Omar Harkous
ABD ve İsrail'in İran'a düzenlediği saldırılar ve Tahran'ın hızlı tepkisi birdenbire ortaya çıkmadı. Son birkaç ayda, bölgedeki yaklaşık 47 yıldır süren en uzun soluklu sorunlardan biri olan İran-uluslararası gerilimin sona ermesi için umut veren çeşitli diplomatik adımlar atılmıştı. Cumartesi öğleden sonra başlayan bu çatışmanın öncesinde, sonuncusu geçtiğimiz perşembe günü gerçekleşen müzakere turları yapıldı. İranlılar, daha önce müzakere etmeyi reddettikleri nükleer dosya ve diğer ekonomik konularla ilgili adımlar attılar. Ancak Amerikalılar, Tahran'ın nükleer meseleyi de içeren bir dizi talebin tamamını yerine getirmesinde ısrar ettiler.
ABD ve İsrail, İran'dan nükleer sorunun çözülmesinin yanı sıra balistik füze programını sonlandırmayı ve Lübnan'daki Hizbullah, Yemen'deki Husiler ve Irak'taki milis gruplar gibi müttefiklere verdiği desteği kesmesini talep ediyor.
Müzakereler 6 Şubat'ta Umman'da ciddi bir şekilde başladı ve Cenevre'ye geçilmeden önce Amerikan ve İran heyetlerinden olumlu açıklamalar geldi. Bu müzakere turlarının öncesinde, 2025 yılının başlarında Washington ile Tahran arasındaki ilişkilerde bir değişiklik yaşandı ve ilişkiler geleneksel kriz yönetiminden çatışma aşamasına geçti. Bu dönem, Trump yönetiminin ‘azami baskı’ politikasının ikinci versiyonunu yeniden canlandırma ve geliştirme kararıyla damgalandı. Bu politika, önceki yaklaşımın sadece bir devamı değil, Tahran'ın askeri nükleer kapasite edinmenin eşiğinde olduğuna işaret eden istihbarat ve siyasi değerlendirmelerin bir yansımasıydı. Bu durum, ABD'nin ekonomik yaptırımların ötesine geçerek doğrudan askeri tehditleri de içeren bir eylemde bulunmasını gerektirdi ve ABD yönetimi, açık askeri tehditlerle benzeri görülmemiş bir mali baskıyı birleştiren ‘güç yoluyla barış’ stratejisini benimsedi.
Bu yaklaşım, Tahran'ın diplomatik manevra alanını daraltarak, ya petrol tankerlerinden oluşan ‘gölge filosunu’ hedef alan yaptırımların ağırlığı altında ekonomik çöküş ya da Washington'un dikte ettiği şartlarla müzakere masasına geri dönmek şeklinde iki seçenek bıraktı.
Maskat Müzakereleri (Nisan–Haziran 2025)
2025 yılının haziran ayında büyük çaplı askeri çatışma patlak vermeden önce, olası bir çözümün olanaklarını araştırmak için diplomatik girişimlerde bulunuldu.
İlk tur üst düzey toplantılar, 12 Nisan 2025 tarihinde Umman'ın Maskat kentinde, ABD Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin önderliğinde gerçekleştirildi. Bu toplantılar dolaylı olarak gerçekleştirildi. Mesajlar Ummanlı arabulucular aracılığıyla iletildi. Tarafların pozisyonları arasında büyük fark olmasına rağmen, o dönemde ‘yapıcı’ olarak nitelendirildi.
2025 haziranındaki çatışma, taraflar arasındaki gerilimde tehlikeli bir dönüm noktası oldu. Çünkü çatışma gölge savaşlar ve vekalet savaşlarından doğrudan çatışmaya dönüştürdü.
Bu turda İran, ekonomik yaptırımların tamamen kaldırılması karşılığında uranyum zenginleştirmeyi yüzde 60'ta dondurmayı içeren bir teklif sundu. İran'ın teklifi, Hizbullah ve Husiler gibi bölgedeki müttefiklerinin faaliyetlerini dondurma taahhüdü de dahil olmak üzere, bölgesel gerilimi azaltmaya yönelik adımları da içeriyordu. Ancak bu teklif Washington tarafından kesin bir şekilde reddedildi ve Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Trump yönetimi, uranyum zenginleştirmenin dondurulmasının yanı sıra nükleer altyapının tamamen sökülmesi ve müttefik milislerin faaliyetlerinin sona erdirilmesi de dahil olmak üzere ‘eski Başkan Barrack Obama'nın teklifinden daha iyi bir anlaşmada’ ısrar etti.
Bu diplomatik başarısızlık, bölgedeki ABD askeri hareketliliğinin artması, ek uçak gemilerinin konuşlandırılması ve Körfez'deki hava üslerinin güçlendirilmesi ile daha da kötüleşti. Bu askeri tırmanış, ‘zorlayıcı diplomasi’ uygulamak amacıyla gerçekleştirildi. İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Genel Komutanı General Hüseyin Selami gibi İranlı askeri liderleri, saldırıya uğramaları halinde DMO'nun işgalcilere ‘cehennemin kapılarını’ açacağı konusunda uyarıda bulunmaya sevk etti.
Haziran 2025: “12 Günlük Savaş”
Geçtiğimiz yılın haziran ayında patlak veren çatışma, gölge savaşlar ve vekalet savaşlarından doğrudan çatışmaya dönüşmesiyle, çatışmada tehlikeli bir dönüm noktası oldu. Kıvılcım, 13 Haziran 2025 tarihinde İsrail'in, İran'ın nükleer silah sahibi olmaya yaklaştığı kritik bir zenginleştirme seviyesine ulaştığı bilgisine dayanarak İran'ın nükleer tesislerini ve füze üslerini hedef alan büyük çaplı bir saldırı başlatmasıyla ateşlendi.
ABD, 21-22 Haziran 2025 tarihlerinde ‘Gece Yarısı Çekici Operasyonu’ ile İran’la doğrudan çatışmaya girdi. Trump, Fordow, Natanz ve İsfahan'daki tesisleri vuran hassas saldırılar düzenlendiğini duyurdu. İranlı yetkililer, ‘geri dönüşü olmayan’ bir hasar olmadığını söylese de teknik raporlar Fordow Nükleer Tesisleri’nin en az iki yıl boyunca hizmet dışı kalacağını, ayrıca çok sayıda gelişmiş santrifüjün imha edildiğini ve İsfahan'daki uranyum dönüşüm tesisinin hasar gördüğünü doğruladı.

İran'ın Haziran 2025 saldırılarına verdiği yanıt, itibarını korumak ve aynı zamanda topyekûn bir savaşı önlemek amacıyla hesaplanmıştı. İran, 23 Haziran 2025 tarihinde ‘Beşarat Fetih Operasyonu’nu gerçekleştirerek, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı'nın (CENTCOM) saha karargahı olan Katar'daki el-Udeyd Hava Üssü'nü hedef alan yaklaşık 14 kısa ve orta menzilli balistik füze fırlattı.
Veriler, Tahran'ın saldırıdan saatler önce Katar ve ABD yetkililerine önceden uyarıda bulunduğunu ve personeli tahliye etmek ve hava savunma sistemlerini devreye sokmak için yeterli zaman tanıdığını doğruluyor. Trump, İran'ın tepkisini ‘çok zayıf’ olarak nitelendirirken, 24 Haziran 2025 tarihinde ateşkes ilan edilmesinin önünü açtı.
Cenevre müzakereleri ve Şubat 2026
Takvimler 2026 yılının şubat ayını gösterdiğinde, taraflar Umman'da son bir kez daha müzakere masasına oturdular. Ardından, İran'ın nükleer altyapısının büyük bir kısmının tahrip edilmesi ve Tahran'da ekonomik krizin derinleşmesi gibi yeni bir gerçeklikle Cenevre'ye geçtiler. Bu müzakere turlarından önce, şimdiye kadarki en şiddetli halk protestoları yaşandı.
Yaptırımların kaldırılmasını ve İran'ın küresel finans sistemine entegrasyonunu engelleyen temel sorunlar arasında İran bankacılık sistemindeki şeffaflık eksikliği ve ekonominin büyük sektörlerinin DMO'ya bağlı kurumlar tarafından kontrol edilmesi yer alıyor.
Bu turda İran, Trump'ın ‘anlaşma yapma’ zihniyetine hitap edecek bir teklif sunmaya çalıştı. İran'ın önerisi, uranyum zenginleştirme seviyelerini tıbbi araştırmalar için belirlenen yüzde 1,5'e düşürme ve diğer tüm nükleer faaliyetleri üç ila beş yıl süreyle askıya alma isteğini ve Amerikan şirketlerini petrol, doğalgaz ve madencilik sektörlerine (lityum dahil) yatırım yapmaya davet edilmesini içeriyordu. Ayrıca, nükleer programın barışçıl niteliğini kanıtlamak için Amerikan şirketleriyle iş birliği içinde yeni nükleer reaktörler inşa etmeyi önerdi. Karşılığında İran, bankacılık sektörü ve petrol satışlarına uygulanan yaptırımların kaldırılmasını talep etti.
Washington ise, 2025 saldırıları sonucu İran'ın zayıflığından yararlanarak çıtayı yükseltti. Fordow, Natanz ve İsfahan tesislerinin bir daha asla faaliyete geçmemesi için tamamen fiziksel olarak imha edilmesini talep etti. İran'ın tüm zenginleştirilmiş uranyum stoklarının İran dışına, özellikle ABD’ye transfer edilmesi ve İran'ın mevcut yönetimin ayrılmasından sonra bile faaliyetlerine devam etmesini engelleyen, zaman sınırı olmayan kalıcı bir anlaşma yapılması konusunda ısrarcı oldu. Buna ek olarak, İran heyetine balistik füzeler ve müttefik milisler konusunda talepler de iletildi.

Yaptırımların kaldırılmasını ve İran'ın küresel finans sistemine entegrasyonunu engelleyen en önemli faktörler arasında İran'ın Kara Paranın Aklanmasının Önlenmesine Yönelik Mali Eylem Görev Gücü (FATF) standartlarına uymaması, İran bankacılık sistemindeki şeffaflık eksikliği ve ekonominin büyük sektörlerinin DMO’ya bağlı kurumlar tarafından kontrol edilmesi yer alıyor. ABD şirketleri, özellikle İran'ın ‘terör destekçisi ülke’ olarak sınıflandırmaya devam etmesi ve ABD vatandaşlarını hedef alan komplolara karışması nedeniyle yasal risklerle karşı karşıya. Ayrıca, İran enerji sektörünün eski altyapısı, uluslararası şirketlerin güçlü yasal ve adli garantiler olmadan sağlamaya isteksiz olabilecekleri büyük yatırımlar ve ileri teknoloji gerektiriyor.
28 Şubat 2026 tarihindeki tırmanış
Umman Dışişleri Bakanı Bedir el-Busaidi geçtiğimiz perşembe günü, Cenevre'deki toplantılardan çıkarak Washington ve Tahran'ın adil ve kalıcı bir anlaşmaya varmak için yeni ve yenilikçi fikirlere ve çözümlere açık olduğunu açıkladı. Bu açıklamalar, müzakerelerin iyi gittiğini ve bir sonraki turun krizi sona erdirecek bir anlaşmanın imzalanması yolunda önemli bir adım olacağını gösterdi.
Öte yandan ABD’nin tutumu belirsizdi, ancak Beyaz Saray temsilcileri, İranlılarla sabah yapılan görüşmelerin ardından hayal kırıklığına uğradıklarını basına sızdırdı. Saatler süren müzakereler, herhangi bir ilerleme kaydedilmeden sona erdi.
Cenevre’deki müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanması ve doğrudan çatışmaya geri dönülmesi, her iki tarafın da uzlaşma çözümlerini tükettiğini gösteriyor.
Cenevre’deki müzakerelerin tıkanması ve Tahran'ın nükleer stoklarını transfer etmeyi, balistik füzelerini sökmeyi ve müttefik milislerini dağıtmayı reddetmesi üzerine, ABD ve İsrail ortak bir saldırı başlattı. Washington bu saldırıyı ‘Destansı Öfke Operasyonu’ olarak nitelendirirken, İsrail ‘Kükreyen Aslan Operasyonu’ adını verdi.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, operasyonun amacının ‘İsrail’in bekasına yönelik tehdidi ortadan kaldırmak ve İran halkının kendi kaderini belirlemesi için koşullar yaratmak olduğunu’ belirtti.
Saldırılar, cumartesi günü kendisiyle yaptığı toplantı sırasında bir dizi İranlı liderle birlikte öldürüldüğü duyurulan Dini Lider Ali Hamaney'in karargahı da dahil olmak üzere komuta merkezlerini hedef aldı. Netanyahu'nun açıklamaları, müzakerelere geri dönülmesi için hiçbir alan olmadığını gösterdi. İran'ın yanıtı, ABD’nin bölgedeki üslerine ev sahipliği yapan tüm ülkeleri de hedef aldı. Bu hamle, ‘göze göz’ ilkesinin uygulanması gibi görünüyor ve eski şartlarda müzakere olasılığını tamamen ortadan kaldırıyor.
Müzakerelerin sonu mu, yoksa yeni bir başlangıç mı?
Cenevre müzakerelerinin başarısızlığı ve doğrudan çatışmaya geri dönülmesi, iki tarafın tüm uzlaşma yollarını tükettiğini gösteriyor. Ancak bazıları bu saldırıların savaş alanında müzakere yapmak amacıyla yapıldığına inanıyor. ‘Stratejik sabra’ ulaşanlar, müzakerelerde hedeflerine ulaşanlardır, ancak Tahran'ın birkaç Arap şehrine düzenlediği füzeli saldırılar, sanki kendisini güvenli bir yere taşıyabilecek tüm gemileri yakarak son silahlarına başvurduğunu gösteriyor.
İran, iç ekonomik çöküş ve dış askeri baskı arasında sıkışmış durumda. Bu arada ABD, ‘İran rejimini’ bir kez ve sonsuza kadar ortadan kaldırmaya kararlı görünüyor. Bu da Washington'ın askeri güç ve diplomasi yoluyla Ortadoğu'daki güç dengesini yeniden çizme arzusunu yansıtıyor. Ancak, İran'ın bölgedeki ülkelere karşı yaygın tepkisi, ‘kesin bir zaferin’ bedelinin küresel enerji istikrarı ve tüm bölgenin güvenliği için çok yüksek olabileceğini kanıtlıyor.
Lityum, petrol ve gaz, çaresiz İran diplomasisinin elindeki araçlar olmaya devam ediyor. Fakat uçakların gürültüsü ve savaş çığlıkları arasında, özellikle Hamaney suikastından sonra, anlaşma mı yoksa çöküş mü olacağına savaş alanının dili karar verecek gibi görünüyor.