İran ile savaşın dini olarak pazarlanması stratejisi

Tel Aviv, Doğu Asya'dan gelen Yahudi göçmenleri topluma entegre ederek ve Tel Aviv ile Yeni Delhi arasındaki ilişkileri güçlendirerek tarihi anlatısını pekiştiriyor

Hindistan Başbakanı Narendra Modi ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Ağlama Duvarı önünde (AFP)
Hindistan Başbakanı Narendra Modi ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Ağlama Duvarı önünde (AFP)
TT

İran ile savaşın dini olarak pazarlanması stratejisi

Hindistan Başbakanı Narendra Modi ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Ağlama Duvarı önünde (AFP)
Hindistan Başbakanı Narendra Modi ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Ağlama Duvarı önünde (AFP)

Vazhi eş-Şehrani

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun geçtiğimiz hafta ABD merkezli Fox News kanalına verdiği röportajdaki açıklamalarına dayanarak, İsrail’in bugün siyasi söyleminde ve basın açıklamalarında yeni bir anlatı denemesi yaparak bölgedeki askeri yaklaşımını 40 yıldır beklenen manevi ve dini bir zafer olarak sunduğunu söyleyebiliriz.

Hamas’ın İsrail’e 7 Ekim 2023 tarihinde saldırmasından ve bunun üzerine İsrail’in Gazze Şeridi’ne savaş açmasından bu yana yaşanan gelişmeler ve geçtiğimiz 28 Şubat'ta patlak veren İran savaşına uzanan süreçte İsrail yönetimi, bu savaşı İran'a ve bölgedeki müttefiklerine karşı kazanılmış bir kurtuluş ve zafer savaşı olarak sunmaya çalışıyor. Siyasi ve manevi bir başarı olarak pazarlanan bu anlatı, İsrail'in söylemine ağırlık ve güvenilirlik katacak yeni bir müttefik kazanmasının ardından kendinden emin bir tonla dile getiriliyor. Bu gelişme, İsrail'in gelecekteki siyasi vizyonuna ve hedeflerine destek sağlamanın ötesinde, 2026 yılı sonunda yapılacak yasama seçimleri öncesinde Netanyahu'nun parlamentodaki imajını güçlendirmeye de hizmet ediyor.

Hindistan Başbakanı Narendra Modi'nin geçtiğimiz 25 Şubat'ta İsrail'e gerçekleştirdiği ziyaret ve Netanyahu'nun bu ziyaret sırasında yaptığı açıklamalar ele alındığında, söz konusu ittifakın başından bu yana ne denli uyumlu ve tutarlı bir zemine oturduğu açıkça anlaşılıyor. Netanyahu, Modi’nin ziyareti sırasında İsrail'in Hindistan ile kurduğu güçlü ittifak sayesinde yalnızlığından sıyrılarak Doğu medeniyetinin öncüsü konumuna yükseldiğini ve Ortadoğu'daki ‘radikal İslamcı terörizmle’ mücadele etme kararlılığında olduğunu söyledi.

Bu olağanüstü ziyaretin dini ve manevi bir boyut taşıdığı, Modi’nin İsrail parlamentosu Kneset’te yaptığı konuşmadan açıkça anlaşılıyordu. Modi bu konuşmada, Hindistan'ın, Yahudilerin İsrail'deki haklarına olan köklü inancıyla İsrail'in yanında kararlılıkla durduğunu vurguladı. Bu durum, ilişkilerin geçmişe kıyasla çok daha derin ve gelişmiş bir düzeye taşındığına işaret etti. Nitekim Hindistan'ın Filistin meselesindeki tutumunun değişmesi ve her iki tarafın son ziyarette Pakistan ile olan savaşları ve Çin ile yaşanan anlaşmazlıklar sürecinde İsrail'in Hindistan'a verdiği askeri desteğin köklü tarihini teyit etmesi, bugün gözlemlediğimiz derin stratejik iş birliği altyapısının temellerini oluşturuyor. Öyle ki, İsrail gazetesi Yisrael Hayom da Hindistan Başbakanı'nın ziyaretini ‘stratejik ve askeri bir ittifakın taçlanması’ olarak nitelendirdi.

Modi ile Netanyahu arasında 10 milyar doları aşan toplam değeriyle 16 yeni ikili anlaşma imzalandığını bildiren gazete, bu anlaşmaların 1990'larda diplomatik ilişkilerin kurulmasından beri iki ülke arasındaki en büyük mutabakatlardan birini oluşturduğunu aktardı.

Hindistan'ın bu anlaşmalardan, Pakistan ile yaşanan son çatışmada etkinliği kanıtlanmış İsrail silahlarının ithalatını artırmak ve geri kalmış sanayi ile teknoloji sektörünü modernize etmek gibi beklentileri olduğu aşikâr. İsrail’in ise bu süreçten kuşkusuz farklı bir çıkarı var. İsrail'deki bazı iç akımların sonuçlarını göz ardı ederek savunduğu bu savaşta Hindistan'ın geniş insan kaynağından yararlanmayı hedefliyor.

Kriketten ve ırkçılıktan yerleşimlerin hoş karşılanmasına

Yahudilerin Hintlere yönelik uyguladığı ayrımcılıktan bugün tanık olduğumuz yakınlaşmaya uzanan süreçte, dil bakımından birbirinden farklı ancak inanç bakımından uyumlu bu iki ülke arasındaki ilişkilerin tarihi gelişimini ele almamız gerekiyor. Hindistan'daki Yahudiler, 1947 yılında Hindistan'ın bağımsızlığının ardından pek çoğunun İsrail, İngiltere ve diğer ülkelere göç etmesiyle bugün yalnızca birkaç binden oluşan bir azınlığa dönüştü. Bu topluluklar, Koşer Hintler, Kariler ve Menşeniler gibi kapalı kimliklerini korumaya devam ediyor. Söz konusu göçün temelinde, özellikle İsrail'e yönelik olanlarda inançsal, diğer ülkelere yönelik olanlarda ise her şeyden çok ekonomik gerekçeler yer alıyor. Bu göç dalgası, bağımsızlığın ardından Hindistan'ın eyaletlerini bir arada tutan yeni federal bir yapıya kavuşmasıyla eş zamanlı yaşandı.

Tarih ve medeniyet uzmanı Muhammed Nasır, ‘Eski Hindistan: Medeniyetleri ve Dinleri’ adlı eserinde en yoğun göç veren Yahudi topluluğunun Hindistan'ın kuzeydoğu ve batısından gelen Bney Menaşe Yahudileri olduğunu belirtiyor. Bu topluluğun göçü, onlar açısından vadedilmiş toprak olarak gördükleri İsrail'e yönelik dinî bir hicret niteliği taşıyor.

sdj67k8
Hint kökenli birçok İsrailli, hükümet içinde önemli görevlerde bulunuyor (AFP)

Tevrat’taki katı geleneğe bağlı bu topluluğun, 1950'li ve 60'lı yıllarda diğer Hint Yahudi gruplarına kıyasla İsrail tarafından en sıcak karşılanan kesim olduğu dikkati çekiyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre bu durum, özellikle İsrail'in önde gelen hahamlarının onların Yahudiliğini tescil etmesiyle daha da belirgin hale geldi. Söz konusu tescil, bu topluluğun MÖ 722'de Asurlular'ın Şam ve Filistin'i istila etmesinin ardından dağılan kayıp on İsrail kabilesinin soyundan geldiğinin kabul edilmesine dayanıyor.

Ancak 1990'lı yıllarda Yahudi göçünün artması ve İsrail'deki yerleşim bölgelerinin genişlemesiyle birlikte, Hindistan-İsrail ilişkilerindeki gelişmeye karşın İsrail parlamentosu Kneset Yahudi Hintlerin ülkeye akınına temkinli yaklaşıyordu. İsrail Göç Bakanlığı da Hint Yahudilerin gerçek anlamda Yahudi olup olmadığına dair kuşkular nedeniyle kabullerinde sıkı bir tutum sergiledi. Dünya genelinde her Yahudi'ye göç ve ikamet hakkı tanıyan geri dönüş yasasına rağmen giriş vizesi koşulları oldukça ağırlaştırıldı. Göçün ilk dönemlerinde bu topluluğun İsrail toplumuna entegrasyonu da kolay olmadı. Yerleşim sürecinin başında ayrımcılığa maruz kalan Hint Yahudiler, aşırı dinci Yahudi aktivistlerin göçmenler ve kökenleri üzerine sıklıkla dile getirdiği ‘Gerçek Yahudi kimdir?’ sorusuyla yüzleşmek zorunda kaldı.

Gerçekte Hint Yahudiler, İsrail'deki diğer topluluklara kıyasla başından itibaren dayatılan ırkçı engelleri aşmayı daha başarılı bir şekilde becerdi. Bu engeller arasında seçkin eğitimin yalnızca Aşkenaz Yahudilerine tanınması, farklı tene sahip Hint Yahudilerin bu haktan yoksun bırakılması ve onlarla evliliği yasaklayan haham fetvası sayılabilir. Hint Yahudiler, Beerşeba'ya yerleşerek şehrin ticari kalkınmasına ve kültürel çeşitliliğine katkıda bulundular. Burada Hint restoranları açıp geleneklerini yaşattılar ve böylece İsrail toplumuna entegre olmayı başardılar. Bunun yanı sıra 1960'lı yıllarda Beerşeba'da ilk kriket kulübünü kurarak bu sporun gelişimine öncülük ettiler ve sonunda İsrail'i uluslararası arenada temsil eden bir federasyonun kurulmasını sağladılar.

Bugün iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesiyle birlikte Hint kökenli pek çok İsrailli, hükümet kademelerinde ve özel sektörde prestijli görevler üstleniyor. 2021'de nüfuslarının artmasının ardından yerel seçimlere de aday olmaya başladılar.

Aşırı sağcı Hindistan Halk Partisi ile Likud Partisi ittifakı

1992 yılında İsrail-Hindistan ilişkilerinin filizlenmeye başladığı bir dönüm noktası yaşandı. İlişkiler önce diplomatik düzeyde derinleşmiş ve üst düzey resmi ziyaretler gerçekleştirilmiş, ardından ticari alanda ve askeri anlaşmalar boyutunda da somut bir ivme kazandı. Bu gelişim sürecini kolaylaştıran en önemli etken ise söz konusu dönemde Bharatiya Janata Partisi’nin (Hindistan Halk Partisi/BJP) iktidarı ele geçirmesi oldu.

Hindutva kültürünün yaygınlaştırılmasını hedefleyen BJP, milliyetçilik ve ekonomik neoliberalizmi ideolojik temeline yerleştiren sağcı bir Hindu partisidir. Irk kutsallaştırması ile din eksenli bir ölçüt anlayışını barındıran Hindutva (Hindu milliyetçiliği) hareketi, birinci ve ikinci dünya savaşları sırasında Avrupa'ya damgasını vuran faşizm ve Nazizmden ilham alıyor.

BJP, Hindistan Ulusal Demokratik İttifakı'nı (NDA) yönetmeyi başarırken 2003 yılında İsrail Başbakanı Ariel Şaron'un ziyaretine kapıları açarak ilişkileri daha da sağlamlaştırdı. İsrail gazetesi Haaretz, ilişkilerin tarımsal ve teknolojik alışverişin güçlendirilmesini ve iki ülke arasındaki bilimsel heyetlerin faaliyetlerinin kolaylaştırılmasını da kapsadığını belirtti.

Binyamin Netanyahu, Ariel Şaron'un 2014 yılında, ölümünün ardından Likud Partisi liderliği seçimini kazandı. Hindistan'ın Filistin meselesindeki tutumunun tam da bu dönemde değişmesi tesadüf olmadığı gibi Netanyahu'nun o yılki seçim zaferinin ardından Hindistan'a gerçekleştirdiği ziyaretin bir ürünü olarak önceden planlanmış ve üzerinde mutabık kalınmış bir adımdı. Bunun ardında birkaç faktör yatıyor. Her şeyden önce Hindistan'ın Rusya ve Çin dışında güçlü bir savunma ve ekonomi ortağına olan ihtiyacı, bazı siyasi tutumlardan vazgeçilerek iki ülke arasındaki anlaşmaların önünün açılmasını zorunlu kılıyordu. Öte yandan İsrail, Filistin meselesinden ve Arapların köklü düşmanlığından etkilenmeyen sadık bir insan kaynağına ihtiyaç duyuyordu. Bunun yanında ortak milliyetçi bir vizyona sahip iki uyumlu partinin eş zamanlı olarak iktidara yükselmesi de bu yakınlaşmayı hızlandıran önemli bir etken oldu.

Hindistan ile ilişkilerde İsrail'in lehine yeni bir gelişme

Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin İsrail’e yaptığı son ziyaret ve bu ziyarette bağımsız Hindistan tarihinde görülmemiş ölçüde Tel Aviv'i destekleyen açıklamalarla birlikte artık Hindistan’ın alışılagelmiş diplomatik mirası olan bağlantısızlık ilkesiyle taban tabana zıt yeni bir stratejik konumlanmaya yöneldiği açıkça ortaya çıkıyor. Öte yandan İsrail'in yalnızca Hindistan'la değil, başka ülkelerle de yeni ittifaklar arayışı içinde olduğu görülüyor. Bu arayışın önümüzdeki dönemde Tevrat'taki Falaşa Yahudilerinin yaşadığı Etiyopya başta olmak üzere Afrika ülkelerine açılacağı anlaşılıyor.

 ‘What Price Israel?’ (Bir İsrail ne kadar eder?) kitabının yazarı olan İsrail meseleleri uzmanı ve tarihçi Alfred Lilienthal de bunu vurguluyor. Lilienthal'e göre sıradan bir Hristiyan'ın Ortadoğu'daki köklü düşmanlığa karşı derin bir duygusu yoktu. Fakat İsrail'in ilerleme ve gelişimini duygusal ve sempati uyandıran hikâyelerle sunması yoluyla bu his İsrail lehine istismar edildi. Dolayısıyla İsrail'in istismar edebileceği yeni bir his arayışına girmesi kaçınılmaz ve bu durumun bugün Hint toplumu için de geçerli olduğu anlaşılıyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



İran savaşı ABD içindeki bölünmeleri alevlendiriyor

İran savaşına karşı çıkan bir protestocu, Kongre’de ABD Savunma Bakanı’nın oturumunu boykot etti... 30 Nisan 2026 (Reuters)
İran savaşına karşı çıkan bir protestocu, Kongre’de ABD Savunma Bakanı’nın oturumunu boykot etti... 30 Nisan 2026 (Reuters)
TT

İran savaşı ABD içindeki bölünmeleri alevlendiriyor

İran savaşına karşı çıkan bir protestocu, Kongre’de ABD Savunma Bakanı’nın oturumunu boykot etti... 30 Nisan 2026 (Reuters)
İran savaşına karşı çıkan bir protestocu, Kongre’de ABD Savunma Bakanı’nın oturumunu boykot etti... 30 Nisan 2026 (Reuters)

Washington’da İran savaşı etrafında süren siyasi tartışmalar, son günlerde eleştiri boyutunu aşarak karşılıklı ‘ihanet’ suçlamalarına dönüştü. Bu durumun, Demokrat ve Cumhuriyetçi partiler açısından kritik önem taşıyan seçim sürecinde siyasi söylemin sertleşeceğine işaret ettiği değerlendiriliyor. Her ne kadar Trump yönetimi, Kongre’ye gönderdiği mesajda İran ile yürütülen askeri faaliyetlerin sona erdiğini belirterek, savaşın başlamasından 60 gün sonra anayasal olarak zorunlu hale gelen savaş yetkisi oylamasından kaçınmaya çalışsa da Demokratlar bu yaklaşımı reddetti. Demokrat siyasetçiler, yönetimi kamuoyunu yanıltmak ve anayasayı ihlal etmekle suçlayarak savaşın hangi somut hedeflere ulaştığını sorguladı.

Washington Raporu programı ise Şarku’l Avsat ile iş birliği kapsamında hazırlanan analizinde, Kongre’nin yasal sürenin dolmasının ardından başkanın yetkilerini sınırlandırmak için adım atıp atmayacağını ele aldı. Programda ayrıca, ara seçimlerin çerçevesini belirleyen açık siyasi mücadelede yönetimin Cumhuriyetçi Parti içindeki görüş ayrılıklarını kontrol altına alıp alamayacağı da tartışıldı.

Savaş karşıtları, ABD’nin en büyük düşmanı

İran savaşı başladıktan sonra ABD Kongresi önünde kamuoyuna açık ilk oturumda konuşan Pete Hegseth, savaş karşıtlarını ‘ABD’nin karşı karşıya olduğu en büyük tehdit’ olarak nitelendirdi. Hegseth’in açıklamaları, siyasi tartışmalardaki sertleşmeyi gözler önüne sererken, İran dosyasındaki tartışmaların eleştiri boyutundan çıkarak karşılıklı suçlamalara dönüştüğüne işaret etti.

dfvfd
ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, Senato Komitesi’nde düzenlenen bir oturumda... 30 Nisan 2026 (EPA)

Eski Başkan George W. Bush döneminde Ulusal Güvenlik Konseyi’nde görev yapan Mark Pfeifle, söz konusu açıklamaların savaşın Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasındaki uçurumu daha da derinleştirdiğini gösterdiğini söyledi. Washington’daki mevcut siyasi atmosferin ciddi bir kutuplaşma içerdiğini belirten Pfeifle, yaşanan gerilimi ‘son derece tehlikeli’ olarak nitelendirdi. Bu durumun ülkedeki keskin ayrışmayı daha da artırdığına dikkat çekti. İran savaşının seyrine ilişkin değerlendirmede bulunan Pfeifle, “Savaşa verilen destek oldukça düşük seviyede. Ayrıca Donald Trump’ın destek oranı da ciddi biçimde geriledi” ifadelerini kullandı. Pfeifle, yönetimin bu nedenle krizden çıkış yolu aradığını ve İran ile müzakere ederek kendisine siyasi kazanım sağlayacak bir anlaşmaya ulaşmaya çalıştığını savundu. Pfeifle ayrıca, yönetimin kasım ayında yapılacak ara seçimlerden önce askerleri ülkeye geri döndürmeyi hedeflediğini belirtti.

Öte yandan Dış İlişkiler Konseyi kıdemli araştırmacısı Steven Cook ise Trump’ın Kongre’deki Cumhuriyetçilerin büyük çoğunluğu üzerindeki etkisini koruduğunu ifade etti. Cook, Trump’a açık şekilde karşı çıkan herhangi bir Cumhuriyetçi temsilcinin büyük ihtimalle görev süresinin sonunda siyaseti bırakmayı planladığını söyledi. Ancak Cook, savaşın uzaması ve fiyat artışlarının seçim döneminde Cumhuriyetçiler açısından risk oluşturabileceği uyarısında bulundu. Özellikle benzin fiyatlarındaki yükselişin Amerikan kamuoyu üzerinde doğrudan etkili olduğunu belirten Cook, bunun başkanın ve partisinin popülaritesine zarar verdiğini dile getirdi. Cook, “Önümüzde ön seçimler ve kasım ayındaki ara seçimler var. Benzin fiyatları yükseliyor ve Amerikan halkı bu konuda son derece hassas. Bu durum artık Amerikalıları gerçekten etkilemeye başladı” değerlendirmesinde bulundu. Cumhuriyetçilerin şimdilik başkanın tutumunu desteklemeyi sürdüreceğini kaydeden Cook, siyasi çıkarların seçmenin yaşadığı ekonomik sıkıntılarla çakışması halinde parti içindeki dengelerin değişebileceğini ifade etti.

vfdrvf
ABD’de benzin fiyatları hızla yükseliyor. (AFP)

Cumhuriyetçi strateji uzmanı Angie Wang da yükselen benzin fiyatlarının Cumhuriyetçilerin ara seçimlerdeki şansına zarar verebileceği görüşüne katıldı. Wang, ABD Başkanı Donald Trump’ın yeniden iç politikaya odaklanması gerektiğini belirterek, “İkinci görev döneminin ilk yarısını tamamen dış politika meselelerine yoğunlaşarak geçirdi. Ancak ara seçimlere yalnızca birkaç ay kaldı ve artık ülke içindeki sorunlara dönmesi gerekiyor” dedi.

Wang ayrıca, Indiana’daki ön seçim sonuçlarına dikkat çekerek, Trump’ın desteklediği adayların büyük farkla kazandığını ve bunun Cumhuriyetçi Parti tabanında Trump’a verilen desteğin hâlâ güçlü olduğunu gösterdiğini ifade etti. Ancak Wang, Demokratların seçim yarışında baskıyı artırdığını belirterek, “Bu çabaları sürdürmek zorundayız, çünkü Demokratlar kazanabilecekleri her noktada üstünlük sağlamaya çalışıyor. Kasım ayına kadar rekabetin doğası bu olacak” değerlendirmesinde bulundu. Wang, buna rağmen benzin fiyatlarının eylül ayına kadar yüksek seviyelerde kalması durumunda Cumhuriyetçi Parti’nin ciddi bir siyasi sıkıntıyla karşı karşıya kalabileceği uyarısında bulundu.

Azalan popülerlik

Pfeifle, İran savaşının sonuçlarına yönelik artan hoşnutsuzluğun Trump’ı çatışmayı hızlı şekilde sona erdirmeye yönelttiğini söyledi. Pfeifle, “Özellikle de ABD’nin İran’a neden müdahil olduğunu Amerikan halkına açık biçimde anlatamadı. Bu durum kamuoyu yoklamalarına da yansıdı” değerlendirmesinde bulundu.

vfbfgb
ABD Başkanı Donald Trump… Beyaz Saray, 7 Mayıs 2026 (Reuters)

Pfeifle, savaşın sürmesine yönelik iç tepkilerin Cumhuriyetçi Parti tabanında giderek arttığını, özellikle de partiye yakın etkili isimler ve podcast yayıncıları arasında rahatsızlığın büyüdüğünü belirtti. Pfeifle, “Bu durum Trump’ı etkiliyor. Medyada kendisini olumlu şekilde görmeyi seviyor ancak uzun süredir bunu göremiyor. Bazı istisnalar dışında olumlu bir tablo oluşmadı ve şimdi bunu yeniden sağlamaya çalışıyor” ifadelerini kullandı.

Pfeifle, Trump’ın kamuoyu desteğinin şu anda yüzde 30 seviyesinde bulunduğunu ve bunun hem mevcut dönemi hem de ilk başkanlık dönemi dahil olmak üzere şimdiye kadarki en düşük oran olduğunu söyledi. Pfeifle’a göre Trump’ın siyasi tabloyu tersine çevirebilmesinin tek yolu, Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmak ve ardından eski Başkan Barack Obama döneminde 2015 yılında imzalanan nükleer anlaşmadan daha iyi bir anlaşma sağladığını gösterecek bir çıkış yolu bulmak.

Buna karşılık Cook ise Trump’ın 2015 anlaşmasından daha iyi şartlar elde etmesinin zor olduğunu savundu. Cook, İran yönetiminin uranyum zenginleştirme faaliyetlerinden vazgeçmeyi reddettiğini, füze teknolojisi programına bağlı kaldığını ve bölgedeki müttefik gruplara finansman sağlamayı durdurmaya karşı çıktığını belirtti. Cook, “ABD ve İsrail’in çatışmalar sırasında çeşitli taktiksel başarılar elde ettiği kesin. Ancak genel stratejik tablo Washington’ın lehine görünmüyor” değerlendirmesinde bulundu. Trump’ın Obama dönemindeki anlaşmadan daha avantajlı bir uzlaşı sağlayamayacağını ifade eden Cook, “Trump’ın kendi yarattığı bu durumdan çıkma konusundaki çaresizliği, ABD’yi 27 Şubat’takinden daha kötü bir konuma bırakacak bir anlaşmaya yol açabilir” dedi.

Kongre ve savaş

Wang, bu değerlendirmeye katılmadığını belirterek, Trump’ın müzakere sürecinde güçlü avantajlara sahip olduğunu ve ‘kötü bir anlaşmayı’ kesinlikle kabul etmeyeceğini ifade etti. Wang, ABD Kongresi’nde Cumhuriyetçi çoğunluğun Demokratların İran savaşında başkanın yetkilerini sınırlandırma girişimlerini engellediğini hatırlatarak, bunun Trump’a krizi sonlandırmak için zaman kazandırdığını söyledi. Wang, bu sürecin başkana ‘İran’daki çatışmayı tamamen ve kalıcı biçimde bitirmek için gerekli alanı sağladığını’ dile getirdi. Aynı zamanda İran ile yürütülen müzakerelere dair belirsizliklere dikkat çeken Wang, ABD’nin karşısında net ve tek bir muhatap olup olmadığının açık olmadığını vurguladı. Wang, “Dışişleri Bakanı müzakereci gibi görünüyor ancak gerçekten lider adına tam yetkiyle hareket edip etmediğini bilmiyoruz” değerlendirmesinde bulundu.

fvfv
Demokrat Senatör Kirsten Gillibrand, Kongre’deki bir oturumda... 30 Nisan 2026 (AP)

Demokratların ABD Kongresi içinde, Trump’ın savaş yetkilerini sınırlamaya yönelik girişimlerinin birçok kez başarısız olduğu bildirildi. Söz konusu girişimlerin Senato’da altı, Temsilciler Meclisi’nde ise iki kez Cumhuriyetçi çoğunluk tarafından reddedildiği aktarıldı. Pfeifle, Trump yönetimi açısından asıl kritik sınavın Kongre’de savunma bütçesinin onaylanması sürecinde yaşanacağını belirtti. Yaklaşık 1,5 trilyon dolara ulaşan bütçe talebinin savaşın mali yükü nedeniyle ciddi tartışmalara yol açtığı ifade edildi. Pfeifle, savaş kapsamında bugüne kadar önemli miktarda harcama yapıldığını, ancak gerçek maliyetin henüz tam olarak ortaya çıkmadığını söyledi. Her bir füzenin yüksek maliyet taşıdığına dikkat çeken Pfeifle, çok sayıda füze kullanıldığını ve bunların yeniden ikmal edilmesi gerektiğini vurguladı. Ayrıca İran’a ait insansız hava araçları (İHA) ve balistik füzelerin ABD askeri tesislerinde yol açtığı hasarların onarımı için de ek maliyetler oluştuğu belirtildi.

Cook, ABD iç siyasetindeki gerilimler nedeniyle İran’ın zaman kazandığını düşündüğünü ve mevcut koşullarda Tahran’ın Trump’ın görev süresi bitene kadar direnebileceğini hesapladığını söyledi. Cook, Demokrat ve Cumhuriyetçi partiler arasındaki temel ayrışmanın İran’ın bir tehdit olup olmadığı konusunda olmadığını, bu konuda geniş bir mutabakat bulunduğunu ifade etti. Asıl tartışmanın bu tehdide nasıl yanıt verileceği üzerinde yoğunlaştığını belirtti. Cook’a göre Cumhuriyetçiler güç kullanımını öne çıkararak Trump’ın daha önce hiçbir başkanın denemediği bir yöntemle soruna yaklaştığını savunuyor. Demokratlar ise kararların ekonomik maliyetine ve sürdürülebilirliğine odaklanıyor.

Çin’e önemli bir ziyaret

Trump’ın hem destekçileri hem de eleştirmenleri, önümüzdeki hafta gerçekleştirmesi beklenen Çin ziyaretiyle İran savaşı sürecinde kritik bir dönüm noktasına ulaşılabileceğini değerlendiriyor.

Wang, Çin’in arabulucu rolü üstlenebileceğini ve bunun Pekin’in çıkarına olacağını belirterek, Çin’in İran’la petrol ticaretine ihtiyaç duyduğunu söyledi. Wang’a göre Çin, Hürmüz Boğazı’nın açık kalmasından en fazla fayda sağlayan aktörlerden biri.

dfvbgrt
ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Güney Kore’de düzenlenen APEC Zirvesi’nin oturum aralarında ikili bir görüşme gerçekleştirdi... 30 Ekim 2025 (Reuters)

Wang, en kritik tarihin 14 Mayıs olduğunu, bu tarihte Cinping ile Trump arasında gerçekleşmesi beklenen görüşmenin süreci şekillendirebileceğini ifade etti. Bu buluşmanın, taraflar arasında bir tür uzlaşıya yönelik müzakerelere sahne olabileceğini öne sürdü. Pfeifle de bu değerlendirmeye katılarak Trump’ın Çin ziyaretinden siyasi bir kazanım elde etmeyi hedeflediğini söyledi. Pfeifle, bunun bir ticaret anlaşması ya da önemli bir siyasi açıklama şeklinde olabileceğini belirtti.

Bununla birlikte Çin’in Hürmüz Boğazı krizine ABD’nin zorlanmasını tamamen sorun olarak görmediği, ancak aynı zamanda güçlü bir ABD pazarına ihtiyaç duyduğu ifade edildi. Çin’in uzun vadede İran petrolüne de bağımlı olduğu değerlendirmesi yapıldı.


Yeni araştırmada iç huzurunun bedeli belirlendi

Fotoğraf: Unsplash
Fotoğraf: Unsplash
TT

Yeni araştırmada iç huzurunun bedeli belirlendi

Fotoğraf: Unsplash
Fotoğraf: Unsplash

Yeni bir araştırmaya göre, iç huzurunun bir bedeli var.

Talker Research adlı anket ve pazarlama firmasının 2 bin kişiyle yaptığı bir araştırmaya göre, ortalama bir ABD tüketicisi kafa rahatlığı için yılda 57 bin dolar ödemeye razı.

Anket, katılımcılara şu 5 garanti için ne kadar ödeyeceklerini sordu: Beklenmedik bir tıbbi fatura veya katkı payı çıkmaması, iş kaybı konusunda endişelenmemek, konser ve etkinlik biletlerine erişim garantisi, ihtiyaç duyulduğunda ilaçla gıda maddelerinin mevcut olması ve ulaşım hizmetlerinin hiç iptal edilmemesi.

Katılımcılar, gıda ve ilaç gibi temel ihtiyaçlara garantili erişim için yılda ortalama 21 bin dolar, işlerini kaybetme konusunda endişelenmemek içinse 19 bin 800 dolar harcamaya razıydı. Ankete katılanların ortalama maaşı yıllık 79 bin dolardı.

Anketin sonuçları, son 17 ayda karmaşık bir ekonomik ve finansal ortamda yolunu bulmaya çalışan tüketiciler için kafa rahatlığının ne kadar değerli olduğunu vurguluyor.

Tüketicilerin muhtemelen tahmin etmediği bir dizi olay, özellikle Trump yönetiminin gümrük vergileri ve İran'la savaş, günlük temel harcamaları etkiledi.

Kongre Ortak Ekonomik Komitesi'nin yakın tarihli bir raporuna göre ortalama bir ABD ailesi, gümrük vergilerinin günlük mal ve hizmetlerin fiyatlandırması üzerindeki etkisi nedeniyle Şubat 2025'ten Şubat 2026'ya kadar 1700 dolardan fazla ek ödeme yaptı.

İran'la savaş benzin fiyatlarını o kadar yükseltti ki tüketiciler son iki ayda benzin için 24 milyar dolar daha fazla ödedi.

Bu ekonomik sürprizler ve genel siyasi istikrarsızlık duygusu, tüketicileri kaygılandırıyor. Ortalama bir Amerikalının mali geleceğine dair korkusu, son 30 yılın en yüksek seviyesine ulaştı.

Gemstone Wellness'ın kurucusu Dr. Jenny Martin, Talker Research anketinin bir parçası olarak görüşlerini sunarken, bu durumun tüketicilerin kafa rahatlığı için yaklaşık 60 bin dolar ödemeye hazır olmalarını açıklayabileceğini söyledi.

Martin, "Ekonomik belirsizlik ve siyasi istikrarsızlıkla tanımlanan bir ortamda yaşıyoruz" dedi.

Kafa rahatlığı, psikolojik açıdan kontrol duygusuyla eşdeğer hale geldi ve bu kontrolü bulmak giderek zorlaşıyor… 'Kafa rahatlığı için ödeme yapma' fikri, güvenliği ve öngörülebilirliği sağlama, kronik tetikte olma halinden kurtulma arzusunu yansıtıyor.

Tüketiciler huzur için ödeme yapmak isteseler de ankete göre yüzde 41'i bunu istedikleri zaman gerçekleştiremediklerini itiraf etti.

Independent Türkçe


Trump'ın medya şirketi bir kez daha milyonlarca dolarlık zarar açıkladı

ABD Başkanı Trump'ın sosyal medya şirketi, ilk çeyrekte 405 milyon dolardan fazla net zarar bildirdi; bu, bir dizi kötü finansal sonucun sonuncusu (Reuters)
ABD Başkanı Trump'ın sosyal medya şirketi, ilk çeyrekte 405 milyon dolardan fazla net zarar bildirdi; bu, bir dizi kötü finansal sonucun sonuncusu (Reuters)
TT

Trump'ın medya şirketi bir kez daha milyonlarca dolarlık zarar açıkladı

ABD Başkanı Trump'ın sosyal medya şirketi, ilk çeyrekte 405 milyon dolardan fazla net zarar bildirdi; bu, bir dizi kötü finansal sonucun sonuncusu (Reuters)
ABD Başkanı Trump'ın sosyal medya şirketi, ilk çeyrekte 405 milyon dolardan fazla net zarar bildirdi; bu, bir dizi kötü finansal sonucun sonuncusu (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump'ın Truth Social platformunun ana şirketi, yılın ilk çeyreğinde 405 milyon dolardan fazla net zarar bildirdi. Bu, geçen ay CEO'sunu değiştiren medya holdinginde şirketteki sorunların son işareti.

Finansal sonuçlara göre Trump Media and Technology Group ilk çeyrekte 871 bin doların biraz üzerinde net satış gerçekleştirdi.

Truth Social, dijital varlıklar ve yakında sunulacak tahmin piyasalarına erişim gibi alanlarda faaliyet gösteren şirket, zararları "dijital varlıklardaki gerçekleşmemiş kayıplar, rehin verilen dijital varlıklar ve öz sermaye menkul kıymetleri (368,7 milyon dolar), tahakkuk eden faiz (11,5 milyon dolar) ve hisse bazlı ücretlendirme (11,8 milyon dolar)" olarak açıkladı.

Şirket, basın bülteninde toplam varlıklarının 2,2 milyar dolar olduğunu ve art arda 4. çeyrekte pozitif işletme nakit akışı elde ettiğini vurguladı.

Cuma akşamı itibarıyla TMTG hissesi 9 doların biraz altında işlem görüyordu, yıl başından beri düşüşteydi ve hissenin 2022'deki rekor zirvesinden bu yana 10 kattan fazla değer kaybetti.

Bu çeyrek sonuçları, ailesinin çoğunluğa yakın hissesi olduğu başkanın medya şirketi için son kötü performansı gösteriyor.

Son üç yılda net zararlar hızlandı ve 2023'te 58,2 milyon dolardan 2024'te 400,9 milyon dolara ve 2025'te 712 milyon dolardan fazla bir değere ulaştı.

Geçen ay Trump Media, uzun süredir CEO olan eski Cumhuriyetçi Kongre Üyesi Devin Nunes'i görevden almıştı.

Şirket, yatırımcı ilgisi yaratmak için beklenmedik iş kollarına yöneliyor.

Aralık ayında yapay zekayı beslemek için gereken enerji talebini gerekçe göstererek, nükleer füzyon şirketi TAE Technologies'le 6 milyar dolardan fazla, tamamı hisse senedi karşılığı birleşme anlaşmasına vardı; anlaşmanın 2026 ortalarında tamamlanması bekleniyor.

TAE, bu yıl bir füzyon santralinin inşaatına başlamayı ve 2031'e kadar elektrik üretmeyi planlıyor.

ilim insanları, tükettiklerinden güvenilir biçimde daha fazla enerji üreten nükleer füzyon sistemleri inşa etmeyi, bunları ticarileştirmek bir yana, henüz başaramadı.

Ekimde Trump Media, Truth Social'da tahmin piyasaları sunmaya başlayacağını açıklamıştı.

Başkanın oğlu Donald Trump Jr., mevcut iki tahmin piyasası olan Kalshi ve Polymarket'in danışmanı.

Independent Türkçe