönemde önemsizleştirildi.

Monroe ve Donroe arasındaki Latin Amerika

Başkan Trump'ın görev süresi boyunca Latin Amerika'ya yönelik ABD politikasının temel direği olarak Monroe Doktrini’nin geri dönüşü yeni bir durum değildi, zira başkan ve yönetimi, Beyaz Saray'a dönüşüyle birlikte birinci ve ikinci dönemlerinde bunu yeniden teyit ettiler. Trump'ın küresel sahnede ABD'nin hakim ve kontrolcü konumunu pekiştirmek için ‘Monroe İlkesi’ veya ‘Monroe Doktrini’ olarak adlandırdığı ilkenin tamamlayıcısı olarak geçen ay ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi'ne dahil edilmesinin yanı sıra, Doktrinin ilkelerine bağlılık, Trump'ın ilk başkanlığı döneminde (2017-2021) de mevcuttu. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, 2018 yılında Meksika'ya yaptığı ziyaret sırasında doktrini överek, ‘bugün yazılmış gibi güncel’ olduğunu söyledi. Trump'ın ulusal güvenlik danışmanı John Bolton da Venezuela ve Küba'daki diktatörlükleri devirmekle tehdit ettiği bir konuşmasında, doktrinin ‘hayatta ve iyi durumda’ olduğunu ilan etti.

juıko
Trump, Venezuela'ya yapılan saldırının ardından Kolombiya'ya askeri müdahale tehdidinde bulundu (AFP)

Trump, 2019 yılında Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada, “Başkan Monroe'dan bu yana ülkemizin resmi politikası, bu yarımkürede yabancı müdahaleyi reddetmek olmuştur” dedi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre bu sözler Rusya ve Çin'e, ABD'nin kendi arka bahçesi olarak gördüğü bölgelere, özellikle de Trump'ın ‘diktacı troyka’ olarak nitelendirdiği Venezuela, Küba ve Nikaragua'ya müdahale etmemeleri konusunda bir uyarı olarak algılandı.

Trump yönetiminin Monroe Doktrini'ni kullanma yaklaşımını analiz eden Amerikan televizyonu NBC, Trump’ın Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu devirmek için askeri güç kullanması ve başka yerlerde de benzer operasyonlar yapacağına dair tehditlerinin, ‘Önce Amerika’ söyleminden dramatik bir sapma olduğunu yazdı. Bunun Trump’ın ikinci başkanlık döneminde daha müdahaleci bir dış politika izleyeceğini teyit ettiğini belirten kanal, ABD Başkanı’nın cumartesi günü yaptığı açıklamaların, birçok cephede askeri güç kullanma isteğini giderek artıran başkan için yeni bir dış politika doktrini çizdiğini kaydetti. Bu yaklaşım, geçtiğimiz ocak ayında yaptığı göreve başlama konuşmasında ‘barışçı’ olarak hatırlanmak istediğini söyleyen bir başkan için tehlikeli olabilir.

NBC, eski Savunma Bakanlığı yetkilisi ve Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi'nde kıdemli araştırmacı olan Seth Jones'un, Trump ve ulusal güvenlik ekibinin Venezuela'da bundan sonra olacaklardan sorumlu olacağını söylediğini aktardı. Jones, “Bu artık onların sorumluluğunda ve işler ters giderse, başka kimse suçlanamaz” diye ekledi. NBC, Trump'ın 2024 yılındaki seçim kampanyasında hükümetten ‘savaş çığırtkanlarını’ uzaklaştıracağına dair verdiği sözün aksine, dışarıdaki savaşlara karşı şüpheci yaklaşımını paylaşan J.D. Vance'i başkan yardımcısı adayı olarak seçtiğine dikkat çekti. Trump, 2016 yılındaki seçim kampanyasında Irak, Afganistan ve Libya'daki başarısız askeri müdahaleleri destekledikleri için Cumhuriyetçi meslektaşlarını ve eski başkanları eleştirmişti. “Mevcut ulus inşa ve rejim değişikliği stratejimiz kanıtlanmış ve mutlak bir başarısızlıktır” diyen Trump'ın ikinci döneminin ilk aylarındaki dış politikası ise bunun aksine işaret etti. Trump, Yemen, Suriye, Irak, Somali, İran ve şimdi de Maduro'yu yakalayıp uyuşturucu kaçakçılığıyla ilgili suçlamalarla yargılanması için ABD'ye getirmek amacıyla Venezuela'ya saldırı emri verdi.

Venezuela operasyonu konusunda ABD içindeki bölünmeye dikkat çeken NBC’ye göre çoğu Cumhuriyetçi temsilci, bu hamleyi açıkça desteklerken, Demokratlar ve bazı Cumhuriyetçi isimler, operasyonun yasal dayanağı ve ABD'nin Venezuela'da süresiz ve tehlikeli bir taahhüde girme olasılığı konusunda şüphelerini dile getirdi. Başkan Trump'ın hava saldırılarını denetleyen başkomutan ya da diplomatik anlaşmalar için çaba gösteren barış elçisi olarak, ekonomik iyileşme umuduyla oy veren seçmenlerin faturalarını ödemekte zorlanmaları nedeniyle onay oranlarının düşmesinden dolayı potansiyel bir siyasi risk oluşturduğunu belirttiler.

dfgthyju
Karakas'ta Donald Trump karşıtı bir duvar resminin önünden geçen kadınlar (AFP)

Trump’ın ateşli bir destekçisiyken eleştirmeni haline gelen Georgia eyaleti Cumhuriyetçi Temsilcisi Marjorie Taylor Greene, X'te şu sloganı savunanların ‘Make America Great Again’ (Amerika'yı Yeniden Büyük Yap/MAGA) sloganını destekleyenlerin, yurtdışındaki ‘sonsuz’ askeri maceralara karşı ‘tiksinti’ duyduklarını belirterek, “MAGA hareketinin birçok üyesi, bunu sona erdirmek için oy verdiklerini düşünüyordu, ama ne kadar yanılmışız” diye yazdı.

Aynı endişeler, İngiliz gazetesi The Guardian'da Simon Tisdall tarafından da dile getirildi. Tisdall, ABD'nin Venezuela'ya müdahalesinin, ABD Başkanı Donald Trump'ın dış politikasının niteliği ve uluslararası meşruiyet çerçevesi dışında güç kullanımının sınırları hakkında küresel tartışmayı yeniden alevlendirdiğini belirtti. Simon Tisdall, yaşananların münferit bir olay olmadığını, daha ziyade küresel istikrarı tehdit eden ve Latin Amerika'daki uluslararası düzeni ve istikrarı baltalayan tırmanan bir yaklaşımın yeni bir bölümü olduğunu vurguladı.

Tisdall'a göre, ABD'nin bu hamlesi ‘yasadışı ve haksız’ ve Trump döneminde benimsenen bir politika olarak kaosa dayalı yaklaşımı yansıtıyor. Tisdall, Venezuela'ya yönelik saldırının, ABD'nin İran'ı vurma tehditleriyle aynı zamana denk gelen ve Karakas'a aylarca süren askeri ve ekonomik baskıların ardından, daha geniş kapsamlı bir gerginlik bağlamında gerçekleştiğini belirtti.

Trump, Venezuela'ya karşı attığı adımı uyuşturucu kaçakçılığı ve yasadışı göçü hedef almak olarak gerekçelendirse de Tisdall, bunun gerçek nedenlerinin Maduro'ya karşı şahsi düşmanlığı ve Monroe Doktrini'ni yeniden canlandırma arzusu ile bağlantılı olduğuna inanıyor. Washington'ın Batı Yarımküre'de mutlak bir nüfuz kurma çabasının Latin Amerika ülkelerinin liderleri arasında paniğe yol açtığını söyleyen Tisdall, özellikle de Dışişleri Bakanı Marco Rubio gibi isimlerin Küba ve Panama gibi ülkelere karşı çatışmacı bir vizyonla ABD diplomasisini yönetmesi nedeniyle, bu liderlerin artık ülkelerinin Beyaz Saray'ın gündemindeki bir sonraki hedefler olacağından korktuklarını düşünüyor.

Trump'ın ‘barışçı’ imajının tamamen kaybolmuş olabileceğinin altını çizen Tisdall, çünkü günümüz dünyasının sadece bir ABD başkanının seçimi ile karşı karşıya olmadığını, aynı zamanda küresel istikrarı tehdit eden ego ve siyasi miras bırakma arzusuna dayalı bir strateji ile karşı karşıya olduğunu belirtti. ABD merkezli bazı raporlara göre Başkan Trump'ın Latin Amerika'ya ilişkin Monroe Doktrini'ni nasıl uygulayacağı, özellikle de kendisi ve yönetiminin üst düzey üyeleri diğer dünya liderlerine uyarı mesajları göndermesinden dolayı endişelere yol açıyor.

Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun cumartesi günü alıkonulmasının ayrıntılarını açıklamak için düzenlenen basın toplantısında Trump, Maduro'nun müttefiki olan Kolombiya Başkanı Gustavo Petro'yu ‘kokain üretmek’ ve bunu ABD’ye göndermekle suçlayarak, “O yüzden arkasını kollasa iyi olur” dedi.

Trump, Fox News’e daha önce verdiği bir röportajda, Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum'a ‘ülkeyi yöneten’ uyuşturucu kartelleriyle nasıl mücadele edileceğini öğrenmek konusunda sabırsızlandığını söylediğini belirtmişti. “Meksika bu konuda bir şeyler yapılmalı” diyen Trump, Küba'nın artık başarısız bir devlet olduğunu belirterek ayrıntılara girmeden “Küba, sonunda konuşacağımız bir konu olacak” ifadelerini kullandı. Basın toplantısında Trump’ın yanında duran ve daha açık sözlü olan Dışişleri Bakanı Marco Rubio Küba ile ilgili olarak, “Hükümette olsaydım, en azından biraz endişelenirdim. Herkesle konuşur ve görüşürüz ama bizimle oyun oynamayın. Bu başkan görevdeyken oyun oynamayın. Sonu iyi olmaz” ifadesini kullandı.

Maduro'nun alıkonulması, Latin Amerika'daki durumu değiştirebilecek tehlikeli bir emsal oluşturdu. Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva, bunu ‘kimsenin aşmaması gereken bir sınırı aşmak ve bölgedeki barışa büyük bir tehdit oluşturmak’ olarak nitelendirdi.

Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro ise Venezuelalı meslektaşının gözaltına alınmasının hemen ardından Ulusal Güvenlik Konseyi'ni topladı, sınır koruma ve güvenliğini güçlendirme kararları aldı ve ABD'nin Karakas'a saldırısını görüşmek üzere BM Güvenlik Konseyi'nden (BMGK) acil bir toplantı talep etti.

Tüm bunlar sadece düşmanlarla sınırlı kalmayabilir. Fransız Haber Ajansı AFP’ye göre Venezuela’daki operasyon, Donald Trump'ın stratejik kaynakları ele geçirme tehditlerinden, özellikle de Danimarka'nın özerk bölgesi Grönland'ı ilhak etme niyetini kamuoyuna açıklamasından endişe duyan ABD müttefiklerine bir uyarı niteliğinde olabilir. Askeri araştırma ve analiz merkezi Defence Priorities'in direktörü Jennifer Kavanagh, bununla ilgili değerlendirmesinde, “ABD’nin Grönland'a birkaç yüz veya birkaç bin askeri personel göndermesi büyük bir zorluk oluşturmaz ve buna kimlerin itiraz edebileceğini de anlamıyorum” ifadelerini kullandı.

Kavanaugh, Venezuela’daki operasyonun, Çin ve Rusya gibi ülkeleri ve bu ülkelerin, özellikle Pekin için Tayvan ve Moskova için Ukrayna olmak üzere, kendi nüfuz alanlarında aynı şeyi yapmaya teşvik edilme olasılığına atıfla ‘Eğer ABD, bir yetkilinin meşru olmadığını ilan edebilir, onu devirebilir ve ülkesini yönetebilirse, diğer ülkelerin aynı şeyi yapmasını ne engelleyebilir?’ sorusunu gündeme getirdiğini söyledi.



Dünya Gıda Programı: Ortadoğu’daki çatışmalar milyonlarca insanı açlığa sürüklüyor

Sudanlı bir kadın, aç olan bebeğini doyurmaya çalışıyor. (UNICEF)
Sudanlı bir kadın, aç olan bebeğini doyurmaya çalışıyor. (UNICEF)
TT

Dünya Gıda Programı: Ortadoğu’daki çatışmalar milyonlarca insanı açlığa sürüklüyor

Sudanlı bir kadın, aç olan bebeğini doyurmaya çalışıyor. (UNICEF)
Sudanlı bir kadın, aç olan bebeğini doyurmaya çalışıyor. (UNICEF)

Birleşmiş Milletler’e (BM) bağlı Dünya Gıda Programı (WFP) bugün yaptığı açıklamada, Ortadoğu’da devam eden çatışmaların milyonlarca insanı açlık tehlikesiyle karşı karşıya bıraktığını bildirdi. Kuruluş, yakıt ve taşımacılık maliyetlerindeki artışın gıda fiyatlarını yükselttiğini, finansman yetersizliğinin ise yardım kuruluşlarını insani destek faaliyetlerini azaltmaya zorladığını belirtti.

WFP’ye göre, şubat ayı sonunda İran’a yönelik ABD-İsrail saldırılarıyla başlayan ve Körfez bölgesinden Lübnan’a kadar uzanan bölgesel çatışma, başlıca deniz ticaret yollarında ciddi aksamalara yol açtı. Bu durum, gemilerin rotalarını değiştirmek zorunda kalmasına neden olurken, özellikle Hürmüz Boğazı üzerinden geçen sevkiyatların etkilenmesiyle küresel enerji akışları ve tedarik zincirlerinde ciddi bozulmalar yaşandı.

WFP, mart ayında yayımladığı değerlendirmede, petrol fiyatlarının haziran ayına kadar varil başına yaklaşık 100 dolar seviyesinde kalması halinde akut gıda güvensizliğiyle karşı karşıya kalabilecek kişi sayısının 45 milyona ulaşabileceği uyarısında bulunmuştu. Kuruluş, ham petrol fiyatlarının mart ayı başından bu yana bu seviyenin üzerinde seyretmesi nedeniyle söz konusu senaryonun fiilen gerçekleşmeye başladığını belirtti.

WFP, özellikle Afganistan, Somali ve Sri Lanka’daki hanelerin krizden en fazla etkilenenler arasında yer aldığını kaydetti. Bu ülkelerde yakıt ve gıda fiyatlarındaki artış, gelir kayıpları ve ticaretteki aksaklıklar nedeniyle geçim koşullarının daha da ağırlaştığı ifade edildi.

WFP’nin tahminlerine göre, Somali’de 2026 yılında yaklaşık 6,5 milyon kişi, yani ülke nüfusunun üçte birine yakını, ciddi açlık riskiyle karşı karşıya kalacak. Afganistan’da ise 17,4 milyon kişinin gıda krizinden etkilenmesi bekleniyor. Kuruluş, mevcut aksaklıkların sürmesi halinde 2,5 milyon Somalili ile 2,3 milyon Afgan’ın daha gıda güvensizliği tehdidiyle karşılaşabileceği uyarısında bulundu. Her iki ülke de enerji ve gıda ithalatına büyük ölçüde bağımlı durumda.

dvrbth
Somali’de yerinden edilme ve açlık (AFP)

Ortadoğu’daki kriz, yardım kuruluşlarının karşı karşıya olduğu ciddi finansman sıkıntılarının yaşandığı bir döneme denk geliyor. WFP, mevcut koşullar altında 2026 yılında dünya genelinde yardım hizmetlerinden yararlanan kişi sayısının yaklaşık 1,5 milyon azalacağını, mevcut durumun altı ay daha sürmesi halinde ise buna ilave olarak 9 milyon kişinin daha destek kapsamı dışında kalabileceğini öngörüyor.

Afganistan’da yükselen yakıt fiyatları, insani yardım malzemelerinin taşınma maliyetlerini beş kata kadar artırdı. WFP’ye göre, kamyonların alternatif güzergâhlar kullanmak zorunda kalması nedeniyle teslimat süreleri de 10 günden 75 güne kadar uzadı.

Somali’de ise artan uçak yakıtı fiyatları, BM’nin insani hava taşımacılığı hizmetlerinin operasyon maliyetlerini yükseltiyor. WFP, söz konusu hava köprüsünün ulaşımı son derece güç bölgelere erişim sağlayan tek güvenli yöntem olduğuna dikkat çekti.


İsrail, yerleşimcilere uygulanan yaptırımlara tepki olarak Kudüs’teki Avrupa konsolosluklarını kapatmayı değerlendiriyor

Eriha’daki Ürdün Vadisi sakinlerinin arazileri üzerinde bir yerleşim noktası kuran yerleşimciler (WAFA)
Eriha’daki Ürdün Vadisi sakinlerinin arazileri üzerinde bir yerleşim noktası kuran yerleşimciler (WAFA)
TT

İsrail, yerleşimcilere uygulanan yaptırımlara tepki olarak Kudüs’teki Avrupa konsolosluklarını kapatmayı değerlendiriyor

Eriha’daki Ürdün Vadisi sakinlerinin arazileri üzerinde bir yerleşim noktası kuran yerleşimciler (WAFA)
Eriha’daki Ürdün Vadisi sakinlerinin arazileri üzerinde bir yerleşim noktası kuran yerleşimciler (WAFA)

İsrail hükümeti içindeki çeşitli sağcı kurum ve çevreler, uluslararası hukuk uzmanlarının da katılımıyla, Avrupa Birliği (AB) dışişleri bakanlarının Brüksel’de aldığı yaptırım kararına verilecek yanıtı değerlendirmek üzere görüşmeler yürütüyor. AB dışişleri bakanları, işgal altında bulunan Batı Şeria’daki Yahudi yerleşim hareketinin üst düzey isimleri ve önde gelen kuruluşlarına yaptırım uygulanacağını açıklamıştı.

Masadaki öneriler arasında, Doğu Kudüs’te Filistinlilere hizmet veren sekiz Avrupa ülkesine ait konsolosluğun kapatılması da yer alıyor. Bunun yanı sıra, AB’den ‘siyasi bedel tahsil etmeyi’ amaçlayan çeşitli adımların da değerlendirildiği belirtiliyor.

İsrail’de yargı ve yönetim sistemine yönelik reform girişimlerinin fikir altyapısını oluşturan sağ eğilimli düşünce kuruluşlarından Kohelet Policy Forum’da kıdemli araştırmacı olarak görev yapan avukat Avraham Shalev, hükümete sunulan öneri ve çalışmaların hazırlanmasında rol alan isimlerden biri olarak öne çıkıyor. Shalev, “AB, İsrail’e yönelik düşmanca tutumunun kendisini tamamen etkisiz ve marjinal bir konuma sürükleyeceğini anlamalıdır” ifadesini kullandı.

gthu7ı8
İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Batı Şeria’daki Ma'ale Adumim yerleşim yeri yakınlarında düzenlenen bir basın toplantısı sırasında bir yerleşim projesinin tabelasını elinde tutuyor. (Arşiv – AP)

Söz konusu görüşmelere katılan Shalev, İsrail parlamentosu Knesset’te, Avrupa kaynaklı fonlara yönelik kısıtlamalar getirecek yeni yasal düzenlemeler yapılmasını öneriyor. Bu kapsamda, İsrail'deki siyasi derneklere yapılan Avrupa bağışlarının vergi avantajlarından mahrum bırakılması veya bu fonlara yüksek vergiler uygulanması gibi seçenekler gündeme getiriliyor. Shalev, “AB, Batı Şeria’da geniş çaplı yasa dışı Arap yapılaşma projelerini finanse ediyor. AB’nin tutumu göz önüne alındığında, yaptırımlara maruz kalması gereken tarafın kendisi olduğu açıktır” ifadelerini kullandı. İsrailli hukukçu, buna karşılık olarak İsrail Sivil İdaresi’nin, AB finansmanıyla inşa edilen ruhsatsız yapılara yönelik geniş kapsamlı bir yıkım kampanyası başlatmasını ve tüm inşaat faaliyetlerini derhal dondurmasını önerdi.

Öte yandan Kohelet Policy Forum, yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik saldırıları ve saldırganların kimlikleri hakkında Avrupalı kurumlara bilgi sağlayan İsraillileri ‘muhbir’ olarak nitelendiriyor ve bu kişilere yaptırım uygulanmasını savunuyor. Kohelet Policy Forum, “Yabancı devletler, yaptırıma tabi tutulan kişi ve kuruluşların faaliyetlerinden yerel bilgi kaynakları olmaksızın haberdar olamazdı” görüşünü dile getirirken, Knesset’in mevcut boykot yasasını değiştirerek İsrail vatandaşlarına yönelik yaptırım çağrılarını yasaklamasını ve bu çağrılar nedeniyle zarar gördüğünü öne süren kişilere tazminat davası açma hakkı tanımasını talep ediyor.

İsrail, Batı Şeria’daki yerleşim yerlerini genişletiyor

Kohelet Policy Forum, Doğu Kudüs’te faaliyet gösteren Avrupa ülkelerine ait konsoloslukların kapatılması yönündeki çağrısını da yineledi. Enstitü tarafından hazırlanan değerlendirmede, “Filistin Yönetimi’ne hizmet veren Avrupa konsolosluklarının İsrail’in başkentinin merkezinde faaliyet göstermeyi sürdürmesi başlı başına bir çelişkidir” ifadesine yer verildi. Değerlendirmede, Fransa, Yunanistan, İsveç, İtalya, İspanya, Belçika, Birleşik Krallık ve Türkiye’nin yanı sıra Vatikan’ın Doğu Kudüs’te diplomatik temsilcilikler bulundurduğu belirtilerek, bu temsilciliklerin Kudüs üzerindeki İsrail egemenliğini tanımadığı ve Filistin Yönetimi nezdinde faaliyet yürüttüğü savunuldu. Enstitü, İspanya örneğini vererek, Madrid yönetiminin İsrail’deki büyükelçisini geri çağırmasına rağmen İspanya’nın Kudüs Başkonsolosu’nun kentte görev yapmayı sürdürdüğünü ve Ramallah’ta Filistin Devleti temsilcileriyle çalıştığını ileri sürdü. Kohelet’e göre bu konsolosluklar, ‘sömürgecilik döneminden kalma yapılar’ niteliği taşıyor ve ev sahibi devletin onayı olmadan diplomatik misyonların faaliyet göstermesini uluslararası hukuka aykırı hale getiren kurallarla çelişiyor. Enstitü, Avrupa ülkelerinin Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanındığı izlenimini vermemek için İsrail’den resmî izin almaktan kaçındığını iddia etti. Açıklamada ayrıca, İngiltere ve Fransa’nın Filistin devletini tanıma kararlarına karşı İsrail hükümetinin bir yıl önce ‘uygun bir Siyonist yanıt’ vereceği yönünde taahhütte bulunduğu, ancak bu yönde herhangi bir adım atılmadığı öne sürülerek, söz konusu konsoloslukların derhal kapatılması çağrısı yapıldı. Enstitü, bunun Avrupa ülkelerine İsrail’in egemenliğine yönelik ihlallere sessiz kalmayacağı yönünde net bir mesaj vereceğini savundu.

Öte yandan İsrail basınında yer alan bilgilere göre, AB yaptırım uygulanacak kişi ve kuruluşların isimlerini açıklamaktan kaçınsa da kararın bazı önde gelen yerleşimci örgütlerini hedef alması bekleniyor. Bu kapsamda, mevcut Maliye Bakanı Bezalel Smotrich tarafından 2006 yılında kurulan ve İsrail’in yerleşim politikalarını desteklemek amacıyla faaliyet gösteren Regavim, Batı Şeria’da yeni yerleşim birimleri kurulmasını savunan ve Gazze Şeridi’nde yeniden yerleşim fikrini destekleyen aşırı sağcı Nachala ile lideri Daniella Weiss ve 1979’dan bu yana yerleşim projelerinde faaliyet gösteren Amana adlı kuruluşun yaptırım listesinde yer alabileceği belirtiliyor. İsrail kaynaklarına göre, söz konusu yaptırımların bu kuruluşların yanı sıra yöneticilerini ve önde gelen isimlerini de kapsaması bekleniyor.

devrf
Ramallah’ın kuzeydoğusundaki bir yerleşim yeri, 12 Mart 2026 (AFP)

İsrail’de siyasi ve hukuk çevreleri, AB’nin son yaptırım kararını, daha önce Batı Şeria’da Filistinlilere yönelik şiddet eylemlerine karıştığından şüphelenilen bireylere uygulanan yaptırımlara kıyasla daha ciddi bir tırmanma olarak değerlendiriyor. Bu çevreler, AB’nin kararlarına karşı güçlü bir tepki verilmemesi halinde ilerleyen dönemde daha kapsamlı yaptırımların gündeme gelebileceğini savunuyor. Bu kapsamda, Kohelet Policy Forum tarafından ortaya atılan önerilerden biri de AB yargı organlarına başvurulması oldu. Enstitü, yaptırım kararlarının iptali için AB mahkemelerine mümkün olan en kısa sürede dava açılması gerektiğini savunuyor. İsrailli avukat Sarah Shialom, şimdiye kadar Avrupa yaptırımlarından etkilenen hiçbir İsraillinin bu kararlara karşı yargı yoluna başvurmadığını belirterek, AB’nin hukuk sistemi içinde kullanılabilecek çeşitli hukuki mekanizmaların bulunduğunu söyledi. Shialom’a göre en önemli seçenek, yaptırım kararının iptali için dava açılması. AB’nin İşleyişine İlişkin Antlaşma’nın 263. maddesine atıfta bulunan hukukçu, bir karar nedeniyle doğrudan etkilenen kişi veya kuruluşların, kararın yayımlanmasından itibaren iki ay içinde AB Genel Mahkemesi’ne başvurarak isimlerinin yaptırım listesinden çıkarılmasını talep edebileceğini ifade etti. Shialom, yaptırım listelerine alınan İsrailliler açısından en önemli unsurun Avrupa mahkemelerinin benimsediği ispat standardı olduğunu belirtti. Buna göre, iddiaları kanıtlama yükümlülüğü yaptırıma maruz kalan kişilere değil, AB makamlarına ait bulunuyor. Avrupa mahkemelerinin yalnızca genel suçlamalar veya soyut gerekçelerle karar veremeyeceğini vurgulayan Shialom, her bir suçlamanın somut ve güçlü delillere dayanması gerektiğini söyledi. Hukukçu, yaptırıma maruz kalan kişinin suçlamaların dayanaksız olduğunu kanıtlaması ve mahkeme tarafından haklı bulunması halinde, AB’nden tazminat talep etme hakkına da sahip olabileceğini ifade etti.


Mücteba Hamaney gerçekte ne kadar güce sahip?

Tahran’ın güneyinde, Humeyni’nin vefatının anısına düzenlenen törenin yapıldığı yerde, eski Dini Lider Ali Hamaney’in fotoğrafının konulduğu bir sandalye... Hamaney, ABD-İsrail saldırılarında öldürülmeden önce her yıl bu törende geleneksel konuşmasını yapardı. (Jamaran)
Tahran’ın güneyinde, Humeyni’nin vefatının anısına düzenlenen törenin yapıldığı yerde, eski Dini Lider Ali Hamaney’in fotoğrafının konulduğu bir sandalye... Hamaney, ABD-İsrail saldırılarında öldürülmeden önce her yıl bu törende geleneksel konuşmasını yapardı. (Jamaran)
TT

Mücteba Hamaney gerçekte ne kadar güce sahip?

Tahran’ın güneyinde, Humeyni’nin vefatının anısına düzenlenen törenin yapıldığı yerde, eski Dini Lider Ali Hamaney’in fotoğrafının konulduğu bir sandalye... Hamaney, ABD-İsrail saldırılarında öldürülmeden önce her yıl bu törende geleneksel konuşmasını yapardı. (Jamaran)
Tahran’ın güneyinde, Humeyni’nin vefatının anısına düzenlenen törenin yapıldığı yerde, eski Dini Lider Ali Hamaney’in fotoğrafının konulduğu bir sandalye... Hamaney, ABD-İsrail saldırılarında öldürülmeden önce her yıl bu törende geleneksel konuşmasını yapardı. (Jamaran)

İran Dini Lideri olarak mart ayı başında göreve gelmesinden bu yana kamuoyu önüne çıkmayan Mücteba Hamaney’in sağlık durumuna ilişkin belirsizlik sürerken, fiili yetkilerinin kapsamı da netlik kazanmış değil. Ancak Washington, Hamaney’in yönetim ve müzakere süreçlerinde daha aktif bir rol üstlenmeye başladığını belirtiyor.

ABD Başkanı Donald Trump, çarşamba günü yaptığı açıklamada, daha önce hayatta olup olmadığı konusunda şüphelerini dile getirdiği Hamaney’in artık ‘tam anlamıyla sürecin içinde olduğunu’ söyledi. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio da ‘Mücteba Hamaney’in belirli bir düzeyde giderek daha fazla sürece dâhil olduğuna işaret eden göstergeler bulunduğunu’ ifade etti.

İsrail ve ABD’nin 28 Şubat’ta başlattığı saldırıların ilk gününde öldürülen babasının yerine geçen 56 yaşındaki İran Dini Lideri, bugüne kadar yaklaşık 12 yazılı açıklama yayımladı. Bunların sonuncusu, dün okunan ve ‘sinsi düşmana’ yönelik sert ifadeler içeren mesaj oldu.

İran siyasi sisteminin temel direklerinden biri olarak kabul edilen Dini Liderlik makamı, ülkenin üst düzey politikaları ile siyasi ve askerî kurumların genel yönelimleri üzerinde nihai söz sahibi konumunda bulunuyor.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile Hatemü’l Enbiya Merkez Karargâhı Komutanı Tümgeneral Ali Abdullahi, Hamaney ile görüştüklerini açıkladı. Ancak söz konusu görüşmelere ilişkin herhangi bir fotoğraf paylaşılmadı.

dergth6y
 İran’ın yeni Dini Lideri Mücteba Hamaney (Jamaran)

Şarku’l Avsatın AFP’nin aktardığına göre uzmanlar, İran yönetim sisteminin işleyiş mekanizmalarının şeffaf olmaktan uzak olduğunu, ancak Mücteba Hamaney ve ekibinin şu aşamada arka planda kalmayı tercih etseler de sistem içinde etkili bir rol oynadıklarının görüldüğünü belirtti. Uzmanlara göre, daha doğrudan bir kontrol tesis etmek istemesi halinde Hamaney’in bunu gerçekleştirmesi zaman alacak.

Hamaney, dün yayımlanan açıklamasında da önceki mesajlarında olduğu gibi babasının benimsediği sert ABD ve İsrail karşıtı söylemi sürdürdü. Washington ve Tel Aviv’i, ‘ağır bir yenilgiye’ uğradıktan sonra İran toplumunda ‘ayrışma’ yaratmaya çalışmakla suçladı.

Söz konusu mesaj, İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Humeyni’nin ölümünün 37. yıl dönümü dolayısıyla yayımlandı. Ancak Hamaney törenlere katılmadı. Babası Ali Hamaney’in nadiren kaçırdığı bu anma programında, tören alanına Hamaney’in fotoğrafının yer aldığı boş bir koltuk konuldu.

Mesajı Tahran Cuma İmamı okurken, devlet televizyonu da Hamaney’in daha önceki açıklamalarını yayımladı.

İranlı yetkililerden bazıları, Hamaney’in düzenlenen saldırılardan birinde yaralandığını doğrularken, sağlık durumuna ilişkin çelişkili açıklamalar gelmeye devam ediyor.

AFP’ye değerlendirmelerde bulunan Thomas Juneau, “Mücteba Hamaney’in rolü belirsizliğini koruyor ve şu aşamada babasının sahip olduğu nüfuz düzeyine ulaşmış olması son derece düşük bir ihtimal” dedi.

Ottawa Üniversitesi’nde profesör olan Juneau, Hamaney’in özellikle İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) içindeki etkili isimler olmak üzere çok sayıda önemli figürle yakın ilişkilere sahip olduğunu vurguladı.

Juneau’ya göre fiili güç, DMO komutanları ile sınırlı sayıdaki önde gelen siyasi isimden oluşan gayriresmi bir komitenin elinde bulunuyor. Bu isimler arasında, eski bir DMO komutanı olan ve ABD ile yürütülen görüşmelerde baş müzakereci rolünü üstlenen Muhammed Bakır Kalibaf da yer alıyor.

Kamuoyu önünde görünmemesine rağmen İran yönetimi, Mücteba Hamaney’i toplumun gündeminde tutmaya çalışıyor. Bu kapsamda Tahran’da, kurucu lider Ruhullah Humeyni, eski Dini Lider Ali Hamaney ve halefi Mücteba Hamaney’in fotoğraflarının yer aldığı dev afişler asıldı. Söz konusu adım, iktidarın sürekliliğini vurgulamaya yönelik açık bir mesaj olarak değerlendiriliyor.

wefr
İlk lider Ruhullah Humeyni, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen eski Dini Lider Ali Hamaney ve yeni Dini Lider Mücteba Hamaney’in yer aldığı bir afiş (Reuters)

Cenevre merkezli Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü’nde araştırmacı olan Ferzan Sabit, güvenlik koşullarının normale dönmesi ve sağlık durumunun iyileşmesiyle birlikte Mücteba Hamaney’in daha etkin bir rol üstleneceğini öngördüğünü söyledi.

Sabit, Hamaney’in ‘Washington ile yürütülen müzakereler de dahil olmak üzere genel siyasi yönelimi denetlediğini’ ifade etti.

Bununla birlikte Mücteba Hamaney’in, 35 yılı aşkın süre boyunca iktidar üzerinde geniş kontrol sağlayan ve rejim içindeki güç mücadelelerini yöneten babasının yönetim modelini tekrarlayıp tekrarlamayacağı sorusu gündemdeki yerini koruyor.

Analistlere göre babası dönemindeki hiyerarşik iktidar yapısından farklı olarak, günümüzde güç daha parçalı ve dağınık bir şekilde kullanılıyor. Bu çerçevede Mücteba Hamaney’in, DMO’nun giderek daha baskın bir rol üstlendiği sistemde etkili aktörlerden yalnızca biri olduğu değerlendiriliyor.

Juneau ise değerlendirmesinde, “Mücteba, babasının sahip olduğu otoriteye sahip değil. Ayrıca sistem içinde nihai hakem ve denge unsuru rolünü üstlenebilecek kapasiteye de sahip görünmüyor” ifadelerini kullandı.