İsrail'de “uluslararası tecrit” endişesi artıyor

Güney Kore Cumhurbaşkanı’nın Filistinlilere karşı yürütülen savaşı ‘Holokost’a benzetmesi, Tel Aviv'i şaşkına çevirdi

Geçtiğimiz eylül ayında New York'ta İsrail Başbakanı Netanyahu, Birleşmiş Milletler'de (BM) konuşma yaparken dışarıda Netanyahu karşıtı protesto gösterisi düzenleyen göstericiler (Reuters)
Geçtiğimiz eylül ayında New York'ta İsrail Başbakanı Netanyahu, Birleşmiş Milletler'de (BM) konuşma yaparken dışarıda Netanyahu karşıtı protesto gösterisi düzenleyen göstericiler (Reuters)
TT

İsrail'de “uluslararası tecrit” endişesi artıyor

Geçtiğimiz eylül ayında New York'ta İsrail Başbakanı Netanyahu, Birleşmiş Milletler'de (BM) konuşma yaparken dışarıda Netanyahu karşıtı protesto gösterisi düzenleyen göstericiler (Reuters)
Geçtiğimiz eylül ayında New York'ta İsrail Başbakanı Netanyahu, Birleşmiş Milletler'de (BM) konuşma yaparken dışarıda Netanyahu karşıtı protesto gösterisi düzenleyen göstericiler (Reuters)

İsrail’in çeşitli kesimlerinde, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun birçok cephede yürüttüğü şiddetli savaşlar ve bu savaşların beraberinde getirdiği ihlaller nedeniyle, İsrail basınının ‘uluslararası tecrit’ olarak nitelendirdiği durumdan duyulan endişe her geçen gün artıyor. Uluslararası yetkililer ve Tel Aviv’e dost hükümetler bu ihlallerden duydukları hoşnutsuzluğu dile getiriyorlar.

İsrail'in tutumlarını reddedenler listesine katılan en son iki isimden biri, geçtiğimiz cuma günü Filistinlilere karşı yürütülen savaşı, İkinci Dünya Savaşı'nda Naziler tarafından Yahudilere uygulanan ve İsrail'in bu hafta anma törenleri düzenlediği ‘Holokost’a benzeten Güney Kore Cumhurbaşkanı Lee Jae-myung, diğer ise salı günü İsrail ile savunma iş birliği anlaşmasının otomatik yenilenmesini askıya aldığını açıklayan İtalya Başbakanı Giorgia Meloni oldu.

İsrail'in ‘dostu ve müttefiki’ olan Güney Kore’nin cumhurbaşkanı tarafından yapılan bu benzetme İsrail hükümetini şaşkına çevirdi. İsrailli askerlerin bir Filistinliye işkence ettiklerinin ve ardından bir binanın çatısından attıklarının görüldüğü bir video kaydı, bu yorumla birlikte yeniden paylaşıldı.

Güney Kore Dışişleri Bakanı Cho Hyun, çarşamba günü, üst düzey bir İsrailli yetkilinin, Cumhurbaşkanı Lee’nin sosyal medyada Holokost ile ilgili yaptığı açıklamalara ilişkin Seul’un yorumunu kabul ettiğini ve durumun çözüme kavuşturulduğunu belirtti.

Bu gelişme, İsrail Dışişleri Bakanlığı'nın geçtiğimiz cumartesi günü sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı bir paylaşımda Lee'yi eleştirmesi ve hesabından “Garip bir nedenden ötürü, 2024 yılına ait bir olayı yeniden gündeme getirmeyi tercih etti” ifadelerini kullanmasından sonra yaşandı.

Olay, İsrail ordusunun ‘terörist’ olarak tanımladığı kişilere karşı düzenlediği bir operasyon sırasında meydana gelmiş ve kapsamlı bir soruşturma başlatılmıştı.

“Uzun bir liste ve tam bir izolasyon”

İsrail ile çeşitli düzeylerde açık bir çatışmaya giren ülkelerin listesi giderek uzuyor. Yetkililer, Lübnan’daki savaşta ve ayrıca Batı Şeria ile Gazze’deki İsrail uygulamalarına karşı ülkelerinin tutumları nedeniyle Tel Aviv’teki Fransa, İspanya ve İtalya büyükelçileriyle sert tartışmalara girdi. Güney Kore ise bu listeye en son katılan ülke oldu.

Dün Tel Aviv'de, “İsrail'in son iki yıldır Batı ülkelerinde, tarihinde hiç görmediği ölçüde tam bir izolasyon yaşadığı” yönünde birçok haber yayınlandı. Bazı analistler, Macaristan Başbakanı ​Viktor Mihály Orban’ın seçimleri kaybetmesinin ardından Avrupa Birliği'nde (AB) İsrail'e karşı mücadelenin şiddetleneceğini öngördü. İsrail’in ‘büyük dost ve müttefik’ olarak gördüğü Viktor Orban, (en veto hakkını kullanarak, İsrail’in Gazze Şeridi’nde yürüttüğü savaş sırasında AB’nin İsrail'e karşı cezai kararlar ve önlemler almasını engellemişti.

Bu izolasyonun nedeni, İsrail’in eşi benzeri görülmemiş şiddet içeren uygulamaları ve Netanyahu ile diğer yetkililerin bu uygulamalara eşlik eden kibirli açıklamaları olsa da İsrail basını eleştirilerini hükümetin yetersizliğine ve uygun bir medya politikasının yokluğuna yöneltiyor.

İsrail gazetesi Yediot Aharonot çarşamba günü, İsrail’in siyasi bir çöküşün eşiğinde olduğunu yazdı. İki sayfa uzunluğundaki bir haberde, hükümetin çaresiz göründüğünü ve her geçen gün daha fazla bulaştığını belirtti. Haberde Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’in yeni yerleşim planını kınama kararı nedeniyle Alman hükümetini eleştirmesi ve Netanyahu'nun da bu sözleri desteklemesi örnek gösterildi.

Haberde "Fransa, Belçika, Hollanda, Slovenya ve diğerlerini kaybettikten sonra, Macaristan ve İtalya gibi İsrail'e güçlü desteğiyle tanınan ülkeleri ve şimdi de Almanya'yı kaybetmemizi istiyorlar“ denilerek hükümete ‘çok geç olmadan uyanması’ çağrısı yapıldı. Çünkü Batı medyası, İsraillileri dünyanın en çirkin halkı olarak gösteren ve onları Nazilere benzeten makaleler ve haberlerle dolup taşıyor.

Başarısızlığı başkalarına yüklemek

İsrail merkezli bir başka gazete Ma'ariv ise çarşamba günkü bir makalede konuyu ele alırken alaycı ve iğneleyici bir üslup benimsedi.

İsrail hükümetinin artık İran hükümeti gibi, başarısız politikalarının sonuçlarına bakarken, bu başarısızlığı başkalarına yüklediğini belirtiyor.

Gazete buna geçtiğimiz haftaki kabine toplantısını örnek olarak gösterdi. Toplantı sırasında, savaşta İsrail'in zaferlerini övmeyen medyaya yöneltilen eleştiriler vardı.

Gazete bu eleştirilere şöyle yanıt verdi:

“Medya, işte bizim sorunumuz bu. Her şeyi en iyi şekilde yapıyoruz, medya hariç. Çünkü kamuoyunda bir farkındalık olsaydı, her şey çok daha iyi görünürdü ve halk Netanyahu'nun büyüklüğünü, hükümetin muhteşem başarılarını, anın önemini ve mucizeyi fark ederdi.”

Ma'ariv alaycı söylemini biraz daha ileriye taşıyarak şöyle devam etti:

“Medya sadece ülke içiyle sınırlı kalmayacak, yurt dışına da uzanacak ve tüm dünya tutumumuzun haklılığını ve büyüklüğümüzü anlayacak. Yabancı liderler her şeyi bırakıp Likud Partisi’ne (Netanyahu'nun partisi) katılacaklar... (Fransa Cumhurbaşkanı) Emmanuel Macron ön seçimlerde (İsrail'deki) kuzey bölgesi adına aday olacaktı ve (Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip) Erdoğan da Dan bölgesinden aday olacaktı. Keşke kendimizi yeterince açıklayabilseydik, herkese İran, Lübnan ve diğer yerlerde gerçekleştirdiğimiz tüm mucizeleri ve harikaları görme fırsatı verebilseydik ve doğru yolu yaratıcı ve etkili bir şekilde yayabilseydik, o zaman hırsımızın sınırı olmazdı. İşte sorunumuz bu, biz basitçe anlaşılmıyoruz. Bu bir yanlış anlaşılma!”

Gazete son olarak şunları ekledi:

“Öyleyse, bu yıkım karşısında, bu hiçlik, boşluk, ihmal ve ihmalkârlık karşısında ne yapacağız? Bir günah keçisi arayacağız. Onu bulmak için odanın her köşesine bakacağız.”



Altın madenleri Ebola salgınında nasıl rol oynuyor?

Mongbwalu'daki madenler, Belçikalı sömürgeciler tarafından bir asırdan uzun süre önce kurulmuştu (Reuters)
Mongbwalu'daki madenler, Belçikalı sömürgeciler tarafından bir asırdan uzun süre önce kurulmuştu (Reuters)
TT

Altın madenleri Ebola salgınında nasıl rol oynuyor?

Mongbwalu'daki madenler, Belçikalı sömürgeciler tarafından bir asırdan uzun süre önce kurulmuştu (Reuters)
Mongbwalu'daki madenler, Belçikalı sömürgeciler tarafından bir asırdan uzun süre önce kurulmuştu (Reuters)

Kongo Demokratik Cumhuriyeti'ndeki (KDC) Ebola salgınında altın madenleri büyük rol oynuyor.

Afrika ülkesinin doğusundaki Ituri eyaletinde yer alan Mongbwalu kasabası altın madenciliğinin merkezi olarak biliniyor.

Ancak New York Times’ın görüştüğü yetkililer, Ebola salgınının şubatta bu bölgedeki madenlerde başlamış olabileceğine dikkat çekiyor.  

Mongbwalu, KDC’nin çeşitli bölgelerinden ve farklı ülkelerden birçok işçiyi, tüccarı ve kaçakçıyı kendine çekiyor. Yetkililer, bu yoğun insan trafiğinin salgının kontrol altına alınmasını zorlaştırdığını belirtiyor.

KDC yönetiminden 15 Mayıs’ta yapılan açıklamada, Ituri’deki 246 şüpheli vaka ve 65 ölümün ardından resmen salgın ilan edilmişti.

Sağlık yetkililerine göre mevcut salgın, nadir bir Ebola varyantı olan "Bundibugyo" virüsünden kaynaklanıyor. Bu virüsün onaylanmış bir tedavisi veya aşısı bulunmuyor.

Haberde, Bundibugyo’nun Mongbwalu’daki altın madenlerinde zorlu koşullarda çalışan işçiler arasında yayıldığına işaret ediliyor.

Maden işçilerine önce sıtma tanısı konmuş ancak semptomların aylarca geçmemesi ve başka kişilerde de görülmeye başlamasıyla sağlık yetkilileri salgın riskinden şüphelenmiş.

Salgının kontrol altına alınmasını zorlaştıran etkenlerden biri de komplo teorileri.

Haberde, bazı madencilerin ülkede bir salgın yaşandığına inanmadığına, bunun doktorlar ve uluslararası yardım kuruluşlarının para kazanmak için ortaya attığı bir iddia olduğunu düşündüğüne dikkat çekiliyor.

Kanza Kanza madenindeki görevlilerden Shadrack Toko, "Çılgın söylentiler dolaşıyor. Hastaneye götürülenlere zehir enjekte edildiğini, hatta cinsel organlarının kesildiğini anlatıyorlar" diyor.

KDC Sağlık Bakanı Samuel Roger Kamba da geçen haftaki açıklamasında, salgınla mücadelede en büyük zorluğun halkı sağlık önlemlerine uymaya ikna etmek olduğunu söylemişti.

Geçim sıkıntısı çeken madencilerse salgına rağmen çalışmaya devam ediyor.

KDC’nin Kuzey Kivu bölgesinden gelen madenci Bienvenue Bironyi, bazı işçilerin öldüğünü duyduklarını belirtirken, "Biz sabah akşam çalışıyoruz. Hiçbir şey değişmedi" diyor.

Gedeon Abimana ise tehlikeli koşullara rağmen para kazanmak zorunda olduğunu söyleyerek "Ne yapabiliriz ki? Çalışmaktan başka seçeneğimiz yok" ifadelerini kullanıyor.

KDC yönetiminin cuma günkü açıklamasıyla 15 Mayıs’tan bu yana tespit edilen vaka sayısı 452’ye, can kaybıysa 82’ye çıktı. Uganda’nın dünkü açıklamasında da 19 vaka, iki can kaybı bildirildi.

Independent Türkçe, New York Times, Reuters


ABD - Birleşik Krallık gerginliği: "Demokrasimize saldırılıyor"

Eylemciler, Southampton Merkez Karakolu yakınlarında salı günü yürüyüş düzenlemişti (AFP)
Eylemciler, Southampton Merkez Karakolu yakınlarında salı günü yürüyüş düzenlemişti (AFP)
TT

ABD - Birleşik Krallık gerginliği: "Demokrasimize saldırılıyor"

Eylemciler, Southampton Merkez Karakolu yakınlarında salı günü yürüyüş düzenlemişti (AFP)
Eylemciler, Southampton Merkez Karakolu yakınlarında salı günü yürüyüş düzenlemişti (AFP)

Londra yönetimi, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance'in Birleşik Krallık'taki (BK) Henry Nowak olayıyla ilgili yorumlarına tepki gösterdi.

Vance, X'ten dün yaptığı paylaşımda, geçen yıl bıçaklanarak öldürülen 18 yaşındaki öğrenci Henry Nowak'ın başına gelenlerden kitlesel göçü sorumlu tuttu. Avrupa'nın "Batı'yı ve sevenlerini hor gören göçmenlerin kitlesel akınına karşı dik durmadığı" için Nowak'ın öldürüldüğünü iddia etti.

BK Başbakanlık Ofisi'nden yapılan basın açıklamasında, Vance'in paylaşımına ilişkin şu ifadeler kullanıldı:

Son günlerde demokrasimize müdahale etmeye ve sokaklarımızda bölünme yaratmaya çalışan kişiler görüyoruz. Nowak ailesi, Henry'nin korkunç cinayetinin ardından yas tutuyor. Aile, Henry'nin ölümünün daha fazla bölünme, nefret veya gerginlik yaratmak için kullanılmasını istemediğini belirtti. Onların isteklerine saygı duymalıyız.

Liberal Demokratlar'ın lideri Ed Davey de Vance'in açıklamasını "Bu bariz bir dış müdahaledir. Demokrasimize gizlice değil, sosyal medyada alenen saldırıyorlar" ifadelerini kullandı.

Nowak, BK'nin güneyindeki Southampton bölgesinde 3 Aralık 2025'te Vickrum Digwa tarafından bıçaklanarak hayatını kaybetmişti.

23 yaşındaki Digwa, polisi arayarak Nowak tarafından ırkçı saldırıya uğradığını öne sürmüştü. Nowak olay yerinde hayatını kaybederken polis, Digwa'yı gözaltına almıştı.

Öte yandan pazartesi günü sonuçlanan davada BK doğumlu Digwa'nın polise yalan beyanda bulunduğu, Sih inancı gereği taşıdığını iddia ettiği 21 santimetrelik bıçağıyla Nowak'ı 5 kez bıçakladığı ortaya çıkmıştı.

Ayrıca olay yerine giden polisin, Digwa'nın şikayeti üzerine Nowak'ı kelepçelediği anların görüntüleri de tartışma yaratmıştı. Duruşmada yayımlanan polis kamerası kaydında, güvenlik güçlerinin yerde kanlar içinde yatan Nowak'ı kelepçelediği görülmüştü.

Videoda Nowak'ın polislere "Bıçaklandım" ve "Nefes alamıyorum" demesine rağmen güvenlik güçlerinin kelepçeleri çıkarmaması dikkat çekmişti.

Görüntülerin ardından BK'nin çeşitli bölgelerinde hükümet karşıtı gösteriler düzenlenmişti. Olay, ülkede "iki kademeli polislik" tartışmalarını da gündeme taşımıştı. Bu görüşü savunanlar, güvenlik güçlerinin ideolojik nedenlerle bazı gruplara diğerlerine göre daha sert davrandığını düşünüyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı'nın X sayfasından perşembe yapılan paylaşımda da Nowak'ın ölümü hakkında, "İdeolojik şartlandırma ve iki kademeli polislik uygulamaları, medeniyetin çöküşünün bariz belirtileridir. Bunlar Batı'nın her yerinde reddedilmelidir" denmişti.

BK Başbakanı Keir Starmer ise güvenlik güçlerinin Nowak olayındaki rolüyle ilgili incelemenin devam ettiğini söyleyerek "iki kademeli polislik" iddialarını reddetmişti.

Elon Musk ve radikal sağcı Reform UK lideri Nigel Farage da Nowak'ın ölümünün "beyazlara karşı önyargının" bir örneği olduğunu iddia etmişti.

Independent Türkçe, BBC, Guardian, CNN


Trump Ortadoğu'daki şiddeti durdurmayı neden başaramadı?

ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray tören salonunun inşaat alanından konuşuyor (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray tören salonunun inşaat alanından konuşuyor (Reuters)
TT

Trump Ortadoğu'daki şiddeti durdurmayı neden başaramadı?

ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray tören salonunun inşaat alanından konuşuyor (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray tören salonunun inşaat alanından konuşuyor (Reuters)

ABD’nin arabuluculuğunda sağlanan ateşkeslere rağmen, Gazze, Güney Lübnan, Kuzey İsrail ve Kuveyt’te bu hafta da saldırılar devam etti. Ateşkes kapsamına girmesi beklenen bölgelerde bombardımanların sürmesi, sahadaki kırılgan güvenlik ortamını bir kez daha gözler önüne serdi.

İsrail, Gazze ve Lübnan’a yönelik hava saldırılarını sürdürürken, Gazze Şeridi ile Güney Lübnan’daki askerî varlığını da koruyor. Lübnan’daki Hizbullah’ın roket saldırıları Kuzey İsrail’i hedef alırken, İran da Kuveyt Uluslararası Havalimanı’na yönelik saldırılar gerçekleştirdi.

Şiddetin devam etmesi üzerine ABD Başkanı Donald Trump, çarşamba günü yaptığı açıklamada, Ortadoğu’daki ateşkeslerin “tam bir savaşın durması değil, daha sınırlı bir çatışma ortamı” anlamına geldiğini söyledi.

Trump yönetiminin aracılık ettiği üç ayrı ateşkes anlaşmasının çatışmaları sona erdirmesi amaçlanıyordu. Ancak çatışmaların yoğunluğu azalmış olsa da saldırılar devam ediyor ve can kayıpları yaşanmayı sürdürüyor.

 Gazze Şeridi'nin merkezinde İsrail'in bir eve düzenlediği bombalı saldırının ardından kalan yıkımın ortasındaki Filistinli kadın (AFP)Gazze Şeridi'nin merkezinde İsrail'in bir eve düzenlediği bombalı saldırının ardından kalan yıkımın ortasındaki Filistinli kadın (AFP)

Gazze’de ateşkesin durumu

ABD’nin arabuluculuğuyla İsrail ile Hamas arasında 10 Ekim 2025’te ateşkes anlaşması sağlandı ve büyük çaplı savaş sona erdi.

Anlaşma;

Tüm çatışmaların durdurulmasını,

Gazze’deki tüm İsrailli rehinelerin serbest bırakılmasını,

Filistinli tutukluların tahliye edilmesini,

İsrail’in kademeli olarak çekilmesini,

İnsani yardımların artırılmasını,

Gazze ile Mısır arasındaki Refah Sınır Kapısı’nın açılmasını öngörüyordu.

Trump yönetiminin planı ayrıca Hamas’ın silahsızlandırılması, Hamas’ın yer almadığı yeni bir Gazze yönetiminin kurulması, yeniden imar sürecinin başlatılması ve İsrail’in tamamen çekilmesini de içeriyordu.

Ancak bütün rehineler serbest bırakılmış olmasına rağmen taraflar, Gazze’ye girişine izin verilen yardım miktarı konusunda anlaşmazlık yaşıyor. Hamas silahsızlanmayı kabul etmiyor. Yeniden imar çalışmaları ise kayda değer ölçüde başlamış değil. İsrail’in Gazze’de kontrol ettiği alanları genişlettiği belirtiliyor.

Öte yandan İsrail’in Gazze’ye yönelik hava saldırıları sürüyor. Şarku’l Avsat’ın elde ettiği bilgilere göre ateşkesin başlamasından bu yana 900’den fazla Filistinli hayatını kaybetti. Perşembe günü düzenlenen saldırılarda 9 kişinin öldüğü bildirildi. Filistinli silahlı grupların düzenlediği münferit saldırılarda ise 4 İsrail askeri hayatını kaybetti.

Lübnan'ın güneyindeki Nabatiye kentinde İsrail İHA’larının bombalanan bir araçtan duman yükseliyor (Reuters)Lübnan'ın güneyindeki Nabatiye kentinde İsrail İHA’larının bombalanan bir araçtan duman yükseliyor (Reuters)

Lübnan’da savaş neden sürüyor?

İsrail ile İran destekli Hizbullah arasında 2024 yılında yaşanan çatışmaların ardından ilan edilen ateşkes tam anlamıyla uygulanamadı. Taraflar karşılıklı olarak birbirlerini ihlallerle suçladı.

Mart ayında İran’la savaşın başlamasının ardından çatışmalar yeniden tırmandı. Hizbullah’ın İsrail’e saldırılar düzenlemesi üzerine İsrail ordusu Güney Lübnan’ın bazı bölgelerine girdi ve hava saldırılarını yoğunlaştırdı.

Trump, 16 Nisan’da Lübnan’da 10 günlük bir ateşkes ilan edildiğini duyurdu. Bu karar, İsrail ve Lübnan hükümetleri arasında gerçekleştirilen nadir temasların ardından alındı.

Buna rağmen güney bölgelerde yoğun çatışmalar sürdü. İsrail büyük ölçüde Beyrut’u hedef almaktan kaçınsa da hava saldırıları devam etti. Lübnan makamlarına göre 16 Nisan’dan bu yana yüzlerce kişi öldü. Böylece 2 Mart’tan itibaren ölenlerin sayısı 3 bin 500’ü aştı.

İsrail ise mart ayından bu yana Hizbullah saldırılarında 26 asker ve 4 sivilin hayatını kaybettiğini açıkladı.

İran, Lübnan’daki ateşkesin, ABD ve İsrail ile yürütülen savaşın sona erdirilmesine yönelik kapsamlı bir anlaşmanın parçası olması ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması gerektiğini savunuyor.

Trump, çarşamba günü İsrail ve Lübnan’ın yeni bir ateşkes konusunda uzlaştığını açıklasa da bunun Hizbullah’ın güney bölgelerden çekilmesi şartına bağlı olduğunu belirtti. Hizbullah ise söz konusu ateşkesi reddetti ve çatışmalar sürmeye devam etti.

Umman kıyılarına yakın Hürmüz Boğazı sularında demirlemiş gemiler (Reuters)Umman kıyılarına yakın Hürmüz Boğazı sularında demirlemiş gemiler (Reuters)

Washington ile Tahran arasındaki ateşkes kalıcı olacak mı?

ABD ve İsrail, 28 Şubat’ta İran’ın nükleer programını ve balistik füze kapasitesini hedef alan saldırılar başlattı. Her iki ülke de İran’daki dinî yönetimin zayıflatılmasını amaçladıklarını ifade etti.

Bu saldırılar, bir önceki yıl yaşanan ve 12 gün süren çatışmaların sonrasında yapıldı. O dönemde İsrail, İran’daki bazı nükleer tesisleri vurmuş ve üst düzey askerî yetkilileri hedef almıştı. ABD ise daha sonra operasyona katıldı.

İran, birçok üst düzey komutanını kaybetmesine rağmen Hürmüz Boğazı’nı kapatmayı başardı. Bu durum Körfez enerji ihracatını durma noktasına getirerek, küresel ekonomiye zarar verdi.

ABD, nisan ayı başında İran ile ateşkes ilan etti. Ateşkesin ardından;

Kalıcı barış görüşmeleri,

Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması,

İran limanlarına yönelik ABD kısıtlamalarının kaldırılması,

İran’ın nükleer programına ilişkin müzakerelerin başlatılması hedefleniyordu.

Pakistan ve Katar’ın arabuluculuğunda yürütülen dolaylı görüşmelerden henüz kapsamlı bir sonuç çıkmadı. Olası bir anlaşmanın, nükleer dosyaya ilişkin müzakereleri daha sonraki bir aşamaya bırakabileceği değerlendiriliyor.

Bu süreçte taraflar zaman zaman karşılıklı saldırılar düzenlemeyi sürdürdü. İran bu hafta Kuveyt de dahil olmak üzere bazı Körfez ülkelerini hedef aldı.

Ateşkesler neden başarısız oluyor?

Uzmanlara göre üç ateşkes girişimi de ilk aşamada tıkandı ve geçici düzenlemeler kalıcı bir barışa dönüşemedi.

Taraflar, ateşkesin sonraki aşamalarına geçebilmek için gerekli olan siyasi ve askerî tavizleri vermeye hazır görünmüyor. Bazı durumlarda ise çatışan taraflar, ateşkes sırasında ertelemek zorunda kaldıkları hedeflere ulaşmak veya anlaşmaların sınırlarını test etmek amacıyla yeniden askerî yöntemlere başvuruyor.

Londra merkezli Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü (RUSI) araştırmacılarından Orban Cunningham, siyasi sürecin tıkanmasının ateşkeslerin sürdürülebilirliğini zorlaştırdığını belirterek şu değerlendirmede bulundu:

“Siyasi ufkun kapandığı ve ilerleme sağlanamadığı durumlarda ateşkesi korumak son derece zorlaşıyor. Çünkü tarafların ateşkese bağlı kalmasını sağlayacak gerçek bir teşvik kalmıyor.”

Cunningham ayrıca Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşların etkisinin azalması ve bölgesel güçlerin daha bağımsız hareket etme eğiliminin artmasının, uzun vadeli anlaşmaların uygulanmasını daha da güçleştirdiğini ifade etti.