Vazhi eş-Şehrani
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun geçtiğimiz hafta ABD merkezli Fox News kanalına verdiği röportajdaki açıklamalarına dayanarak, İsrail’in bugün siyasi söyleminde ve basın açıklamalarında yeni bir anlatı denemesi yaparak bölgedeki askeri yaklaşımını 40 yıldır beklenen manevi ve dini bir zafer olarak sunduğunu söyleyebiliriz.
Hamas’ın İsrail’e 7 Ekim 2023 tarihinde saldırmasından ve bunun üzerine İsrail’in Gazze Şeridi’ne savaş açmasından bu yana yaşanan gelişmeler ve geçtiğimiz 28 Şubat'ta patlak veren İran savaşına uzanan süreçte İsrail yönetimi, bu savaşı İran'a ve bölgedeki müttefiklerine karşı kazanılmış bir kurtuluş ve zafer savaşı olarak sunmaya çalışıyor. Siyasi ve manevi bir başarı olarak pazarlanan bu anlatı, İsrail'in söylemine ağırlık ve güvenilirlik katacak yeni bir müttefik kazanmasının ardından kendinden emin bir tonla dile getiriliyor. Bu gelişme, İsrail'in gelecekteki siyasi vizyonuna ve hedeflerine destek sağlamanın ötesinde, 2026 yılı sonunda yapılacak yasama seçimleri öncesinde Netanyahu'nun parlamentodaki imajını güçlendirmeye de hizmet ediyor.
Hindistan Başbakanı Narendra Modi'nin geçtiğimiz 25 Şubat'ta İsrail'e gerçekleştirdiği ziyaret ve Netanyahu'nun bu ziyaret sırasında yaptığı açıklamalar ele alındığında, söz konusu ittifakın başından bu yana ne denli uyumlu ve tutarlı bir zemine oturduğu açıkça anlaşılıyor. Netanyahu, Modi’nin ziyareti sırasında İsrail'in Hindistan ile kurduğu güçlü ittifak sayesinde yalnızlığından sıyrılarak Doğu medeniyetinin öncüsü konumuna yükseldiğini ve Ortadoğu'daki ‘radikal İslamcı terörizmle’ mücadele etme kararlılığında olduğunu söyledi.
Bu olağanüstü ziyaretin dini ve manevi bir boyut taşıdığı, Modi’nin İsrail parlamentosu Kneset’te yaptığı konuşmadan açıkça anlaşılıyordu. Modi bu konuşmada, Hindistan'ın, Yahudilerin İsrail'deki haklarına olan köklü inancıyla İsrail'in yanında kararlılıkla durduğunu vurguladı. Bu durum, ilişkilerin geçmişe kıyasla çok daha derin ve gelişmiş bir düzeye taşındığına işaret etti. Nitekim Hindistan'ın Filistin meselesindeki tutumunun değişmesi ve her iki tarafın son ziyarette Pakistan ile olan savaşları ve Çin ile yaşanan anlaşmazlıklar sürecinde İsrail'in Hindistan'a verdiği askeri desteğin köklü tarihini teyit etmesi, bugün gözlemlediğimiz derin stratejik iş birliği altyapısının temellerini oluşturuyor. Öyle ki, İsrail gazetesi Yisrael Hayom da Hindistan Başbakanı'nın ziyaretini ‘stratejik ve askeri bir ittifakın taçlanması’ olarak nitelendirdi.
Modi ile Netanyahu arasında 10 milyar doları aşan toplam değeriyle 16 yeni ikili anlaşma imzalandığını bildiren gazete, bu anlaşmaların 1990'larda diplomatik ilişkilerin kurulmasından beri iki ülke arasındaki en büyük mutabakatlardan birini oluşturduğunu aktardı.
Hindistan'ın bu anlaşmalardan, Pakistan ile yaşanan son çatışmada etkinliği kanıtlanmış İsrail silahlarının ithalatını artırmak ve geri kalmış sanayi ile teknoloji sektörünü modernize etmek gibi beklentileri olduğu aşikâr. İsrail’in ise bu süreçten kuşkusuz farklı bir çıkarı var. İsrail'deki bazı iç akımların sonuçlarını göz ardı ederek savunduğu bu savaşta Hindistan'ın geniş insan kaynağından yararlanmayı hedefliyor.
Kriketten ve ırkçılıktan yerleşimlerin hoş karşılanmasına
Yahudilerin Hintlere yönelik uyguladığı ayrımcılıktan bugün tanık olduğumuz yakınlaşmaya uzanan süreçte, dil bakımından birbirinden farklı ancak inanç bakımından uyumlu bu iki ülke arasındaki ilişkilerin tarihi gelişimini ele almamız gerekiyor. Hindistan'daki Yahudiler, 1947 yılında Hindistan'ın bağımsızlığının ardından pek çoğunun İsrail, İngiltere ve diğer ülkelere göç etmesiyle bugün yalnızca birkaç binden oluşan bir azınlığa dönüştü. Bu topluluklar, Koşer Hintler, Kariler ve Menşeniler gibi kapalı kimliklerini korumaya devam ediyor. Söz konusu göçün temelinde, özellikle İsrail'e yönelik olanlarda inançsal, diğer ülkelere yönelik olanlarda ise her şeyden çok ekonomik gerekçeler yer alıyor. Bu göç dalgası, bağımsızlığın ardından Hindistan'ın eyaletlerini bir arada tutan yeni federal bir yapıya kavuşmasıyla eş zamanlı yaşandı.
Tarih ve medeniyet uzmanı Muhammed Nasır, ‘Eski Hindistan: Medeniyetleri ve Dinleri’ adlı eserinde en yoğun göç veren Yahudi topluluğunun Hindistan'ın kuzeydoğu ve batısından gelen Bney Menaşe Yahudileri olduğunu belirtiyor. Bu topluluğun göçü, onlar açısından vadedilmiş toprak olarak gördükleri İsrail'e yönelik dinî bir hicret niteliği taşıyor.

Tevrat’taki katı geleneğe bağlı bu topluluğun, 1950'li ve 60'lı yıllarda diğer Hint Yahudi gruplarına kıyasla İsrail tarafından en sıcak karşılanan kesim olduğu dikkati çekiyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre bu durum, özellikle İsrail'in önde gelen hahamlarının onların Yahudiliğini tescil etmesiyle daha da belirgin hale geldi. Söz konusu tescil, bu topluluğun MÖ 722'de Asurlular'ın Şam ve Filistin'i istila etmesinin ardından dağılan kayıp on İsrail kabilesinin soyundan geldiğinin kabul edilmesine dayanıyor.
Ancak 1990'lı yıllarda Yahudi göçünün artması ve İsrail'deki yerleşim bölgelerinin genişlemesiyle birlikte, Hindistan-İsrail ilişkilerindeki gelişmeye karşın İsrail parlamentosu Kneset Yahudi Hintlerin ülkeye akınına temkinli yaklaşıyordu. İsrail Göç Bakanlığı da Hint Yahudilerin gerçek anlamda Yahudi olup olmadığına dair kuşkular nedeniyle kabullerinde sıkı bir tutum sergiledi. Dünya genelinde her Yahudi'ye göç ve ikamet hakkı tanıyan geri dönüş yasasına rağmen giriş vizesi koşulları oldukça ağırlaştırıldı. Göçün ilk dönemlerinde bu topluluğun İsrail toplumuna entegrasyonu da kolay olmadı. Yerleşim sürecinin başında ayrımcılığa maruz kalan Hint Yahudiler, aşırı dinci Yahudi aktivistlerin göçmenler ve kökenleri üzerine sıklıkla dile getirdiği ‘Gerçek Yahudi kimdir?’ sorusuyla yüzleşmek zorunda kaldı.
Gerçekte Hint Yahudiler, İsrail'deki diğer topluluklara kıyasla başından itibaren dayatılan ırkçı engelleri aşmayı daha başarılı bir şekilde becerdi. Bu engeller arasında seçkin eğitimin yalnızca Aşkenaz Yahudilerine tanınması, farklı tene sahip Hint Yahudilerin bu haktan yoksun bırakılması ve onlarla evliliği yasaklayan haham fetvası sayılabilir. Hint Yahudiler, Beerşeba'ya yerleşerek şehrin ticari kalkınmasına ve kültürel çeşitliliğine katkıda bulundular. Burada Hint restoranları açıp geleneklerini yaşattılar ve böylece İsrail toplumuna entegre olmayı başardılar. Bunun yanı sıra 1960'lı yıllarda Beerşeba'da ilk kriket kulübünü kurarak bu sporun gelişimine öncülük ettiler ve sonunda İsrail'i uluslararası arenada temsil eden bir federasyonun kurulmasını sağladılar.
Bugün iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesiyle birlikte Hint kökenli pek çok İsrailli, hükümet kademelerinde ve özel sektörde prestijli görevler üstleniyor. 2021'de nüfuslarının artmasının ardından yerel seçimlere de aday olmaya başladılar.
Aşırı sağcı Hindistan Halk Partisi ile Likud Partisi ittifakı
1992 yılında İsrail-Hindistan ilişkilerinin filizlenmeye başladığı bir dönüm noktası yaşandı. İlişkiler önce diplomatik düzeyde derinleşmiş ve üst düzey resmi ziyaretler gerçekleştirilmiş, ardından ticari alanda ve askeri anlaşmalar boyutunda da somut bir ivme kazandı. Bu gelişim sürecini kolaylaştıran en önemli etken ise söz konusu dönemde Bharatiya Janata Partisi’nin (Hindistan Halk Partisi/BJP) iktidarı ele geçirmesi oldu.
Hindutva kültürünün yaygınlaştırılmasını hedefleyen BJP, milliyetçilik ve ekonomik neoliberalizmi ideolojik temeline yerleştiren sağcı bir Hindu partisidir. Irk kutsallaştırması ile din eksenli bir ölçüt anlayışını barındıran Hindutva (Hindu milliyetçiliği) hareketi, birinci ve ikinci dünya savaşları sırasında Avrupa'ya damgasını vuran faşizm ve Nazizmden ilham alıyor.
BJP, Hindistan Ulusal Demokratik İttifakı'nı (NDA) yönetmeyi başarırken 2003 yılında İsrail Başbakanı Ariel Şaron'un ziyaretine kapıları açarak ilişkileri daha da sağlamlaştırdı. İsrail gazetesi Haaretz, ilişkilerin tarımsal ve teknolojik alışverişin güçlendirilmesini ve iki ülke arasındaki bilimsel heyetlerin faaliyetlerinin kolaylaştırılmasını da kapsadığını belirtti.
Binyamin Netanyahu, Ariel Şaron'un 2014 yılında, ölümünün ardından Likud Partisi liderliği seçimini kazandı. Hindistan'ın Filistin meselesindeki tutumunun tam da bu dönemde değişmesi tesadüf olmadığı gibi Netanyahu'nun o yılki seçim zaferinin ardından Hindistan'a gerçekleştirdiği ziyaretin bir ürünü olarak önceden planlanmış ve üzerinde mutabık kalınmış bir adımdı. Bunun ardında birkaç faktör yatıyor. Her şeyden önce Hindistan'ın Rusya ve Çin dışında güçlü bir savunma ve ekonomi ortağına olan ihtiyacı, bazı siyasi tutumlardan vazgeçilerek iki ülke arasındaki anlaşmaların önünün açılmasını zorunlu kılıyordu. Öte yandan İsrail, Filistin meselesinden ve Arapların köklü düşmanlığından etkilenmeyen sadık bir insan kaynağına ihtiyaç duyuyordu. Bunun yanında ortak milliyetçi bir vizyona sahip iki uyumlu partinin eş zamanlı olarak iktidara yükselmesi de bu yakınlaşmayı hızlandıran önemli bir etken oldu.
Hindistan ile ilişkilerde İsrail'in lehine yeni bir gelişme
Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin İsrail’e yaptığı son ziyaret ve bu ziyarette bağımsız Hindistan tarihinde görülmemiş ölçüde Tel Aviv'i destekleyen açıklamalarla birlikte artık Hindistan’ın alışılagelmiş diplomatik mirası olan bağlantısızlık ilkesiyle taban tabana zıt yeni bir stratejik konumlanmaya yöneldiği açıkça ortaya çıkıyor. Öte yandan İsrail'in yalnızca Hindistan'la değil, başka ülkelerle de yeni ittifaklar arayışı içinde olduğu görülüyor. Bu arayışın önümüzdeki dönemde Tevrat'taki Falaşa Yahudilerinin yaşadığı Etiyopya başta olmak üzere Afrika ülkelerine açılacağı anlaşılıyor.
‘What Price Israel?’ (Bir İsrail ne kadar eder?) kitabının yazarı olan İsrail meseleleri uzmanı ve tarihçi Alfred Lilienthal de bunu vurguluyor. Lilienthal'e göre sıradan bir Hristiyan'ın Ortadoğu'daki köklü düşmanlığa karşı derin bir duygusu yoktu. Fakat İsrail'in ilerleme ve gelişimini duygusal ve sempati uyandıran hikâyelerle sunması yoluyla bu his İsrail lehine istismar edildi. Dolayısıyla İsrail'in istismar edebileceği yeni bir his arayışına girmesi kaçınılmaz ve bu durumun bugün Hint toplumu için de geçerli olduğu anlaşılıyor.
*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.
