ABD'nin Okinawa'dan Hürmüz Boğazı’na yeniden konuşlanması Asya'daki müttefikleri endişelendiriyor

Tokyo, Seul ve Taipei, İran'la savaşın ‘Çin'i caydırma’ politikasını baltalamasından endişeli

ABD Başkanı Trump, Florida'daki Palm Beach Havaalanı’na gelişi sonrası gazetecileri selamlarken, 20 Mart 2026 (AFP)
ABD Başkanı Trump, Florida'daki Palm Beach Havaalanı’na gelişi sonrası gazetecileri selamlarken, 20 Mart 2026 (AFP)
TT

ABD'nin Okinawa'dan Hürmüz Boğazı’na yeniden konuşlanması Asya'daki müttefikleri endişelendiriyor

ABD Başkanı Trump, Florida'daki Palm Beach Havaalanı’na gelişi sonrası gazetecileri selamlarken, 20 Mart 2026 (AFP)
ABD Başkanı Trump, Florida'daki Palm Beach Havaalanı’na gelişi sonrası gazetecileri selamlarken, 20 Mart 2026 (AFP)

İran Savaşı, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin şimdiye kadar açıkladığı savunma stratejisini değiştirmedi, ancak bu stratejiyi zorlu bir sınava tabi tuttu.

Teorik düzeyde, Trump’ın Monroe Doktrini’ne getirdiği ek yaklaşıma göre ‘vatanı ve Batı Yarımküre’yi korumak, ardından Hint ve Pasifik Okyanusları’nda Çin’i caydırmak ve Ortadoğu’daki uzun soluklu ve maliyetli angajmanı azaltmak’ şeklindeki daha ilan edilen öncelik sıralaması halen geçerliliğini koruyor.

Ancak pratik düzeyde, Washington’ın İran’a karşı savaşı desteklemek için Asya sahnesinden savaş araçlarının ve savunma sistemlerinin yanı sıra denizde ve karada gelişmiş operasyon yeteneğine sahip kuvvetlerini geri çekmek zorunda kaldığı görülüyor. İşte kafa karışıklığının özü burada yatıyor. Mesele artık Asya'nın öncelik olup olmadığına dair entelektüel bir tartışma değil, daha acil bir pratik soruna dönüştü: Ortadoğu'daki her büyük kriz ABD'yi Asya'daki hazır kuvvetlerinden ödünç almaya zorluyorsa, Çin'e karşı caydırıcılık stratejisi nasıl sürdürülebilir? Bu durum Tokyo, Taipei ve Seul'ü endişelendirirken Pekin'e, “ABD güçlü olsa da cepheler yoğunlaştığında her zaman güvenilebilecek bir ortak değildir” diye tekrarlamak için değerli bir propaganda malzemesi sunuyor.

Asya'ya verilen öncelik artık sarsılmaz değil

Resmî belgeler halen Trump'ın 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi çerçevesinde Batı Yarımküre'de ABD'nin hakimiyetini yeniden tesis etmek için Monroe Doktrini'ne getirdiği eklemelerden açıkça bahsediyor. 2026 Ulusal Savunma Stratejisi ise, Hint ve Pasifik bölgelerinde ana önceliğin ‘güç yoluyla barış’ olduğunu vurgularken, müttefiklerle yük paylaşımını artırarak diğer sahalarda ABD desteğinin ‘belirleyici ancak sınırlı’ olmasını öngörüyor.

vb
Japonya'nın Okinawa kentinde düzenlenen bir tatbikat sırasında ABD Deniz Piyadeleri askerleri bir Osprey model helikopterden inerken, 31 Ocak 2025 (New York Times)

Teorik olarak bu, Ortadoğu’nun Trump’ın dış politikasında sürekli bir yıpratma alanı olmadığı, aksine uzun soluklu savaşlara kıyasla daha az siyasi ve askeri maliyetle, kararlı hamlelerle yönetilmesi gereken bir saha olduğu anlamına geliyor. Ancak İran Savaşı, bu düzenlemenin sınırlarını ortaya çıkardı. Öyle ki Başkan Trump, bir yandan yeni bir ‘kara savaşı’ istemediğini tekrarlarken diğer yandan ABD'nin ‘gerekli olanı’ yapacağını söylüyor. Reuters ise Washington’ın Ortadoğu’ya binlerce deniz piyadesi ve denizciyi daha gönderdiğini, bunların bölgede halihazırda bulunan 50 binden fazla askere katılacağını duyurdu. Angajmanı azaltma söylemi ile operasyonel genişlemenin gerçekleri arasındaki bu çelişki, müttefiklerin gözünde Asya'ya verilen öncelik inandırıcılığını zayıflatıyor.

Asya'dan ne getirildi?

Konuşmalar, Güney Kore'den Patriot füzelerinin nakledilme olasılığıyla ve bunun Kore Yarımadası'ndaki siyasi anlamlarıyla sınırlı kalmadı; aynı zamanda Japonya'dan gelen gelişmiş bir deniz-amfibi gücünü de kapsıyordu. Askeri raporlar, amfibi hücum gemisi USS Tripoli’nin, Japonya'nın Okinawa kentinde konuşlu olan ve Batı Pasifik'teki en önemli ABD hızlı müdahale araçlarından biri olarak kabul edilen deniz keşif birimi ‘31. Birim’ üyeleriyle birlikte Ortadoğu'ya doğru yola çıktığını teyit etti. Ayrıca izlemelerden elde edilen verileri üç gemiden ve yaklaşık 2 bin 200 deniz piyadesinden oluşan USS Tripoli görev grubunun, bölgeye giderken Güneydoğu Asya'daki Malakka Boğazı'ndan geçtiğine işaret etti. Bu hamle, söz konusu görev gücünün aslen Asya'daki ada ve kıyı çatışmaları senaryoları için, yani Tayvan veya Japonya'yı çevreleyen denizlerdeki olası herhangi bir krize doğrudan yakın bir ortam için tasarlanmış olmasından dolayı önem taşıyor.

scfrgt
ABD Başkanı Donald Trump, geçtiğimiz perşembe akşamı Beyaz Saray'da Japonya Başbakanı Sanae Takaichi'yi ağırladı (Reuters)

ABD’nin Asya’daki müttefiklerinin bu konudaki endişesi abartılı sayılmaz. Çünkü bu, sadece bir nakliye gemisi ya da rutin bir asker rotasyonu meselesi değil, tam bir caydırıcılık aracının hassas bir bölgeden başka bir bölgeye yeniden yönlendirilmesi meselesi. USS Tripoli sadece bir amfibi platformu değil, aynı zamanda ‘hafif uçak gemisi’ olarak da kullanılabilen bir saldırı gemisi ve daha önce gemide çok sayıda F-35B savaş uçağı konuşlandırma konsepti test edildi. Bu kapasite Asya'dan çekildiğinde, verilen mesaj sadece asker sayısıyla değil, ayrılan gücün niteliğiyle de ölçülür.

Japonya'dan sevk edilen gelişmiş amfibi kuvvetlerin yanı sıra, WSJ gazetesi, Washington'ın Kaliforniya'dan da Wasp sınıfı amfibi hücum gemisi USS Boxer ve 2 bin 500 askerden oluşan 11. Deniz Piyade Birimi’nin yeniden konuşlandırıldığını bildirdi. Bu durum, savaşın artık Asya'daki askeri varlıkların yeniden konuşlandırılmasıyla sınırlı kalmadığını, aksine Amerika kıtasından da takviye kuvvetlerin çağrıldığına işaret ediyor.

Mühimmat ve hazır bulunuşluk eksikliği

Artık bu durum, araştırma merkezlerinin ve uzmanların dikkatini çekmeye başladı. Brooking Enstitüsü'ne göre Washington, gemilerden hava savunma sistemlerine ve Okinawa'daki deniz piyadelerine kadar askeri kaynaklarını Asya'dan Ortadoğu'ya yeniden konuşlandırdığı sürece Japonya pek de rahat edemeyecek. Zira mevcut kaosun, rakipler tarafından dayatıldığı kadar Washington’ın bizzat kendisi tarafından da kaynaklandığı düşünülüyor.

dvfd
USS Boxer amfibi hücum gemisi, ABD Deniz Piyadeleri'nden oluşan görev gücüyle birlikte Ortadoğu'ya doğru seyrediyor (Arşiv - AFP)

ABD Devlet Hesap Verebilirlik Ofisi (GAO) tarafından yayınlanan yeni bir araştırma, operasyonel ihtiyaçlar ile modernizasyon ve sürdürülebilirlik arasında denge kurmanın zorluğu nedeniyle, son yirmi yıl içinde ABD'nin askeri hazırlık durumunun kötüleştiği uyarısında bulundu.

Washington Post gazetesi ise İran'la savaşın ‘ABD'nin Çin'e karşı caydırıcılığının zayıflamasına’ yol açtığını yazdı. Gazeteye göre Ortadoğu'da harcanan hava savunma füzelerinden destroyerlere, ikmal gemilerine ve hatta keşif araçlarına kadar tüm kaynaklar, Pasifik'te kullanılamaz hale geliyor. Bu argüman, askeri harekete ilkesel bir reddetmeden değil, hazırlık durumuna ilişkin ‘bakım, eğitim ve uzun vadeli stokların tamamı başka sahalarda tüketiliyorsa, Çin gibi büyük bir rakibi nasıl caydırabiliriz?’ sorusundan yola çıktığı için daha fazla ağırlık kazanıyor.

Bununla birlikte daha da hassas bir boyut daha var; o da uzun menzilli mühimmatların tükenmesi. Financial Times gazetesi, Tayvan’ın İran savaşında ABD’nin JASSM-ER ve Tomahawk füzelerini yoğun bir şekilde tüketmesini endişeyle izlediğini, bunun gelecekte Çin ile yaşanabilecek herhangi bir çatışmada ABD’nin hazırlık durumunu zayıflatmasından korktuğunu bildirdi.

Pekin ve 2027 yılı

Bu tablonun merkezinde, son yıllarda Çin’in Tayvan’a yönelik hazırlıklarının hızlandığına dair tahminlerle ilişkilendirilen 2027 yılı öne çıkıyor. ABD’nin en son istihbarat değerlendirmeleri, Pekin’in şu anda o yıl Tayvan’ı ilhak etmeyi planlamadığını belirtse de Tayvan Savunma Bakanı Wellington Koo, birkaç gün önce yaptığı bir açıklamada, Çin’İn yarattığı tehdidin ‘baskıcı ve çok ciddi’ olduğunu, ancak etkili bir caydırıcılığın herhangi bir saldırıyı maliyetli ve başarı şansı düşük hale getirebileceğini vurguladı. Bu, meselenin artık sabit bir tarih değil, ‘ABD ne kadar dağınık görünürse, Pekin bu caydırıcılığın sınırlarını o kadar test etmeye meyilli’ şeklindeki değişken bir caydırıcılık denklemi olduğu anlamına geliyor.

fev
ABD Başkanı Donald Trump, Güney Kore'de yapılacak görüşme öncesinde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile tokalaşırken, 30 Ekim 2025 (DPA)

Müttefiklerin endişeleri ve Trump’ın Çin ziyaretinin ertelenmesi de bu bağlamda anlaşılabilir. Trump ile Çin Devlet Başkanı Şi Jinping’in bu ayın sonlarında yapılacak bir zirvede Tayvan, gümrük vergileri, yarı iletkenler ve nadir toprak elementleri gibi konuları görüşmesi planlanıyordu. Ancak İran’a yönelik savaş öncelikler listesini altüst etti ve ziyaret birkaç hafta ertelendi.

Körfez petrolüne büyük ölçüde bağımlı olan ve aynı zamanda Çin’den çekinen Japonya için denklem daha da karmaşık görünüyor. Zira Japonya ne Washington ile olan ittifakını zayıflatmak ne de İran ile olan çatışmanın ABD’nin dikkatini tamamen üzerine çeken bir kara deliğe dönüşmesini istiyor.

Sonuç olarak, İran savaşı Trump’ın stratejisindeki ‘Çin önceliğini’ ortadan kaldırmadı, ancak bunun değişebilir bir öncelik olduğunu ve dokunulmaz olmadığını ortaya koydu. Güney Kore'den savunma bataryaları nakledilirken, USS Tripoli gemisi Okinawa'da konuşlu deniz piyadeleriyle birlikte Ortadoğu'ya doğru hareket ederken ve uzmanlar bunun hazırlık ve caydırıcılık üzerindeki etkisine karşı uyarırken, soru Washington'ın öncelikleri hakkında söyledikleriyle daha az, cepheler çoğaldığında gerçekten neyi koruyabileceğiyle daha fazla ilgili olmaya devam ediyor. İşte Pekin'in bugün izlediği ve ABD’nin Asya'daki müttefiklerinin korktuğu da tam bu!



Savaş İsrail'e 140 milyar dolara mal oldu

İsrail önümüzdeki on yılda güvenliğe yaklaşık 1,5 trilyon şekel harcayacak (Reuters)
İsrail önümüzdeki on yılda güvenliğe yaklaşık 1,5 trilyon şekel harcayacak (Reuters)
TT

Savaş İsrail'e 140 milyar dolara mal oldu

İsrail önümüzdeki on yılda güvenliğe yaklaşık 1,5 trilyon şekel harcayacak (Reuters)
İsrail önümüzdeki on yılda güvenliğe yaklaşık 1,5 trilyon şekel harcayacak (Reuters)

Tel Aviv’deki bağımsız uzmanların tahminlerine göre, İsrail’in 7 Ekim 2023’ten bu yana yürüttüğü savaşın maliyeti şimdiye kadar yaklaşık 420 milyar şekele (140 milyar dolar) ulaştı. Bu rakamın kısa süre içinde yarım trilyon şekele (167 milyar dolar) yükselmesi ve savaşın İsrail ekonomisi üzerindeki etkisinin gelecek yıllar boyunca devam etmesi bekleniyor.

İbranice Haaretz gazetesine bağlı ekonomi gazetesi The Marker tarafından yapılan araştırmada, “Güvenliği sağlamak için ödediğimiz bu ağır ve eşi görülmemiş bedelin üzücü yanı, bize hiçbir güvenlik sağlamamış olmasıdır” değerlendirmesinde bulunuldu.

Yeterli güvenlik sağlansaydı

Gazete, eski üst düzey bir İsrailli ekonomi yetkilisinin şu sözlerine yer verdi: “Yeterli güvenliğe ulaşmış olsaydık, önümüzdeki on yılda güvenlik bütçesini iki katına çıkarmaya gerek kalmazdı.”

 İsrail'in ulusal borcu savaş nedeniyle 400 milyar şekel arttı (Arşiv- Reuters)
İsrail'in ulusal borcu savaş nedeniyle 400 milyar şekel arttı (Arşiv- Reuters)

Gazetenin haberine göre savaş nedeniyle İsrail’in kamu borcu 400 milyar şekel arttı. Önümüzdeki yıllarda yüz milyarlarca şekel daha artması beklenen askerî harcamaların finanse edilmesi gerekecek. Özellikle “silah ve mühimmatın savurganca kullanılması ve yedek kuvvetlere aşırı ve olağan dışı ölçüde başvurulması” bu maliyeti artırıyor.

Ancak bu harcamaların nasıl finanse edileceği henüz net değil.

Gazete, eski üst düzey bir subayın şu değerlendirmesini aktardı: “Savaş gereğinden fazla uzadı. Siyasi kademe siyasi uzlaşmalarla ilgilenmiş olsaydı, aynı sonuçlara, hatta daha iyi sonuçlara, daha kısa süren bir savaşla ulaşılabilirdi.”

Habere göre İsrail, önümüzdeki 10 yılda güvenlik alanında yaklaşık 1,5 trilyon şekel harcayacak. (1 dolar yaklaşık 3 şekel.)

Gazete ayrıca Savunma Bakanlığı Genel Müdürü Amir Baram tarafından hazırlanan bir belgede, İsrail’in güvenlik açısından “son derece zorlu bir on yıla” hazırlandığını aktardı. Bu durum, yıllık 3,8 milyar dolarlık ABD güvenlik yardımının 2029’dan itibaren tamamen kesilebileceğinin öngörüldüğü bir dönemde ortaya çıkıyor.

Yedek askerlerin maliyeti

Habere göre normal dönemlerde İsrail ordusundaki yedek asker sayısı yaklaşık 6 bin iken, savaşın başlamasından sonraki günlerde 220 bin yedek asker göreve çağrıldı. Bu durum, söz konusu birliklerin yemek, maaş ve barınma giderlerini karşılamak için hızla kaynak ayrılmasını gerektirdi.

Şarku’l Avsat’ın TheMarker’dan aktardığına göre “savaş boyunca hiç kimse ekonomik hesaplama yapmaya çalışmadı, para bir kıstas olmadı ve yedek askerlere gerek olmadığı veya daha düşük maliyetli çözümler bulunabileceği durumlarda bile yedekler uzun süre görev yaptı.”

Netanyahu, Şeyh (Hermon) Dağı'nda (AFP Arşivi)
Netanyahu, Şeyh (Hermon) Dağı'nda (AFP Arşivi)

Üst düzey subay ise ordunun bu kadar büyük sayıdaki yedek askeri bünyesine katmaya hazırlıklı olmadığını söyledi. Subay, Gazze’de savaşa katılan askerî tümenlerden birinin Gazze Şeridi’ne girmek üzere hiçbir zaman yeterli hazırlığa sahip olmadığını ve askerlerin elinde uygun teçhizat bulunmadığını ifade etti.

Görevinizi yapın, parayı düşünmeyin

Gazete, dönemin Savunma Bakanlığı Genel Müdürü ve bugün İsrail Genelkurmay Başkanı olan Eyal Zamir’in subaylara “Görevinizi yapın, parayı düşünmeyin” mesajı verdiğini belirtti.

Başbakan Binyamin Netanyahu ise Hamas’ın saldırısına yol açan güvenlik başarısızlığı, çok sayıda İsraillinin hayatını kaybetmesi ve yaklaşık 200 bin İsraillinin evlerinden ve yerleşimlerinden tahliye edilmesinin yarattığı şokun etkisiyle, “Herkes için para var. Talimatım açık: Muslukları açın ve ihtiyacı olan herkese para akıtın” dedi.

Mühimmat stokları yetersizdi

İsrail ordusunun Ekim 2023’ün sonlarında Gazze Şeridi’ne yönelik kara harekâtına başlamasının ilk döneminde savaşın en az üç ay sürmesi bekleniyordu. Ancak ordunun mühimmat stokları daha kısa süreli savaşlar için hazırlanmıştı.

Perşembe günü Tel Aviv'de 7 Ekim 2023 saldırısının 1000. günü anma mitinginde Netanyahu'ya benzeyen maske takan bir protestocu (AP)
Perşembe günü Tel Aviv'de 7 Ekim 2023 saldırısının 1000. günü anma mitinginde Netanyahu'ya benzeyen maske takan bir protestocu (AP)

Genelkurmay Başkanlığı’nda görev yapmış eski bir subay, gazetenin aktardığına göre, “Aslında kısa süreli savaşlar için gereken mühimmat stokundan bile daha azına sahiptik; fiilî tüketim ise planlananın iki katıydı” ifadesini kullandı.

Vergi artışı

Savaşın uzun süreceği ve İran ile Yemen de dâhil olmak üzere başka, daha uzak cephelere yayılacağı anlaşılınca Maliye Bakanlığı yetkilileri savaşı finanse etmek amacıyla çeşitli kararlar almaya başladı.

Bunların başında 2025 yılında 35 milyar şekel tutarında vergi artışı geliyor. Bu karar, uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları Moody’s, Standard & Poor’s ve Fitch’in İsrail’in kredi notunu düşürmesinin ardından alındı. Vergilerin artırılmaması hâlinde kredi notunun daha da düşeceği ve bunun ağır bir mali krize yol açacağı endişesi etkili oldu.

Vergilerin önümüzdeki seçimlerden sonra daha da artırılması bekleniyor. Seçimlerin ise 75 gün sonra yapılması öngörülüyor.

Kararlar ve sorular

Gazete, aralarında ekonomik ve güvenlikle ilgili bir dizi kararın seçimlerden sonra alınmasının beklendiğini belirtti. Bunların arasında güvenlik bütçesinin artırılması ve yedek askerlerin göreve çağrılmaya devam edilmesi de bulunuyor.

Gazete haberini şu sorularla noktaladı: İsrail finans piyasalarının ve ekonomisinin, devasa güvenlik bütçeleri ve azalan Amerikan yardımı karşısında güçlü kalmaya devam etmesi mümkün olacak mı? Ortaya çıkan bu tabloda savaşın maliyetini gerçekte kim ödeyecek?


İran, gözaltına aldığı iki Fransız diplomatın ülkeye dönüşünü engelledi

İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü İsmail Bekayi, (Arşiv- IRNA)
İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü İsmail Bekayi, (Arşiv- IRNA)
TT

İran, gözaltına aldığı iki Fransız diplomatın ülkeye dönüşünü engelledi

İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü İsmail Bekayi, (Arşiv- IRNA)
İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü İsmail Bekayi, (Arşiv- IRNA)

İran Dışişleri Bakanlığı bugün yaptığı açıklamada, temmuz ayında kısa süreliğine gözaltına alınan ve ardından ülkeden ayrılan iki Fransız diplomatın İran’a dönmelerinin engellendiğini duyurdu.

Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, haftalık basın toplantısında, “Söz konusu iki kişi İran’dan ayrıldı. Ayrıca resmî olarak İran’a dönmelerinin yasaklandığını da açıkladık” ifadelerini kullandı.

20 Temmuz’da Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noel Barrot, diplomatların İran güvenlik güçleri tarafından “son derece ciddi bir yıldırma eylemine” maruz bırakıldığını söylemişti. Barrot, diplomatların birinin “fiziksel saldırıya uğradığını” belirtmişti.

Barrot, iki diplomatın “herhangi bir gerekçe gösterilmeksizin birkaç saat gözaltında tutulduğunu, sorgulandığını ve içlerinden birinin fiziksel saldırıya uğradığını” daha sonra ise büyükelçiliğe dönmelerine izin verildiğini ifade etmişti.

Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, çarşamba günü Élysée Sarayı’nda düzenlenen haftalık Bakanlar Kurulu toplantısının ardından (AFP)
Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot, çarşamba günü Élysée Sarayı’nda düzenlenen haftalık Bakanlar Kurulu toplantısının ardından (AFP)

Tahran ise diplomata yönelik saldırı iddiasını reddetti. İran makamları, diplomatların “yetkililer tarafından aranan bazı kişilerle bir toplantıya katılmalarının” ardından güvenlik birimleri tarafından “kısa süreliğine sorgulandığını” belirtti.

İran, temmuz ayının sonlarında Fransa’nın Tahran Büyükelçisi’ni çağırarak, Fransa’nın tutumunu “içişlerine müdahale” olarak nitelendirdi ve Fransız hükümetinden “bu uygulamalara son vermesini” istedi.

Öte yandan İran İstihbarat Bakanlığı cumartesi günü Fransa’yı İran’da “nüfuz oluşturmaya yönelik büyük çaplı bir proje” yürütmek ve “Fransa’nın ülkenin bağımsızlığına karşı adımlar atmasının zeminini hazırlamakla” suçladı.


İran: ABD mutabakatı ihlal etti, 60 günlük süre geçerliliğini yitirdi

İranlı bir adam, pazartesi günü Tahran'da bir gazete bayisinin önünde, kapağında bir ABD askerini öldüren veya esir alan kişiye 30 bin dolar ödül verileceğini duyuran Hemşehri gazetesini okuyor (EPA)
İranlı bir adam, pazartesi günü Tahran'da bir gazete bayisinin önünde, kapağında bir ABD askerini öldüren veya esir alan kişiye 30 bin dolar ödül verileceğini duyuran Hemşehri gazetesini okuyor (EPA)
TT

İran: ABD mutabakatı ihlal etti, 60 günlük süre geçerliliğini yitirdi

İranlı bir adam, pazartesi günü Tahran'da bir gazete bayisinin önünde, kapağında bir ABD askerini öldüren veya esir alan kişiye 30 bin dolar ödül verileceğini duyuran Hemşehri gazetesini okuyor (EPA)
İranlı bir adam, pazartesi günü Tahran'da bir gazete bayisinin önünde, kapağında bir ABD askerini öldüren veya esir alan kişiye 30 bin dolar ödül verileceğini duyuran Hemşehri gazetesini okuyor (EPA)

İran, ABD ile imzalanan mutabakat zaptında öngörülen 60 günlük sürenin, müzakereler başlamadığı için anlamını yitirdiğini açıkladı. Tahran, sürecin sekteye uğramasından Washington'ı sorumlu tutarken, Pakistan'ın arabuluculuk girişimleri ile Hürmüz Boğazı konusunda Umman'la yürütülen görüşmelerin sürdüğünü bildirdi.

Nükleer program ve yaptırımların kaldırılması konusunda müzakerelerin yürütülmesi için mutabakat zaptında belirlenen 60 günlük süre bugün sona ererken, Tahran ile Washington müzakere masasına dönmedi.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, haftalık basın toplantısında yaptığı açıklamada, “Mutabakat metninde 60 günlük süre başlığı altında herhangi bir hüküm bulunmuyor” dedi. Bekayi, İran'ın “politikalarını baskı, tehdit ve süre sınırları altında belirleyen bir taraf olmadığını” söyledi. Şarku’l Avsat’ın İran resmi haber ajansı IRNA'dan aktardığı habere göre Bekayi, İslamabad mutabakatında “yaptırımların kaldırılması” ve “nükleer mesele” konusunda 60 günlük bir süre içerisinde görüşmeler yapılmasının öngörüldüğünü, tarafların bir sonuca ulaşamaması halinde bu sürenin uzatılabileceğini belirtti.

Bekayi, “Mutabakat kapsamında 60 günlük süre içerisinde iki konu, yaptırımların kaldırılması ve nükleer mesele hakkında diyalog yürütülmesi öngörüldü. Bu 60 gün içinde bir sonuca ulaşamazsak süre uzatılacaktı” dedi.

Müzakere yok

Bekayi, mutabakat zaptında 60 günlük bir sürenin bulunmasıyla bunun Tahran açısından bağlayıcı bir son tarih olduğu iddiası arasında ayrım yapmaya çalıştı. Sözcü, söz konusu süre içerisinde yürütülmesi öngörülen sürecin zaten başlamadığını söyledi.

Bekayi, “Müzakereler zaten başlamadı. Çünkü ABD, 17 Haziran'da (Haziran) mutabakat zaptının imzalanmasından yalnızca birkaç hafta sonra metni ağır ve kapsamlı biçimde ihlal etti. Dolayısıyla 60 günlük süre meselesi daha en başından geçerliliğini yitirdi” ifadelerini kullandı.

dfvbgth
Bekayi, bugün Tahran'da düzenlenen haftalık basın toplantısında gazetecilerin sorularını yanıtlarken (ISNA)

Tahran'ın ABD'nin ihlalleri olarak nitelendirdiği gelişmeler nedeniyle mutabakatın uygulanmasının artık “etkisiz” hale geldiğini belirten Bekayi, müzakerelerin ne zaman yeniden başlayabileceğine ilişkin herhangi bir tarih vermedi.

İran'ın şu anda “ülkenin işlerini yönetmeye” odaklandığını belirten Bekayi, silahlı kuvvetlerin herhangi bir hareketliliği “gözleri açık ve tam teyakkuz halinde” izlediğini söyledi.

Bekayi'nin açıklamaları, aylar süren savaşın ardından diplomatik çabaların taraflar arasında daha kapsamlı müzakerelerin önünü açması beklenen bir mutabakat zaptıyla sonuçlanmasından, ancak doğrudan temasların kesilmesi ve iki taraf arasındaki çatışmaların yeniden başlamasından sonra geldi.

Bekayi, İran'ın müzakereler konusunda atacağı yeni adımların kendi çıkarları ve ulusal güvenlik değerlendirmelerine bağlı olacağını belirterek, Tahran'ın kararlarını başka bir tarafın belirlediği bir “tehdit” veya takvime göre almayacağını söyledi.

Pakistan'ın İran ile ABD arasındaki temaslarda hâlâ başlıca arabulucu olduğunu belirten Bekayi, Katar'ın da diplomatik süreçteki çabalarını sürdürdüğünü ifade etti.

Bazı Avrupa ülkelerinin “iyi niyet girişimlerinde” bulunmaya hazır olmasının Tahran ile Washington arasında yeni bir arabulucunun ortaya çıktığı anlamına gelmediğini kaydeden Bekayi, “ABD ile ilişkilerimizdeki sorun arabulucu meselesi değil” dedi.

İranlı sözcü, anlaşmazlığın Washington'ın yaklaşımı, “hesap hataları” ve daha önce denenmiş politikalarda ısrar etmesiyle ilgili olduğunu savundu.

fgthyju
İranlılar, pazartesi günü Tahran'da ABD karşıtı bir duvar resminin önünden geçiyor (EPA)

Bekayi, Pakistan İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi'nin geçen hafta Tahran'a yaptığı ziyarete de değindi. Nakvi'nin Başbakan Şahbaz Şerif veya Ordu Komutanı General Asım Münir'den özel bir mesaj taşıdığı yönündeki haberleri yalanlayan Bekayi, ziyaretin ikili ilişkiler ve bölgesel gelişmelerin yanı sıra Pakistan'ın arabuluculuk çabaları çerçevesinde gerçekleştiğini söyledi.

Pakistan'ın arabulucu rolünü üstlenmek için “tüm kapasitesini kullanmaya çalıştığını” belirten Bekayi, müzakereler dosyasının, İslamabad'ın “İslamabad mutabakatının hazırlanmasında oynadığı önemli rol” nedeniyle Pakistan açısından özel önem taşıdığını ifade etti.

Bekayi, ABD'yi “verdiği sözlerden dönmek ve yükümlülüklerini ihlal etmek” olarak nitelendirdiği tutumu nedeniyle arabuluculuk çabalarına zarar vermekle suçladı. İran'ın daha önce Umman'ın himayesinde yürütülen süreçte de aynı sorunla karşılaştığını söyledi.

Hürmüz görüşmeleri

Hürmüz Boğazı konusunda ise Bekayi, İran ile Umman'ın gemi güzergâhlarına ilişkin bir seyir rotası haritası konusunda anlayış birliğine vardığını, ancak nihai anlaşmanın henüz tamamlanmadığını söyledi.

Tahran ile Maskat'ın “haritanın yanı sıra ortak bir bildiri” içeren bir paket üzerinde çalıştığını belirten Bekayi, daha önce “yol haritası” şeklinde yapılan nitelemenin doğru olmadığını, söz konusu belgenin esas olarak “deniz seyrüsefer güzergâhı haritası” olduğunu açıkladı.

Bekayi, nihai anlaşmaya varılmasının gecikmesini üç faktöre bağladı. Bunlardan ilkinin konunun karmaşıklığı, ikincisinin görüşmeleri etkilemeye çalışan tarafların çokluğu, üçüncüsünün ise “kötü niyetli” tarafların süreci sekteye uğratma girişimleri olduğunu söyledi.

İki ülkenin üzerinde çalıştığı mekanizmanın, Tahran'ın “kıyıdaş iki ülkenin egemenliği ve egemenlik hakları” olarak gördüğü unsurlar ile ticari gemilerin güvenli geçişinin güvence altına alınmasını bir araya getirmeyi amaçladığını belirtti.

İran-Umman müzakerelerinin “ciddi şekilde” sürdüğünü söyleyen Bekayi, tarafların ortak bildiri metni üzerinde görüş alışverişinde bulunduğunu aktardı.

Amaçlarının “her iki tarafın çıkarlarını ve endişelerini güvence altına alan” ve aynı zamanda uluslararası deniz taşımacılığının gereklerini dikkate alan bir mekanizma oluşturmak olduğunu ifade etti.

Bekayi ayrıca İran Dışişleri Bakanlığı'nın parlamentodan Hürmüz Boğazı'nın yönetimi ve güvenliğiyle ilgili bir yasa tasarısının dondurulmasını istediği yönündeki haberleri yalanladı.

Söz konusu iddia, “Hürmüz Boğazı ve Körfez'in güvenliğini ve kalkınmasını güvence altına almak için stratejik eylem...” başlıklı tasarının görüşmelerinin durdurulması için bakanlığın parlamentoya mektup gönderip göndermediğine ilişkin bir soru üzerine gündeme geldi.

Bekayi, “Dışişleri Bakanlığı böyle bir mektup göndermedi” dedi.

Bakanlığın parlamentonun yasama süreçlerine saygı duyduğunu belirten Bekayi, söz konusu tasarıyla ilgili görüşlerini sunduklarını ve talep edilmesi halinde teknik değerlendirmelerini paylaşmayı sürdüreceklerini söyledi.

İran'ın Körfez, Hürmüz Boğazı ve Umman Denizi'ndeki egemenlik haklarına ilişkin daha önce kabul edilmiş yasalarının bulunduğunu belirten Bekayi, bakanlığın görüşünü oluştururken mevcut yasaları ve güncel gelişmeleri dikkate aldığını ifade etti.

Devrim Muhafızları ile gizli kanal iddiasına yalanlama

Bekayi, Washington'ın Irak Kürdistan Bölgesi üzerinden Devrim Muhafızları ile arka kapı diplomasisi yürüttüğü ve İran ordusunun müzakere heyetini desteklediğinden emin olmaya çalıştığı yönündeki bir haberi de yalanladı.

İranlı sözcü, Erbil'de İran ile ABD arasında gizli bir toplantı yapıldığı iddiasını da reddederek, “İran ile ABD arasında Erbil'de gizli bir toplantı yapıldığı haberi tamamen uydurmadır” dedi.

Erbil üzerinden bir iletişim kanalı bulunduğu yönündeki iddiaların, İran'daki kurumlar arasında savaş ve müzakereler konusunda anlaşmazlıklar bulunduğu izlenimi yaratmayı amaçlayan bir psikolojik ve medya savaşının parçası olduğunu savundu.

Son altı ayın İran'daki ilgili kurumlar arasında “barış ve savaş kararları” konusunda “eşi benzeri görülmemiş bir uyum ve mutabakat” ortaya koyduğunu belirten Bekayi, müzakere heyetinin “ülkenin savunma kurumları da dahil olmak üzere rejimin tüm unsurlarının tam güvenine sahip olduğunu” söyledi.

ABD ile diyaloğun yeniden başlatılması konusunda alınacak herhangi bir kararın ilgili tüm kurumların görüşleri dikkate alındıktan sonra verileceğini belirten Bekayi, dış politika ve müzakerelere ilişkin karar alma sürecinin yetkili kurumlar aracılığıyla yürütüldüğünü kaydetti.

Pilotların akıbeti

Bekayi, Katar'ın İran-ABD sürecine ilişkin temaslardaki rolünü sürdürdüğünü, ancak bunun Tahran'ın üç İranlı pilotun akıbeti konusunda Doha ile yaşadığı anlaşmazlığı gündeme getirmesine engel olmadığını söyledi.

Savaşın ilk günlerinde dört pilotun ABD güçlerinin kullandığı El Udeyd Hava Üssü'nü hedef alan bir görev için yola çıktığını belirten Bekayi, pilotlardan birinin cenazesinin İran'a getirildiğini, diğer üç pilotun akıbetinin ise hâlâ belirsiz olduğunu açıkladı.

Bekayi, “Pilotlarımızın durumu netleşmediği sürece onların esir düştüğünü varsayıyoruz” dedi.

Bu değerlendirme İran'ın varsayımı olarak kalırken, Doha İranlı pilotları gözaltında tuttuğu iddiasını reddediyor.

Bekayi, Tahran'ın savaşın ilk günlerinden itibaren konuyu takip etmeye başladığını ve Uluslararası Kızılhaç Komitesi ile ilk yazışmanın mart ayının sonlarında yapıldığını belirtti. Sözcü, İran ve Katar büyükelçilikleri aracılığıyla da temaslar yürütüldüğünü söyledi.

İran'ın pilotların akıbetini belirlemek için “tüm ikili, çok taraflı ve hukuki imkânlarını” kullanacağını belirten Bekayi, Tahran açısından bu anlaşmazlığın Katar ile diplomatik temasların sürdürülmesine engel olmadığını vurguladı.