Nakavt eden vuruş: İsrail'in İran rejimini yıkma yarışı

Hareket alanı hiç olmadığı kadar geniş.

Boeing F/A-18E/F Super Hornet model bir savaş uçağı, Arap Denizi'ndeki USS Abraham Lincoln uçak gemisine iniş yaparken 30 Ocak 2026 (ABD Donanması/AFP)
Boeing F/A-18E/F Super Hornet model bir savaş uçağı, Arap Denizi'ndeki USS Abraham Lincoln uçak gemisine iniş yaparken 30 Ocak 2026 (ABD Donanması/AFP)
TT

Nakavt eden vuruş: İsrail'in İran rejimini yıkma yarışı

Boeing F/A-18E/F Super Hornet model bir savaş uçağı, Arap Denizi'ndeki USS Abraham Lincoln uçak gemisine iniş yaparken 30 Ocak 2026 (ABD Donanması/AFP)
Boeing F/A-18E/F Super Hornet model bir savaş uçağı, Arap Denizi'ndeki USS Abraham Lincoln uçak gemisine iniş yaparken 30 Ocak 2026 (ABD Donanması/AFP)

Michael Horowitz

İsrail ve ABD, Irak’ın 2003 yılındaki işgalinden bu yana Ortadoğu'da gerçekleştirilen en önemli askeri harekat olan ortak operasyonları beşinci gününe girerken hedefin İran'ın askeri kapasitesini ortadan kaldırmak ve rejimi devirmek olduğunu açıkça ilan ettiler. 28 Şubat 2026'da İsrail, ‘Kükreyen Aslan’, ABD ise ‘Destansı Öfke’ adını verdiği askeri harekatı başlattı. Koordineli saldırılar sonucunda İran'ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney, ülkenin üst düzey askeri yetkilileri ile birlikte öldürüldü ve ülke genelindeki nükleer tesisler, balistik füze üsleri ve deniz altyapısı hedef alındı.

Bu operasyon, İsrail'in 2024 yılının ekim ayında İran'ın hava savunma sistemlerini imha etmesiyle başlayan ve geçtiğimiz yıl haziran ayında 12 gün süren savaş sırasında tırmanan iki yıllık stratejik sürecin doruk noktasını temsil ediyor. Uzun vadeli bir sınırlama politikasından doğrudan çatışmaya yönelik bu radikal geçiş, İran rejiminin son on yılların en zayıf döneminde olduğu, vekil ağının zayıfladığı ve manevra alanının her zamankinden daha geniş olduğu değerlendirmesine dayanıyor.

Gölge savaşından tam zafere

Bu kademeli tırmanış, İsrail'in 7 Ekim 2023 öncesi ‘savaşlar arası harekat’ (İbranice: MABAM) olarak bilinen stratejisini terk etmesine ve savaşı kazanmayı amaçlayan bir stratejiyi benimsemesine yol açtı. Önceki sınırlama yaklaşımı, sınırlı ve tekrarlanan saldırılarla rakipleri zayıflatmaya dayanırken, topyekûn savaş eşiğinin altında kalmaya özen gösteriliyordu. Önleyici felsefesi, İran'ın kapasitesini kademeli olarak zayıflatarak ve daha büyük bir çatışma çıkması durumunda Tahran'ın üstünlük kazanmasını engelleyerek, daha geniş bir bölgesel çatışmayı önlemeye dayanıyordu. İsrail liderliği, 7 Ekim'den bu yana, giderek ‘tam zafer’ yaklaşımını benimsemeye yöneldi.

Bu değişim, anlık bir karar değil, İran'ın yanlış hesaplamalarının sonucuydu. Yaklaşık iki yıl içinde, İran'ın caydırıcılığının temelleri giderek aşındı. Hizbullah, Tahran'ın gelişmiş savunma sisteminin ana dayanağıydı ve 7 Ekim öncesinde yaklaşık 150 bin roket ve füzeye sahip olduğu tahmin ediliyordu. Bu silahlar, İsrail'de ağır insani kayıplara ve uzun süreli kaosa yol açabilirdi. İsrail’in İran'ın Lübnan’daki kolu olan Hizbullah’a on yıllardır uyguladığı yatırım, açık bir caydırıcılık denklemi oluşturdu. İran'a yönelik herhangi bir doğrudan saldırı, İsrail hava savunmasını alt edebilecek, uzun menzilli sortiler için kullanılan hava üslerini tehdit edebilecek ve İsrail'in kaynaklarını İran sahasından uzaklaştırabilecek bir saldırı ile karşılanacaktı. Bu da İsrail'i, ateşlemeyi durdurmak için Lübnan'da maliyetli bir kara harekâtına itebilirdi.

Bu değişim, anlık bir karar değil, İran'ın yanlış hesaplamalarının sonucuydu. Yaklaşık iki yıl içinde, İran'ın caydırıcılığının temelleri giderek aşındı.

Tahran'ın İsrail ile doğrudan çatışmaya girme yönündeki tekrarlanan kararları, Tel Aviv'de çatışmanın İran'ın gelişmiş savunmasını sınırlamanın ötesine geçtiği ve İslam Cumhuriyeti'ni zayıflatmak gibi daha geniş bir hedefe doğru ilerlediği yönündeki inancı güçlendirdi.

Tahran, 2024 yılında yaşanan çatışmalar sırasında farkında olmadan İsrail'in önemli üstünlüğünü ortaya koydu ve bazı İsraillilerin zafere götürebileceğine inandıkları pratik bir eylem planı ortaya çıktı.

Tahran, verdiği yoğun tepki ve bunun medyada yarattığı yankıdan, bu çatışmadan güçlü bir konumda çıktığına inanmak için bir gerekçe bulmuş olabilir, ancak ilk çatışmanın sonuçları dikkatle incelendiğinde farklı bir tablo ortaya çıkıyor. İsrail, Nisan 2024'te İsfahan'daki nükleer tesisin yakınlarındaki Rus yapımı bir hava savunma sistemini hedef aldı. Saldırının fiziksel etkisi sınırlı görünüyordu, ancak mesajı açıktı ve İsrail'in İran'ın derinliklerine ulaşma ve hassas savunma sözleşmelerini bozma yeteneğini teyit ediyordu. İran ise buna büyük bir güç gösterisiyle İsrail'e yüzlerce füze ve insansız hava aracı (İHA) ile misilleme yaparak karşılık verdi. Fakat bu karşılık, sahada belirleyici bir kazanca dönüşmedi.

İran'ın saldırısı belirleyici anda başarısız oldu. Hizbullah'ın destek gücü olarak devasa silah cephanesi olmadan, İran füzeleri İsrail hava üslerine sadece sınırlı isabetler sağlayabildi ve bunları hizmet dışı bırakamadı. Onlarca füze fırlatılmasına rağmen Tahran, İsrail'in kampanyasını sürdürmek için dayandığı pistleri, komuta ve kontrol altyapısını ve hava sorti üretim sistemlerini devre dışı bırakmayı başaramadı.

fevf
ABD ve İsrail'in hava saldırıları sonrasında İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'in karargahından yükselen duman, 28 Şubat 2026, (Reuters)

Bu başarısızlık, stratejik açıdan büyük önem taşıyordu, çünkü bu kuralların ihlali İsrail'in müdahale kabiliyetini ciddi şekilde sınırlayacaktı, oysa bu kuralların uygulanmaya devam edilmesi, çatışma genişlese ve İran'ın saldırıları şiddetlense bile İsrail Hava Kuvvetleri'nin savaşmaya devam edebileceği anlamına geliyordu. O andan itibaren, İsrail'in İran'a karşı askeri zafer kazanma olasılığı artık teorik bir hipotez olmaktan çıkmış, pratik bir olasılık niteliği kazanmaya başlamıştı.

Kesin ve ölümcül darbe

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre ABD ve İsrail'in son günlerde başlattıkları ortak saldırı, Tahran'ın kendi politikaları nedeniyle İran'ın caydırıcılığının zayıflamasının doğrudan bir sonucuydu. Geçtiğimiz yıl yaşanan 12 günlük savaşla karşılaştırıldığında bile, stratejik tablo o kadar farklı görünüyor ki, tanınması zor. İsrail için bugün hedef açık: İslam Cumhuriyeti'ni yok etmek ya da ona kalıcı zarar vermek.

İsrail'in hedefleri önemli ölçüde değişti. Bu turdaki ilk saldırı, etkinliği büyük ölçüde azalmış olan İran'ın hava savunma sistemlerini hedef almamış, daha çok rejimin başına daha yıkıcı bir darbe indirmeyi amaçlamıştı. Saldırılar, Tahran'ın en iyi korunan mahallelerinden biri olan Pastur'u vurdu ve Dini Lider Ali Hamaney ile bazı üst düzey güvenlik yetkilileri hedef alındı. İsrail kaynakları, 30'a yakın İranlı yetkili ve komutanın öldüğünü bildirdi. Operasyonlar sonraki aşamalarda da devam etti.

İran rejimi ise güçlerini çeşitli noktalara konuşlandırarak, operasyon sırasında veya sonrasında çıkabilecek herhangi bir kaosu bastırmak için yeterli zorlayıcı gücü elinde tutmaya çalışıyor. Ancak, bu kaosun boyutu hem ABD Başkanı Donald Trump hem de İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun hesaplarında en önemli risk faktörü olmaya devam ediyor.

Bir sonraki aşamada, saldırılar İran'ın balistik füze stoklarını ve mobil fırlatıcılarına odaklandı. Bunların saklanmadan veya kullanılmadan önce imha edilmesi için bir yarış başladı. Bununla birlikte İsrail, yeniden rejimin altyapısını hedef almaya başladı. Arka arkaya birkaç gün boyunca, Besic Komuta Merkezi, Büyük Tahran Polis merkezi ve rejimin on binlerce vatandaşının hayatını kaybettiği baskı kampanyasını yürüttüğü bölgesel merkez dahil olmak üzere İran'ın iç güvenlik birimlerinin organizasyonel omurgası vuruldu. Yerel polis karakolları ve Besic güçlerinin toplanma noktaları gibi daha küçük hedefler de saldırıya uğradı. Bu durum, güvenlik güçlerinin sabit konumlarını boşaltıp geçici konumlara konuşlanmasına neden olurken tüm bunlar, operasyonların önemli ölçüde aksadığına dair açık bir işaretti.

dfvbgfr
ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’yu Florida eyaletinin Palm Beach şehrindeki Mar-a-Lago Kulübü’nde karşılarken, 29 Aralık 2025 (Reuters)

İran rejimi ise güçlerini çeşitli noktalara konuşlandırarak, operasyon sırasında veya sonrasında çıkabilecek herhangi bir kaosu bastırmak için yeterli zorlayıcı gücü elinde tutmaya çalışıyor. Ancak, bu kaosun boyutu hem Trump hem de Netanyahu'nun hesaplarında en önemli risk faktörü olmaya devam ediyor. Kesintisiz hava bombardımanları altında yaygın kitlesel protestoların yaşanması zor olsa da, İranlıların Hamaney'in ölümünü halka açık bir şekilde kutladıkları sahneler de dahil olmak üzere, halihazırda ortaya çıkan düzensiz gösteriler, savaşın tek başına bastırmaya yetmeyeceği kadar derin bir hoşnutsuzluğu yansıtıyor.

İsrail ve ABD ayrıca, rejimin erken aşamada kontrolünü kaybetmesi muhtemel ve geri kazanmanın siyasi maliyeti yüksek olan, azınlıkların yaşadığı uzak bölgeleri kasıtlı olarak hedef alıyor. Kürt, Azeri ve Arap nüfusların ağırlıklı oldukları bölgeler geçmişte sık sık çatışma noktaları ve kaosu harekete geçmek için bir fırsat olarak görebilecek silahlı grupların yuvası olageldi. İran'ın kontrolünü kaybetme riski uzun vadede devam etse de Netanyahu'nun Suriye'deki yaklaşımı bu tür bir riski almaya istekli olduğunu gösteriyor.

Sırada ne var?

İsrail, zamanın çok önemli olduğunu biliyor. Körfez ülkelerine yönelik saldırılar, özellikle enerji tesislerini hedef alan saldırılar ve küresel ekonomi için en hayati koridorlardan biri olan Hürmüz Boğazı'nı kapatma girişimleri, mevcut operasyonun sonsuza kadar uzatılamayacağı anlamına geliyor. Körfez hava savunmasının etkili performansı ve ABD-İsrail ortak saldırılarının İran'ın balistik füze cephaneliğini önemli ölçüde zayıflatma kabiliyetine rağmen, Tahran hala büyük bir kamikaze İHA stoğuna sahip. Washington ve Tel Aviv, Rejime gerçek bir zarar verebilmek için bir fırsat yakalamak amacıyla İran'ın füze ve İHA fırlatma kabiliyetini kısa vadede etkisiz hale getirmeli. İran destekli Husilere karşı daha önce yürütülen kampanyalar, insansız hava aracı saldırılarını durdurmanın son derece karmaşık bir görev olduğunu gösterdi. Ancak, İsrail ve ABD'nin bu kampanyada kullandığı yeteneklerin ölçeği ve niteliği benzeri görülmemiş boyutlara ulaşıyor. Başarı, İHA fırlatma sıklığındaki somut bir azalma ile ölçülecek olsa da saldırıların tamamen durdurulması, Başkan Donald Trump'ın belirttiği dört haftalık süre içinde bile mümkün görünmüyor.

dvf
İran'ın başkenti Tahran'da bir sokakta, İran'ın eski Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney ve 1979 İran İslam Devrimi'nin lideri Ayetullah Ruhullah Humeyni'nin resimlerinin yer aldığı bir duvar resmi, 26 Şubat 2026 (Batı Asya Haber Ajansı)

İsrail için, denklemler değişmeden ya da operasyonların devamına siyasi kısıtlamalar getirilmeden önce İran’a ölümcül bir darbe indirmek için yarış başladı. Bu hareket tarzı, İran-İsrail çatışmasının gelişimini yakından takip edenler için şaşırtıcı olmayacaktır.

İsrail'in geçtiğimiz yıl yaşanan 12 günlük savaşın ardından yaptığı hesaplar açıktı. Bu savaş, stratejik dengeyi yeniden sağladı ve İsrail'in üstünlüğünü teyit ederken aynı zamanda İran'ın gücünü azalttı. Ancak Netanyahu, bu üstünlüğün, onu sürdürmek için siyasi irade ve askeri güç olmadan uzun sürmeyeceğini fark etti. İsrail, mevcut kampanyasında ‘topyekûn zafer’ doktrinini açıkça benimseyerek, potansiyel olarak yüksek getiri sağlayan büyük bir risk alıyor, yani bu çatışmanın sonuçlarını pekiştirip uzun vadeli bir gerçekliğe dönüştürmeyi hedefliyor.



Barış ne zaman istisna değil, kural haline gelecek?

Birleşmiş Milletler'in yapısal reforma ihtiyacı var (Reuters)
Birleşmiş Milletler'in yapısal reforma ihtiyacı var (Reuters)
TT

Barış ne zaman istisna değil, kural haline gelecek?

Birleşmiş Milletler'in yapısal reforma ihtiyacı var (Reuters)
Birleşmiş Milletler'in yapısal reforma ihtiyacı var (Reuters)

Antoine el Hac

Uluslararası ilişkiler alanında, analistler arasında giderek yaygınlaşan bir görüşe göre dünya, yeni bir küresel sisteme girmiş bulunuyor. Bu yeni düzende, “hukukun gücü”nün yerini “gücün hukuku”nun aldığı ve yerleşik kurallara dayanan eski uluslararası sistemin etkisini yitirdiği ileri sürülüyor. Dolayısıyla uluslararası ilişkilerin artık uzlaşı ve çok taraflılık yerine güç ve nüfuz mantığıyla yürütüldüğü değerlendiriliyor. Mevcut sistem, farklı büyüklüklerdeki güç merkezlerinden oluşurken, aktörlerin eşitliğe dayalı uluslararası anlaşmalardan ziyade güç kullanımı yoluyla etki alanlarını ve ekonomik kaynaklarını genişletmeye yöneldiği görülüyor.

Herhangi bir katılımcı küresel düzenin birincil hedefinin, sürdürülebilir barışı sağlamak olduğu genel kabul görmektedir. Nitekim Baruch Spinoza barışı, güven, adalet ve iyi niyete dayanan erdem olarak tanımlarken; Albert Einstein barışın zorla değil, anlayış yoluyla sağlanabileceğini vurgulamıştır. Antik düşünürler Platon ve Aristoteles de benzer şekilde barışı toplumsal düzenin en yüksek hedeflerinden biri olarak görmüş; Mahatma Gandhi ise kalıcı barışın, zorluklar karşısında bile ancak adalet temelinde mümkün olacağını ifade etmiştir.

Bununla birlikte tarihsel deneyim, barışın çoğu zaman istisna olduğunu ortaya koymaktadır. İnsanlık tarihinin yaklaşık 3 bin 500 ila 5 bin yıllık yazılı döneminde, büyük savaşların tamamen yaşanmadığı sürelerin toplamı 230 ila 268 yıl arasında kalmıştır. Bu da savaşsız dönemlerin, insanlık tarihinin yüzde 10’undan daha azına karşılık geldiğini göstermekte; dolayısıyla çatışmanın hem bireysel hem de kolektif düzeyde baskın bir olgu olduğunu düşündürmektedir.

Bu bağlamda “uluslararası sistem” ile “küresel düzen” arasında ayrım yapmak önem taşımaktadır. Uluslararası sistem, dünya siyasetinin işleyiş mekanizmalarını; aktörleri, güç dengelerini ve sınırlayıcı unsurları ifade ederken, küresel düzen daha çok siyasi, kurumsal ve kültürel bir inşa sürecini tanımlar. Bu düzen; müzakere, iş birliği ya da zorlayıcı süreçler sonucunda şekillenebilir. Nitekim I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı sonrasında oluşan düzenler, galip ve mağlup ilişkileri üzerinden inşa edilmiştir. Bu açıdan küresel düzen sabit değil, aktörlerin bilinçli tercihleriyle şekillenen dinamik bir yapıdır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan küresel düzenin önemli kazanımlar sağladığı kabul edilmektedir. Büyük ölçekli savaş ihtimali azalmış, klasik imparatorluk yapıları sona ermiş, ekonomik refah artmış ve birçok devletin egemenliği güçlenmiştir. Bu süreçte Vestfalya Barışı ilkeleri de ulus-devlet sisteminin temelini oluşturmuştur. Ancak bu düzenin, günümüzde yaşanan derin dönüşümlere yeterince yanıt veremediği hususunda güçlü bir kanaat oluşmuştur. Bu durum, küresel ölçekte artan belirsizlik ve kriz algısını beslemekte; hatta nükleer riskler nedeniyle olası bir büyük savaş ihtimaline dair endişeleri artırmaktadır.

Son yıllarda küresel güç dengelerinde belirgin değişimler yaşanmaktadır. Özellikle BRICS ülkelerinin yükselişi, Batı merkezli sistemin tek başına belirleyici olma özelliğini zayıflatmaktadır. Bu dönüşüm yalnızca ekonomik ve askeri güç unsurlarını değil, aynı zamanda düşünsel ve kültürel alanları da içermektedir. Batı dışı aktörlerin kendi kimliklerini vurgulaması ve alternatif kalkınma modelleri geliştirmesi bu sürecin önemli parçasıdır.

“Batı sonrası dönem” olarak da tanımlanan bu süreç hem Batı dünyası hem de yükselen güçler açısından ciddi sınamalar içermektedir. İklim değişikliği, siber güvenlik, göç, organize suçlar ve terörizm gibi küresel sorunlar, daha geniş uluslararası iş birliğini zorunlu kılmaktadır. Ancak büyük güçler arasındaki rekabet, özellikle ekonomik ve ticari alanlarda yaşanan gerilimler ve zaman zaman ortaya çıkan askeri karşılaşmalar, istikrarlı bir küresel denge kurulmasını zorlaştırmaktadır.

Ayrıca milliyetçilik ve popülist akımların yükselişi de uluslararası iş birliği açısından olumsuz bir faktör olarak değerlendirilmektedir. Bu eğilimler, çoğu zaman uluslararası kurumlara olan güveni zayıflatarak, dar ulusal çıkarların ön plana çıkmasına yol açmaktadır. Antoine el-Hac'ın Şarku'l Avsat için kaleme aldığı analize göre özellikle büyük güçler arasında rekabetin artması, küresel sistemdeki dağılmayı daha da derinleştirmektedir.

Bir diğer önemli mesele ise küresel değerler ile ulusal öncelikler arasında denge kurulmasıdır. Tek taraflı dayatmaların, kültürel ve siyasi çeşitliliği göz ardı etmesi nedeniyle sürdürülebilir olmadığı görülmektedir. Bu nedenle esnek, çok katmanlı ve ağ temelli diplomasi yöntemlerinin önemi giderek artmaktadır.

Sonuç olarak mevcut uluslararası sistem, çok boyutlu bir dönüşüm sürecinden geçmektedir. Yeni güçlerin yükselişi, Batı’nın göreli etkisinin azalması, artan çatışmalar ve küresel sorunlar bu dönüşümün temel dinamiklerini oluşturmaktadır. Bu süreçte devletlerin ekonomik ve stratejik çıkarlarını koruma çabası ise belirleyici olmaktadır.

Gelecekte küresel sistemin nasıl şekilleneceği, büyük ölçüde uluslararası aktörlerin iş birliği kapasitesine ve değişime uyum sağlayabilme yeteneklerine bağlı olacaktır. Alternatif yaklaşımların ortaya çıkışı bir tehditten ziyade, çok kutuplu dünyayı anlamak açısından bir fırsat olarak görülebilir. Nitekim oluşmakta olan yeni düzen, gücün tek bir merkezde toplanmadığı daha karmaşık bir yapıya işaret etmektedir.

Bu doğrultuda daha çok katmanlı ve çeşitli yönetim modellerinin bir arada var olacağı bir küresel düzenin temelleri atılmaktadır. Ancak bu yeni yapının sağlıklı işleyebilmesi için mevcut kurumların güçlendirilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda Birleşmiş Milletler başta olmak üzere uluslararası kuruluşlarda reform ihtiyacı sıklıkla dile getirilmektedir. Sonuç olarak, daha adil, barışçıl ve sürdürülebilir bir dünya düzeninin inşası, farklılıkları yönetebilen ve iş birliğini teşvik edebilen ortak iradenin varlığına bağlıdır.


Trump döneminde sol görüşlü Amerikalılar daha fazla silahlanıyor

Eğitmen Clara Elliott talimatlarını veriyor (AFP)
Eğitmen Clara Elliott talimatlarını veriyor (AFP)
TT

Trump döneminde sol görüşlü Amerikalılar daha fazla silahlanıyor

Eğitmen Clara Elliott talimatlarını veriyor (AFP)
Eğitmen Clara Elliott talimatlarını veriyor (AFP)

ABD’nin Richmond kentine yakın ormanlık bir alanda silah sesleri yankılanıyor. Aralarında Colin’in de bulunduğu çok sayıda Amerikalı burada ateşli silah kullanımı üzerine eğitim alıyor.

38 yaşındaki Colin’in elindeki yarı otomatik silah, hayatında sahip olduğu ilk silah. Colin, ABD Başkanı Donald Trump yönetimine dair endişeleri nedeniyle silah edinmeye yönelen sol eğilimli Amerikalılardan biri. Bu, ülkede silah sahipliğine ilişkin yerleşik algılardaki değişimi gösteriyor.

Tam adının açıklanmasını istemeyen Colin, “Hükümetimden, çevremdeki vatandaşlardan çok daha fazla tehdit hissediyorum” dedi. ABD’nin kuzeyindeki Minneapolis kentinde göçmenlere yönelik geniş çaplı bir operasyon sırasında federal görevliler tarafından vurularak öldürülen Renee Nicole Good ve Alex Pretti olaylarının kendisi için “bardağı taşıran son damla” olduğunu söyledi.

Şarku'l Avsat'ın AFP'den aktardığına göre Colin yaptığı açıklamada, “Hükümet tarafından yetkilendirilmiş, adeta özel ordu gibi sokaklarda dolaşan, insanlara saldıran ve ateş açan bir güç var. Bu, bireyler arasındaki suçlardan çok daha korkutucu” değerlendirmesinde bulundu.

Eğitmen, kursiyerlere tabanca şarjörlerinin nasıl doldurulacağını açıklıyor (AFP).Eğitmen, kursiyerlere tabanca şarjörlerinin nasıl doldurulacağını açıklıyor (AFP).

Silah tartışması

ABD’de silah tartışması oldukça karmaşık ve derin siyasi boyutlar içeriyor.

Genellikle sağ eğilimli olan silah taşıma hakkı savunucuları, konuyu kişisel özgürlük meselesi olarak görürken, ABD Anayasası bu hakkı güvence altına alıyor. Liberaller ise kitlesel silahlı saldırıların yaşandığı ülkede daha sıkı silah denetimlerini savunuyorlar.

Öte yandan, suikast girişiminden sağ kurtulan eski Temsilciler Meclisi üyesi Gabrielle Giffords ve eski ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris gibi bazı önde gelen Demokrat isimler de silah sahibi olduklarını açıkça dile getirdi.

Colin ve eşi Dani, Silah satın aldıktan sonra sertifikalı tabanca eğitmeni Clara Elliott’ın kursuna katıldı. Elliott, 2024’te Trump’ın ikinci kez başkan seçilmesinin ardından işlerinin “iki katına çıktığını” söyledi.

Kadınlara ve azınlıklara özel tasarlanan kursların büyük bölümü dolarken, eğitimler herkese açık olmaya devam ediyor. Kolunda Pamuk Prenses dövmesi bulunan Elliott, “Yoğunluk çok fazlaydı” dedi.

Yaklaşık 12 kişinin katıldığı eğitimlerde önce temel silah güvenliği anlatılıyor, ardından atış poligonunda uygulamalı eğitime geçiliyor. Katılımcıların çoğu daha önce hiç silah kullanmamış kişilerden oluşuyor.

Endişe ve hazırlık

28 yaşındaki Cassandra, “ABD’de çok sayıda endişe verici gelişme yaşanıyor. Bu yüzden bilgili ve hazırlıklı olmak iyi bir fikir gibi görünüyor” ifadesini kullandı.

Latin Amerika kökenli 30 yaşındaki Akemi ise “aşırı sağ şiddetinden” korktuğunu ve polisin koruyabileceğine güvenmediğini ifade etti. “Polisle mümkün olduğunca az temas etmek en iyisi” dedi.

ğitim tatbikatı sırasında silahlı çatışma çıktı (AFP)Eğitim tatbikatı sırasında silahlı çatışma (AFP)

Bu sırada bazı katılımcıların, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Kurumu’na gönderme yapan hedeflere ateş ettiği görüldü.

Clara Elliott yalnız değil. “Liberal Gun Club” adlı ulusal örgüt, 2026’nın ilk iki ayında 3 bin yeni silah eğitimi başvurusu aldığını açıkladı. Bu sayı, 2025 yılının tamamındaki başvurulardan daha fazla.

Örgütün yöneticisi Ed Gardner, bu tür artışların genellikle büyük siyasi gelişmeler veya kitlesel silahlı saldırılar sonrasında görüldüğünü belirtti. Ancak geçmişten farklı olarak, yeni gelenlerin artık sadece kadınlar ve azınlıklarla sınırlı olmadığını; gençlerden yaşlılara, kırsaldan kentlere kadar geniş bir kesimi kapsadığını ifade etti.

David Yamane ise bu değişimin, insanların silah satın alma motivasyonlarındaki dönüşümden kaynaklandığını belirtti. Yamane, “İnsanlar, haklarını ellerinden alabilecek ya da başkalarını bu yönde cesaretlendirebilecek otoriter bir yönetim ihtimali konusunda endişe taşıyor” değerlendirmesinde bulundu.


Trump’ın Lübnan hakkındaki paylaşımı Netanyahu’yu şoke etti... Tel Aviv açıklama istedi

(Soldan sağa) İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (AFP)
(Soldan sağa) İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (AFP)
TT

Trump’ın Lübnan hakkındaki paylaşımı Netanyahu’yu şoke etti... Tel Aviv açıklama istedi

(Soldan sağa) İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (AFP)
(Soldan sağa) İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump’ın yaptığı bir sosyal medya paylaşımı, İsrail’de şaşkınlık ve soru işaretlerine yol açtı. Paylaşımda, İsrail’in Lübnan’da hava saldırısı düzenlemesinin ‘yasaklandığının’ belirtilmesi üzerine, Tel Aviv yönetimi Beyaz Saray’dan açıklama talep etti.

Axios’un iki kaynağa dayandırdığı haberine göre, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve danışmanları, Trump’ın paylaşımı karşısında şaşkınlık yaşadı. Paylaşımın, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın perşembe günü yayımladığı İsrail-Lübnan ateşkes anlaşması metniyle çelişir nitelikte olduğu ifade edildi.

Haberde ayrıca, Trump’ın paylaşımında İsrail’e ‘uyulması zorunlu bir emir verildiği’ izlenimi oluşmasının, önceki ABD yönetimlerinde alışılmadık bir durum olduğuna dikkat çekildi. Şarku’l Avsat’ın Axios’tan aktardığına göre, Netanyahu’nun da söz konusu paylaşımı öğrendiğinde ciddi şaşkınlık ve endişe duyduğu belirtildi.

İsrail ile Lübnan arasındaki ateşkes anlaşması

Trump perşembe günü yaptığı açıklamada, İsrail ile Lübnan’ın 10 gün süreli bir ateşkes anlaşmasına vardığını duyurmuştu.

Washington’un önceki günlerde yoğun çaba harcayarak şekillenmesine katkı sağladığı anlaşmaya göre İsrail, ‘planlanan, yakın veya devam eden saldırılara karşı her an meşru müdafaa kapsamında askeri operasyon düzenleme hakkını’ saklı tutuyor.

Axios’a göre ateşkes, Netanyahu açısından siyasi olarak son derece hassas bir konu olmayı sürdürüyor. Netanyahu hükümeti, gerekli görülmesi halinde Hizbullah’a yönelik saldırılar konusunda herhangi bir kısıtlamaya tabi olmadığını vurguluyor.

Öte yandan ateşkese rağmen, Lübnan’ın güneyi bugün de İsrail saldırılarının hedefi olmaya devam etti. Orta kesimlerde bombardıman seslerinin duyulduğu, bu nedenle bölge sakinlerinin köylerini terk ettiği bildirildi.

Ertesi gün yapılan açıklamalar daha sert

Ertesi gün Trump daha sert bir dil kullanarak İsrail’e yönelik tutumunu yineledi. Trump, “İsrail artık Lübnan’ı bombalamayacak. Bu, ABD tarafından yasaklandı. Herkes yeterince yaptı” ifadelerini kullandı. Daha sonra Axios’a verdiği röportajda da aynı çizgiyi sürdüren Trump, İsrail’in saldırılarını durdurmasını istediğini belirterek, “İsrail durmalı. Binaları yıkmaya devam edemez. Buna izin vermeyeceğim” dedi.

Diğer yandan Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, ateşkes anlaşmasına katkılarından dolayı Trump’a ve Suudi Arabistan’a teşekkür ederek, ‘kalıcı anlaşmalar için çalışma’ aşamasına geçildiğini duyurdu.

Avn, Lübnan halkına hitaben yaptığı konuşmada, ülkenin artık kendi kararlarını kendisinin aldığını vurgulayarak, “Bugün kendimiz için müzakere ediyor, kendimiz için karar veriyoruz. Artık kimsenin cebinde bir koz ya da başkalarının savaş alanı değiliz ve asla olmayacağız” ifadelerini kullandı.

Avn ayrıca, “Toprağımı kurtarmak, halkımı korumak ve ülkemi kurtuluşa ulaştırmak için gereken her yere gitmeye hazırım” dedi. Avn, söz konusu müzakerelerin ‘zayıflık, geri adım ya da taviz değil’, aksine Lübnan’ın haklarına olan inançtan kaynaklanan bir karar olduğunu vurguladı.

İsrail hükümeti içinde kafa karışıklığı

Axios’un aktardığına göre Netanyahu ve ekibi, Trump’ın açıklamalarını medya aracılığıyla öğrendi. Bu durum, İsrail siyasi ve güvenlik çevrelerinde kafa karışıklığına yol açtı.

İsrailli yetkililer, Washington’un tutumunda bir değişiklik olup olmadığını anlamak için hızla harekete geçti. Bu kapsamda, İsrail’in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter de sürece dahil oldu. İsrail yönetimi ayrıca, Beyaz Saray’dan resmî açıklama talep ederek, Trump’ın sözlerinin mevcut ateşkes anlaşmasının metniyle çeliştiğini vurguladı.

ABD’den açıklama

Axios’un Beyaz Saray’dan yorum talep etmesinin ardından bir ABD’li yetkili, Trump’ın açıklamalarının anlaşmada bir değişiklik anlamına gelmediğini belirtti.

Yetkili, “Lübnan ile İsrail arasındaki ateşkes anlaşması, İsrail’in Lübnan’daki hedeflere yönelik herhangi bir saldırı amaçlı askeri operasyon gerçekleştirmeyeceğini açıkça ortaya koyuyor. Ancak anlaşma, planlanan, yakın veya devam eden saldırılara karşı meşru müdafaa hakkını saklı tutmaktadır” ifadelerini kullandı.