İran Savaşı, Çin’in dört derin endişesini nasıl ortaya çıkardı?

Pekin, rejim değişikliği girişimlerinin belirli rakipleri mi hedef aldığı, yoksa Çin'in küresel etki alanını parçalamaya yönelik daha geniş çaplı bir çabanın parçası mı olduğu sorusunu görmezden gelemez

Görsel: Chiara Vercesi
Görsel: Chiara Vercesi
TT

İran Savaşı, Çin’in dört derin endişesini nasıl ortaya çıkardı?

Görsel: Chiara Vercesi
Görsel: Chiara Vercesi

Shirley Ze Yu

ABD ve İsrail, geçtiğimiz şubat ayı sonlarında İran’a karşı koordineli saldırılar düzenleyerek, ülkenin Dini Lideri (Rehber) Ali Hamaney’i öldürdüler ve Tahran’daki askeri altyapıya büyük çaplı hasar verdiler. Bu olayla Ortadoğu, güç dengelerinin yeniden şekillendiği yeni bir döneme girdi. Pekin'in hesaplı ahlaki kınamaları, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde (BMGK) acil toplantı çağrısı, Körfez'e özel bir temsilci gönderilmesi ve Dışişleri Bakanı Wang Yi’yi Washington'a gönderdiği uzlaşmacı mektubu içeren açık tepkisi, onun bu ayın sonlarında ABD Başkanı Donald Trump-Çin Devlet Başkanı Şi Cinping zirvesinde varılan düzenlemeleri korumak için gerekli gördüğü adımlardı. Bu adımlar Pekin'i, istenmeyen jeopolitik kaosu sakin bir şekilde yöneten ve ulusal güvenlikteki merkezi çıkarları olan ABD ile ilişkilerini sadece marjinal olarak etkileyen istikrarlı bir küresel güç olarak gösterdi.

Pekin, ‘Destansı Öfke’ adı verilen askeri operasyona verdiği tepkiyi büyük bir disiplin ve soğukkanlılıkla ölçüp biçmeye özen göstermiş olsa da bu sakinliğin ardında yatan gizli endişe, gerçek bir güven hissi uyandırmıyordu. Bu hesaplı diplomatik koreografinin ardında, Pekin'in hesaplarını belirleyen ve İran savaşına yaklaşımını kısıtlayan dört derin ve iç içe geçmiş endişe ortaya çıktı. Bunlar enerji güvenliği endişesi, Çin ekonomisinin dayandığı küresel ticaret altyapısındaki darboğaz noktalarında ABD'nin hakimiyetinden duyulan endişe, Washington'ın, ABD’ye düşman egemen devletlerin liderlerini hedef alarak askeri güçle rejim değişikliği dayatma ve lider kadrosunu ortadan kaldırma hazırlığının devam etmesinden duyulan endişe ve Şi Cinping'in ortaya koyduğu, özünde ‘Pax Americana’yı ortadan kaldıracak çok taraflı bir dünya düzeni kurmaya dayanan kişisel ve küresel hırslarından duyulan endişeydi. İran savaşı, basitçe bu dört endişeyi birden gündeme getirdi.

Birinci endişe: Enerji tuzağı

İran’daki savaşın Pekin’in stratejik hesaplarında nasıl ani yansımalar yarattığını anlamak için yenilenebilir enerji başlıklarıyla yetinmek doğru olmaz. Çin sanayisinin ve petrokimya sektörünün temelini oluşturan iki hammaddeye, yani ham petrole ve sıvılaştırılmış doğal gaza (LNG) bakmak gerekir.

İran ham petrolü ithalatındaki uzun süreli kesinti, hemen bir krize yol açmayabilir, ancak Çin'in rafineri kapasitesinin dörtte birini aksatabilir ve Pekin'in Rusya'ya olan yapısal bağımlılığını derinleştirebilir.

Dünyanın en büyük ham petrol ithalatçısı olan Çin'in ham petrol ithalatı, 2025 yılında günlük 11,55 milyon varil ile rekor seviyeye ulaştı. Ancak bu rakam, ne kadar büyük olursa olsun, tam bir tablo sunmuyor. Çin, aynı yıl bu ithalatın yaklaşık 430 bin varilini depolamaya yönlendirdi. Bu da ham petrol ithalatındaki yıllık toplam artışın yüzde 83'ünü oluşturdu. Gerçek tüketim talebindeki büyümenin son derece sınırlı kaldığını gösteren depolamadaki bu büyük artış, Pekin'de tedarikte ani kesinti olasılığına dair köklü bir endişeyi yansıtıyor. Dünyanın en büyük ikinci petrol tüketicisi olan Çin, petrol ihtiyacının yüzde 74'ü ithalata bağımlıyken, yerel üretimi tüketiminin sadece dörtte birini karşılıyor.

Çin'e petrol tedarik eden ülkelerin dağılımı, enerji uzmanlarını endişelendirecek derecede coğrafi olarak yoğunlaşmış görünüyor. Rusya yüzde 20'lik payla listenin başında yer alırken, onu yüzde 14 ile Suudi Arabistan, yüzde 12 ile Irak izliyor; İran'ın payı ise yüzde 11 ile 14 arasında değişiyor. Bu bağlamda, geniş Körfez bölgesi Çin'in ham petrol ithalatının yaklaşık yüzde 54'ünü sağlıyor.

Çin'in 2024 yılındaki ham petrol ithalatının yüzde 33'ünü Rusya, İran ve Venezuela oluşturdu. ABD'nin yaptırımlar uyguladığı bu üç ülke, petrolü Çin pazarına gölge filolar, takas anlaşmaları ve büyük indirimler yoluyla ulaştırıyor.

İran ham petrolü, Brent ham petrolüne kıyasla varil başına 8 ila 10 dolar arasında bir indirimle satılıyor. Günlük ithalatın 1,3 ila 1,4 milyon varile ulaştığı göz önüne alındığında, bu arzın aniden kesilmesi Çinli bağımsız rafinerilere yıllık 4,7 milyar dolara mal olabilir.

Şantung eyaletindeki dünyanın en büyük petrol ithalatçısı olan ve Çin'de ‘çaydanlık’ olarak bilinen bağımsız rafineriler, bu ham petrolün başlıca alıcılarından. Çin'deki rafineri kapasitesinin yaklaşık dörtte birini oluşturuyorlar. Düşük kar marjlarına dayalı iş modelleri, ucuz ham petrole bağlı.

Bu durum, büyük bir jeopolitik çelişkiyi ortaya koyuyor. İran’ı izole etmek amacıyla yıllardır uygulanan ABD yaptırımları, dolaylı olarak Washington’ın en büyük stratejik rakibinin ekonomisine hizmet etmiş oldu.

sdv
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Pekin'de düzenlenen Çin Halkı Siyasi Danışma Konferansı'nın kapalı oturumuna katıldı, 11 Mart 2026 (Reuters)

İran'dan gelen arzın azalması durumunda, Rusya bu açığın bir kısmını karşılayabilir. Uluslararası veri analitik şirketi Vortexa verilerine göre Çin, geçtiğimiz şubat ayında Rusya’dan petrol ithalatını günlük 2,07 milyon varile çıkardı. Bu rakam, ocak ayına kıyasla günlük 370 bin varillik bir artışa tekabül ederken, Venezuela'dan kaybettiği miktarların büyük bir kısmını telafi etti. Ancak boru hatlarının kapasite sıkıntısı, Moskova'nın yıllarca sürecek altyapı yatırımları olmadan İran petrolünün yerini geniş ölçekte doldurma yeteneğini sınırlıyor. Dolayısıyla İran ham petrolü ithalatındaki uzun süreli bir kesinti, acil bir krize yol açmayabilir, ancak Çin'in rafineri kapasitesinin dörtte birini aksatabilir ve Pekin'in Rusya'ya olan yapısal bağımlılığını derinleştirebilir.

Pekin, küresel altyapıda alternatifler geliştirmek için on milyarlarca dolar harcadı, ancak İran'daki savaş, bu alternatiflerin ihtiyacı karşılamaktan hâlâ çok uzak olduğunu ortaya çıkardı.

Petrol, Çin’in enerji altyapısındaki kronik kırılganlığı ortaya koyarken LNG, ülkeyi daha acil ve ciddi bir zayıflık noktasıyla karşı karşıya bırakıyor. Çin, 2023 yılında dünyanın en büyük sıvılaştırılmış doğal gaz ithalatçısı haline geldi. İthalatının yüzde 34'ünü Avustralya'dan, yüzde 23'ünü Katar'dan, yüzde 11'ini Rusya'dan ve yüzde 10'unu Malezya'dan temin ediyor. Katar’ın Çin’in ithalatındaki büyük ağırlığı göz önüne alındığında, İran insansız hava araçlarının (İHA) dünyanın en büyük LNG ihracat tesisi olan Ras Laffan kompleksine düzenlediği saldırılar, son derece ciddi sonuçlara yol açtı. Saldırılar, Avrupa ve Asya'daki fiyatlarda rekor düzeyde yaklaşık yüzde 50 artışa neden oldu. Çin, kayıplarını hızla telafi etmek için Avustralya'ya yönelirse, Pasifik'teki önemli bir ABD müttefikine bağımlılığını derinleştirme riskiyle karşı karşıya kalır ve bölgede bir ABD-Çin çatışması patlak verirse buradan gelen LNG tedarikleri kesintiye uğrayabilir. Böylece Rusya, bir kez daha varsayılan seçeneğe dönüşüyor. Bu durum her ne kadar Pekin'in kaçınmaya çalıştığı bir bağımlılık olsa da kaçınmakta zorlandığı bir bağımlılıktır.

İkinci endişe: Darboğazların kabusu     

Öte yandan ‘Malakka Boğazı sorunu’, Çin'in stratejik düşüncesinin merkezinde yer alan sürekli bir endişe kaynağı olmaya devam ediyor. Çin’in eski Devlet Başkanı Hu Jintao 2003 yılında, Çin Komünist Partisi Politbüro Daimi Komitesi'ni, Çin'in petrol ithalatının yaklaşık yüzde 80'inin Malakka Boğazı'ndan geçtiği konusunda uyardı. Bu boğaz, Pekin'in kontrolünde olmayan ve kolayca aşamayacağı bir darboğaz olarak biliniyor. ABD ile bir çatışma çıkması durumunda, ABD Donanması Çin'e giden sevkiyatları durdurabilir ve dünyanın en büyük ikinci ekonomisini birkaç hafta içinde boğabilir. Pekin, 23 yıl önce yapılan bu uyarıdan beri küresel altyapıda alternatifler geliştirmek için on milyarlarca dolar harcadı. Ancak İran savaşı, bu alternatiflerin ihtiyacı karşılamaktan uzak kalmaya devam ettiğini ortaya çıkardı.

Pakistan’daki Gwadar Limanı ve Sri Lanka’daki Hambantota Uluslararası Limanı’ndan, Kyaukpyu’ya uzanan Çin-Myanmar koridoru ve Kuzey Kutbu’ndaki ‘Kutup İpek Yolu’na ve ‘Sibirya-2’ boru hattına kadar Çin’in alternatif rotaları, tek bir ortak özelliğe sahip. O özellik de bu rotaların hiçbirinin, coğrafi, siyasi veya mali çatışmaların yarattığı engellerle karşılaşmamış, etkinliği azalmamış veya aksaklığa uğramamış olmaları. ‘Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’nun incisi olan Gwadar Limanı, Karaçi'deki 33 rıhtıma karşılık sadece üç rıhtıma sahip ve buradaki konteyner hacmi, Karaçi'deki hacmin yüzde 3,2'sini geçmiyor. Bunun yanı sıra Çin-Myanmar koridoru, 2021'deki darbeyle hizmet dışı kalırken, kutup rotası mevsimsel olarak devam ediyor. ‘Sibirya-2’ hattı ise henüz inşa edilmedi.

Öte yandan Washington, gerek ‘Stratejik Limanlar Bildirim Yasası’ yoluyla, gerekse ev sahibi ülke hükümetleri üzerinde doğrudan baskı uygulayarak olsun, Çin ile bağlantılı limanların küresel altyapısını sistematik bir şekilde parçalamaya devam ediyor. Dünyanın en önemli darboğaz noktalarına yayılmış olan ve geriye kalan CK Hutchison’a ait 41 liman bu sebeple doğrudan hedefi haline geldi.

İran Savaşı, Pekin'in uzun zamandır hissettiği bir korkuyu doğruladı. Çin'in küresel ticareti ve ülkeye yönelen enerji akışları, halen Washington'ın yönettiği bir güvenlik şemsiyesi altında hareket ediyor. Daha da önemlisi, bu savaş, ABD'nin bu altyapıyı kontrol etmekle yetinmediğini, gerektiğinde onu bir silah olarak kullanmaya da hazır olduğunu gösterdi.

Üçüncü endişe: Trump’ın dayatma politikası

Üçüncü endişe, Çinli yetkililerin son derece ihtiyatlı bir şekilde müzakere ettikleri, ancak etkisini daha şiddetli şekilde hissettikleri bir konu. ABD liderliğindeki rejimi düşürme operasyonları ve zorla rejim değişikliği dayatmasının, Trump döneminde devlet yönetiminde yeni belirleyici araç olarak ortaya koyduğu modelin etkisi. Washington, sadece 60 gün içinde iki eşi benzeri görülmemiş eşiği aştı. ABD Özel Kuvvetleri, geçtiğimiz ocak ayında, Venezuela’nın başkenti Karakas'ta gece baskını düzenleyerek Devlet Başkanı Nicolas Maduro'yu gözaltına aldı ve operasyon Maduro’nun yerine itaatkar bir halefin getirilmesiyle sonuçlandı. Şubat ayında ise ABD ve İsrail, ortak bir saldırıyla İran’ın Dini Lideri’ni Tahran'ın kalbinde öldürdü. Böylece Pekin, en yakın iki stratejik ortağını kaybetti. Her iki ülke de Çin ile ‘kapsamlı stratejik ortaklıklar’ imzalayan ülkelerdi.

7uk
ABD uçak gemisi USS Gerald Ford, Yunanistan'ın Girit Adası'ndaki Suda Körfezi Limanı’ndan ayrılırken, 26 Şubat 2026 (AFP)

Çin Devlet Başkanı Şi ve onun dar iç çevresi için bu olaylar, dış politikada sadece geçici gelişmeler olarak görünmekle kalmıyor, şekillenmekte olan yeni bir ABD stratejik doktrininin belirtileri olarak algılanıyor. Washington, düşman olarak gördüğü, yeterli caydırıcılık araçlarına sahip olmadığını düşündüğü veya stratejik değer taşıdığını düşündüğü varlıklara sahip hükümetleri devirme hakkına sahip olduğu varsayımıyla hareket ediyor. Pekin, rejim değişikliği girişimlerinin belirli rakipleri mi hedef aldığı, yoksa Çin'in küresel etki alanını parçalamaya yönelik daha geniş çaplı bir çabanın parçası mı olduğu sorusunu görmezden gelemez. Venezuela ve İran, Küba ile birlikte Pekin'in ortaklık ağının temel taşlarını oluşturuyor ve her biri ya çöküş tehlikesiyle ya da varoluşsal bir tehditle karşı karşıya.

Bu gelişmelerin Çin Komünist Partisi (ÇKP) liderliğinde yarattığı şokun boyutunu en açık şekilde ortaya koyan ise belki de gizli kanıtlar oldu. Maduro'nun 4 Ocak'ta gözaltına alınmasından bir gün sonra, Şi'nin resmi konutu olan Zhongnanhai, Baidu Haritalar, iMap Haritalar ve Tencent Haritalar gibi harita uygulamalarından tamamen kayboldu. Mart ayına gelindiğinde Pekinliler, Merkez Askeri Komisyon'un komuta merkezinin bulunduğu Shishan Ulusal Orman Parkı'nda 24 saat aralıksız inşaat çalışmaları yapıldığını bildirdi. ABD'nin ‘decapitation’ (askeri bir strateji olan kafa kesme) operasyonlarını hassas bir şekilde yürütme konusundaki kanıtlanmış yeteneği, gözlemcilerin ‘Pekin Askeri Şehri’ olarak tanımladıkları, bir komuta merkezi ve nükleer sığınakları içeren yeraltı kompleksinin inşasını hızlandırdığına şüphe yok.

Trump'ın yaklaşımı, Pekin'i acı bir gerçekle yüz yüze getirdi. Çin, ABD ile doğrudan askeri çatışma olasılığına hazırlanırken, aynı zamanda ikili ilişkilerde bir yumuşama sağlanması için çaba gösteriyor.

Dördüncü endişe: Şi’nin tamamlanmamış küresel sistemi

Dördüncü endişe ise küresel sistem üzerinde en derin etkiye sahip olan ve çözülmesi en zor olanıdır; çünkü bu, güç dengesi kadar güvenilirliğin kendisiyle de ilgili. Çin, enerji rotalarını yeniden yönlendirebilir, darboğazları kısmen aşmayı başarabilir ve yeraltı sığınaklarını güçlendirebilir. Ancak İran'ın Savaşı, Çin’in ortaklıklarının gerçek bir ağırlığı olduğu ve çok kutupluluğu savunan medeniyetin nihayetinde sadece bir söylemden ibaret olmadığı şeklindeki Güney Küresel'e liderlik etme hedeflerinin dayandığı temeli sarstı.

Çin, enerji rotalarını yeniden yönlendirebilir, darboğazları kısmen aşmayı başarabilir ve yeraltı sığınaklarının güvenliğini artırabilir. Ancak İran Savaşı, Güney Yarımküre’ye liderlik etme hedeflerinin dayandığı temeli sarstı.

Çin Devlet Başkanı Şi, 2013 yılından bu yana 150 ülkeyi kapsayan ‘Kuşak ve Yol Girişimi’nden, Yeni Kalkınma Bankası'na, genişletilmesinden sonra Şanghay İşbirliği Örgütü'ne (ŞİÖ) ve dünya nüfusunun yüzde 55'ini ve küresel gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYİH) dörtte birini temsil eden on ülkeden oluşan bir bloğa genişlemesinden sonra BRICS'e kadar Batı liderliğindeki sisteme geniş kapsamlı kurumsal alternatifler oluşturmaya odaklandı.

İran ve Venezuela, bu yapının temel iki ayağını oluşturdu. İran, Kuşak ve Yol Girişimi’nin batı uzantısında vazgeçilmez bir kara köprüsü rolünü üstlendi. BRICS+ ile ŞİÖ’nün üyesiydi. Venezuela ise Çin'in batı yarımkürede varlığını sağlamlaştırdı. Ancak ABD şu anda bu iki temel direği fiilen çökertti.

rfhy
Pakistan’ın Gwadar Limanı’nın havadan genel bir görüntüsü, 4 Ekim 2021 (Reuters)

Çin, uzun süredir mantıklı bir şekilde, güvenlik ittifakları kurmaktan kasıtlı olarak kaçınmasının, aşırı yayılmacı ABD'den kendisini ayıran özellik olduğunu savunuyor. Ancak, üye bir ülkenin Dini Lideri’nin ABD tarafından suikasta kurban gitmesiyle karşı karşıya kalan BRICS bloğu, sorumlu tarafı belirten bir bildiri üzerinde bile anlaşamadı. ŞİÖ de benzer bir felç durumunda. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre buna rağmen, Pekin'in önünde gerçek bir fırsat beliriyor. Başkan Trump'ın Dünya Sağlık Örgütü'nden (WHO) çekilmesi, Dünya Gıda Programı'na (WFP) sağlanan finansmanı kesmesi ve BM’yi açıkça küçümsemesi, Çin'in on yıldır inşa etmeye çalıştığı alternatif çerçeveler için fiili bir alan açıyor. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, geçtiğimiz hafta Ulusal Halk Temsilcileri Kongresi'nin basın toplantısında bu durumu dikkat çekici bir şekilde özetledi; Washington'un tam tersi tavır sergilediği bir anda Çin'i ‘barış, istikrar ve adalet için dünyanın en önemli gücü’ olarak tanıttı. Ancak ABD liderliğine olan güveni sarsılan dünyanın, bu güveni otomatik olarak Çin'e aktarması mümkün değil. Zira Çin ortaklarına en fazla, onlar yangınla mücadele ederken güvenli mesafeden gelen güçlü bir kınama vaat ediyor.

Başarısızlığa tahammül edilemeyen zirve

Şi, zirvenin başarılı olmasını ve Çin ile Washington arasındaki iş birliğinin somut sonuçlar doğurabileceğini kanıtlayarak, Çin’deki ekonomik durumu istikrara kavuşturan ve daha fazla kötüleşmeyi önleyen ticaret ateşkesini korurken, Pekin'in dünyanın en tehlikeli ilişkisini boyun eğmeden yönetebildiğine dair Güney Yarımküre'ye bir mesaj göndermek istiyor. Başkan Donald Trump'ın Çin lideriyle zirvenin ertelenebileceğinden bahsettiğini belirtmek gerekir.

Çin, İran meselesi nedeniyle ABD ile gerilimi tırmandırmanın bir yararı olmadığını düşünürken, ticaret ateşkesini korumayı ve ABD-Çin ilişkilerindeki genel istikrarı sürdürmeyi en önemli önceliği olarak görmeye devam ediyor. Bakan Yi, Ulusal Halk Temsilcileri Kongresi'nin oturum aralarında düzenlediği basın toplantısında, tarafların ‘mevcut riskleri yönetmesi ve gereksiz karışıklıkları ortadan kaldırması’ gerektiğini açıkça ifade etti. Bu, Pekin'in gözünde İran'ın sadece bir karışıklık kaynağı olduğunu, asıl ilgi odağı olmadığını ima ediyor. Bu nedenle Çin, geçen yıl Trump yönetimi ile biriktirdiği olumlu ivmeyi tehlikeye atmaya çalışmayacak. Ancak zirve, Şi'yi acı bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor. Bir yandan stratejik ortaklarından birini öldüren, bir diğerini hapse atan ve Batı yarımküredeki son komünist lideri de yakalamak üzere olan bir başkanla yüz yüze otururken, diğer yandan da ondan taviz vermesi bekleniyor.

İran savaşıyla ortaya çıkan dört endişe ışığında, Çin, en acı sonucun, nihayetinde ABD’nin kurallarını belirlediği bir dünyada yaşamaya mecbur kalacağı olduğu gerçeğiyle yüzleşebilir.

Bu öncelik sıralamasının arkasında açık bir içsel neden yatıyor. Çin ekonomisi, 2026 yılında yüzde 4,5 ile 5 arasında bir büyüme kaydetmesi beklendiği için artan baskılar altında bulunuyor; bu, on yıllardır görülen en düşük seviye. Bu durum karşısında, başarılı bir ticaret anlaşması, gümrük vergilerinin hafifletilmesi ve ABD-Çin ilişkilerinin istikrarı, iç politikayla tek başına sağlanamayan bir miktar dış güven yaratabilecek az sayıdaki araçtan bazıları olarak görünüyor. Şi'nin dördüncü bir dönem için aday olacağı tahmin edilen 2027'deki ÇKP kongresinin yaklaşmasıyla birlikte, bu çabanın inandırıcılığı ekonominin dayanıklılığına bağlı hale geliyor. Bu dayanıklılık büyük ölçüde Çin'in Washington ile ilişkilerine bağlı.

Ekonomik müzakerelerin ardında, gündemin diğer tüm maddelerini gölgede bırakan daha derin bir güvenlik boyutu yatıyor. Şi, geçtiğimiz şubat ayında Trump ile yaptığı görüşmede, Tayvan'ın ikili ilişkilerde halen ‘en önemli mesele’ olduğunu belirterek, Taipei'ye yapılacak herhangi bir ilave silah satışına karşı uyardı. Tayvan, siyasi meşruiyet, ulusal kimlik ve Şi'nin kişisel mirasının kesiştiği noktada yer aldığından Çin için kırmızı çizgiyi temsil ediyor. Dolayısıyla Pekin'in İran, ticaret veya nadir toprak elementleri konusunda vereceği herhangi bir taviz, nihayetinde Tayvan Boğazı'nda ne kadar etki sağlayabileceğiyle ölçülecek. Bu anlamda zirve, Şi'nin bu büyük anlaşmayı yönetmeye çalıştığı bir araç haline geliyor.

Şi’nin hesaplamaları, acımasız bir şekilde, İran’ın molla rejiminin, ABD-Çin ilişkilerinin aksine, nihayetinde feda edilebilir bir ortak olarak kaldığını ortaya koyuyor. Pekin, zirve öncesinde Tahran yüzünden Washington ile gerilimi tırmandırmanın bir yararı olmadığını düşünüyor ve korumayı başaramadığı bir ortak uğruna ikili ilişkileri riske atmayacaktır.

Ancak ABD ile Çin arasındaki büyük anlaşma bozulursa, Pekin’in İran’a ilişkin hesapları değişebilir ve küresel stratejik haritasını yeniden çizebilir.

Şi'nin izlediği hesaplı itidal politikasının yararı, İran'daki savaşın gidişatına, rejimin kaderine, Hürmüz Boğazı'nın ne kadar süreyle kapalı kalacağına, ABD'nin kendi başlattığı bir savaşı kontrol altına alma kapasitesinin sınırlarına ve dünyanın en önemli stratejik geçitlerinden birini koruma ve buradaki seyrüsefer özgürlüğünü sağlama yeteneğine bağlı.

Başkan Trump, sosyal medya platformu Truth Social üzerinden yaptığı bir paylaşımda, İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kapatması halinde ‘üzerine ölüm, ateş ve öfkenin çökeceğini’ belirterek, “Bu, ABD'den Çin'e bir hediye” diye yazdı. Bu ‘hediye’ ateş ve öfkeyle doluydu ve en azından 28 Şubat'a kadar buna hiç ihtiyacı olmayan bir alıcıya ulaştı.

İran Savaşı’nın ortaya çıkardığı dört endişenin gölgesinde, Çin kendisini en acı sonuçla karşı karşıya bulabilir ve bunun sonucunda ABD’nin kurallarını belirlediği bir dünyada yaşamaya mecbur kalabilir.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



İsrail, Güney Lübnan’daki kara operasyonlarını genişletirken Şekif Kalesi’ni ele geçirdi

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın kalenin ele geçirildiğini açıklamasının ardından Güney Lübnan’daki Şekif Kalesi’nde dalgalanan İsrail bayrağı (Reuters)
İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın kalenin ele geçirildiğini açıklamasının ardından Güney Lübnan’daki Şekif Kalesi’nde dalgalanan İsrail bayrağı (Reuters)
TT

İsrail, Güney Lübnan’daki kara operasyonlarını genişletirken Şekif Kalesi’ni ele geçirdi

İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın kalenin ele geçirildiğini açıklamasının ardından Güney Lübnan’daki Şekif Kalesi’nde dalgalanan İsrail bayrağı (Reuters)
İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın kalenin ele geçirildiğini açıklamasının ardından Güney Lübnan’daki Şekif Kalesi’nde dalgalanan İsrail bayrağı (Reuters)

İsrail ordusu bugün, Lübnan’daki kara operasyonlarının ülkenin güneyinde bulunan Litani Nehri’ni geçmesinin ardından ‘yeni bölgelere doğru genişletildiğini’ açıkladı. İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz ise birliklerinin Güney Lübnan’daki tarihi ve stratejik öneme sahip Şekif Kalesi’ni ele geçirdiğini duyurdu. Katz, Telegram kanalından yaptığı açıklamada, “Kahramanca mücadelenin üzerinden kırk dört yıl geçtikten sonra ve Birinci Lübnan Savaşı’nda (1982) hayatını kaybeden askerleri anma gününde, askerler yeniden Şekif Kalesi’nin zirvesine çıktı ve İsrail bayrağını bir kez daha burada göndere çekti” ifadesini kullandı.

Katz, daha sonra yaptığı açıklamada, “Birlikler Lübnan’daki güvenlik bölgesi kapsamında Şekif’te kalmaya devam edecek” dedi.

İsrail ordusu da askerlerinin Şekif Kalesi olduğu değerlendirilen bir bölgede çekilmiş fotoğraflarını yayımladı. Haçlı Seferleri dönemine uzanan tarihi bir yapı olan kale için Lübnan Kültür Bakanı daha önce doğrudan bombardıman uyarısında bulunmuştu. İsrail güçleri, 2000 yılında sona eren ve yaklaşık yirmi yıl süren Güney Lübnan işgali sırasında Şekif Kalesi’ni askeri üs olarak kullanmıştı.

Öte yandan İsrail ordusunun bir sözcüsü, bugün sabah saatlerinde X platformundan yaptığı açıklamada, birliklerin ‘Litani Nehri’ni geçtiğini ve Hizbullah’a yönelik saldırılarını nehrin kuzeyine doğru genişlettiğini’ belirterek, operasyonların eş zamanlı olarak yeni bölgelere yayıldığını ifade etti.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu cuma günü yaptığı açıklamada, birliklerinin sınırdan yaklaşık 30 kilometre uzaklıktaki Litani Nehri’ni geçtiğini ve Güney Lübnan’ın önemli bir bölümünün ilan edilen ateşkese rağmen ‘çatışma bölgesi’ haline geldiğini söylemişti.

İsrail ordusu bugün yaptığı açıklamada, ‘birkaç gün önce Şekif Tepeleri ve Seluki Vadisi bölgesinde geniş çaplı bir operasyon’ düzenlediğini duyurdu. Açıklamada, operasyonun ‘Güney Lübnan’daki operasyonel kontrolü güçlendirmek ve Celile ile Metulla yerleşimine yönelik doğrudan tehdidi ortadan kaldırmak’ amacıyla gerçekleştirildiği belirtilirken, faaliyetlerin ‘ek bölgelere doğru genişletildiği’ ifade edildi.

Ordudan yapılan açıklamada ayrıca, çok sayıda askerin ‘ön savunma hattını genişletmek’ amacıyla saldırı başlattığı kaydedildi.

Öte yandan Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam dün, İsrail’i ülkesine karşı ‘yakılmış toprak’ politikası izlemekle suçladı.

İsrail ile İran destekli Hizbullah arasında, 17 Nisan’da ilan edilen ancak sahada fiilen uygulanmayan ateşkese rağmen çatışmalar neredeyse her gün sürüyor.

Bu arada İsrail ordusu, olası hava saldırıları öncesinde Güney Lübnan’da Zehrani Nehri’nin güneyinde yaşayan sivillere tahliye çağrısında bulundu.

Bir İsrail askeri saldırıda öldürüldü

Diğer yandan İsrail ordusu, Güney Lübnan’da yaşanan bir çatışmada bir askerin öldüğünü duyurdu.

İsrail'in Yedioth Ahronoth gazetesine bağlı Ynet haber sitesinin aktardığına göre, ordu tarafından yapılan açıklamada, Givati Tugayı’na bağlı keşif birliğinde görev yapan Başçavuş Michael Tiyukin’in (21) Hizbullah tarafından Güney Lübnan’daki bir İsrail birliğine yönelik düzenlenen insansız hava aracı (İHA) saldırısında öldüğü belirtildi. Saldırıda ayrıca 4 askerin hafif yaralandığı kaydedildi.

İsrail ordusu, İHA’nın dün akşam askeri birliğin faaliyet yürüttüğü bölgeyi hedef aldığını açıklarken, Tiyukin’in Lübnan’daki ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana ölen 13’üncü İsrail askeri olduğunu bildirdi.


Suriye, Hürmüz Boğazı'na alternatif bir rota haline gelir mi?

Şam'a bakan Kasiyun Dağı'ndaki Meçhul Asker Anıtı yakınlarında, yeni ulusal amblemin tanıtımı sırasında, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın konuşmasını dev bir ekranda izleyen insanlar, 3 Temmuz 2025 (AFP)
Şam'a bakan Kasiyun Dağı'ndaki Meçhul Asker Anıtı yakınlarında, yeni ulusal amblemin tanıtımı sırasında, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın konuşmasını dev bir ekranda izleyen insanlar, 3 Temmuz 2025 (AFP)
TT

Suriye, Hürmüz Boğazı'na alternatif bir rota haline gelir mi?

Şam'a bakan Kasiyun Dağı'ndaki Meçhul Asker Anıtı yakınlarında, yeni ulusal amblemin tanıtımı sırasında, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın konuşmasını dev bir ekranda izleyen insanlar, 3 Temmuz 2025 (AFP)
Şam'a bakan Kasiyun Dağı'ndaki Meçhul Asker Anıtı yakınlarında, yeni ulusal amblemin tanıtımı sırasında, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın konuşmasını dev bir ekranda izleyen insanlar, 3 Temmuz 2025 (AFP)

Charles Lister

Aralık 2024'te Beşşar Esed rejimi devrildiğinde, geçici Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, ülkesinin “sıfır sorun” ilkesine dayalı bir dış politika izleyeceğini duyurdu. Bunun, ülkesine izolasyondan çıkış yolunu açacağını ve bazı ekonomik krizlerini çözmesine yardımcı olacağını umuyordu. Suriye'nin istikrara kavuşması olasılığı, Ortadoğu ülkelerini 2025 yılında en az 28 milyar dolarlık yatırım anlaşması imzalamaya teşvik etti ve ülke 2026 yılında kendisine daha da fazla yatırım anlaşması çekmeye devam etti.

İran ile devam eden savaşın ortasında bu eğilim sürerken, Suriye'nin en önemli jeopolitik ve ekonomik iddiası giderek daha belirgin hale geldi: Ortadoğu'nun kalbinden geçerek Asya ve Avrupa'yı birbirine bağlayan ve enerji, ticaret ve teknolojik bağlantı için hayati bir koridora dönüşme potansiyeli. Hürmüz Boğazı'nın fiilen kapalı olması ve Kızıldeniz'de güvensizliğin artmasıyla birlikte, Suriye kendisini daha doğrudan karasal bir alternatif olarak sunuyor.

Bu jeopolitik önerinin güncelliği sebebiyle, Suriye Maliye Bakanı Mayıs ayındaki G7 zirvesine davet edilirken, Cumhurbaşkanı Şara da haziran ortasında benzer bir zirveye katılmak üzere davet aldı. Suriye'nin G7 gibi taraflarla olan ilişkisinin düzeyindeki bu ani yükseliş, Şam'ın İran ile savaşın ortaya çıkardığı sorunlara sunduğu potansiyel uzun vadeli çözümlerin giderek daha fazla farkına varıldığını yansıtıyor.

cdcfv
Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani, Brüksel'de düzenlenen AB-Suriye Yüksek Düzey Diyaloğu sırasında AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas ile tokalaşıyor, 11 Mayıs 2026 (AP)

Böyle bir fırsat, nisan ayında Güney Kıbrıs Rum Kesimi'nde (GKRY) düzenlenen acil bir AB zirvesinde ortaya çıktı; burada Şara, Suriye'yi Avrupa'nın enerji güvenliği endişelerine bir çözüm olarak sundu. “Bir zamanlar başkalarının çatışmalarının savaş alanı olan Suriye, bugün güvenlik için bir köprü ve çözümün temel taşı olmayı seçti” diyen Şara, ülkesini “Orta Asya ve Körfez'i Avrupa'nın kalbine bağlayan güvenli ve alternatif bir arter” olarak tanıttı.

Suriye'nin istikrara kavuşması olasılığı, Ortadoğu ülkelerini 2025 yılında en az 28 milyar dolarlık yatırım anlaşmaları imzalamaya teşvik etti

GKRY’de, Şara, uzun süredir rafta duran “Dört Deniz” projesini yeniden canlandırmayı önerdi. Bu projeye göre Suriye, Akdeniz, Karadeniz, Hazar Denizi ve Körfez'deki denizcilik rotalarını birbirine bağlayan demiryolu, karayolu ve boru hatları yoluyla bir ticaret ve lojistik merkezine dönüşebilir.

Bu tür bir sınır ötesi proje, Ortadoğu'dan Avrupa'ya uzanan bir kara yolu ağı kurarak bölgenin ve dünyanın Hürmüz Boğazı'na olan bağımlılığını önemli ölçüde azaltacaktır. Bu açık öneri, Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski'nin Şam ziyaretinden ve Türkiye'nin Ermenistan ile gümrük kısıtlamalarını kaldırma kararından sonra geldi; bu iki gelişme, Hazar ve Karadeniz'e giden yolun açılması ve stratejik konumlarından yararlanılması için gerekli görünüyor.

Gelgelelim Şara'nın vizyonunu gerçeğe dönüştürmek yıllar alacaktır. Bugün Suriye, yüz milyarlarca doları bulan devasa bir yeniden inşa maliyetiyle karşı karşıya bulunurken, kamu çalışanlarının maaşlarını ödemekte bile zorlanıyor.

Ancak en önemli sorun, ne kadar hızlı olursa olsun kara taşımacılığının kapasite açısından deniz taşımacılığının gerisinde kalmasıdır. İran ile yaşanan mevcut savaştan önce, Hürmüz Boğazı, dünyanın petrolünün yaklaşık yüzde 27'si, sıvılaştırılmış doğal gazının yüzde 20'si ve gübrelerinin yüzde 30'u için bir geçiş güzergahıydı. Tüketim mallarına gelince, boğazdan yılda en az 26 milyon konteyner geçiyor ve bu da boğazın kapanmasını küresel ithalat için doğrudan bir tehdit haline getiriyor. Körfez ülkelerinde gıda güvenliği büyük bir endişe kaynağı olmaya devam ediyor, çünkü bu ülkeler gıda tedariklerinin yaklaşık yüzde 85'ini boğaz üzerinden ithal ediyor.

dddfv
 Suriye sahilindeki Baniyas rafinerisinin açıklarında demirlemiş bir petrol tankeri, 1 Mayıs 2026 (Associated Press)

Buna rağmen Suriye hedeflerini gerçekleştirmeyi ve küresel bir lojistik merkezi ve önemli bir ticaret koridoru olmayı başarırsa, Hürmüz Boğazı'na olan aşırı bağımlılığı azaltacaktır. Suriye, Körfez'den Mısır ve Ürdün'e uzanan daha geniş bir yeni arter ağı içinde alternatif bir kara yolu haline gelebilir.

Dört Deniz projesi, Suriye'yi Akdeniz, Karadeniz, Hazar Denizi ve Körfez'i birbirine bağlayan demiryolu, karayolu ve boru hattı ağları aracılığıyla bir bağlantı noktasına dönüştürüyor

Bu, Suriye'nin kendisinden önce, bölgedeki ülkelere, Körfez'deki enerji üreticilerine ve Avrupa'daki tüketicilere yansıyacak geniş kapsamlı küresel bir etkiye sahip olabilir. Zira İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kapatması, deniz taşımacılığında sigorta maliyetlerinde önemli bir yükselişe neden oldu; bu maliyetin savaş sona erse bile önceki seviyelerine dönmesi olası değil, bu da kara taşımacılığına daha fazla rekabet gücü kazandırıyor. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, Suriye gerçekten de birçok kişinin umduğu gibi bir ülke haline gelirse, toparlanması ve refahı yalnızca Suriye'yi etkilemekle kalmayacaktır. Etkisi komşu ülkelere de yayılacak ve Arap Maşrık (Levant) bölgesinin nadiren, hatta hiç yaşamadığı bir tür istikrar ve bölgesel bütünleşmeyi teşvik edecektir.

Cumhurbaşkanı Şara’nın, Suriye'nin toparlanması için uluslararası destek çekmeyi amaçlayan ekonomik vizyonunun, bugün dünyanın karşı karşıya olduğu güvenlik ve diplomatik zorluklarla kesişmesi tesadüf değil. Bu yaklaşıma ağırlık kazandıran jeopolitik itici güç olmasaydı, Suriye'ye yatırım çağrıları muhtemelen geniş çaplı bir ilgisizlikle karşılanırdı. Suriye'nin altyapısının ne kadar kötü durumda olduğuna dair uyarılar şüphesiz doğru olsa da, ileriye dönük her yol bir yerden başlamalıdır. Ortadoğu, bugün olduğu kadar daha büyük bir karşılıklı bağımlılık ve ortak faydalar vaat eden umut verici nedenlere nadiren ihtiyaç duymuştur.

Körfez'deki gıda güvenliği endişeleri, Suriye’nin önünde bir kapı daha açıyor; zira Körfez ülkelerinin gıda ithalatının yüzde 85'i Hürmüz Boğazı'ndan geçiyor. Bölgedeki büyük gıda rezervleri ve kısa vadede diğer kaynaklardan ek tedarik sağlama gücü büyük kıtlıkları önlemiş olsa da, uzun vadeli belirsizlik bölge ülkelerini alternatifleri değerlendirilmeye yöneltti. Bu bağlamda, örneğin Suudi Arabistan, Suriye'den Ürdün üzerinden Krallığın kuzeyindeki Arar şehrine gıda ve diğer ticari malları taşımak için yüksek hızlı bir demiryolu hattı inşa etmenin fizibilitesini araştırıyor.

sdvfd
ABD yaptırımları altında bulunan ve İran bağlantılı bir nakliye ağıyla ilişkisi olan “Brilliant” tankerinin, Suriye'nin Baniyas Petrol Limanı yakınlarında çekilmiş bir fotoğrafı, 8 Nisan 2026 (Reuters)

Bu arada, Suriye, Ürdün ve Türkiye, bölgesel bir ticaret koridoru kurmayı amaçlayan üçlü bir kuruluş oluşturdu. Bu koridor başlangıçta kara yollarına, daha sonra ise Akabe Limanı’nı Suriye üzerinden Türk limanlarına bağlayan yeniden canlandırılacak Hicaz Demiryolu'na dayanıyor. Bir kez daha, bu tür bölgesel koridorların geliştirilmesi, Hürmüz Boğazı'na olan bağımlılığı azaltacak ve Suriye'yi potansiyel alternatiflerin merkezine yerleştirecektir diyelim.

Suriye, gıda ithalatının yüzde 85'i Hürmüz Boğazı’ndan geçen Körfez bölgesindeki gıda güvenliğiyle ilgili ciddi endişeleri giderme fırsatına sahip

Enerji sektöründeki bölgesel karşılıklı bağımlılık ve dayanışma da önümüzdeki yıllarda bir dönüşüme hazırlanıyor gibi görünüyor. Dört büyük sınır ötesi petrol ve doğalgaz boru hattı projesi, bazılarının rehabilitasyonu ve yeniden akışın başlatılması, bazılarının da Suriye ve ötesine uzatılması amacıyla teknik değerlendirmelerden geçiyor. Bu projeler arasında Mısır'dan Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye'ye uzanan Arap Doğalgaz Boru Hattı, Irak ve Suriye arasındaki Kerkük-Baniyas boru hattı ve Suudi Arabistan, Ürdün ve Suriye’den geçen Katar-Türkiye boru hattı yer alıyor. Buna ek olarak, Suudi Arabistan'dan Ürdün üzerinden Suriye ve Lübnan'a uzanan Trans-Arap Boru Hattı yeniden aktif hale getiriliyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Azerbaycan'ı Türkiye'ye ve ardından kuzeye Avrupa'ya bağlayan Trans-Anadolu Doğalgaz Boru Hattı (TANAP), güneyde Halep'e doğru uzatılarak kuzey Suriye'deki elektrik şebekesinin istikrarına katkıda bulunuyor. Bu dev projeler, petrol ve doğalgaz akışının rotalarını değiştirebilir, Hürmüz Boğazı üzerinden deniz yollarına olan bağımlılığı azaltabilir ve aynı zamanda Avrupa'nın enerji güvenliği konusundaki artan endişelerini hafifletebilir.

Bu dev projeler bir gecede gerçekleşmeyecek olsa da, bölgedeki enerji üreticileri Suriye'yi alternatif bir transit güzergahı olarak değerlendirmeye başladılar bile. Irak, petrolünü Suriye toprakları üzerinden Akdeniz'e ve oradan da Avrupa'daki alıcılara taşıyor. Haberler, BAE ve diğer Körfez ülkelerinin de aynı güzergahı kullandığına işaret ediyor.

xsvf
Irak’tan gelen tırlar, taşıdıkları petrolü boşalttıktan sonra Suriye'nin batısındaki Baniyas rafinerisinden ayrılıyor, 1 Mayıs 2026 (Associated Press)

Bu stratejik projeler, yeni güzergahlardan yararlanmak isteyen tarafların ciddi yatırımlar yapmasını gerektiriyor. Bölgede, Suudi Arabistan ve Katar, enerji ve havacılık sektörlerindeki yatırım anlaşmaları yoluyla önde gelen destekçiler olarak öne çıkıyor. Suudi Arabistan, bu bağlamda, doğudan Akdeniz'e uzanan bir veri koridorunun inşasına başladı. BAE de, Tartus Limanı’nı yönetmek ve genişletmek de dahil olmak üzere Suriye’deki varlığını genişletiyor. Bugüne kadar, Katar Enerji ve Arabian Drilling de dahil olmak üzere Ortadoğu enerji sektöründeki büyük oyuncuların çoğu, petrol ve doğalgaz alanlarında anlaşmalar imzaladı.

Büyük projelerin hayata geçmesi şüphesiz zaman alacak, ancak bölgedeki enerji üreticileri Suriye'yi alternatif bir rota olarak kullanmaya çoktan başladılar

 Öte yandan, Trump yönetimi de bir başka destekçi olarak öne çıktı; yaptırımların hafifletilmesini hızlandırdı, siyasi destek sağladı ve Chevron ile ConocoPhillips ile imzalanan anlaşmalar da dahil olmak üzere Amerikan enerji şirketlerinin Suriye pazarına girişine aracılık etti. Bu destek gibi, ABD Başkanı Donald Trump'ın Suriye'nin Esed döneminde girdiği terörizmi destekleyen devletler listesinden çıkarılacağına dair vaatleri hayati önem taşıyor.

Ne var ki Suriye'nin istikrara kavuşturulması ve uluslararası ekonomik ve ticari sistemlere entegrasyonunun desteklenmesi, rakiplerinin politikalarını yeniden gözden geçirmelerini gerektiriyor. Bunlardan biri olan İran, son aylarda önemli kayıplar yaşadı ve muhtemelen yakın gelecekte yaşadığı kayıpları telafi etmekle meşgul olacak.

vfvf
Beşşar Esed rejiminin devrilişinden sonra Suriye'ye petrol taşıyan ilk gemi olan “Nissos Christiana” petrol tankeri, Tartus Limanı’na yanaşıyor, 1 Eylül 2025 (Reuters)

Diğer düşman İsrail ise Suriye'yi zayıflatmayı ve daha fazla parçalanmaya doğru itmeyi amaçlayan politikasını sürdürüyor. İsrail, açık bir gerekçe olmaksızın, son iki haftada Suriye topraklarındaki askeri operasyonlarını önemli ölçüde artırdı, kara saldırıları çoğalarak tekrarlandı ve topçu saldırıları üç katına çıktı. Bu hamlelerin tehlikesi, Suriye'deki kırılgan siyasi geçişi tehdit etmekle sınırlı kalmayıp, aynı zamanda gidişatının tahmin edilmesi zor olan çalkantılı bir bölgede uzun vadeli ekonomik güvenlik inşa etme fırsatını heba etme riskini de içeriyor


Hürmüz Boğazı kapanınca Pakistan ile Çin arasında harita yeniden açıldı

Çin Cumhurbaşkanı Şi Cinping ile Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif, Pekin'deki Ulusal Halk Kongresi'nde tokalaşırken, 25 Mayıs 2026 (Reuters)
Çin Cumhurbaşkanı Şi Cinping ile Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif, Pekin'deki Ulusal Halk Kongresi'nde tokalaşırken, 25 Mayıs 2026 (Reuters)
TT

Hürmüz Boğazı kapanınca Pakistan ile Çin arasında harita yeniden açıldı

Çin Cumhurbaşkanı Şi Cinping ile Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif, Pekin'deki Ulusal Halk Kongresi'nde tokalaşırken, 25 Mayıs 2026 (Reuters)
Çin Cumhurbaşkanı Şi Cinping ile Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif, Pekin'deki Ulusal Halk Kongresi'nde tokalaşırken, 25 Mayıs 2026 (Reuters)

Shirley Ze Yu

Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif 23 Mayıs'ta Çin’in Hangzhou şehrine indiğinde sahne yeterince tanıdık görünüyordu. Bir Pakistan başbakanı Çin'i ziyaret ediyor, iki hükümet ‘her koşulda stratejik iş birliği ortaklığını’ yeniden teyit ediyor ve ortak bildiriler Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru'nda yeni bir sayfa açılacağını vaat ediyordu. Bu, on yıl boyunca her Pakistan-Çin ziyaretinin neredeyse değişmez senaryosuydu. Son ziyareti de alışılagelen diplomatik ritüelin bir tekrarı olarak okumak cazip gelebilir.

Ne var ki böyle bir okuma yapıldığında, mevcut jeopolitik konjonktürün sunduğu fırsat gözden kaçar. Şerif, bu hafta Pekin'e, son dönemde Pakistanlı hiçbir liderin bu ilişkiye taşımadığı kozlarla geldi. Pakistan'ın Çin için değeri 75 yıldır coğrafi ve askeri nitelikteydi. Hindistan'ın böğründe bir bıçak, Hint Okyanusu'na açılan bir koridor ve güvenilir bir silah alıcısıydı. İslamabad, 2026 baharında ise beklenmedik ve yeni bir stratejik sermaye edindi.

Pakistan, koronavirüs salgınından bu yana hiçbir olayın tehdit etmediği ölçüde Çin'in ekonomik can damarını tehdit eden bu savaşta vazgeçilmez bir eksen konumuna yükselerek deniz yollarının kapandığı dönemde mal hareketini ayakta tutan kara güzergahlarının bekçisi oldu.

Durup düşünmeyi hak eden resmi bir ziyaret

Olağan bir devlet ziyaretinin neden bu denli kritik bir önem kazandığını anlamak için ne Pekin'i ne de İslamabad'ı başlangıç noktası olarak bazı alınabilir. Burada asıl başlangıç noktası Hürmüz Boğazı.

ABD ve İsrail, 28 Şubat 2026'da İran'ın liderlerini, nükleer altyapısını ve füze programını hedef alan koordineli saldırılar düzenledi. Buna karşılık İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Hürmüz Boğazı’na deniz mayınları döşedi, ticaret gemilere çıkarma yaptı ve hiçbir geminin geçişine izin vermeyeceği uyarısında bulundu. Hürmüz Boğazı'ndaki trafik, çatışma öncesinde aylık üç bin gemi olan hacminin yaklaşık yüzde beşine geriledi. 13 Nisan'da ise Pakistan’ın arabuluculuğuyla sağlanan ateşkesin çökmesinin ardından Washington, İran’ın limanlarına deniz ablukası uygulamaya başladı. Böylece neredeyse gerçeküstü bir tablo ortaya çıktı. İran bir yandan boğazı kapatırken öte yandan ABD Donanması İran ihracatını boğuyordu. Adeta iç içe geçmiş çifte bir abluka!

Bu savaşın sonucunda kaybı en yüksek olacak olan büyük güç Çin. Pekin, ham petrol ithalatının yaklaşık yarısını Ortadoğu'dan sağlıyor. Normal bir yılda petrol arzının üçte birinden fazlası Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor. Çin, 2021 tarihli iş birliği anlaşması çerçevesinde İran'ın ham petrol ihracatının yaklaşık yüzde doksanını Brent standardının altında indirimli fiyatlarla satın alıyordu. Savaş bu ekonomik can damarı bir gecede kopardı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre İran'dan Çin'e akan ham petrol ithalatının durması, günlük bir milyar varili çok aşan anlık bir açık doğurdu. Mart ayı itibarıyla iki ülke arasındaki ticaret hacmi yıllık bazda yüzde seksen oranında çökmüştü. 2025 yılında net ihracatın gayri safi yurt için hasıla (GSYİH) büyümesine yaklaşık üçte bir oranında katkı sağladığı bir ekonomi için bu tablo ciddi bir tehdide işaret ediyordu. Uzun soluklu bir enerji şokunun, Çin'in en büyük yirmi ihracat pazarından sekizinde talep daralmasıyla eş zamanlı yaşanması, Çin ekonomisinin bağrında yapısal bir sarsıntıya dönüşme riskini beraberinde getiriyordu.
“Çin, Pakistan Başbakanı Şerif’in gelişiyle birlikte kendisine borçlu bir devletin ötesinde bir şeyle yüz yüze geliyor. Karşısında çatışmanın tam kalbine nüfuz etme ve savaşın seyrini etkileme kapasitesini kanıtlamış bir hükümeti, boğazın kapalı kaldığı süre boyunca Tahran ile Pekin arasındaki ticareti ayakta tutabilecek kara köprüsünü elinde bulunduran ülkeyi ağırlıyor.

Çin için denize alternatif bir koridor

Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru, büyük stratejik mantığından dolayı tam da ABD denetimindeki küresel denizcilik boğaz noktalarına alternatif oluşturmak üzere tasarlandı. Bu fikir, projenin 2015 yılındaki resmi lansmanından tam 20 yıl önceye uzanıyor. 1993 yılında dönemin Çin Başbakan Yardımcısı Zhu Rongji ile Pakistanlı ekonomist Şahid Cavid Burki, Şincan'daki Kaşgar'ı Umman (Arap) Denizi'nde sıcak sulara açılan bir limana bağlayacak karayolları, demiryolları ve boru hatlarından oluşan bir ağ aracılığıyla batı Çin'i dış dünyaya açmanın yollarını tartışmıştı.

O liman sonradan Gwadar oldu. Şi Cinping, Kaşgar'a uzanan yaklaşık üç bin kilometre uzunluğundaki otoyolları, bin 800 kilometrelik demiryolu hattını, enerji projelerini ve planlanan boru hatlarını kapsayan koridorun güney terminali olarak Gwadar'ı hizmete açtı.

cvdf
ABD Başkanlık Danışmanı Henry Kissinger (solda) Pakistan'ın Rawalpindi şehrinde Cumhurbaşkanı Ağa Muhammed Yahya Han ile sohbet ederken, 8 Temmuz 1971 (AP)

Tüm bu beton blokların anlamı hiçbir zaman salt ticari olmadı. Asıl hedef Çin'e denize alternatif bir güzergah kazandırmaktı. Körfez'den batı Çin'e giden bir tankerin olağan rotası, Hürmüz ve Malakka boğazlarından geçerek yaklaşık 12 bin kilometreye ulaşıyor. Malakka Boğazı, Pekin'in kriz dönemlerinde Amerikan donanmasının kapatacağından uzun süredir çekindiği bir diğer kritik geçit. Buna karşılık petrolün Gwadar Limanı üzerinden karaya çıkarılıp Kaşgar'a kara yoluyla taşınması mesafeyi yaklaşık üç bin kilometreye indiriyor; teorik olarak deniz yoluyla kırk günü bulan ikmal süresini yaklaşık yedi güne düşürüyor. Çin'in Gwadar ile Kaşgar arasında planladığı ve günlük kapasitesinin yaklaşık bir milyon varile ulaşması öngörülen ham petrol boru hattı, Ortadoğu petrolünün ABD tarafından uygulanan tüm deniz ablukalarını tamamen devre dışı bırakarak Çin'e ulaşmasını sağlayabilirdi.

Geçtiğimiz on yılın büyük bölümünde bu uzun vadeli mantık, hiçbir zaman gerçekleşmeyebilecek bir senaryoya karşı alınan maliyetli bir önlem olarak kalmıştı; Karakurum dağları aşılarak boru hattı döşemenin önündeki devasa mühendislik engelleri de cabasıydı. Bu yüzden eleştirmenler boru hattını ekonomik açıdan sürdürülemez olarak nitelendirdi.

Ancak 2026 yılında patlak veren savaş, hesapları değiştirebilir. Ve koridorun başlangıçta önlem almak üzere inşa edildiği ve Körfez'den Batı Pasifik'e uzanan deniz güzergahının düşmanca bir eylemle kapatılması şeklindeki tehdit, artık teorik bir olasılık değil, Küresel ekonomiyi fiilen zorlayan somut bir gerçekliğe dönüştü.

Başbakan Şerif bu hafta Pekin'de Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru'nun ikinci fazına ilişkin bir foruma başkanlık ederken devasa stratejik getiri sağlayabilecek bir sigorta poliçesi üzerinde müzakere masasına oturmuş oldu.

Daha önce aşırı maliyetli bir tedbir olarak görünen bu hamle, bugün hayati bir enerji güvenliği meselesine dönüştü. Bu varlığın stratejik değeri de buna paralel olarak yükseldi. Başbakan Şerif bu hafta Pekin'de Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru'nun ikinci fazına ilişkin bir foruma başkanlık ederken devasa stratejik getiri sağlayabilecek bir sigorta poliçesi üzerinde müzakere masasına oturmuş oldu.

Koridorun bu kez işlevselliğini kanıtlayanın Pekin değil, İslamabad olduğunun en somut göstergesi olarak bir gümrük kararnamesiyle geldi. Pakistan Ticaret Bakanlığı, 25 Nisan'da ‘2026 Pakistan Toprakları Üzerinden Transit Mal Geçiş Kararnamesi’ni derhal yürürlüğe koydu. Bu kararname, Çin ve Avrasya'nın diğer bölgelerinden gelen üçüncü ülke mallarının Pakistan toprakları üzerinden İran'a taşınmasını resmen meşrulaştırdı. Kararname Gwadar, Karaçi ve Port Qasim'den İran sınırına uzanan altı kara güzergahını faaliyete açtı. Gwadar-Gabd Koridoru’ndan taşınan mallar için İran'a geçiş süresi iki ila üç saate inmiş oldu.

Zamanlamanın anlamı açıktı. ABD ablukasının 13 Nisan'da yürürlüğe girmesiyle birlikte İran'a gitmek üzere yola çıkmış yaklaşık üç bin konteyner Pakistan limanlarında mahsur kalmıştı. İslamabad'ın kararnamesi bu bekleyen yükler için deniz ablukasını aşan bir kara güzergahı açtı. Pakistan bu adımla Tahran'a ekonomik bir çıkış supabı sağlarken İran'ın ticaret altyapısını deniz merkezli modelden, abluka koşullarında ayakta kalacak şekilde tasarlanmış karma bir kara-deniz sistemine dönüştürdü.

sdds
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif, Çin'in başkenti Pekin’deki Büyük Halk Salonu'nda tokalaşırken, 25 Mayıs 2026 (Reuters)

Peki İran, Pakistan üzerinden karayolula Çin'e petrol ithal ediyor mu? Bu sorunun açık cevabına göre bunun teorik altyapısı artık mevcut, siyasi irade de açıkça orada, yalnızca miktarlar halen belirsizliğini koruyor. Zira faaliyete açılan güzergahlar başlangıçta ham petrolden çok pirinç, et ve bebek maması taşıyor. Boru hatları bir ayda döşenmiyor. Analistler de İran'ın abluka başladığından bu yana fiilen ne kadar mal taşıdığının hâlâ netlik kazanmadığına işaret ediyor. Ancak genel tablo gözden kaçırılamayacak kadar belirgin. İran'ın gölge filosu gemiden gemiye aktarma operasyonlarını sürdürüyor. Varış noktası genellikle Çin. Orta Asya üzerinden geçen Çin-İran Demiryolu Hattı, denizin artık garanti edemediği teslimat sürelerine baskı uyguluyor. Pakistan’ın Transit Mal Geçiş Kararnamesi ise ABD’nin deniz ablukasını fiilen bypass eden gelişmekte olan bir kara koridorunun halkalarından sadece biri. Bu ağ Pakistan topraklarından geçiyor. Kapısının kulpunu elinde tutan adamsa bu hafta Pekin'e uçtu.

Şerif, önce dijital koridorun şifresi Hangzhou’ya gitti

Başbakan Şerif'in ziyaretine başkent Pekin'den değil, Hangzhou'dan başlamasının arkasındaki nedenleri dikkatle incelemek gerekiyor. Çünkü bu tercih, Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru'nun ikinci fazının ne olmasının hedeflendiğini açık biçimde ortaya koyuyor.

Hangzhou artık yalnızca Batı Gölü'nün büyüleyici manzarası ve Alibaba'nın merkezi olarak tanınmıyor; birkaç yıl içinde Çin'in öne çıkan derin teknoloji merkezi konumuna yükseldi. Bugün Hangzhou, Çin merkezli yapay zeka şirketi DeepSeek'in, ‘Çin'in Altı Küçük Ejderhası’ olarak anılan ve yapay zekadan robotik ile uzamsal bilişime kadar uzanan girişimlerin, dünyayı şaşırtan düşük maliyetli yapay zeka modelinin, Unitree ve Deep Robotics robot şirketlerinin, ‘Black Myth: Wukong’un arkasındaki oyun stüdyosunun, beyin-bilgisayar arayüzlerine odaklanan Brainco projesinin ve 3 boyutlu tasarım geliştirici Manycore'un evi. Bu teknoloji havzası, Alibaba'nın oluşturduğu ekosistemin etkisini, Zhejiang Üniversitesi'nin sağladığı yetenek havuzunu ve katı teknolojiye yönelik girişim sermayesi fonlarına milyarlar pompalayan yerel yönetimi yansıtıyor. Shenzhen Çin'in donanım başkentiyse Hangzhou da yazılım ve yapay zekanın başkentidir.

Şerif'in ilk durağının, bilgi ve iletişim teknolojileri, enerji depolama ve tarım teknolojisi üzerine bir forum, Alibaba genel merkezine ziyaret ve Çinli teknoloji şirketi yöneticileriyle toplantıları kapsayan Hangzhou olması, amacı kendiliğinden açıkça ortaya koyuyor. Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru'nun ilk versiyonu karayollarına, limanlara ve enerji santrallerine, yani sanayileşmeye koşan bir ekonominin fiziksel iskeletine yapılan bir yatırımdı.

Hangzhou'ya yöneliş ise dijital altyapı, veri bağlantısallığı, yapay zeka ve fiziksel altyapının üzerine kurulan platformlar gibi çok daha ileri bir katmana yapılan bir yatırıma işaret ediyor.

Pakistan Bilgi Teknolojileri Bakanı Şaza Fatıma Hoca'nın heyete eşlik etmesi, ‘Pakistan yalnızca Çin malları için bir kara transit güzergahı olmayı değil, Çin'in dijital ve teknoloji ekosistemine asli bir ortak olarak dahil olmayı da istiyor’ şeklindeki üstü kapalı mesajı açıkça ortaya koyuyordu.

Çin açısından da çekim gücü bir o kadar kuvvetli. Pekin'in derin teknoloji devleri Batı pazarlarına erişimde giderek artan kısıtlamalarla karşılaşıyor. ABD’nin teknoloji ekosistemi dışında pazar ve veri ortağı bulma stratejik bir zorunluluk haline geliyor. Çin bulut altyapısıyla, Çin merkezli dijital bankacılık platformlarıyla, Çin'in inşa ettiği iletişim ve gözetim sistemleriyle ve 240 milyon nüfuslu dost bir ülkede eğitilip konuşlandırılan Çin yapay zeka modelleriyle dijital olarak entegre edilmiş bir Pakistan, Hangzhou'nun beslediği ekosistemi bölgesel bir teknolojik altyapı sistemine dönüştürebilir. Fiziksel koridor petrol ve konteyner taşırken dijital koridor veri, teknoloji paketi ve standartlar taşıyor. Ziyaretin Pekin'den değil, Hangzhou'dan başlaması, bu turun Çin'in teknolojik birikiminin Avrasya genelinde aktığı dijital altyapıyla ilgili olduğunun açık kanıtı.

Pakistan daha önce de dünyayı değiştirmişti

Pakistanlı bir lider ilk kez küresel düzende yeniden konuşlanmayı kolaylaştırmak için harekete geçmiyor. Bu ikinci kez oluyor.

ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, Soğuk Savaş'ın zirveye çıktığı 1971 yılı ortalarında, Asya turu sırasında İslamabad'daki bir akşam yemeğinde mide rahatsızlığı geçirdiğini öne sürdü. Ardından dönemin Pakistan Cumhurbaşkanı Yahya Han'ın özel şoförü onu bir askeri havaalanına götürdü, oradan da Pakistan Hava Yolları'na ait bir uçakla Pekin'e hareket etti. Uçuş, bizzat ABD Dışişleri Bakanı'ndan bile gizli tutulan gizli bir misyona dönüştü. Amaç, henüz tanımadığı Çin Halk Cumhuriyeti ile diplomatik ilişkiler kurmaktı.

fdvfdvfd
Umman'ın Musandam kentinden çekilen, Hürmüz Boğazı'nda demirlemiş gemileri gösteren bir hava fotoğrafı, 25 Mayıs 2026 (Reuters)

Bunun çıkış noktası olarak Pakistan'ın seçilmesinin nedeni bugün tanıdık gelecek. Kissinger'ın yardımcısı Winston Lord'un sonradan ifade ettiği gibi Pakistan, her iki tarafla da dost olma avantajına sahipti.

O gizli uçuş, 1972'deki Nixon-Mao buluşmasının ve Soğuk Savaş'ın merkezi üçgeninin yeniden düzenlenmesinin zeminini hazırladı. Buradaki paralellik birebir örtüşmeden ziyade farklılıkların da benzerlikler kadar anlamlı olmasıydı. Pakistan, 1971'de iki düşman gücün iletişim kurduğu sessiz bir kanalın işlevini gördü. Kendi çıkarları büyük ölçüde taşıdığı mesajın gölgesinde kaldı. Bugün ise Pakistan, ABD/İsrail-İran Savaşı’nı sona erdirmek için arabuluculuk yapıyor. Yalnızca mesaj iletmekle yetinmiyor, tarafları masaya taşıyor. İslamabad, müzakerelere ev sahipliği yapıyor. Çin ile barış önerisini birlikte şekillendiriyor ve sunduğu hizmete karşılık kendine bir fırsat penceresi açıyor.

Yine de özündeki varlık olan Pakistan'ın birbirleriyle doğrudan iletişim kuramayan taraflarla faal kanalları açık tutma konusundaki nadir görülen yeteneği aynı kalmaya devam ediyor. 1971'de söz konusu taraflar Washington ve Pekin'di. 2026'da ise Washington, Tahran, Körfez Arap ülkeleri ve Pekin.

Pakistan İran'la pratik bir sınır ilişkisiyle, Suudi Arabistan'la derin bir güvenlik anlaşmasıyla, Washington ile sağlam askeri kanallarla ve Çin'le köklü bir dostlukla hâlâ söz konusu tarafların tümünün kesiştiği noktada duruyor. Parçalanmış bir dünyada herkesle konuşabilen bir ülke, yalnızca tek bir tarafla güven tesis edebilen müttefikten çok daha değerli hale geliyor. Pakistan coğrafyasını bir kez siyasi bir sermayeye dönüştürmüş ve dünyanın yeniden şekillenmesine katkıda bulunmuştu. Şimdi bunu bir kez daha yapmayı hedefliyor.

İslamabad nasıl vazgeçilmez oldu

Pakistan'ın bu çatışmada güvenilir bir arabulucu olarak yükselmesi ne önceden belirlenmiş bir kaderin ürünüydü ne de yalnızca kendi diplomasisinin meyvesi. Bu süreç kısmen bir Çin projesiydi. Savaş patlak verdiğinde Pekin ve İslamabad birlikte beş maddelik bir barış önerisi sundu. Çin, son dakika müdahalesiyle Tahran'ı nisan ayı başlarında yürürlüğe giren iki haftalık ateşkese yaklaştırdı. Pakistan da ateşkesi koordine etti. Müzakereler sonradan ‘İslamabad görüşmeleri’ olarak anılacak süreçte yürütüldü. Ancak görüşmeler sonuçsuz kalırken ABD’nin ablukasına zemin hazırladı. Buna karşın süreç, İslamabad’ın konumunu Washington ile Tahran'ın kısa soluklu da olsa aynı masada bir araya getirilebileceği bir arena olarak pekiştirdi.

Temel mesele, bu düzenlemenin Pekin'e neden uygun geldiğini anlamakta yatıyor. Çin savaşın sona ermesine ya da boğazı yeniden açacak ölçüde gerilimin düşmesine ihtiyaç duyuyor. Fakat bunu sona erdiren arabulucu görüntüsü vermekten kaçınıyor. Aksi takdirde Tahran'la hizalanmasına ilişkin tüm Amerikan şüphelerini doğrulamış olacak. Washington, olası nihai bir anlaşmada esaslı bir taraf tutma olarak yorumlayabileceği bir tutumla karşılaşacak.

Pakistan, tarafsızlık görüntüsünü korurken çatışmanın gidişatını etkileme yeteneğiyle Pekin’e bir tür stratejik denge sağlıyor.

Bu açıdan bakıldığında Şerif'in ziyareti, Washington ve Tahran'ın ilerleme kaydettiklerine dair sinyaller verirken nükleer müzakereler ve Hürmüz Boğazı'ndan geçiş ücretleri meselesinde çıkmazın devam ettiği bir konjonktürde bir koordinasyon toplantısı ve sonraki adımları düzenleme fırsatı niteliği taşıyor.

Yeni adres Pekin mi?

Şerif'in ziyaret programının arka planında daha geniş bir jeopolitik örüntü beliriyor. Bu yılın ilk beş ayında yaklaşık on iki devlet ve hükümet başkanı Pekin'i ziyaret etti. Ziyaretlerin sıralaması da en az içeriği kadar dikkat çekiciydi. ABD Başkanı Donald Trump 14-15 Mayıs'ta bir zirve için Pekin’e geldi. Birkaç gün sonra, 19-20 Mayıs'ta Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin resmi bir devlet ziyaretinde bulundu. Çin devlet medyasının kendisi de ABD’li ve Rus liderleri art arda aynı hafta ağırlamanın Soğuk Savaş sonrası dönemde neredeyse emsalsiz bir durum olduğunu kabul etti. Trump'ın ziyaretinden kısa süre önce ise İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, savaşın patlak vermesinden bu yana ilk kez Pekin'i ziyaret etmişti.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron geçtiğimiz aralık ayında, İngiltere Başbakanı Keir Starmer ise ocak ayında Pekin’e ziyarette bulunmuştu. Güney Kore, İspanya, İrlanda, Kanada, Almanya ve Finlandiya'dan liderlerin de yolu Pekin'e düştü. Şimdi sıra Şerif'e geldi.

Bu kesintisiz diplomatik hareketlilik en açık şekilde, Pekin’in giderek büyüyen jeopolitik nüfuzunu sergileme fırsatı yakaladığı anlamına geliyor. Rakip ve ortak ayrımı gözetmeksizin dünya liderlerinin küresel krizleri ele almak için Çin başkentine yönelmesi, diplomatik ağırlık merkezinin kayma işaretleri verdiğine işaret ediyor.

ABD uluslararası dengeleri hiçbir jeopolitik aktörün boy ölçüşemeyeceği bir kesinlikle sarsabilme kapasitesini koruyor. Ancak ticaret ya da güvenlik alanlarında kırılanı onarması beklenen taraf olma konumunu artık eskisi gibi üstlenemiyor. Pakistan Başbakanı Şerif, bu hafta Pekin'e yaptığı ziyaretle bu gerçeği hem kabul etmiş hem de onu bir fırsata çevirmeye soyunmuş gibi görünüyor.

Yeni haritanın hatları

Anlaşma metinlerinden ve ziyaret programından biraz geri çekilince, Ortadoğu ve Asya'nın sessiz sedasız yeniden çizilmekte olduğu anlaşılıyor.

ABD eşsiz askeri gücünü koruyor. İran limanlarını abluka altına alabiliyor, Hürmüz Boğazı’nı havadan vurabiliyor. Ancak askeri üstünlüğün savaşı kendi koşullarında sonlandırma kapasitesine eşdeğer olmadığını da artık anladı. Üstelik müttefikleri kendi tercihlerinin bedelini taşımaya giderek daha az istekli görünüyor. İspanya ABD'ye hava üslerini kullandırmayı reddetti. Körfez ülkeleri ise Washington'ı devre dışı bırakarak Pekin'e yöneldi.

Öte yandan Çin, ekonomik gücün onu destekleyecek siyasi ve askeri araçlardan yoksun kaldığında uzanabileceği noktaların sınırlarıyla yüzleşti. Devasa döviz rezervlerine ve muazzam satın alma gücüne karşın Pekin, enerjinin can damarını açık tutamakta başarılı olamadı. Hem diplomaside hem lojistikte üçüncü bir tarafa yaslanmak zorunda kaldı. Böylece dünyanın en büyük ticaret gücü, sert askeri güvenlik söz konusu olduğunda bir aracı üzerinden hareket etmek durumunda olan bir güç görünümüne büründü. Bu aracı da yine Pakistan’dı.

Pakistan, herkesle konuşabilen bir arabulucu, deniz yolları kapandığında kara köprüsünün anahtarını elinde tutan bir bekçi olduğunu iddia ederken çok kutuplu bir dünyada tek bir tarafın yanında duran büyük güçten çok daha değerli bir konuma yükseliyor.

Pakistanlı bir lider, 55 yıl önce ABD’li bir bakanı gizlice bir uçağa bindirip Pekin'e yolladı ve dünyanın yeniden şekillenmesine katkıda bulundu. Bu hafta bir başka Pakistanlı lider de Çin'e bizzat uçtu. Üstelik bunu ülkesini o gün vazgeçilmez kılan coğrafyanın bugün de aynı işlevi gördüğünü hatırlatmak için herkesin gözü önünde yaptı.