Monroe Doktrini ile Donroe Doktrini arasında Latin Amerika'yı nasıl bir gelecek bekliyor?

Monroe Doktrini, ABD’nin 5. Başkanı James Monroe tarafından Batı Yarımküre'deki dış politikanın temel taşı olarak onaylandı.

Gözaltına alınan Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, ABD'deki Daniel Patrick Manhattan Federal Mahkemesi'ne götürülürken (Reuters)
Gözaltına alınan Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, ABD'deki Daniel Patrick Manhattan Federal Mahkemesi'ne götürülürken (Reuters)
TT

Monroe Doktrini ile Donroe Doktrini arasında Latin Amerika'yı nasıl bir gelecek bekliyor?

Gözaltına alınan Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, ABD'deki Daniel Patrick Manhattan Federal Mahkemesi'ne götürülürken (Reuters)
Gözaltına alınan Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, ABD'deki Daniel Patrick Manhattan Federal Mahkemesi'ne götürülürken (Reuters)

Ahmed Abdulhakim

ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores’in ele geçirildiğini açıklarken, ABD'nin tüm Latin Amerika kıtası üzerinde tartışmasız nüfuzunu yeniden kazanması gerektiğini söyleyerek bu hamleyi savundu. Washington'ın ‘Monroe Doktrini'ni artık unutmayacağını’ söyleyen Trump, Batı Yarımküre'yi özel bir hayati alan ve yabancı güçlerin giremeyeceği bir Amerikan nüfuz alanı olarak gören tarihi doktrine doğrudan atıfta bulundu.

Trump'ın ‘Monroe İlkesi’ veya Amerikan siyasi jargonunda bilinen adıyla ‘Monroe Doktrini’ hakkındaki konuşması, 19. yüzyılda ABD’nin 5. Başkanı James Monroe’ya (1817-1825) dayanıyor. Trump, Maduro'nun tutuklanmasını bu doktrinle ilişkilendirerek, bunun ‘Batı Yarımküre'de Amerikan hegemonyasının gelecekte sorgulanmayacağını kanıtladığını’ söyledi. Trump, “Monroe Doktrini çok önemli, ancak biz bunun da çok ötesine geçtik” şeklindeki gururlu ifadelerle doktrinin adını, kendi adının ilk üç harfi ‘Don’ ile uzak atası Monroe'nun adının son kısmı ‘roe’yu birleştiren ‘Donroe’ olarak değiştirdi. Yaklaşık bir ay önce yönetimi tarafından yayınlanan bir belgeye atıfta bulunan Trump, milliyetçi yönelimler doğrultusunda ABD’nin ‘ulusal güvenlik stratejisini’ yeniden çizdi.

Monroe Doktrini’ne ‘Trump değişikliği’ olarak tanımlanan yeni ‘ulusal güvenlik stratejisi’ ile karşı karşıya kalan Washington, Latin Amerika'daki kaynaklara ve stratejik konumlara erişim sağlayarak bölge ülkelerinin ‘istikrarlı ve yeterince iyi yönetilmesini’ sağlamaya çalışıyor. Trump’ın ifadesiyle, Washington'ın Venezuela rejimini devirme sürecini uygulaması ve Kolombiya, Meksika, Küba ve diğerleri gibi ülkelerin politikalarını değiştirmezlerse müdahale tehdidinde bulunması, Trump yönetiminin Latin Amerika'da doğrudan angajmanı yeniden tesis etme kararlılığını yansıtıyor. Peki, Monroe Doktrini hakkında ne biliyoruz? Bu doktrinin ABD’nin Batı Yarımküre ülkeleriyle olan genel ilişkilerinde uygulanma senaryoları ve bunun uluslararası ve küresel ilişkiler üzerindeki sonuçları neler?

Monroe Doktrini: Kuruluş ve Bağlam

19. yüzyılın ilk çeyreğinde, Latin Amerika cumhuriyetlerinde bir bağımsızlık dalgası vardı ve bu ülkeler İspanya ve Portekiz sömürge yönetimlerinden kurtuldular. Washington, 1823 yılına kadar Arjantin, Şili, Kolombiya, Meksika ve Peru olmak üzere beş yeni cumhuriyeti tanıdı. Ancak bu ülkeler, özellikle İspanyol Krallığı’nın gücünü yeniden kazanması ve Rusya, Prusya ve Avusturya ile o dönemde ‘Kutsal İttifak’ olarak bilinen ittifaka katılmasıyla, Avrupa sömürge yönetimine geri dönme riski altında kalmaya devam etti.

Yeniden sömürgecilik tehdidi ve ABD'nin, Rusya'nın Kuzey Amerika'nın kuzeybatı kıyılarındaki yayılmacı emelleri ile Oregon Bölgesi'ne (kuzeybatıda bulunan bir ABD eyaleti) yönelik iddialarından duyduğu endişeler. Bu durum, Rus Çarı I. Alexander'ın kuzeybatı Atlantik bölgelerini (özellikle Alaska) egemenliği altına almayı başarması ve 1821'de yabancı gemilerin bu kıyılara yaklaşmasını engellemesinden sonra özellikle geçerliydi. 1821'de yabancı gemilerin bu kıyıya yaklaşmasını engelledi. Washington, Kuzey Amerika'nın Pasifik kıyılarını kontrol etme konusundaki sömürgeci çıkarlarını ve emellerini yeniden gözden geçirmeye başladı.

Bu koşullar çerçevesinde Encyclopaedia Britannica'ya göre Büyük Britanya (o dönemin süper gücü) ABD’nin endişelerini paylaşıyordu ve dönemin Dışişleri Bakanı George Canning, Latin Amerika'nın gelecekte kolonileştirilmesini yasaklayan ortak bir ABD-Büyük Britanya deklarasyonu önerdi. Bu deklarasyon, Batı Yarımküre'de Kutsal İttifak’ın olası herhangi bir müdahalesini reddediyordu. Ancak, dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Quincy Adams buna itiraz etti ve ABD'nin 5. Başkanı James Monroe'ya, ABD'nin bağımsızlığını ilan etmek ve bölgesel gücünü göstermek için tek taraflı bir deklarasyon yayınlanması önerisinde bulundu. Adams, ABD’nin Büyük Britanya’ya bağlı bir devlet olmadığını göstermesi gerektiğini, ortak bir bildirinin Washington'ın gelecekteki genişleme şansını azaltabileceğini ve Londra'nın kendi imparatorluk hırsları olabileceğini belirtti.

Bu koşullar çerçevesinde 2 Aralık 1823'te ABD Başkanı James Monroe, Kongre'ye sunduğu yedinci yıllık mesajında, kıta güçlerinin Latin Amerika'daki İspanya'nın eski kolonilerini bağımsızlıklarını kazandıktan sonra geri almaya çalışabilecekleri yönündeki ABD'nin artan endişesini yansıtan bir bildiri hazırladı. Bu bildiri, daha sonra ‘Monroe Doktrini’ olarak bilinen ve yıllar ve on yıllar boyunca Güney Amerika'nın ABD’nin arka bahçesi olduğu ve hiçbir dış küresel gücün, ne olursa olsun, Amerikan ulusal güvenliği için stratejik öneme sahip bu bölgede yer edinmesine izin verilmemesi gerektiği görüşüne dayanan, ABD'nin Güney Amerika ülkelerine yönelik dış politika doktrini haline gelen ilkeler barındırıyordu.

swdfrgt
Meksika Cumhurbaşkanı Claudia Sheinbaum (AFP)

O dönemde Ohio eyaletinin Urbana kentinde yayınlanan bir yerel gazetede yer alan açıklamada, ABD Başkanı’nın, Amerika kıtasının güney yarısında Avrupa'nın varlığını reddeden, açık sözlü bir açıklaması yer alıyordu. Ayrıca ABD'nin ‘Eski Dünya’nın işlerine karışmayacağı, buna karşın Avrupa'nın ABD'nin komşularına yönelik herhangi bir saldırısını ABD'ye yönelik bir saldırı olarak kabul edeceği belirtilen bir taahhüt vardı.

Monroe Doktrini ilk açıklandığında, “ABD’nin Avrupa güçlerinin iç işlerine veya aralarında çıkan savaşlara müdahale etmemesi ve ABD’nin o dönemde Batı Yarımküre'de var olan Avrupa kolonilerini tanıması ve bunlara müdahale etmemesi’ dahil olmak üzere dört ana ilkeyi içeriyordu.

Batı güçlerinin gelecekte Batı Yarımküre'de yeni bölgeler kolonileştirme hakkına sahip olmadığını ve bir Avrupa ülkesinin Batı Yarımküre'deki herhangi bir ülkeyi kontrol etme veya baskı altına alma girişiminin ABD’ye karşı düşmanca bir eylem olarak kabul edileceğini vurgulayan Monroe, ‘Eski Dünya’ ile ‘Yeni Dünya’nın farklı sistemlere sahip olduğunu ve ayrı alanlar olarak kalmaları gerektiğini belirtti.

Çok sayıda Amerikan işleri uzmanı ve araştırmacısına göre Monroe Doktrini, açıklanmasından sonra ABD'nin, güney komşularına yönelik dış politikasının ‘temel taşı’ olarak kalmış olsa da Monroe'nun bazı halefleri tarafından eklemeler yapılarak güncellendi. İlk ekleme, James K. Polk'un başkanlığı döneminde (1845-1849) yapıldı. Başkan Polk, Avrupa ülkelerinin ABD'nin olası genişlemesine müdahale etmemesi gerektiğini belirten bir madde ekledi.

ABD Başkanı Theodore Roosevelt (1901–1909) 1904 yılında, Latin Amerika ülkelerinden borçlarını tahsil etmek için askeri müdahale tehdidinde bulunan Avrupalı alacaklı ülkelere karşı müdahale etme hakkından bahsetti ve daha sonra tutumunu sertleştirdi. Aynı yıl Kongre'ye gönderdiği mektubunda, ‘nihayetinde Batı Yarımküre'de medeni bir ulusun müdahalesini gerektirebilecek tekrarlanan yanlış uygulamalar’ olarak nitelendirdiği durumdan bahsetti. Roosevelt, “ABD’nin Monroe Doktrini'ne bağlılığı, bu tür uygulamaların açıkça görüldüğü durumlarda, isteksiz de olsa uluslararası polis rolünü üstlenmesini gerektirebilir” diye belirtti. Bu sözler, o dönemde ‘Roosevelt Corollary’ (Roosevelt Koroları) ve ‘Büyük Sopa’ olarak bilinen politika çerçevesinde, askeri güce sahip olmak ve Amerikan hegemonyasını uygulamak için bu gücü kullanmaya hazır olmak anlamına geliyordu ve Roosevelt'in Nikaragua, Dominik Cumhuriyeti, Haiti ve Küba dahil olmak üzere Orta Amerika ve Karayipler'deki ülkelere Amerikan askeri müdahalesini meşrulaştırmak için izlediği politikaya hızla yansıdı.

Encyclopaedia Britannica'ya göre ABD, 1930'lardan bu yana, Latin Amerika'ya yönelik dış politikasını bu bölgedeki ülkeler ve Amerikan Devletleri Örgütü (OAS) ile istişare içinde oluşturmaya çalıştı. Başkan Theodore Roosevelt'in bazı halefleri, Monroe Doktrini'ni daha az katı bir şekilde yorumlamaya çalıştılar. Bunlar arasında, büyük sopa diplomasisini iyi komşuluk diplomasisiyle değiştiren Başkan Franklin Roosevelt (1933-1945) de bulunuyor. Bununla birlikte, birçok uzmana göre ABD, güney komşularının iç işlerine müdahalesini meşrulaştırmak için Monroe Doktrini'ni kullanmaya devam etti.

dfe
Daniel Patrick Moynihan Federal Adliye Sarayı önünde devrik Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'yu destekleyen pankartlar taşıyan protestocular (AFP)

Roosevelt'ten sonra, ABD Başkanı John F. Kennedy (1961-1963) 1962'de Monroe Doktrini'ni yeniden uyguladı. Sovyetler Birliği Küba'da füze fırlatma rampaları inşa etmeye başladıktan sonra Küba'ya deniz ve hava ablukası uyguladı (ABD kıyılarından sadece 90 mil uzaklıkta), ABD'nin ulusal güvenliğine tehdit olarak gördüğü unsurları etkisiz hale getirmek için askeri güç kullanmaya hazır olduğunu gösterdi. Bu kriz, ‘Küba Füze Krizi’ adıyla biliniyor.

Öte yandan Cumhuriyetçi isimlerden Ronald Reagan, başkanlığı döneminde (1981–1989), 1985 yılında komünizmle mücadele politikasını açıklarken Monroe Doktrini'ni referans gösterdi. Her ne kadar buna ‘Reagan Doktrini’ adıyla kendi yorumunu eklemiş olsa da o dönem yaptığı konuşmaya göre bu doktrin ‘demokratik müttefikleri yanında durmak ve Afganistan'dan Nikaragua'ya kadar her kıtada Sovyet destekli saldırganlıklarla mücadele etmek için hayatlarını tehlikeye atanlara umudumuzu kaybetmemek’ anlamına geliyordu.

Washington, bu yaklaşım çerçevesinde Nikaragua'daki Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi (FSLN) sosyalist hükümetini devirmek amacıyla kontralar (karşı devrimciler) hareketini destekledi. Afgan mücahitlerine Sovyet işgalinden kurtulmaları için askeri yardım sağladı.

Washington, Soğuk Savaş'ın sona ermesi ve 1990'larda Sovyetler Birliği'nin çöküşünün ardından, 21. yüzyılın başlarında Latin Amerika'daki askeri müdahalelerini azalttı, ancak Barack Obama yönetiminin Dışişleri Bakanı John Kerry, 2013 yılında OAS'da yaptığı bir konuşmada, bölgedeki önemli etkisini koruduğunu belirtti. Kerry,  ABD politikasında önemli bir dönüşüm olarak değerlendirilen ‘Monroe Doktrini döneminin sona erdiğini’ ilan etti. Ancak bu açıklamanın etkisi Latin Amerika ülkeleri tarafından o dönemde önemsizleştirildi.

Monroe ve Donroe arasındaki Latin Amerika

Başkan Trump'ın görev süresi boyunca Latin Amerika'ya yönelik ABD politikasının temel direği olarak Monroe Doktrini’nin geri dönüşü yeni bir durum değildi, zira başkan ve yönetimi, Beyaz Saray'a dönüşüyle birlikte birinci ve ikinci dönemlerinde bunu yeniden teyit ettiler. Trump'ın küresel sahnede ABD'nin hakim ve kontrolcü konumunu pekiştirmek için ‘Monroe İlkesi’ veya ‘Monroe Doktrini’ olarak adlandırdığı ilkenin tamamlayıcısı olarak geçen ay ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi'ne dahil edilmesinin yanı sıra, Doktrinin ilkelerine bağlılık, Trump'ın ilk başkanlığı döneminde (2017-2021) de mevcuttu. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, 2018 yılında Meksika'ya yaptığı ziyaret sırasında doktrini överek, ‘bugün yazılmış gibi güncel’ olduğunu söyledi. Trump'ın ulusal güvenlik danışmanı John Bolton da Venezuela ve Küba'daki diktatörlükleri devirmekle tehdit ettiği bir konuşmasında, doktrinin ‘hayatta ve iyi durumda’ olduğunu ilan etti.

juıko
Trump, Venezuela'ya yapılan saldırının ardından Kolombiya'ya askeri müdahale tehdidinde bulundu (AFP)

Trump, 2019 yılında Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada, “Başkan Monroe'dan bu yana ülkemizin resmi politikası, bu yarımkürede yabancı müdahaleyi reddetmek olmuştur” dedi. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre bu sözler Rusya ve Çin'e, ABD'nin kendi arka bahçesi olarak gördüğü bölgelere, özellikle de Trump'ın ‘diktacı troyka’ olarak nitelendirdiği Venezuela, Küba ve Nikaragua'ya müdahale etmemeleri konusunda bir uyarı olarak algılandı.

Trump yönetiminin Monroe Doktrini'ni kullanma yaklaşımını analiz eden Amerikan televizyonu NBC, Trump’ın Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu devirmek için askeri güç kullanması ve başka yerlerde de benzer operasyonlar yapacağına dair tehditlerinin, ‘Önce Amerika’ söyleminden dramatik bir sapma olduğunu yazdı. Bunun Trump’ın ikinci başkanlık döneminde daha müdahaleci bir dış politika izleyeceğini teyit ettiğini belirten kanal, ABD Başkanı’nın cumartesi günü yaptığı açıklamaların, birçok cephede askeri güç kullanma isteğini giderek artıran başkan için yeni bir dış politika doktrini çizdiğini kaydetti. Bu yaklaşım, geçtiğimiz ocak ayında yaptığı göreve başlama konuşmasında ‘barışçı’ olarak hatırlanmak istediğini söyleyen bir başkan için tehlikeli olabilir.

NBC, eski Savunma Bakanlığı yetkilisi ve Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi'nde kıdemli araştırmacı olan Seth Jones'un, Trump ve ulusal güvenlik ekibinin Venezuela'da bundan sonra olacaklardan sorumlu olacağını söylediğini aktardı. Jones, “Bu artık onların sorumluluğunda ve işler ters giderse, başka kimse suçlanamaz” diye ekledi. NBC, Trump'ın 2024 yılındaki seçim kampanyasında hükümetten ‘savaş çığırtkanlarını’ uzaklaştıracağına dair verdiği sözün aksine, dışarıdaki savaşlara karşı şüpheci yaklaşımını paylaşan J.D. Vance'i başkan yardımcısı adayı olarak seçtiğine dikkat çekti. Trump, 2016 yılındaki seçim kampanyasında Irak, Afganistan ve Libya'daki başarısız askeri müdahaleleri destekledikleri için Cumhuriyetçi meslektaşlarını ve eski başkanları eleştirmişti. “Mevcut ulus inşa ve rejim değişikliği stratejimiz kanıtlanmış ve mutlak bir başarısızlıktır” diyen Trump'ın ikinci döneminin ilk aylarındaki dış politikası ise bunun aksine işaret etti. Trump, Yemen, Suriye, Irak, Somali, İran ve şimdi de Maduro'yu yakalayıp uyuşturucu kaçakçılığıyla ilgili suçlamalarla yargılanması için ABD'ye getirmek amacıyla Venezuela'ya saldırı emri verdi.

Venezuela operasyonu konusunda ABD içindeki bölünmeye dikkat çeken NBC’ye göre çoğu Cumhuriyetçi temsilci, bu hamleyi açıkça desteklerken, Demokratlar ve bazı Cumhuriyetçi isimler, operasyonun yasal dayanağı ve ABD'nin Venezuela'da süresiz ve tehlikeli bir taahhüde girme olasılığı konusunda şüphelerini dile getirdi. Başkan Trump'ın hava saldırılarını denetleyen başkomutan ya da diplomatik anlaşmalar için çaba gösteren barış elçisi olarak, ekonomik iyileşme umuduyla oy veren seçmenlerin faturalarını ödemekte zorlanmaları nedeniyle onay oranlarının düşmesinden dolayı potansiyel bir siyasi risk oluşturduğunu belirttiler.

dfgthyju
Karakas'ta Donald Trump karşıtı bir duvar resminin önünden geçen kadınlar (AFP)

Trump’ın ateşli bir destekçisiyken eleştirmeni haline gelen Georgia eyaleti Cumhuriyetçi Temsilcisi Marjorie Taylor Greene, X'te şu sloganı savunanların ‘Make America Great Again’ (Amerika'yı Yeniden Büyük Yap/MAGA) sloganını destekleyenlerin, yurtdışındaki ‘sonsuz’ askeri maceralara karşı ‘tiksinti’ duyduklarını belirterek, “MAGA hareketinin birçok üyesi, bunu sona erdirmek için oy verdiklerini düşünüyordu, ama ne kadar yanılmışız” diye yazdı.

Aynı endişeler, İngiliz gazetesi The Guardian'da Simon Tisdall tarafından da dile getirildi. Tisdall, ABD'nin Venezuela'ya müdahalesinin, ABD Başkanı Donald Trump'ın dış politikasının niteliği ve uluslararası meşruiyet çerçevesi dışında güç kullanımının sınırları hakkında küresel tartışmayı yeniden alevlendirdiğini belirtti. Simon Tisdall, yaşananların münferit bir olay olmadığını, daha ziyade küresel istikrarı tehdit eden ve Latin Amerika'daki uluslararası düzeni ve istikrarı baltalayan tırmanan bir yaklaşımın yeni bir bölümü olduğunu vurguladı.

Tisdall'a göre, ABD'nin bu hamlesi ‘yasadışı ve haksız’ ve Trump döneminde benimsenen bir politika olarak kaosa dayalı yaklaşımı yansıtıyor. Tisdall, Venezuela'ya yönelik saldırının, ABD'nin İran'ı vurma tehditleriyle aynı zamana denk gelen ve Karakas'a aylarca süren askeri ve ekonomik baskıların ardından, daha geniş kapsamlı bir gerginlik bağlamında gerçekleştiğini belirtti.

Trump, Venezuela'ya karşı attığı adımı uyuşturucu kaçakçılığı ve yasadışı göçü hedef almak olarak gerekçelendirse de Tisdall, bunun gerçek nedenlerinin Maduro'ya karşı şahsi düşmanlığı ve Monroe Doktrini'ni yeniden canlandırma arzusu ile bağlantılı olduğuna inanıyor. Washington'ın Batı Yarımküre'de mutlak bir nüfuz kurma çabasının Latin Amerika ülkelerinin liderleri arasında paniğe yol açtığını söyleyen Tisdall, özellikle de Dışişleri Bakanı Marco Rubio gibi isimlerin Küba ve Panama gibi ülkelere karşı çatışmacı bir vizyonla ABD diplomasisini yönetmesi nedeniyle, bu liderlerin artık ülkelerinin Beyaz Saray'ın gündemindeki bir sonraki hedefler olacağından korktuklarını düşünüyor.

Trump'ın ‘barışçı’ imajının tamamen kaybolmuş olabileceğinin altını çizen Tisdall, çünkü günümüz dünyasının sadece bir ABD başkanının seçimi ile karşı karşıya olmadığını, aynı zamanda küresel istikrarı tehdit eden ego ve siyasi miras bırakma arzusuna dayalı bir strateji ile karşı karşıya olduğunu belirtti. ABD merkezli bazı raporlara göre Başkan Trump'ın Latin Amerika'ya ilişkin Monroe Doktrini'ni nasıl uygulayacağı, özellikle de kendisi ve yönetiminin üst düzey üyeleri diğer dünya liderlerine uyarı mesajları göndermesinden dolayı endişelere yol açıyor.

Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun cumartesi günü alıkonulmasının ayrıntılarını açıklamak için düzenlenen basın toplantısında Trump, Maduro'nun müttefiki olan Kolombiya Başkanı Gustavo Petro'yu ‘kokain üretmek’ ve bunu ABD’ye göndermekle suçlayarak, “O yüzden arkasını kollasa iyi olur” dedi.

Trump, Fox News’e daha önce verdiği bir röportajda, Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum'a ‘ülkeyi yöneten’ uyuşturucu kartelleriyle nasıl mücadele edileceğini öğrenmek konusunda sabırsızlandığını söylediğini belirtmişti. “Meksika bu konuda bir şeyler yapılmalı” diyen Trump, Küba'nın artık başarısız bir devlet olduğunu belirterek ayrıntılara girmeden “Küba, sonunda konuşacağımız bir konu olacak” ifadelerini kullandı. Basın toplantısında Trump’ın yanında duran ve daha açık sözlü olan Dışişleri Bakanı Marco Rubio Küba ile ilgili olarak, “Hükümette olsaydım, en azından biraz endişelenirdim. Herkesle konuşur ve görüşürüz ama bizimle oyun oynamayın. Bu başkan görevdeyken oyun oynamayın. Sonu iyi olmaz” ifadesini kullandı.

Maduro'nun alıkonulması, Latin Amerika'daki durumu değiştirebilecek tehlikeli bir emsal oluşturdu. Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva, bunu ‘kimsenin aşmaması gereken bir sınırı aşmak ve bölgedeki barışa büyük bir tehdit oluşturmak’ olarak nitelendirdi.

Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro ise Venezuelalı meslektaşının gözaltına alınmasının hemen ardından Ulusal Güvenlik Konseyi'ni topladı, sınır koruma ve güvenliğini güçlendirme kararları aldı ve ABD'nin Karakas'a saldırısını görüşmek üzere BM Güvenlik Konseyi'nden (BMGK) acil bir toplantı talep etti.

Tüm bunlar sadece düşmanlarla sınırlı kalmayabilir. Fransız Haber Ajansı AFP’ye göre Venezuela’daki operasyon, Donald Trump'ın stratejik kaynakları ele geçirme tehditlerinden, özellikle de Danimarka'nın özerk bölgesi Grönland'ı ilhak etme niyetini kamuoyuna açıklamasından endişe duyan ABD müttefiklerine bir uyarı niteliğinde olabilir. Askeri araştırma ve analiz merkezi Defence Priorities'in direktörü Jennifer Kavanagh, bununla ilgili değerlendirmesinde, “ABD’nin Grönland'a birkaç yüz veya birkaç bin askeri personel göndermesi büyük bir zorluk oluşturmaz ve buna kimlerin itiraz edebileceğini de anlamıyorum” ifadelerini kullandı.

Kavanaugh, Venezuela’daki operasyonun, Çin ve Rusya gibi ülkeleri ve bu ülkelerin, özellikle Pekin için Tayvan ve Moskova için Ukrayna olmak üzere, kendi nüfuz alanlarında aynı şeyi yapmaya teşvik edilme olasılığına atıfla ‘Eğer ABD, bir yetkilinin meşru olmadığını ilan edebilir, onu devirebilir ve ülkesini yönetebilirse, diğer ülkelerin aynı şeyi yapmasını ne engelleyebilir?’ sorusunu gündeme getirdiğini söyledi.



Melania Trump, en sevilen First Lady'ler listesinde sondan ikinci çıktı

YouGov'un yeni bir anketine göre Melania Trump, yakın tarihin en az popüler ikinci first lady'si seçildi (Reuters)
YouGov'un yeni bir anketine göre Melania Trump, yakın tarihin en az popüler ikinci first lady'si seçildi (Reuters)
TT

Melania Trump, en sevilen First Lady'ler listesinde sondan ikinci çıktı

YouGov'un yeni bir anketine göre Melania Trump, yakın tarihin en az popüler ikinci first lady'si seçildi (Reuters)
YouGov'un yeni bir anketine göre Melania Trump, yakın tarihin en az popüler ikinci first lady'si seçildi (Reuters)

Yeni bir ankete göre Melania Trump, yakın tarihin en az popüler ikinci First Lady'si seçildi ancak en sevilmeyen First Lady unvanını Trump'ın rakibi Hillary Clinton aldı.

YouGov'a göre bu ay 2 bin 255 ABD vatandaşından son 11 First Lady'yi "Mükemmel"den "Kötü"ye uzanan bir ölçekte sıralamaları istendi.

Yüzde 36'sı Melania'yı "kötü", yüzde 10'u da "ortalama altı" olarak değerlendirdi. Ankete katılanların yaklaşık yüzde 18'i Melania'yı "mükemmel", yüzde 12'si de "ortalama üstü" notu verdi. Böylece net onay oranı -16 çıktı.

Melania'dan daha düşük sırada yer alan tek First Lady, 2016 başkanlık seçimini Donald Trump'a kaybeden Hillary Clinton'dı. Ankete katılanların yüzde 33'ü onu "kötü", yüzde 11'i de "ortalama altı" diye değerlendirdi ve net onay oranı -17 oldu.

Öte yandan en popüler First Lady'ler sırasıyla +56, +32 ve +25 net puanla Jackie Kennedy, Rosalynn Carter ve Nancy Reagan'dı.

Michelle Obama da katılımcılar arasında favori olarak öne çıktı; yüzde 33'ü onu "mükemmel", yüzde 12'si ise "ortalama üstü" olarak değerlendirdi ve bu da ona +21 net onay puanı kazandırdı. Yaklaşık yüzde 22'si onu "kötü" buldu.

Ortalama olarak son 11 First Lady'nin çoğu, eşlerinden daha yüksek net puanlar aldı.

Hillary Clinton, -3 net puanlı eşinden önemli ölçüde daha düşük olan tek First Lady'ydi.

Birçok başkan ve First Lady benzer puanlar aldı; Jacqueline Kennedy Onassis ve John F. Kennedy (+56'ya karşı +61), Nancy ve Ronald Reagan (+25'e karşı +22), Michelle ve Barack Obama (+21'e karşı +15) bunlardan bazıları.

Melania ve Donald Trump da benzer ancak olumsuz puanlar aldı (-16'ya karşı -20).

Anket ayrıca, katılımcıların yüzde 48'inin Donald Trump'ı "kötü" bulduğunu, yüzde 6'sının ise "ortalama altı" olarak değerlendirdiğini ortaya koydu. Trump, YouGov'un katılımcılara sorduğu 20 başkan arasında en düşük puanı aldı. Katılımcıların yaklaşık yüzde 19'u 45 ve 47. başkanı "olağanüstü" olarak değerlendirdi.

Trump'tan sonra, selefi Joe Biden, katılımcıların yüzde 38'inin "kötü", yüzde 12'sinin ise "ortalama altı" şeklinde değerlendirdiği en az popüler eski başkan oldu. Sadece yüzde 7'si Biden'ı "mükemmel" olarak değerlendirdi.

Ankete göre, "First Lady'ler hakkındaki genel görüşler, eşleri hakkındaki görüşlere benzer şekilde siyasi olarak kutuplaşmış durumda".

Anket, tartışmalı belgeseli Melania'nın gösterime girmesiyle birlikte Melania Trump hakkında kamuoyunun ne düşündüğüne dair fikir veriyor. Belgeselin ilk hafta sonu 7 milyon dolar kazandığı bildirilse de bilet satışları ikinci haftada düşerek sadece 2,4 milyon dolar getirdi.

Amazon, belgeselin haklarını satın almak için 40 milyon, tanıtımı içinse 35 milyon dolar daha harcamıştı.

Independent Türkçe


Ortadoğu diken üstünde: “Irak işgalinden bu yana en büyük hava gücü toplandı”

ABD ordusu, onlarca savaş jetini taşıyan USS Abraham Lincoln ve USS Gerald Ford'la Ortadoğu'daki yığınağı güçlendiriyor (AFP)
ABD ordusu, onlarca savaş jetini taşıyan USS Abraham Lincoln ve USS Gerald Ford'la Ortadoğu'daki yığınağı güçlendiriyor (AFP)
TT

Ortadoğu diken üstünde: “Irak işgalinden bu yana en büyük hava gücü toplandı”

ABD ordusu, onlarca savaş jetini taşıyan USS Abraham Lincoln ve USS Gerald Ford'la Ortadoğu'daki yığınağı güçlendiriyor (AFP)
ABD ordusu, onlarca savaş jetini taşıyan USS Abraham Lincoln ve USS Gerald Ford'la Ortadoğu'daki yığınağı güçlendiriyor (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump, Ortadoğu'daki askeri yığınağını artırarak İran'a saldırı hazırlığı yapıyor.

Kimliklerinin paylaşılmaması şartıyla CNN'e konuşan yetkililer, ordunun İran'a bu hafta sonu saldırı düzenlemeye hazır olduğunu ancak Trump'ın henüz son kararını vermediğini söylüyor.

Üst düzey güvenlik yetkililerinin çarşamba günü Beyaz Saray'da İran'daki durumla ilgili toplantı düzenlediği aktarılıyor. Trump'ın özel temsilcisi Steve Witkoff ve damadı Jared Kushner da İran'la müzakereler hakkında Cumhuriyetçi lideri bilgilendirmiş.  

Wall Street Journal (WSJ), Amerikan ordusunun 2003 Irak işgalinden bu yana Ortadoğu'daki en büyük hava gücünü topladığını yazıyor.

Son teknoloji F-35 ve F-22 jet avcı uçaklarının bölgeye yönlendirildiği, büyük hava harekatlarını koordine etmek için hayati önem taşıyan komuta ve kontrol uçaklarının da yola çıktığı aktarılıyor.

ABD ordusu, USS Abraham Lincoln'ın ardından, Venezuela'daki operasyon öncesinde Karayipler'e gönderilen dünyanın en büyük uçak gemisi USS Gerald Ford'u da Ortadoğu'ya yönlendirmişti. Bu gemide de çok sayıda saldırı ve elektronik harp uçağı olduğu ifade ediliyor.

Yetkililer, askeri harekat halinde iki seçeneğin masada olduğunu belirtiyor. ABD ordusu, Tahran yönetimini devirmek amacıyla çok sayıda İranlı siyasi ve askeri lideri hedef alabilir. Bunun yerine nükleer ve balistik füze tesislerinin vurulacağı hava saldırıları da düzenlenebilir. Her iki seçenek de potansiyel olarak haftalarca sürecek bir operasyon anlamına geliyor.

Analizde, geçen yıl haziranda İsrail'le yaşanan çatışmalar nedeniyle İran'ın hava savunma sisteminin ağır hasar aldığı savunuluyor. Buna rağmen Tahran yönetiminin, Hürmüz Boğazını kapatma ve çeşitli menzile sahip füzelerle misilleme yapma ihtimali olduğu vurgulanıyor.

ABD ve İsrail, İran'ın uranyum zenginleştirerek nükleer silah geliştirmeyi planladığını savunurken Tahran yönetimi bunu defalarca reddetmişti.

ABD ve İran arasında Umman'da 6 Şubat'ta başlayan müzakerelerde henüz somut bir sonuca varılamadı. Trump, İran'ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini tamamen durdurmasını isterken, Tahran ise zenginleştirme seviyelerinin değiştirilebileceğini fakat programın durdurulmayacağını belirtiyor.

Diğer yandan İsrail, İran'ın balistik füze programının ve bölgedeki örgütlere verdiği desteğin sonlanmasını da istiyor. Washington-Tahran müzakerelerinin şimdilik nükleer programa odaklandığı ifade ediliyor. WSJ'ye konuşan yetkililer, İran'ın Trump görevden gidene dek uranyum zenginleştirme programını askıya alabileceğini söylüyor.  

Independent Türkçe, Wall Street Journal, CNN


Ortadoğu’ya askeri yığınak sürerken Trump: İran’la ilgili her şey önümüzdeki 10 gün içinde netleşecek

ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln ve taarruz grubu, Umman Denizi’nde (Reuters)
ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln ve taarruz grubu, Umman Denizi’nde (Reuters)
TT

Ortadoğu’ya askeri yığınak sürerken Trump: İran’la ilgili her şey önümüzdeki 10 gün içinde netleşecek

ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln ve taarruz grubu, Umman Denizi’nde (Reuters)
ABD uçak gemisi USS Abraham Lincoln ve taarruz grubu, Umman Denizi’nde (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump, Perşembe günü yaptığı açıklamada, Washington’un İran ile “ciddi bir anlaşma” yapması gerektiğini belirterek, Tahran’la yürütülen görüşmelerin iyi gittiğini söyledi.

Trump, Washington’da düzenlenen Barış Konseyi’nin ilk toplantısında, “Görüşmeler iyi. Yıllar içinde İran’la ciddi bir anlaşma yapmanın kolay olmadığı kanıtlandı. Ciddi bir anlaşma yapmalıyız; aksi takdirde sonuçları ağır olur” dedi.

ABD Başkanı, “İran’la ilgili her şey önümüzdeki 10 gün içinde netleşecek” ifadelerini kullandı.

Washington ile Tahran arasındaki kriz hassas bir dönemece girerken, üst düzey ulusal güvenlik yetkililerinin Trump’a, ABD ordusunun olası bir saldırı için “hazır” olduğunu bildirdiği aktarıldı. Cumartesi gününden itibaren uygulanabilecek muhtemel bir operasyon seçeneğinin masada olduğu, ancak nihai kararın Beyaz Saray’da siyasi ve askerî değerlendirmeye tabi tutulduğu belirtildi.

dfvgthy
İranlı askerlerin, Rus askerlerle birlikte Umman Denizi’nde gerçekleştirdiği askerî tatbikattan bir kare (EPA)

Amerikan televizyon ağlarının kaynaklarına göre son günlerde Ortadoğu’ya sevk edilen güçler – ek hava ve deniz unsurları dâhil – konuşlanmalarını tamamladı. Olası bir harekâtın zaman çizelgesinin hafta sonrasına da sarkabileceği ifade edildi.

Kaynaklar, İran’dan gelebilecek misillemelere karşı Savunma Bakanlığı’nın bazı personeli geçici olarak Avrupa’ya ya da ABD içine kaydırdığını belirtti. Bunun rutin bir önleyici tedbir olduğu ve saldırının kaçınılmaz olduğu anlamına gelmediği vurgulandı.

Angajman kuralları değişebilir

Bu gelişme, Trump açısından karmaşık bir denkleme işaret ediyor. Olası bir askerî darbe, bölgede angajman kurallarını değiştirebilir ve Tahran’ın müzakere pozisyonunu zayıflatabilir. Ancak aynı zamanda Körfez’den Doğu Akdeniz’e uzanabilecek geniş çaplı bir bölgesel tırmanma riskini de beraberinde getirebilir.

Öte yandan bekleme stratejisi, ABD iç kamuoyunda ya da Washington’un müttefikleri nezdinde geri adım olarak yorumlanabilir. Bu durum, askerî tehdidin inandırıcılığının test edildiği bir an olarak değerlendiriliyor.

CNN’e konuşan kaynaklar, ABD ordusunun hafta sonu itibarıyla İran’a yönelik bir saldırıya hazır olduğunu, ancak Trump’ın henüz nihai kararını vermediğini bildirdi.

hyjuıko
İran yönetimi karşıtı göstericiler, 17 Şubat 2026’da Cenevre’deki Birleşmiş Milletler Ofisi önünde pankart ve fotoğraflar taşıyor (AFP)

Kaynaklara göre Trump, özel görüşmelerde askerî müdahaleyi destekleyen ve karşı çıkan argümanları dinledi, danışmanları ve müttefiklerinin görüşlerini aldı. Bir kaynak, “Bu konu üzerinde uzun süre düşünüyor” dedi.

Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham ise televizyonda yaptığı açıklamada, İran’la ilgili kararın fiilen alındığını öne sürdü. Bölgeye yapılan büyük askerî yığınağa dikkat çeken Graham, savaş gemilerinin “bu mevsimde hava güzel olduğu için” bölgeye gelmediğini söyledi.

Daralan müzakere penceresi

Sahadaki gerilim tırmanırken diplomasi de temkinli adımlarla ilerliyor. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Cenevre’de yapılan dolaylı görüşmelerin ikinci turunda genel “yol gösterici ilkeler” üzerinde anlayış sağlandığını, ancak ihtilaflı başlıkların sürdüğünü açıkladı.

Bir ABD’li yetkili, Tahran’ın önümüzdeki iki hafta içinde yazılı bir teklif sunabileceğini belirterek “ilerleme sağlandı ancak pek çok ayrıntı hâlâ müzakere ediliyor” dedi.

Tahran, müzakerelerin yalnızca nükleer dosya ve yaptırımların kaldırılmasıyla sınırlı kalmasında ısrar ederken, Washington balistik füze programı ve İran’ın bölgesel müttefiklerine verdiği desteğin de gündeme alınmasını istiyor. Bu iki yaklaşım arasındaki siyasi mesafenin kısa sürede kapanması zor görünüyor.

İran Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Muhammad Eslami, “Nükleer endüstrinin temeli zenginleştirmedir” diyerek, hiçbir ülkenin İran’ı barışçıl teknoloji hakkından mahrum bırakamayacağını söyledi.

Bu açıklama, ABD’nin diplomasi başarısız olursa askerî seçeneğin masada olduğunu hatırlatmasının hemen ardından geldi.

Rus haber ajansı Interfax, Rus devlet nükleer şirketi Rosatom CEO’su Aleksey Likhachev’in, anlaşma sağlanması hâlinde İran’dan zenginleştirilmiş uranyumu kabul etmeye hazır olduklarını söylediğini aktardı.

Rusya Dışişleri Bakanlığı ise uranyumun İran’dan çıkarılması önerisinin hâlâ masada olduğunu, ancak nihai kararın Tahran’a ait olduğunu belirtti.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, ülkesinin “ne pahasına olursa olsun Amerika’ya boyun eğmeyeceğini” söyledi. İran’ın savaş istemediğini, ancak “aşağılanmayı kabul etmeyeceğini” vurguladı.

Hürmüz mesajı

Tahran, askeri gücünü Hürmüz Boğazı’nda sergiledi. Bir askeri yetkili, boğazın “en kısa sürede kontrol altına alınabileceği ya da kapatılabileceği” uyarısında bulundu. İran Devrim Muhafızları “Hürmüz Boğazı’nda Akıllı Kontrol” adlı tatbikatını tamamladı.

Boğaz, küresel petrol ve doğalgaz ihracatının önemli bölümünün geçtiği stratejik bir hat olarak, İran’ın geleneksel caydırıcılık kartı olarak görülüyor.

Moskova’dan uyarı

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, İran’a saldırının “ateşle oynamak” olacağını belirterek siyasi yöntemlere öncelik verilmesi çağrısında bulundu. Kremlin, Tahran’la yapılan ortak deniz tatbikatlarının önceden planlandığını açıkladı.

İsrail’de yayımlanan Maariv gazetesi, Washington’un olası bir saldırıdan kısa süre önce Tel Aviv’i bilgilendireceğinin değerlendirildiğini yazdı.

Polonya Başbakanı Donald Tusk, vatandaşlarına İran’ı derhal terk etmeleri çağrısında bulundu ve çatışma ihtimalinin “oldukça gerçekçi” olduğunu söyledi.

Öte yandan Avrupa Birliği Konseyi, 29 Ocak’taki Dışişleri Konseyi toplantısında varılan mutabakatın ardından 19 Şubat’ta İran Devrim Muhafızları’nı resmen terör örgütleri listesine ekledi. Böylece kurum, AB’nin terörle mücadele yaptırımlarına tabi olacak.