İran'ın savaş sebebiyle bölgesel ve uluslararası düzeyde uğradığı 7 kayıp

Tahran'a duyulan güvenin sarsılması, ülkenin diplomatik rolünün zayıflamasına, siyasi ve askeri izolasyona ve daha önce eşi ve benzeri görülmemiş ekonomik ve sosyal zorluklarla karşı karşıya kalmasına yol açtı

İran'a saldırı düzenlemek üzere kalkışa hazırlanan ABD uçak gemisindeki savaş uçakları (AFP)
İran'a saldırı düzenlemek üzere kalkışa hazırlanan ABD uçak gemisindeki savaş uçakları (AFP)
TT

İran'ın savaş sebebiyle bölgesel ve uluslararası düzeyde uğradığı 7 kayıp

İran'a saldırı düzenlemek üzere kalkışa hazırlanan ABD uçak gemisindeki savaş uçakları (AFP)
İran'a saldırı düzenlemek üzere kalkışa hazırlanan ABD uçak gemisindeki savaş uçakları (AFP)

Eymen Hüseyin

ABD ve İsrail’in 28 Şubat'tan bu yana İran'a karşı yürüttükleri savaş, dünya ekonomisinin üzerine gölge düşürürken, siyasi ve güvenlik açısından bölge ülkeleri üzerinde fırtınalar estirdi. Özellikle de Tahran'ın komşu ülkelere saldırması, İsrail'i, ABD'nin çıkarlarını ve Körfez ülkelerini hedef alması, sanki bölgeyi, arkasında devletlerin, hükümetlerin, grupların, milislerin ve halkların sıralandığı çok taraflı çatışmalara ve ihtilaflara sürüklemek istiyor gibi bir algı oluşturdu.

Uluslararası siyasi bakış açısı, Birleşmiş Milletler (BM) Şartı'nda belirtilen ‘uluslararası barış ve güvenliği tehdit etme’ ilkesinden ayrı düşünülemez ve özellikle de komşu ülkelere saldırı ve egemenlik ihlali söz konusu olduğunda bu görüş ve analiz, birbirinden uzaklaşmış ve savaş halindeki iki taraf arasında gerçekte olup bitenler bağlamından koparılamaz. ‘Komşularını vurmak için birer platform’ olmayı reddeden ve savaşın nedeni olan stratejik çıkar çatışmasının bataklığına saplanmayı istemeyen ülkeler, bir yanda İran diğer yanda İsrail ve ABD arasında kalırken, herhangi bir saldırganlık gösterisi sergilemeden, kendilerine ve çıkarlarına yönelik saldırılara karşı koymakla yetiniyor.

Savaşın devam etmesiyle birlikte, İran’ın nihayetinde barış ya da teslimiyetle sonuçlansın ya da sonuçlanmasın, bölgesel ve uluslararası düzeyde karşı karşıya kaldığı mevcut kayıplar ve gelecekteki tehditler gün yüzüne çıkıyor. Tahran’ın uluslararası ve bölgesel kayıpları, ülkenin 47 yılı aşkın süredir tanık olduğu en yüksek seviyelere ulaştı. Bunların başında, aşağıdaki satırlarda özetlemeye çalışacağımız yedi kayıp geliyor.

‘Dava’ anlatısının çöküşü

Birinci kayıp, Filistin davasıyla bağlantılı ideolojik anlatının çöküşü; İran'ın uğradığı en önemli kayıplardan biri, bölgesel meşruiyetinin temeli olarak Filistin davasını benimsemesi konusundaki güvenilirliğinin sarsılması oldu. Çünkü Tahran, 1979 yılından bu yana kendisini ‘Kudüs'ün bayraktarı’ olarak sunsa da son savaş sırasındaki davranışları, askeri araçlarının esasen stratejik çıkarlarına hizmet etmek için kullanıldığını, Filistinlileri desteklemeye yönelik sabit bir vizyon kapsamında kullanılmadığını gösterdi.

Batı araştırma merkezlerinin tahminlerine göre İran, 2023–2025 Gazze Savaşı'nın doruk noktasında, dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20'sinin geçtiği Hürmüz Boğazı'ndaki deniz trafiğini tamamen durdurmak gibi büyük baskı araçlarını kullanmadı.

Bu bağlamda, Carnegie Uluslararası Barış Vakfı’ndan Ortadoğu araştırmacısı olan Nathan Brown yaptığı değerlendirmede, “İran, Filistin meselesini bir seferberlik aracı olarak kullanıyor, ancak bu mesele uğruna çatışmanın bedelini ödemeye hazır bir aktör gibi davranmıyor” dedi. Brown’a göre bu durum, söylem ile eylem arasındaki uçurumun, geniş Arap kesimlerinde İran modelinin çekiciliğini zayıflattığını teyit ediyor.

tgbtgb
İran rejimi, Gazze'deki katliam karşısında hiçbir adım atmadı (AFP)

İran, 7 Ekim 2023'ten bu yana İsrail'in Gazze'de sürdürdüğü soykırımı izlerken, kendisine yakınlığıyla bilinen Hamas’a destek ve yardım sağlamak amacıyla bile olsa, iki yılı aşkın bir süre ne Hürmüz Boğazı'nın kapatılması ne de İsrail'e saldırma seçeneğine başvurdu. Daha da kötüsü molla rejimi, Gazze’deki savaşı durdurmak için baskı yapmak amacıyla bile olsa, İsrailli isimlere veya askeri ya da siyasi hedeflere tek bir kurşun bile sıkmadı. Bu son tutumu, iddialarının sahte olduğunu, sloganlarının gerçeği yansıtmadığını ve çıkarlarının gerçek yüzünü ortaya koydu. Yalnızca kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini ve sadece kendi projesini desteklediğini gösterdi.

Yorgunluk ve tükenme

İkinci kayıp, askeri kapasite ve savunma altyapısının tükenmesi. Zira savaş, İran’a doğrudan askeri bir maliyet de getiriyor. Çünkü askeri tesisler ve hassas altyapı, tekrar tekrar saldırıya uğradı. Gayri resmi tahminlere göre İran, son yıllarda füze programlarını ve bölgesel ağlarını geliştirmek için yıllık 15 ila 20 milyar dolar harcadı. Ancak bu kapasitelerin önemli bir kısmı, mevcut savaşın birkaç haftası içinde aşındı.

Yıpratma savaşı, sınırların ötesine de sıçradı. Komuta ve kontrol merkezlerini hedef alan saldırılar, İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) ile bölgede bulunan vekilleri arasındaki koordinasyonda karışıklığa yol açtı. Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün bir raporu ‘herhangi uzun süreli doğrudan çatışma, İran’ın yeteneklerinde hızlı bir şekilde telafi edilmesi zor olan kademeli erimeye yol açacağını’ öngörüyor.

Mevcut savaşın, İran'ın bölgesel nüfuzunu güç kullanarak dayatma yeteneğini zayıflatacağına şüphe yok. ABD Başkanı Trump'ın savaşın ilk gününde ‘devireceğini’ vaat ettiği rejim ayakta kalsa bile, bu durum Tahran'ın askeri yapısını tüketecek, komuta ve kontrol ağlarını altüst edecek ve DMO ile vekillerinin elindeki kaynakları azaltacak.

Vekil ağı

Üçüncü kayıp, bölgesel nüfuzun ve İran'ın vekillerinin gerilemesi. En belirgin kayıplardan biri, İran'ın bölgedeki kolları olan milislerin etkinliğinin azalması oldu. ‘İleri savunma hattı’ olarak sunulan Tahran'a bağlı milisler, manevra kabiliyetlerinin azalmasının yanı sıra artan güvenlik ve siyasi baskılarla karşı karşıya kalıyor.

Çeşitli medya raporlarında yer alan verilere göre İran 2011'den bu yana Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen'deki müttefiklerini desteklemek için 30 milyar dolardan fazla harcama yaptı. Ancak bu ağlar artık daha gözle görülür hale geldi ve caydırıcılık dengesi kurma kapasiteleri azaldı.

Batı'daki güvenlik gözlemcileri, İran'ın vekil ağının artık net bir varlık olmadığını, aksine pahalı bir stratejik yüke dönüştüğünü değerlendiriyor. Ancak savaşın devam etmesi, İran'ın kolları olan grupların dini ve milliyetçi sloganlarla örtülü iddialarını ortaya çıkarmaya katkıda bulunuyor. Bu durum, Irak'taki Hizbullah tugaylarının askeri faaliyetlere dahil olmasıyla da ortaya çıktı.

Yemen'deki Husilerin Tahran'dan emir bekleyerek çatışmalardan uzak durması ve Lübnan'daki Hizbullah’ın fiilen ’İsrail ile kader belirleyici bir çatışmaya’ girmesi de bunun bir göstergesi.

dfv
İran Dini Lideri’nin ideolojisi Arap ülkelerine yayıldı (AFP)

Tahran'ın sahte slogan perdesi düştükten sonra, bölgedeki vekillerin çirkin yüzleri de ortaya çıktı. Milislerin aşırı söylemlerinde İran'ın ‘yüksek sesli’ anlatısından başka bir şey bulamak mümkün değil. İran destekli Husiler, 22 Mart'ta yayınladıkları açıklamada, ‘Hürmüz Boğazı ile ilgili her türlü uluslararası harekete karşı olduklarını’ ifade ettiler. Her türlü gerginliğe karşı uyaran Husiler, İran'ın vekillerine karşı sadece çatışma ekseninde hareket edilmesini ve siyasi yolun tamamen dışlanmasını teşvik ettiler.

Devletin kırılganlığı

Dördüncü kayıp, İran’ın iç kırılganlığının ortaya çıkması. Savaş artık sadece dışarısı ile sınırlı kalmayıp, ekonomik ve güvenlik açısından İran’ın iç durumuna da yansıdı. Savaşın maliyeti ile birlikte artan yaptırımlar, İran ekonomisini daha da gerilemeye itti. Savaşın başlamasından önce Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) tahminlerine göre enflasyon yüzde 40'ı aşarken, yerel para birimi arka arkaya değer kaybetti. İranlı ekonomi uzmanlarının İran medyasına yaptıkları açıklamalara göre savaşın patlak vermesinden sonra gıda fiyatları artışı yüzde 105'i aştı.

ABD ve İsrail'in İran'daki bazı tesislere yönelik saldırıları, ülkenin coğrafi derinliğinin artık sanıldığı kadar güvenli olmadığını ortaya koydu. Chatham House'un bir analizine göre İran'ın iç dayanıklılığı ekonomik istikrarla bağlantılıdır ve savaşın devam etmesiyle bu istikrar benzeri görülmemiş bir baskı altında. İster 2025 haziranındaki 12 günlük savaşta ister geçtiğimiz şubat ayında başlayan savaşta olsun, üst düzey, birinci ve ikinci kademe İranlı yetkililerin kolayca hedef alınabilmesi, rejim içindeki insan yapısının ‘kırılganlığını’ gözler önüne serdi. Reuters, eski Dini Lider Ali Hameney ve Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani gibi üst düzey liderlerin yanı sıra tekrarlanan saldırılarda ‘daha alt kademedeki yetkililerin de öldürüldüğünü’ doğrulayan raporlar olduğunu bildirdi.

Ekonomi kan kaybediyor

Beşinci kayıp, doğrudan ve dolaylı ekonomik kayıplar. İran, ABD Başkanı Donald Trump’ın geçtiğimiz pazar günü iki İran petrol tankerini yaptırımlardan muaf tutma kararı almasına rağmen, petrol ihracatındaki düşüş ve tedarik zincirindeki aksaklıklar nedeniyle büyük kayıplar yaşadı.

Yaptırımları aşma girişimlerine rağmen, tahminlere göre İran'ın petrol ihracatı, 3 milyon varili aşan üretim kapasitesine kıyasla, gerginliğin tırmandığı dönemlerde günlük 1 milyon varilin altına düştü. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre savaş ve ek yaptırımlar, ülkenin altyapısını yeniden inşa etmek için devasa yatırımlara ihtiyaç duyduğu bir dönemde milyarlarca dolarlık kayıplara yol açtı.

Savaşın ikinci haftasında bazı yerel medya kuruluşlarında, “İran ekonomisi uzun süreli bir savaşı kaldıramaz, çünkü her gün tırmanan gerginlik, döviz rezervlerinde ek bir erime anlamına gelir” şeklinde bir vurgu yapılmıştı. DMO Komutan Yardımcısı Ali Fadavi, İran devlet televizyonuna yaptığı açıklamada, ABD'nin uzun süreli bir yıpratma savaşına girme olasılığını göz önünde bulundurmaları gerektiğini, çünkü bunun ABD ekonomisini ve dünya ekonomisini tamamen mahvedeceğini söyledi. Fadavi'nin sözleri petrol fiyatlarındaki artış ve fiyatların varil başına 200 dolara ulaşacağı yönündeki beklentilerle ilgili gibi görünüyor.

Hürmüz Boğazı'nın kapatılması, bazı petrol ve doğalgaz üreticilerini alternatif yollar ve rotalar aramaya iterken, bu durum, petrol fiyatlarının 120 dolara yaklaşmasıyla kazanca dönüştü. Körfez'deki enerji tesislerine yönelik saldırıların artmasıyla kısa vadeli kazançların hızla kayıplara dönüşebileceği endişesi bile gerçeği yansıtmıyor. Küresel çapta istikrarlı bir duruma ulaşma, petrol ve gaz üretim tesislerini koruma ve nakil yollarını güvence altına alma konusundaki ilgi, bu endişeleri ortadan kaldırıyor.

Uluslararası rolün zayıflaması

Altıncı kayıp, siyasi ve diplomatik konumun zayıflaması. Uluslararası düzeyde savaş, İran’ın siyasi manevra alanını daraltmıştır. Artık göz ardı edilmesi zor bir taraf olmak yerine, özellikle deniz taşımacılığı ve enerji sektörlerini hedef almasıyla, bölgesel ve uluslararası güvenliğe yönelik bir tehdit unsuru olarak giderek daha fazla gösterilmeye başlandı. Bu durum ister deniz ittifakları ister ortak güvenlik önlemleri yoluyla olsun, İran'a karşı uluslararası koordinasyonu güçlendirdi ve bu da ülkenin izolasyonunu derinleştirdi.

Avrupa gazeteleri, diplomatik kaynaklara dayandırarak, “İran'ın son krizdeki tutumu, ülkenin çözümün değil sorunun bir parçası olduğu yönündeki kanaati pekiştirdi” şeklinde açıklamalar aktardı. İran diplomasi dünyasının en üst düzey temsilcisi olan Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin açıklamaları, hem ‘savaşın devamı’ hem de ‘tazminat talepleri’ konusunda eski Dini Lider Ali Hamaney ile yeni Dini Lider Mücteba Hamaney’in yanı sıra DMO’nun açıklamalarındaki ifadelerle doluydu ve bu ifadeleri birçok kez tekrarladı.

Belki de bu siyasi ve diplomatik gerileme, Trump’ın defalarca kez ‘İran’da konuşacak kimseyi bulamadığını’ belirtmesinin sebebini yansıtıyor. Bunun yanı sıra Tahran ile başta hedef alınan ülkeler olmak üzere, bölgedeki Arap başkentleri arasındaki güvenin sarsılması ve Arakçi’nin ABD’nin Özel Temsilci Steve Witkoff ile görüşmesi hakkındaki açıklamaları, ‘onunla son görüşmem, çalıştığı kurumun müzakereleri sonlandırmaya karar verdiği zamandı’ dediğinde diplomatik bir düzeye ulaşamadı.

İran, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın komşu ülkelerden özür dileyerek ülkesinin ‘onları bir daha hedef almayacağını’ vurguladığı açıklamasının ve verdiği sözün ardından hemen ertesi gün Arap ülkelerine balistik füzeler, seyir füzeleri ve insansız hava araçlarıyla (İHA) saldırması ve bu saldırıların devam ediyor olmasından dolayı da uluslararası güveni yitirdi.

Bölgesel nüfuz alanının kaybı

Yedinci kayıp ise Tahran'ın aleyhine bölgesel düzenin yeniden şekillenmesinin hızlanması. Belki de en büyük kayıp, bölgesel düzenin yapısındaki dönüşümlerin hızlanmasıydı. Savaş, bölge ülkeleri ile uluslararası ortakları arasındaki güvenlik iş birliğini güçlendirmeye ve İran'ın dayandığı ‘eksenler’ modelinden uzaklaşarak bölgesel güvenlik kavramını yeniden tanımlamaya itti. Deniz koridorlarının korunması ve enerji güvenliğine yönelik uluslararası odaklanma, Tahran'ın bu konuları stratejik bir baskı aracı olarak kullanma yeteneğini azalttı.

Tahminlere göre küresel enerji arzının yüzde 60'ından fazlası kriz sırasında sıkı uluslararası koruma düzenlemeleri kapsamına alındı ve bu da İran'ın tehditlerinin etkinliğini azaltıyor.

dvd
İsrail ve ABD, İran'daki hedefleri bombalamaya devam ediyor (AFP)

Son savaş, özellikle Hürmüz Boğazı'nın abluka altına alınması ve komşu ülkelere yönelik saldırılar, Körfez ülkelerinin güvenliğin tüketicisi değil, ihracatçısı ve bu ülkelerin küresel güvenliğin sürdürülebilirliği için temel bir dayanak olduğunu ortaya koydu. Bu ülkelerin güvenliğine yönelik herhangi bir saldırı, küresel ekonomi üzerinde ve büyük uluslararası güçlerin güvenlik ve politika yönelimleri üzerinde etkilerini gösteriyor.

İran'ın farkında olmadığı gerçek ise bölgesel güvenlik dengesinde kalmak amacıyla bölgesel enerji tesislerini ve altyapısını hedef almaya ve deniz geçiş noktalarına yönelik tehditlerini artırmaya devam ettikçe, bu tehditlerin etkisini ortadan kaldırmak, Tahran'ı küresel güvenlik sisteminden çıkarmak ve onu ‘tehlikeli ülkeler’ kategorisine sokmak için daha büyük bir tırmanışla karşı karşıya kalacak olmasıdır.

Biriken kayıplar

Sonuç olarak, göstergeler devam eden savaşın sadece askeri bir çatışma olmadığını, İran’ın bölgesel konumunda bir dönüm noktası olduğunu ortaya koyuyor. Tahran askeri, ekonomik ve siyasi gerilemeyle birlikte, her zamankinden daha karmaşık bir denklemle karşı karşıya. Güven kaybı, mevcut rejim iktidarda kalsın ya da değişsin, uluslararası izolasyona yol açabilir. Çünkü uluslararası ilişkilerin yeniden kurulması yıllar alacaktır.

İran projesinde yapısal kayıpların birikmesi, askeri baskılarla ekonomik açığa çıkma ve siyasi gerilemeyi kesiştiriyor. ‘Measuredworld’ adlı veri ölçüm sitesi, savaş öncesi ekonominin 2026'da sadece yüzde 1,1 civarında büyüdüğünü, buna karşın enflasyonun yüzde 14 ile 48 arasında seyrettiğini belirtti. Elbette bu rakamlar savaş sırasında ve sonrasında daha da kötüleşecek.

En önemli zorluklardan biri, altyapının tahrip edilmesinin göz ardı edilemeyecek sosyal etkiler doğuracak olması. Zira tahminlere göre savaşın hemen öncesinde yoksulluk oranlarının zaten yüzde 22 ile 50 arasında seyrettiği bu ülkede, önümüzdeki dönemde yaklaşık iki milyon kişinin daha yoksulluğa sürüklenme ihtimali var. Savaş sonrası iç öncelikler ülkeyi yıpratacak ve Tahran'a karşı sert uluslararası ortamda ülkeyi bölgesel sistemin dışına itecek.

İngiltere’nin günlük gazetelerinden The Guardian’a göre küresel petrol arzının yaklaşık yüzde 20'sini oluşturan Hürmüz Boğazı üzerinden geçen enerjinin güvenliği ve deniz koridorlarında yaşanan dönüşümler, artık Tahran için garantili bir baskı aracı olmaktan çıktı. Hatta bu kartı stratejik olarak kullanma yeteneğini sınırlayan, toplu uluslararası tepkiyi gerektiren bir faktöre dönüştü.



Tahran, ABD baskısını “devlet terörü” olarak nitelendirdi

 İranlılar Tahran'da Amerikan karşıtı bir duvar görselinin önünden geçiyor - 15 Temmuz 2026 (Reuters)
İranlılar Tahran'da Amerikan karşıtı bir duvar görselinin önünden geçiyor - 15 Temmuz 2026 (Reuters)
TT

Tahran, ABD baskısını “devlet terörü” olarak nitelendirdi

 İranlılar Tahran'da Amerikan karşıtı bir duvar görselinin önünden geçiyor - 15 Temmuz 2026 (Reuters)
İranlılar Tahran'da Amerikan karşıtı bir duvar görselinin önünden geçiyor - 15 Temmuz 2026 (Reuters)

İran, cuma günü ABD’nin ekonomik baskı kampanyasına yönelik söylemini sertleştirerek yeni tedbirleri “devlet terörü” ve “insanlığa karşı suç” olarak nitelendirdi ve ülkeleri bu tedbirleri uygulamamaya çağırdı. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise Washington’un yaklaşımını değiştirmesi ve yükümlülüklerini yerine getirmesi halinde diplomatik sürecin yeniden başlatılmasının mümkün olduğunu söyledi.

İran Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada, Tahran’a yönelik yeni ABD ekonomik tedbirlerinin “yasa dışı ve kınanması gereken” uygulamalar olduğunu ve “devlet terörü” seviyesine ulaştığını belirtti. Bakanlık, söz konusu tedbirlerin milyonlarca sivilin sağlığını ve geçim kaynaklarını “ciddi tehlikeye” attığını savundu.

Bakanlık, ABD’nin kampanyasını İranlılara “acı ve sıkıntı” yaşatmak ve temel haklarından mahrum bırakmak amacıyla tasarlanmış “acımasız bir araç” olarak nitelendirdi. Açıklamada, söz konusu tedbirlerin Tahran’ın görüşüne göre “uluslararası suç ve insanlığa karşı suç” düzeyine ulaştığı ifade edildi.

ABD, geçen pazartesi günü ekonomik baskı kampanyasının “Ekonomik Parya Operasyonu” adını verdiği yeni aşamasını duyurmuş ve İran’la ticari ilişkilerini sürdüren ülke ve kuruluşları da yaptırımların kapsamına alma tehdidinde bulunmuştu.

İran Dışişleri Bakanlığı, ABD yaptırımlarının “adı ve niteliği ne olursa olsun” uluslararası hukuka ve Birleşmiş Milletler Şartı’na aykırı olduğunu savundu. Bakanlık, Washington’u doları diğer ülkelere baskı yapmak ve onları İran’a yönelik politikasını izlemeye zorlamak için bir araç olarak kullanmakla suçladı.

Bakanlık ayrıca bu politikanın ülkelerin egemenliğini, ekonomik ve ticari ilişkilerini belirleme hakkını, içişlerine müdahale etmeme ilkesini ve BM üyesi ülkelerin egemen eşitliğini ihlal ettiğini belirtti.

İran Dışişleri Bakanlığı, tüm ülkeleri ABD yaptırımlarını uygulamaktan ve bunların doğurduğu sonuçları tanımaktan kaçınmaya çağırdı. Açıklamada, yaptırımlara katılmanın “bağımsız devletlere yasa dışı bir devlet iradesinin dayatılmasına ortak olmak” anlamına geleceği ileri sürüldü.

Bakanlık ayrıca uluslararası topluma ve BM kurumlarına, hukukun üstünlüğünü ve BM Şartı’nın ilkelerini savunmak için adım atma çağrısında bulundu.

Ekonomik savaş

İran Dışişleri Bakanlığı, “Ekonomik Parya” kampanyasının başlatılmasını İran’a karşı “ekonomik savaş ilanı” olarak değerlendirdi ve bunu ABD ile İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonlarıyla ilişkilendirdi.

Bakanlık, yeni ABD politikasının “ABD-İsrail ortak savaşı” olarak nitelendirdiği sürecin bir parçası olduğunu belirterek, İran’ın askeri ve ekonomik baskılara karşı ülkeyi savunmak için “tüm kapasitesini” kullanmaya kararlı olduğunu bildirdi.

Tahran ayrıca Washington ve Tel Aviv’i İran’a karşı “asılsız gerekçelerle” askeri operasyonlar düzenlemekle suçladı ve bu uygulamaların sürmesinin bölgesel ve uluslararası barış ve güvenliği tehlikeye attığını savundu.

Açıklamada BM ve üye ülkeler de ABD ve İsrail’in adımlarına karşı yeterli önlem almamakla eleştirildi ve uluslararası hukukun ihlal edilmesinin kalıcı bir uygulamaya dönüşmesi konusunda uyarıda bulunuldu.

İran Dışişleri Bakanlığı, Uluslararası Adalet Divanı’nın Ekim 2018’de verdiği bir karara da atıfta bulunarak, mahkemenin o dönemde Washington’dan gıda, tarım ürünleri, ilaç, tıbbi ekipman ve sivil havacılık güvenliği malzemeleri ile bunlara ilişkin ödemelerin ticaretini engelleyen kısıtlamaları kaldırmasını istediğini belirtti.

Bakanlık, yeni yaptırımların uluslararası toplum ve BM kurumlarının harekete geçmesini gerektirdiğini, özellikle gıda, ilaç, sağlık hizmetleri ve sivillerin geçim kaynakları üzerinde doğrudan etkisi olduğunu savundu.

İran Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasıyla eş zamanlı olarak Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, ABD’ye iki ülke arasında imzalanan mutabakat zaptında yer alan yükümlülükleri yerine getirme çağrısında bulundu.

Arakçi, X platformunda yaptığı paylaşımda diplomatik sürecin yeniden rayına oturtulmasının imkânsız olmadığını, ancak bunun Washington’un basit bir gerçeği anlamasına bağlı olduğunu söyledi.

Arakçi, “ABD güveni yeniden tesis etmeli, saygılı bir şekilde konuşmalı, haklarımızı tanımalı ve yükümlülüklerini yerine getirmeli” ifadelerini kullandı.

Arakçi’nin açıklamaları, Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ile Tahran’da gerçekleştirdiği görüşmeden bir gün sonra geldi. Görüşme, Katar’ın diplomatik süreci yeniden canlandırmaya yönelik girişimleri kapsamında gerçekleşti.

İki taraf perşembe günü gerilimin azaltılması ve diyaloğun yeniden başlatılması için koşulların hazırlanmasının yanı sıra Hürmüz Boğazı’ndaki deniz taşımacılığı düzenlemelerini, geçici ortak bir deniz koridoru oluşturulması önerisini ve boğazın mayınlardan temizlenmesine yönelik bir projeyi ele aldı.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ise ABD’nin bu aşamada ekonomik baskıyla hiçbir sonuç elde edemeyeceğini, savaşta da bunu başaramadığını belirterek İran’ın ekonomik baskılara karşı “kararlılıkla” durduğunu söylemişti.

Haziran mutabakatına bağlılık

Savaş, 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısıyla başladı. Tahran buna Hürmüz Boğazı’nı kapatarak karşılık verirken, Washington daha sonra İran limanlarına deniz ablukası uygulamaya başladı.

İran ayrıca İsrail ve Washington’un Arap müttefiki ülkelere füze ve insansız hava araçlarıyla saldırılar düzenledi. Tahran, saldırılarında savaşta ABD güçleri tarafından kullanılan askeri tesisleri hedef aldığını bildirdi.

Diplomatik girişimler sonucunda nisan ayında ateşkes sağlandı. Bunun ardından haziran ortasında nihai bir anlaşmaya yönelik görüşmelerin önünü açan bir mutabakat zaptı imzalandı. Ancak temmuz ayının başında çatışmaların kısa süreli yeniden başlamasıyla söz konusu mutabakat bozuldu.

Tahran, yeni bir diplomatik sürecin temelinin haziran ayında imzalanan mutabakat olması gerektiğinde ısrar ediyor. İran, Washington’un kendisinin karşı adımlar atmasından önce ABD ablukasını ve ekonomik yaptırımları kaldırması da dahil olmak üzere mutabakatta yer alan yükümlülüklerini yerine getirmesi gerektiğini savunuyor.

İran ayrıca haftalardır Umman Sultanlığı ile Hürmüz Boğazı’ndaki deniz taşımacılığına ilişkin yeni düzenlemeler konusunda görüşmeler yürütüyor. İranlı yetkililer ise boğazın tamamen yeniden açılmasının, ABD’nin Tahran’a göre haziran mutabakatında yer alan yükümlülüklerini yerine getirmesine bağlı olduğunu vurguluyor.


Altı aylık sessizlik… Mücteba Hamaney’in ortaya çıkmaması soru işaretlerini artırıyor

İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney’in fotoğrafını taşıyan bir kişi, Tahran’da eski dini lider Ali Hamaney için düzenlenen cenaze töreninde (AP)
İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney’in fotoğrafını taşıyan bir kişi, Tahran’da eski dini lider Ali Hamaney için düzenlenen cenaze töreninde (AP)
TT

Altı aylık sessizlik… Mücteba Hamaney’in ortaya çıkmaması soru işaretlerini artırıyor

İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney’in fotoğrafını taşıyan bir kişi, Tahran’da eski dini lider Ali Hamaney için düzenlenen cenaze töreninde (AP)
İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney’in fotoğrafını taşıyan bir kişi, Tahran’da eski dini lider Ali Hamaney için düzenlenen cenaze töreninde (AP)

Savaşı fitilleyen ve Mücteba Hamaney’i İran’ın Dini Lideri konumuna getiren hava saldırılarından altı ay sonra, ağır yaralanan Mücteba’nın hâlâ hiçbir şekilde kamuoyunun karşısına çıkmaması, ülke yönetiminin merkezinde büyük bir boşluk yaratıyor.

Şarku'l Avsat'ın Reuters’ten  aktardığına göre, İran’ın hem Ortadoğu’yu ateşe veren hem de zaten kırılgan olan ülke ekonomisine ağır darbeler vuran bir savaşla ilgili kader niteliğinde kararlarla karşı karşıya kaldığı bu dönemde, Mücteba Hamaney’in sağlık durumu ve üstlendiği role ilişkin soru işaretleri her geçen gün artıyor.

İranlı yetkililer ve ülke içindeki üst düzey kaynaklar, Hamaney’in görünümünü bozan ağır yaralarının tedavisini sürdürürken güvenlik gerekçeleriyle devleti perde arkasından yönettiğini ve ipleri elinde tuttuğunu belirtiyor. Günlük yönetim yetkilerinin ise geniş kapsamlı olarak üst düzey bir yetkili grubuna devredildiği ifade ediliyor.

Ancak savaşın başlamasından bir hafta sonra göreve atanmasından sonra kendisine ait tek bir fotoğraf, video veya ses kaydı dahi yayınlanmaması, sözünün son karar mercii olması gereken bir ülkede İranlılar arasındaki şüpheleri derinleştiriyor.

Washington’daki Ortadoğu Enstitüsü’nden Alex Vatanka durumu şu sözlerle değerlendiriyor: "Artık soru Mücteba’nın hayatta olup olmadığı değil; İran’ın hâlâ fiilen görevini yapan bir Dini Lideri olup olmadığıdır."

Hamaney’in İran halkına mesajları, haber bültenlerinde sunucular tarafından okunan sınırlı sayıdaki yazılı açıklamadan ibaret kaldı. Mücteba, geçen ay babası için düzenlenen bir haftalık cenaze merasimlerine bile katılmadı.

Üst düzey yetkililer ve konuya yakın kaynaklar, bu yokluğu suikast endişelerine bağlıyor; Dini Lider'in üst düzey yetkililerle sık sık toplantılar yaptığını, bütün kritik raporları incelediğini ve önemli konularda son kararı verdiğini savunuyor.

Nitekim Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, 10 Ağustos’ta Hamaney ile yedi saat süren bir toplantı gerçekleştirdiğini açıkladı.

Ancak bu durum, İran yönetimine en sadık radikal kesimler arasında bile şüphe uyandırmaya başladı. İran’ın dini eğitim merkezi olan Kum kentindeki bir Besic milis gücü üyesi, "Ülkeyi yönettiğine ve ipleri elinde tuttuğuna dair bize güven verecek şekilde liderimizin sesini duymaya veya bir işaret görmeye ihtiyacımız var" ifadelerini kullandı.

Hassas konuyu değerlendirmek için isminin gizli kalmasını isteyen Besic üyesi, Hamaney’in hâlâ kritik kararları aldığına inandığını ancak tek bir fotoğrafın bile olmamasının moral bozduğunu ve İran’ın çıkarına olmadığını ifade etti.

Yönetim muhalifleri veya kapsamlı reform isteyen İranlılar arasında ise tepkiler çok daha net. Tahran’da yaşayan ve ismini vermek istemeyen reform yanlısı iş insanı Şehruh, "Mücteba’nın öldürülmediğini nereden bileceğiz?" diye sorarak, "Karar alma süreçlerine katıldığını kanıtlamayı bir kenara bırakın, hayatta olduğuna dair tek bir işaretin bile olmaması hiç mantıklı değil" ifadelerini kullandı.


Pakistan: Hürmüz’ün yeniden açılması yönündeki diplomatik çabalarda ivme var

Pezeşkiyan, Tahran'da Asım Münir'i kabul etti, (İran Cumhurbaşkanlığı)
Pezeşkiyan, Tahran'da Asım Münir'i kabul etti, (İran Cumhurbaşkanlığı)
TT

Pakistan: Hürmüz’ün yeniden açılması yönündeki diplomatik çabalarda ivme var

Pezeşkiyan, Tahran'da Asım Münir'i kabul etti, (İran Cumhurbaşkanlığı)
Pezeşkiyan, Tahran'da Asım Münir'i kabul etti, (İran Cumhurbaşkanlığı)

Pakistan, dün yaptığı açıklamada, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması yönündeki diplomatik çabalarda “ivme” gördüğünü belirtti. Ancak İslamabad, deniz ulaşımının yeniden başlatılması konusunda nihai kararın Tahran ve Washington’a ait olduğunu vurguladı.

Pakistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tahir Andrabi İslamabad’da düzenlediği basın toplantısında, Genelkurmay Başkanı Mareşal Asım Münir’in bu haftanın başında Tahran’a gerçekleştirdiği ziyaretin, boğazın yeniden açılması ve diplomatik sürecin canlandırılması amacıyla yürütülen “yenilenmiş çabaların” devamı olduğunu söyledi.

Andrabi, “Hürmüz Boğazı’nın açılması gibi önemli konuda bir miktar ivme oluşacağı konusunda iyimserliğimizi koruyoruz. Çünkü boğazın durumu, tedarik zincirlerinde, özellikle de enerji arzında yaşanan aksaklıklar nedeniyle herkesi etkiliyor” dedi.

Münir’in ziyaretinin ardından diplomatik girişimlerin sürdüğünü belirten Andrabi, Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani’nin dün Tahran’a gerçekleştirdiği ziyaret ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile görüşmesi de dahil olmak üzere çeşitli takip ziyaretleri ve bölgesel temasların devam ettiğini ifade etti.

Andrabi, bir uzlaşıya varılması için “koordineli çabalar” yürütüldüğünü ve özellikle Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasının hedeflendiğini belirtti. Ancak bunun nihayetinde “Tahran ve Washington’da alınması gereken egemen bir karar” olduğunu ifade etti.

Pakistanlı sözcü, Münir’in ziyaretinin, İran ile ABD arasında haziran ayında imzalanan ve boğazın yeniden açılmasına ilişkin düzenlemeler de içeren mutabakat zaptını yeniden canlandırmayı amaçladığını, ancak söz konusu anlaşmanın daha sonra çöktüğünü belirtti.

GTHY
İran’ın Bender Abbas kıyıları yakınlarında Hürmüz Boğazı’ndaki gemiler (Reuters)

Andrabi, Münir’in Tahran’a ABD Başkanı Donald Trump’ın veya ABD’nin özel temsilcisi olarak gittiği yönündeki haberleri de yalanladı. Bu iddiaları “yanıltıcı ve gerçekler açısından yanlış” olarak nitelendiren Andrabi, ziyaretin yalnızca Pakistan’ın Washington ile Tahran arasındaki arabuluculuk rolü çerçevesinde gerçekleştirildiğini söyledi.

Münir’in Tahran’daki görüşmelerinde bölgesel gerilimin azaltılması, askeri çıkmazın aşılması ve bölgeye barış ve istikrar getirecek müzakere edilmiş bir çözümün ele alındığını belirten Andrabi, ziyaretin İslamabad’ın ABD ile İran arasındaki anlaşmazlıkların azaltılması yönündeki “samimi ve yapıcı” rolünü yansıttığını ifade etti.

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar’ın da Münir’in ziyaretiyle eş zamanlı olarak diplomatik temaslarını sürdürdüğünü belirten Andrabi, Dar’ın Türkiye, Mısır ve bölgedeki diğer ülkelerin dışişleri bakanlarıyla görüşmeler gerçekleştirdiğini belirtti.

Pakistan’ın girişimleri, İran ile Umman arasında Hürmüz Boğazı’ndaki deniz ulaşımına ilişkin yeni düzenlemeler konusunda yürütülen görüşmelerle aynı dönemde gerçekleşiyor. Görüşmeler kapsamında gemiler için geçici bir deniz koridoru oluşturulması önerisi de bulunuyor.

Andrabi’ye, İslamabad’ın İran ile Umman arasında, ticari gemilerden ücret alınmasını öngören geçici bir koridorun yeniden açılmasına yönelik anlaşmayı destekleyip desteklemeyeceği soruldu. Pakistanlı sözcü, bu konuda doğrudan bir tutum ortaya koymaktan kaçındı.

Andrabi, “Bu, daha geniş kapsamlı görüşmelerin bir parçası. Ücret alma hakkı, boğaza kıyısı bulunan ülkelerin bu ücretleri tahsil etme hakkı veya gemileri boğazdan geçen ülkelerin yükümlülükleri gibi kapsamlı tartışmanın her bir unsuruna ilişkin yorum yapmak istemiyorum” ifadelerini kullandı.