Tahran iki akım arasında: Gerçek bir bölünme mi, yoksa rollerin değişimi mi?

Hem müzakere eden hem de müzakereye karşı çıkan bir rejim

Tahran'da düzenlenen bir yürüyüşte, üzerinde İran İslam Devrimi lideri Ruhullah Humeyni, eski Dini Lider Ali Hamaney ve yeni Dini Lider Mücteba Hamaney'in resimleri bulunan bir bayrak taşıyan adam, Tahran, İran, 29 Nisan 2026 (Reuters)
Tahran'da düzenlenen bir yürüyüşte, üzerinde İran İslam Devrimi lideri Ruhullah Humeyni, eski Dini Lider Ali Hamaney ve yeni Dini Lider Mücteba Hamaney'in resimleri bulunan bir bayrak taşıyan adam, Tahran, İran, 29 Nisan 2026 (Reuters)
TT

Tahran iki akım arasında: Gerçek bir bölünme mi, yoksa rollerin değişimi mi?

Tahran'da düzenlenen bir yürüyüşte, üzerinde İran İslam Devrimi lideri Ruhullah Humeyni, eski Dini Lider Ali Hamaney ve yeni Dini Lider Mücteba Hamaney'in resimleri bulunan bir bayrak taşıyan adam, Tahran, İran, 29 Nisan 2026 (Reuters)
Tahran'da düzenlenen bir yürüyüşte, üzerinde İran İslam Devrimi lideri Ruhullah Humeyni, eski Dini Lider Ali Hamaney ve yeni Dini Lider Mücteba Hamaney'in resimleri bulunan bir bayrak taşıyan adam, Tahran, İran, 29 Nisan 2026 (Reuters)

Alex Vatanka

Washington'da son zamanlarda Tahran'daki rejimin derin bir iç bölünme yaşadığına ve belki de ABD Başkanı Donald Trump yönetimiyle ciddi bir diplomatik karar almayı engelleyecek kadar derin bir çatışmayla boğuştuğuna dair spekülasyonlar dolaşıyor.

Bu tartışma, bir tarafta ABD ile anlaşmaya varmayı isteyen bir kanat, diğer tarafta savaşı savunan bir kanat ve ülkeyi İslam adına yöneten rejimin bu ikisi arasında sıkışıp kaldığı düşüncesi üzerine kurulu. Ancak bu, aşırı derecede basitleştirilmiş bir anlatıdan ibaret. İran'daki yönetici seçkinler gerçekten bölünmüş halde olsa da bu, yabancı gözlemcilerin çoğunluğunun öngördüğü şekilde bir bölünmüşlük değil. Çünkü güvenilir bir diplomatik fırsat ortaya çıktığında baskının hafifletilmesinin gerektiği konusunda köklü bir görüş ayrılığı yok.

Rejimin geniş kesimlerinde İran'ın ekonomik durumunun tehlikeli ölçüde kırılgan olduğuna, yaptırımların ülkenin manevra alanını önemli ölçüde daralttığına ve Washington ile varılacak bir anlaşmanın teslim olunmuş gibi görünmemesi koşuluyla faydalı olacağına dair bir farkındalık belirginleşiyor. Gerçek bölünme ise daha dar kapsamlı olmakla birlikte bir o kadar önemli. ‘Ne kadar taviz verilmeli? Ne kadar hızlı hareket edilmeli? ABD ile yürütülecek herhangi bir müzakere geri adım atmış izlenimi vermeksizin nasıl yönetilebilir?’ soruları yanıt bekliyor.

İşte bu noktada katı muhafazakarların nüfuzu kendini gösteriyor. Bunlar çoğunluğu oluşturmuyor. Çoğunluğu oluşturmaya yakın da değiller. Toplumsal destekleri İran halkının yüzde onuna bile ulaşmıyor olabilir. İran toplumu adına konuşmadıkları gibi, katı muhafazakar akımın adına bile konuşmuyorlar. Ancak gürültülü ve örgütlü bir yapıya sahipler. Rejim içinde her türlü diplomatik açılımı yavaşlatabilecek, zor duruma düşürebilecek ya da karmaşık hale getirebilecek konumlara yerleşmiş durumdalar.

Bu akımın merkezinde, siyasi kimliğini Batı ile her türlü uzlaşıya karşı direnç üzerine inşa etmiş eski nükleer müzakereci Said Celili yer alıyor. Etrafında Paydari Cephesi (İstikrar Cephesi) ve aralarında Mahmud Nebeviyan, Murtaza Ağa Tehrani ve Hamid Resai'nin de bulunduğu bir grup katı muhafazakâr isim kümeleniyor. Bu isimler müzakere, toplumsal denetim ve ideolojik disiplin tartışmalarında tanıdık birer simge haline gelmiş durumda. Muhammed Bakır Kalibaf liderliğindeki müzakere ekibine destek veren parlamenter bildiriyi imzalamayı son günlerde reddetmeleri son derece anlamlıydı.

Parlamentodaki 261 milletvekili bildiriyi desteklerken Celili ve Paydar Cephesi’ne yakın küçük, ama gürültülü bir grup milletvekili desteğini esirgemedi; bu durum rejim içindeki direncin sürdüğünü gözler önüne serdi.

Bu işaret sadece bir parlamento gösterisi değildi; bu grubun tarzını da özetliyordu. Çünkü söz konusu grup, gücünü oy çoğunluğundan değil, ideolojik ağlardan, medya platformlarından, sokaklarda hareket eden şiddet yanlısı baskı gruplarıyla olan bağlantılardan ve rakiplerini zayıflık, ihanet veya devrimci çizgiden sapma ile suçlama yeteneğinden alıyor.  Etkili bir şekilde yönetmesine gerek yoktur, uzlaşmanın bedelini yükseltmesi yeterli.

Bu davranışın ardındaki daha derin tarihi göz ardı etmek mümkün değil. Radikal devrimci eğilimli kesimler, 1979’dan bu yana, Batı güçleriyle yapılan görüşmeleri genellikle ahlaki açıdan tartışmalı bir mesele olarak tasvir etmiştir. Müzakere, yalnızca devlet yönetiminin araçlarından biri olarak görülmez; onların söyleminde bir sadakat sınavı olarak sunulur. Müzakere edenler ise devrimi satmak, şehitlerin kanını hiçe saymak ve doğası gereği düşman olduğu varsayılan bir güce güvenmekle suçlanmaya maruz kalır. Bu durum, İran diplomatik geleneğine defalarca kez leke sürdü. Krizler tırmanmaya bırakılır ve devlet nihayet müzakerelere yöneldiğinde, müzakereciler ideolojik bir kırmızı çizgiyi aştıkları suçlamalarıyla karşı karşıya kalırlar.

dvdfvfd
İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, DMO üniformasıyla Tahran'da bir oturumu yönetirken, 1 Şubat 2026 (AFP)

İşte bu nedenle Kalibaf’a yönelik eleştiriler önem kazanıyor. Kalibaf, bir reformcu değil. Hatta o İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) eski komutanlarından biri, iktidar yapısının içindeki katı muhafazakâr yanlısı ve rejimin tam kalbinden gelen bir adam.

Bununla birlikte, böyle bir geçmişe sahip olması, Amerikalıların karşısına oturduğunda onu ‘vatana ihanetle’ suçlanmaktan koruyamıyor.

Bu durum, Katı muhafazakârlar için mesele, müzakerecinin yeterince devrimci olup olmadığından ziyade, diplomasinin kendisinin siyasi önemlerini tehdit edip etmediğine dair temel bir gerçeği ortaya koyuyor.

Celili’nin kariyeri bu gerilimi yansıtıyor. Uzun süre kendini daha saf bir devrimci yolun koruyucusu olarak tanıtan Celili, İran’ın nükleer programıyla ilgili müzakereleri yürüttüğü yıllarda, onu eleştirenler tarafından ‘diplomasiyi vaazlara dönüştürmekle ve pratik uzlaşmalar yerine aşırı talepleri tercih etmekle’ suçlandı.

Bu eğilim, nükleer anlaşma konusundaki mücadelelerde, anlaşmayı yeniden canlandırma girişimlerinde, İran’ın Mali Eylem Görev Gücü (FATF) kurallarına uyması hakkındaki tartışmalarda ve dış dünyayla ilişkilerini ilgilendiren diğer meselelerde yeniden ortaya çıktı. Celili ve müttefikleri 2015 nükleer anlaşmasına karşı çıktılar, anlaşmayı yeniden canlandırma çabalarını eleştirdiler, mali şeffaflığa dair kurallara karşı uyardılar ve dış dünyayla olan birçok ilişkiyi tuzakmış gibi ele aldılar. Kullandıkları dil her zaman gündemdeki meseleden daha abartılıydı. ‘Müzakere, müzakere olarak kalmaz, boyun eğmeye dönüşür’ ya da ‘taviz, teslim olmak demektir’ gibi argümanlar savundular. Aynı şekilde onlara göre diplomatik açılım ise rejimi zayıflatmak için dış düşmanların kurduğu bir komploya dönüşür. Ardından Celili, 2013 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerini kaybettikten sonra, ‘gölge hükümet’ adını verdiği bir yapı kurdu. Teorik olarak bunun amacı, politikaları izlemek ve alternatifler sunmaktı. Ancak pratikte, eleştirenlerinin dediği gibi, bu yapı sürekli bir engelleme mekanizmasına dönüştü.

Ancak asıl paradoks, bu grubun halk tabanı son derece sınırlı olması. Celili, defalarca kez iktidar yarışına girse de hiçbir zaman ciddi bir yetki elde edemedi. Mitingleri çoğu zaman ulusal olmaktan çok dar ve ideolojik görünüyordu. Desteği, geniş bir kitle hareketinden değil, sadık bir azınlıktan geliyor. Paydari Cephesi gücünü, İran kamuoyunu temsil etmesinden değil, devletin damarları içindeki faaliyetlerinden alıyor. Bu, bir halk akımı değil, ağa dayalı bir fraksiyon olduğunu gösteriyor.

vds
İran'ın başkenti Tahran’da DMO’ya destek vermek amacıyla askeri üniforma giyerek, slogan atan İranlı milletvekilleri, 1 Şubat 2026 (Reuters)

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Katı muhafazakar çizgideki siyasetçilerin kendi içlerinde bile, bu akım genellikle zorlu ve kafa karıştırıcı olarak görülmüştü. İbrahim Reisi’nin görevde olduğu yıllar bunu açıkça ortaya koymuştu. İbrahim Reisi de katı muhafazakar çizgide bir cumhurbaşkanıydı, ancak hükümeti ‘Celili-Paydari’ eğilimi ile karşı karşıya gelmişti. Nükleer anlaşmanın yeniden canlandırılmasına yönelik müzakereler mümkün görünmeye başladığında, bu akım ters yönde baskı yaptı. Müzakere ekibini eleştirdiler, taviz verilmemesi konusunda uyardılar ve uzlaşmanın siyasi açıdan maliyetli hale gelmesine katkıda bulundular. Başka bir deyişle, sert çizgideki yönetim bile onlarla başa çıkmakta zorlandı.

Aynı dinamik bugün Kalibaf etrafında dönen tartışmalarda da kendini gösteriyor. O, rejimin farklı bir tür pragmatizmini temsil ediyor. Ne bir liberal, ne de Batı anlamında bir ılımlı; ABD ile stratejik bir dönüşüm olarak uzlaşma peşinde de değil. Ancak kurumları, çıkarları ve baskıları anlıyor. İran’ın sonsuza kadar sadece sloganlarla yaşayamayacağının farkında gibi görünüyor. Diplomatik görüşmeler, rejimin ideolojik çerçevesini bozmadan baskıyı hafifletebilecekse, o da bunu denemeye hazır.

İşte tam da burada, Celili ve Paydari Cephesi için tehlike yatıyor. Çünkü onların politikası, uzlaşmayı ahlaki açıdan kirli tutmaya dayanıyor. Eğer DMO'nun eski komutanı ve katı muhafazakar kanadın önemli bir ismi olan Kalibaf, müzakereyi başarırken aynı zamanda devrimci safların içinde kalabilirse, bu ikilinin devrimci özgünlüğü üzerindeki tekeli sarsılır. Bu yüzden sadece ABD’ye değil, rejim içindeki konumlarından dolayı da öfkeliler.

Kalibaf, rejimin pragmatik yaklaşımının farklı bir örneğini temsil ediyor. Liberal değil, Batı anlamında ılımlı da değil ve stratejik bir dönüşüm olarak ABD ile uzlaşma peşinde değil. Ancak kurumları, çıkarları ve baskıları iyi anlıyor. İran’ın sonsuza dek sadece sloganlarla ayakta kalamayacağının farkında gibi görünüyor.

Şu anki durumun en belirgin işaretlerinden biri, bu gruba yönelik eleştirilerin artık sadece reformcular veya ılımlı kesimden gelmemesi. Hatta güvenlik kurumlarına yakın ve sert çizgideki bazı medya çevreleri bile, Celili-Paydari tarzını bir sorun olarak görmeye başladı. İşte bundan dolayı DMO ile bağlantılı haber ajansı Tasnim ile ‘Raja News’ adlı haber sitesi arasındaki son çatışma önem kazanıyor. Paydari Cephesi’ne yakınlığıyla bilinen Raja News, müzakereleri ve ulusal birliği destekleyenleri saldırdı. Tasnim ise ‘bu davranışı bölünmeyi körüklemekle, hatta düşmanın planlarına hizmet etmekle’ suçladı. Söylem sert olsa da anlam açıktı: Güvenlik kurumunun bazı kesimleri, aşırı sert kışkırtmayı devrimci uyanıklık değil, iç uyumu tehdit eden bir unsur olarak görmeye başlamıştı.

Bunun bir anlamı var, çünkü rejim bugün adeta takıntı derecesinde birliği önemsiyor. Resmi söylem, ulusal dayanışma çağrıları, psikolojik savaşa direnme ve dış baskı altında iç bölünmeleri önleme çağrılarıyla dolu. Bu söylemin çoğu propaganda niteliğinde olsa da, aynı zamanda gerçek bir endişeyi de yansıtıyor. Tahran, savaşın, yaptırımların, ekonomik sıkıntıların ve toplumsal yıpranmanın iç sahneyi daha kırılgan hale getirdiğinin farkında. Bu bağlamda, rakiplerini durmadan vatan haini olarak damgalayan bir fraksiyon, bir yük haline gelebilir.

Bu, Said Celili ve müttefiklerinin önemini yitirdikleri anlamına gelmez; hâlâ ellerinde araçlar bulunuyor. Parlamentoyu kullanabilir ve dost medya kuruluşlarını seferber edebilirler. Buna resmi yayın kurumundaki nüfuzları da dahildir. Kardeşi Vahid Celili gibi kişiler bu kurumda üst düzey pozisyonlarda bulunmakta ve haberlerin ideolojik tonunun belirlenmesine katkıda bulunuyor. İdeolojik destekçilerini harekete geçirebilir, din adamlarına, İslamcı öğrenci gruplarına ve devrimci olarak adlandırılan örgütlere baskı uygulayabilirler. Ayrıca, herhangi bir anlaşmayı siyasi açıdan riskli gösterebilirler. Sistem içindeki derin bir devrimci içgüdüye, yani ABD ile uzlaşmanın daha geniş tavizlerin önünü açacağı korkusuna da hitap edebilirler.

Nüfuz, kontrol anlamına gelmiyor

Radikaller süreci aksatabilir, geciktirebilir ve ortamı zehirleyebilir; ancak devletin kalbinden destek gören bir diplomatik süreci durdurmak, özellikle de lider kadrosu, müzakerelerin, hayatta kalmak için gerekli olduğu sonucuna varması halinde, kolayca yapabilecekleri bir şey asla değil. Önceki Dini Lider Ali Hamaney’in Washington ile mevcut diplomatik süreci desteklediği veya en azından buna hoşgörü gösterdiği biliniyordu. Bu da zirvede pasif bir kabulün bile belirleyici olabileceği bir rejim yapısında önemli bir işaret.

gtrb
İran Şura Meclisi 12. dönem açılış töreninden bir kare, 27 Mayıs 2024 (Reuters)

Washington'ın anlaması gereken temel nokta da tam olarak bu. İran normal bir devlet olmayabilir, ama bütünlüğünü de kaybetmiş değil. İranlı taraflar arasında şiddetli çatışmalar olabilir, ancak bunu çoğunlukla rejimin ayakta kalmasına yönelik ortak bir bağlılık çerçevesinde yapıyorlar. Rejim, direnişin kendi varlığını sürdürmesine hizmet ettiğini düşündüğünde direnir. Görüşmelerin kendi varlığını sürdürmesine hizmet ettiğini düşündüğünde ise görüşür. Anlaşmazlık, rejimi korumak gibi temel bir içgüdü üzerine değil, bedel ve çıkış yolu üzerine odaklanıyor. Celili-Paydari ikilisinin sesi yüksek çıkıyor, çünkü buna ihtiyacı var. Geniş bir halk desteğinden yoksun oldukları için bunu ideolojik kesinlik ile telafi etmeye çalışıyorlar. Başarılı bir yönetim geçmişinden yoksun olduğu için, engellemeyi saflık olarak sunuyor.

Şu anda bu durum, diplomasi sürecini rayından çıkarmaya yetmiyor. Tahran, Washington ile ilerleme kaydetme olasılığını gördüğü sürece, engelleyiciler sadece engelleyici olarak kalacak, karar verici olamayacaklar.

Yolu daha engebeli hale getirebilirler. Müzakerecileri devrimci bir dil kullanmaya itebilirler. Güvenceler, kırmızı çizgiler ve sembolik zaferler talep edebilirler. Ancak, rejimin geri kalanı kapıyı açık tutmak istiyorsa, onlar kapıyı kapatamazlar. Rejim bölünmüş durumda olsa da halen işlevini yerine getiriyor. Aşırı uçtaki katı muhafazakârlar geniş çaplı bir nüfuza sahipler, ancak kararları kontrol etmiyorlar. Tahran'daki gerçek tablo, yönetemeyen bir devletin değil, müzakereye çalışan bir rejimin tablosudur. Bu rejim, siyasi varlığını herhangi bir müzakereyi sabit ilkelerden ödün vermek olarak göstermeye dayandıran bir grubu kucaklıyor. Çoğunluğun desteğini ikna edici bir şekilde iddia edemediği için, bunun yerine devrimi temsil ettiğini iddia ediyor ve böylece ‘İslam devrimini’ kendi şartlarına göre tanımlama yetkisini kendisine veriyor.



ABD’nin Raul Castro iddianamesi hazırlığı: “İşgal için bahane yaratılıyor”

Raul Castro, 2008-2018'de Küba'nın lideriydi (Reuters)
Raul Castro, 2008-2018'de Küba'nın lideriydi (Reuters)
TT

ABD’nin Raul Castro iddianamesi hazırlığı: “İşgal için bahane yaratılıyor”

Raul Castro, 2008-2018'de Küba'nın lideriydi (Reuters)
Raul Castro, 2008-2018'de Küba'nın lideriydi (Reuters)

ABD'nin, eski Küba lideri Raul Castro hakkında iddianame hazırlama planları Havana ve Washington arasındaki gerginliği iyice tırmandırabilir.

Küba Dışişleri Bakanı Bruno Rodriguez, Hindistan'daki BRICS toplantısında cuma günü yaptığı açıklamada, "ABD'nin ambargosuna, yaptırımlarına ve güç kullanma tehditlerine rağmen Küba, sosyalist kalkınma yolunda egemenlik ilkesini sürdürmektedir" dedi.

ABD ordusu, Venezuela'ya 3 Ocak'ta baskın düzenleyerek ülkenin lideri Nicolas Maduro'yu kaçırmıştı. Başkan Donald Trump, bunun ardından Küba'ya tam petrol ambargosu uygulayıp ada ülkesini işgalle tehdit etmeye başladı.

Reuters'ın analizinde, ülkenin devrimci simgelerinden 94 yaşındaki Raul Castro hakkında iddianame hazırlanmasının, ABD-Küba müzakerelerinin sonlanmasına, diplomatik krizin daha da derinleşmesine yol açabileceği belirtiliyor.

Ajansın görüştüğü Kübalılar da Castro'ya yönelik herhangi bir hamlenin kabul edilemez olduğunu söylüyor.

59 yaşındaki Havanalı öğretmen Sonia Torres, Raul Castro'nun yargılanmasının Küba'nın onuruna hakaret olacağını belirtiyor:

Kübalılar her zaman gelişmeyi sürdürmelidir. Raul'u yargılamaya kalkışırlarsa, gerekirse sopalar ve taşlarla Küba'yı savunuruz.

ABD-Küba ilişkileri üzerine çalışmalar yapan araştırmacı Peter Kornbluh, Castro'ya yönelik bir iddianamenin iki ülke açısından dönüm noktası olacağını belirtiyor.

Ayrıca iddianameyle Raul Castro'yu yakalamak veya ona suikast düzenlemek amacıyla yapılacak herhangi bir askeri operasyona "yasal bir bahane yaratılacağını" vurguluyor.

Trump yönetimi, Nicolas Maduro'yu da devlet destekli uyuşturucu ve terör örgütü ağı işletmekle suçlamıştı.

Amerikan medyasındaki haberlerde Washington'ın, Castro'yu 1996'daki uçak düşürme olayıyla bağlantılı yargılamayı düşündüğü öne sürülmüştü.

Olayda, komünist Havana yönetimine muhalif kişilerin Florida'da kurduğu "Brothers to the Rescue" adlı sivil toplum kuruluşuna ait iki uçak Küba ordusuna ait jetler tarafından ada yakınlarında düşürülmüştü.

Dönemin Küba lideri Fidel Castro, saldırının hava sahasını korumak için düzenlenen meşru bir operasyon olduğunu savunmuş, o zamanlar savunma bakanı olan kardeşi Raul Castro'nun uçakların düşürülmesi için özel bir emir vermediğini iddia etmişti.

Diğer yandan CIA Direktörü John Ratcliffe liderliğindeki ABD heyeti 14 Mayıs'ta Havana'da Kübalı yetkililerle bir araya gelmişti.

Ratcliffe, Trump'ın Küba'nın komünist rejiminde "köklü değişikliklere" gidilmesini istediğini iletmişti.  

Küba Komünist Partisi'nin yayın organı Granma'nın haberinde, görüşmenin ABD'nin talebiyle yapıldığı ve "iki ülke arasındaki siyasi diyaloğu ilerletme amacı taşıdığı" bildiriliyor. Toplantıda "Küba'nın terör veya aşırılık yanlısı örgütlere ev sahipliği yapmadığının, bunları desteklemediği, finanse etmediği ve faaliyetlerine izin vermediğinin tekrar ortaya konduğu" belirtiliyor.

Independent Türkçe, Reuters, Granma, Foreign Policy


Çin’den gelen hiçbir şey uçağa binemez... Amerikalılar neden Pekin’den gelen hediyeleri atıyor?

ABD Başkanı Donald Trump, Çin ziyaretinin sonunda Air Force One uçağına binerken (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Çin ziyaretinin sonunda Air Force One uçağına binerken (Reuters)
TT

Çin’den gelen hiçbir şey uçağa binemez... Amerikalılar neden Pekin’den gelen hediyeleri atıyor?

ABD Başkanı Donald Trump, Çin ziyaretinin sonunda Air Force One uçağına binerken (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, Çin ziyaretinin sonunda Air Force One uçağına binerken (Reuters)

Kevser Vekil

Pekin Başkent Uluslararası Havalimanı üzerine gece yavaş yavaş çökerken, Air Force One uçağı Washington’a dönmek üzere kalkış hazırlığı yapıyordu. Ancak uçağın merdivenlerinin altında yaşananlar, dünyanın dört bir yanında sayısız resmi ziyareti takip etmiş deneyimli gazeteciler için bile dikkat çekici bir görüntü oluşturdu.

Amerikalı görevliler hızla hareket ederek resmi giriş kartlarını, geçici telefonları, kimlik rozetlerini ve ziyaret sırasında dağıtılan bazı hediyelik eşyaları topluyordu. Eşyalar ne özel saklama çantalarına konuluyor ne de diplomatik kargo kutularına yerleştiriliyordu. Bunun yerine, uçağın merdivenlerinin altına bırakılan büyük bir çöp konteynerine atılıyordu.

 Sosyal medya platformlarında dolaşan ve Asya ile Amerika’daki medya kuruluşları tarafından yayınlanan bir fotoğrafSosyal medya platformlarında dolaşan ve Asya ile Amerika’daki medya kuruluşları tarafından yayınlanan bir fotoğraf

Başkanlık heyetine eşlik eden ABD’li gazeteci Emily Goodin, daha sonra X platformunda yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı:

“Amerikalı görevliler, Çinli yetkililerin dağıttığı her şeyi topladı; giriş kartları, Beyaz Saray personeline verilen geçici telefonlar ve heyet rozetleri… Air Force One uçağına binmeden önce bunların tamamını topladılar ve merdivenin altındaki çöp kutusuna attılar. Çin’den gelen hiçbir şeyin uçağa alınmasına izin verilmedi.”

İlk bakışta yaşananlar abartılı bir güvenlik önlemi gibi görünse de Amerikan stratejik aklı açısından mesele yalnızca hediyeler ya da kimlik kartlarıyla ilgili değildi. Olayın arka planında, dünyanın en büyük iki gücü arasında sessizce yürütülen geniş kapsamlı bir mücadele yer alıyordu. Bu savaşta yalnızca füzeler değil; veriler, elektronik çipler ve dijital sinyaller de birer silah olarak değerlendiriliyor.

Diplomatik nezaketten ‘olası tehlikeye’

Diplomatik teamüllerde hediyeler, yumuşak gücün dili olarak kabul edilir. Lüks halılar, yaldızlı kalemler, geleneksel el sanatları ya da kültürel sembol taşıyan objeler, ülkelerin siyasi atmosferi yumuşatmak ve konuklar nezdinde olumlu bir imaj oluşturmak için kullandığı araçlar arasında yer alır.

Ancak Pekin Başkent Uluslararası Havalimanı’nda yaşananlar, ABD-Çin ilişkileri, ilişkilerinin uzun süredir klasik nezaket ve protokol aşamalarını geride bıraktığını ortaya koydu.

Şarku’l Avsat’ın ABD medyası ve Asya basınından aktardığına göre, Amerikan heyeti ziyaretten önce ve sonra sıkı güvenlik talimatlarına tabi tutuldu.

Bu talimatlar arasında geçici kullanım için tasarlanmış telefonların kullanılması, kişisel elektronik cihazların taşınmaması ve ziyaret sonrası Çin kaynaklı tüm ekipman ve materyallerin derhal imha edilmesi yer aldı.

ABD güvenlik kurumları içinde, en basit görünen elektronik cihazların bile potansiyel bir siber sızma veya veri toplama aracı olabileceği yönünde yerleşik bir kanaat bulunuyor. Bu nedenle temkinli yaklaşım artık yalnızca bilgisayarlar ve akıllı telefonlarla sınırlı kalmıyor; giriş kartları, şarj kabloları ve hatta sıradan protokol hediyeleri bile güvenlik riski olarak değerlendiriliyor.

‘Sessiz casusluktan’ korkan ABD

Son on yılda Çin, ABD güvenlik doktrininde ‘zor ekonomik ortak’ konumundan ‘kapsamlı stratejik rakip’ konumuna evrildi.

Bu değişimle birlikte siber casusluk ve dijital sızma girişimlerine yönelik endişeler belirgin biçimde arttı.

ABD, Çin’e bağlı bazı unsurların devlet kurumlarını ve teknoloji şirketlerini hedef aldığını, hassas verileri çaldığını ve kritik dijital altyapılara sızmaya çalıştığını defalarca öne sürdü. Böylece iki ülke arasındaki rekabet yalnızca ekonomik düzeyde kalmayarak yapay zekâ, yarı iletkenler, iletişim ağları ve ileri teknoloji alanlarında açık bir mücadeleye dönüştü.

Bu çerçevede, geçici telefonların ya da kimlik kartlarının imha edilmesi, ABD güvenlik prosedürleri içinde daha geniş bir yaklaşımın parçası haline geliyor. Amerikan istihbarat kurumlarında yerleşik kabul, Çin’den gelen her unsurun potansiyel bir sızma aracı olabileceği yönünde.

Bazı güvenlik çevreleri bu yaklaşımı ‘sessiz casusluk’ olarak tanımlıyor; yani dikkat çekmeyen günlük nesneler üzerinden bilgi toplama veya sistemlere erişim sağlama yöntemi.

Bu nedenle, Başkanlık uçağı Air Force One’a, bazı anlatımlara göre ‘Çin kaynaklı hiçbir şeyin’ alınmaması bu güvenlik mantığının doğal bir sonucu olarak görülüyor.

Yeni Soğuk Savaş... ama dijital araçlarla

Pekin Başkent Uluslararası Havalimanı’ndaki uçak merdivenleri önünde yaşanan görüntü, yalnızca küçük bir protokol detayı değil; ABD-Çin ilişkilerinin mevcut doğasını özetleyen yoğun bir kesit olarak değerlendiriliyor.

Yıllar önce Çin, ABD için küresel üretim merkezi ve ticari çıkarlarla yönetilebilecek büyük bir ekonomik ortak olarak görülüyordu. Ancak bugün Washington’da bu ülke, 21. yüzyılda Amerikan üstünlüğüne yönelik en büyük stratejik meydan okuma olarak tanımlanıyor.

Bu tablo, klasik Soğuk Savaş dönemindeki Sovyetler Birliği karşıtlığından farklı bir çatışmaya işaret ediyor. Bu yeni rekabet; tanklar ve nükleer silahlar üzerinden değil, veri akışı, ileri teknoloji, tedarik zincirleri, yarı iletken üretimi ve dijital dünyanın kontrolü üzerinden şekilleniyor.

Bu nedenle, ABD’nin Çin kaynaklı cihazlara ve ekipmanlara karşı sergilediği yüksek hassasiyet, Amerikan ulusal güvenlik doktrini çerçevesinde anlaşılabilir görülüyor.

Pekin bunu bir ‘ABD takıntısı’ olarak görüyor

Buna karşılık Çin, söz konusu davranışları Amerikan tarafının hızla yükselen Çin gücüne yönelik duyduğu endişenin bir yansıması olarak değerlendiriyor.

Çinli medya organları ve sosyal medya yorumcuları, hediyelerin imha edilmesi olayını alaycı bir dille eleştirerek Washington’ın Pekin’e karşı ‘sürekli bir şüphe psikolojisi’ ile hareket ettiğini savundu.

Pekin’e göre ABD, ulusal güvenlik gerekçesini daha geniş bir stratejiyi meşrulaştırmak için kullanıyor; bu stratejinin amacı Çin’in teknolojik ilerlemesini yavaşlatmak ve ekonomik etkisini sınırlamak.

Ancak bu karşılıklı hassasiyet, aynı zamanda iki ülke arasındaki derin bağımlılık düzeyini de ortaya koyuyor. ABD-Çin ilişkileri bugün, dünyanın en sert stratejik rekabetlerinden birini yaşarken; aynı zamanda birbirine en fazla ekonomik olarak bağlı iki büyük güç konumunda bulunuyor.

Neden hediyeler bile şüphe konusu haline geldi?

Klasik siyaset dünyasında hediyeler hatıra olarak saklanırken, günümüzde bu nesneler inceleniyor, izole ediliyor ve kimi zaman doğrudan çöpe atılıyor. Pekin Başkent Uluslararası Havalimanı’nda yaşananlar, yalnızca güvenlik prosedürlerinden ibaret bir uygulamadan daha derin bir gerçeğe işaret ediyor: ABD-Çin ilişkileri arasındaki güven, diplomatik nezaketin bile şüpheden bağımsız kalamayacağı kadar aşınmış durumda.

İki büyük güç arasındaki rekabet, bir kimlik kartı ya da geçici telefonun bile ‘potansiyel tehdit’ olarak görüldüğü bir seviyeye ulaştığında, uluslararası sistemin yeni bir döneme girdiği değerlendiriliyor. Bu yeni dönemde güç, yalnızca asker sayısıyla değil; veriyi kim kontrol ediyor ve karşı tarafın sistemlerine ilk kim sızabiliyor sorularıyla ölçülüyor.


Netanyahu’nun açıklamalarının ardından... İsrail, askerî açıdan ABD’den ‘bağımsız’ hale gelebilir mi?

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (Reuters)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (Reuters)
TT

Netanyahu’nun açıklamalarının ardından... İsrail, askerî açıdan ABD’den ‘bağımsız’ hale gelebilir mi?

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (Reuters)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (Reuters)

Antoine el-Hac 

İsrail ile ABD arasındaki askeri ilişki, çağdaş dünyanın en güçlü stratejik ittifaklarından biri olarak değerlendiriliyor. On yıllar boyunca savaşlar, diplomatik temaslar, teknolojik iş birlikleri ve ortak jeopolitik çıkarlar üzerinden şekillenen bu bağ, temkinli ve sınırlı bir ilişkiden derin ve çok katmanlı bir güvenlik ortaklığına dönüştü. Günümüzde iki ülke arasındaki askeri iş birliği; askeri yardımlar, istihbarat paylaşımı, füze savunma sistemleri alanındaki ortak çalışmalar, müşterek askeri tatbikatlar ve Ortadoğu meselelerinde stratejik koordinasyon gibi geniş başlıkları kapsıyor. Ancak son dönemde yaşanan gelişmeler, İsrail’in Washington ile yakın ortaklığını sürdürürken aynı zamanda askerî açıdan kendi kendine yeterliliğini artırmaya çalıştığı yeni bir döneme girilebileceğine işaret ediyor.

İsrail ile ABD arasındaki ilişki başlangıçta doğrudan bir askeri ittifak niteliği taşımıyordu. İsrail’in 1948 yılında kuruluşunun ilan edilmesinin ardından dönemin ABD Başkanı Harry Truman ülkeyi hızla tanımış olsa da Washington yönetimi ilk aşamada İsrail’in başlıca silah tedarikçisi olma konusunda mesafeli davrandı. 1950’li yıllarda Fransa, İsrail’in temel silah kaynağı olarak öne çıkarken, ABD ise Arap ülkelerini rahatsız etmekten ve Ortadoğu’daki Batılı petrol çıkarlarını riske atmaktan kaçınan ihtiyatlı bir politika izledi. Süveyş Krizi ve 1956’daki üçlü saldırının ardından ABD’nin bölgeye silah ihracatına çeşitli kısıtlamalar getirmesi, askeri iş birliğinin uzun süre sınırlı kalmasına neden oldu.

Merkava tankı, İsrail Kara Kuvvetleri’nin bel kemiği (Reuters)Merkava tankı, İsrail Kara Kuvvetleri’nin bel kemiği (Reuters)

İsrail ile ABD arasındaki askeri ittifak, 1960’lı yıllarda daha da derinleşmeye başladı. John F. Kennedy döneminde ABD, İsrail’e hava savunma sistemleri de dahil olmak üzere çeşitli savunma ekipmanlarının satışına onay verdi. Bunlar arasında uçaksavar füzeleri de yer aldı. Ancak ilişkilerdeki asıl dönüm noktası, Altı Gün Savaşı sonrasında yaşandı. İsrail’in Sovyetler Birliği tarafından kısmen desteklenen Arap ordularına karşı elde ettiği hızlı zaferler, Washington yönetiminin Soğuk Savaş döneminde İsrail’e bakışını değiştirdi. ABD, İsrail’i Ortadoğu’da Sovyet nüfuzunu dengeleyebilecek bölgesel bir müttefik olarak görmeye başladı. Bu süreçle birlikte Washington yönetimi, İsrail’e gelişmiş savaş uçakları sağlamaya başladı. Bunların başında McDonnell Douglas F-4 Phantom II savaş uçakları geldi. Böylece iki ülke arasında uzun vadeli askeri ortaklığın temelleri atıldı.

İkili ilişkiler, 1973 savaşı sonrasında daha da genişledi. Mısır ve Suriye’nin İsrail’e sürpriz saldırı düzenlemesinin ardından ABD, İsrail’e silah ve askeri malzeme ulaştırmak amacıyla Nickel Grass Operasyonu olarak bilinen acil hava köprüsünü devreye soktu. Bu destek, İsrail’in askeri dengeleri yeniden kurmasına yardımcı oldu. Söz konusu savaş, iki ülke arasındaki ilişkilerin yapısını önemli ölçüde değiştirdi. İstihbarat koordinasyonu güçlendirilirken, ABD’nin uzun vadeli askeri yardım taahhütleri kurumsallaştı ve ortak stratejik planlama mekanizmaları genişletildi.

1970’lerin sonu ile 1980’li yıllarda İsrail, ABD’nin en büyük askeri yardım alan ülkelerinden biri haline geldi. Ronald Reagan döneminde İsrail, Sovyet etkisine karşı stratejik ortak olarak konumlandırıldı. Bu süreçte ortak askeri tatbikatların kapsamı genişletildi, İsrail’de ABD’ye ait askeri ekipman depolanmaya başlandı ve bölgedeki Sovyet faaliyetlerine ilişkin istihbarat paylaşımı artırıldı. 1987 yılında ise İsrail’e ‘NATO dışı başlıca müttefik’ statüsü verildi. Bu statü, İsrail’e ABD askeri teknolojilerine ve savunma iş birliği programlarına ayrıcalıklı erişim imkânı sağladı.

İsrail şirketi Rafael’in Fransa’nın Le Bourget kentinde düzenlenen savunma fuarındaki standı (Reuters)İsrail şirketi Rafael’in Fransa’nın Le Bourget kentinde düzenlenen savunma fuarındaki standı (Reuters)

Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında İsrail ile ABD arasındaki askeri ortaklık, yeni güvenlik koşullarına uyum sağlayacak biçimde yeniden şekillendi. Körfez Savaşı sırasında Irak ordusunun İsrail kentlerine 39 adet Scud füzesi fırlatması, füze savunma sistemlerinin önemini ortaya koydu. Bu gelişmenin ardından ABD ile İsrail, füze savunma teknolojilerinin geliştirilmesi alanındaki iş birliklerini önemli ölçüde artırdı.

11 Eylül Saldırıları sonrasında ise iki ülke arasındaki iş birliği, terörle mücadele, siber güvenlik, insansız hava araçları (İHA) ve şehir savaşlarına yönelik askeri teknolojiler gibi alanlarda daha da yoğunlaştı.

Kurumsal ilişki

Günümüzde İsrail ile ABD arasındaki askeri ortaklık kurumsallaşmış ve çok katmanlı bir yapıya dönüşmüş durumda. 2016 yılında imzalanan ve 10 yıl süreli mutabakat çerçevesinde ABD, İsrail’e yılda yaklaşık 3,8 milyar dolar askeri yardım sağlıyor. Bu kaynakların önemli bir bölümü, F-35 Lightning II gibi gelişmiş silah sistemlerinin satın alınmasında kullanılıyor. Ayrıca hassas güdümlü mühimmatlar, radar sistemleri ve ileri gözetleme teknolojileri de bu kapsamda finanse ediliyor. İki ülke, Demir Kubbe, Davud Sapanı ve Arrow füze sistemi gibi füze savunma sistemlerinin geliştirilmesinde de yakın iş birliği yürütüyor. Bu projelerde Amerikan finansmanı ve sanayi desteği, İsrail’in operasyonel tecrübesi ve teknolojik yenilik kapasitesiyle birleşiyor.

İstihbarat paylaşımı, iki ülke ilişkilerinin temel sütunlarından biri olmaya devam ederken; ortak deniz ve hava tatbikatları da düzenli olarak gerçekleştiriliyor.

Bununla birlikte, bu stratejik ilişki hem ABD’de hem de İsrail’de giderek artan bir tartışmanın konusu haline geldi. Eleştirmenler, ABD’nin İsrail’e sağladığı yardımın aşırı olduğunu ve Washington’ın Tel Aviv’e gereğinden fazla diplomatik koruma sağladığını savunuyor. Buna karşılık destekçiler, İsrail’in stratejik öneme sahip bölgede kilit bir müttefik olduğunu ve askeri iş birliğinin her iki ülke için de teknolojik ve güvenlik açısından önemli kazanımlar sağladığını belirtiyor.

Tartışmalar, Gazze savaşı sonrasında daha da yoğunlaştı. Bu süreçte ABD, bölgeye askeri sevkiyatlarını hızlandırırken, Ortadoğu’daki askeri varlığını da artırdı. Öte yandan İsrailli yetkililer, ABD askeri yardımına bağımlılığın azaltılması gerektiğini daha sık dile getirmeye başladı. Son olarak İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ülkesinin önümüzdeki on yıl içinde ABD askeri yardımına olan bağımlılığını kademeli olarak azaltma hedefini açık biçimde dile getirdi. Bu yaklaşım, İsrail’in stratejik karar alma süreçlerinde daha fazla bağımsızlık kazanma arayışı olarak değerlendiriliyor.

İsrail Hava Kuvvetleri’ne ait F-35 savaş uçağı... Vazgeçilmez bir Amerikan yapımı (Reuters)İsrail Hava Kuvvetleri’ne ait F-35 savaş uçağı... Vazgeçilmez bir Amerikan yapımı (Reuters)

Asıl amaç ne?

İsrail, ABD ile olan askeri bağlarından gerçekten vazgeçebilir mi?

Bu soru, mevcut koşullarda sınırlı bir gerçekçilik taşıyan bir hedef olarak değerlendiriliyor. İsrail, dünyanın en gelişmiş savunma sanayilerinden birine sahip ülkeler arasında yer alıyor. İsrail Havacılık ve Uzay Sanayii (IAI), Rafael ve Elbit Systems gibi şirketler, ülkenin askeri kapasitesinin temelini oluşturuyor. İsrail; İHA’ları, füze sistemleri, siber savaş teknolojileri, elektronik harp ve gözetleme sistemleri ile Merkava tankını geliştirmeye devam ediyor. Ayrıca dünya genelinde en büyük silah ihracatçıları arasında yer alan ülkenin, 2024 yılında savunma ihracatının 14,8 milyar dolara ulaştığı belirtiliyor.

Buna rağmen, ABD ile askeri bağımlılıktan tamamen kopmanın oldukça zor olduğu ifade ediliyor. İsrail Hava Kuvvetleri, F-35 Lightning II, F-15 Eagle ve F-16 Fighting Falcon gibi Amerikan yapımı savaş uçaklarına büyük ölçüde bağımlı durumda. Bu platformların bakım, yazılım güncellemesi, yedek parça ve mühimmat tedariki ABD desteği gerektiriyor. Geniş çaplı askeri çatışmalarda İsrail’in, güdümlü bombalar, önleyici füze sistemleri, topçu mühimmatı ve hava savunma bileşenleri gibi kritik alanlarda hızlı Amerikan ikmaline ihtiyaç duyduğu belirtiliyor. Bunun yanında ABD’nin sağladığı stratejik ve diplomatik koruma da dikkat çekiyor. Antoine el-Hac'ın Şarku'l Avsat için kaleme aldığı analize göre özellikle Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nde Washington’ın veto gücü ve bölgesel caydırıcılık rolü, İsrail açısından önemli bir güvenlik şemsiyesi oluşturuyor.

Son dönemde ABD Kongresi’nin mevcut çatışmalar kapsamında yaklaşık 14,5 milyar dolarlık ilave askeri yardım paketini onayladığı belirtiliyor. Ayrıca Bank of Israel verilerine göre 2023-2025 dönemindeki savaş maliyetlerinin 55,6 milyar dolara ulaşabileceği tahmin ediliyor. Bu durum, İsrail ekonomisi üzerinde ciddi bir yük oluştururken, kısa vadede ABD’nin askeri ve finansal desteğinden tamamen vazgeçilmesini oldukça zorlaştırıyor.

İsrail ordusu Amerikan silahlarından vazgeçebilir mi? (Reuters)İsrail ordusu Amerikan silahlarından vazgeçebilir mi? (Reuters)

Bazı analistlere göre Netanyahu’nun bu yöndeki açıklamaları, ABD’nin İsrail’e silah ve mühimmat tedarikinde olası gecikmelerine karşı bir baskı ve stratejik manevra niteliği taşıyor. Netanyahu’nun daha önce de ABD Başkanı Joe Biden yönetimini, İsrail ordusuna ihtiyaç duyduğu askeri desteği geç sağlamakla eleştirdiği biliniyor. Netanyahu, bu gecikmelerin Gazze’de İsrail askerleri arasındaki kayıpların artmasına yol açtığını ileri sürmüştü.

Genel değerlendirmelere göre, iki ülke arasında askeri ilişkilerin gelecekte tamamen kopması olası görünmüyor. Aksine, ilişkinin daha dengeli bir yapıya evrilmesi bekleniyor. Bu süreçte İsrail’in kendi kendine yeterliliğini artırmaya çalışırken, ABD ile derin stratejik iş birliğini sürdürmesi öngörülüyor. Böylece mevcut ‘yardım eden ve yardım alan’ modeli, zaman içinde daha simetrik bir yapıya dönüşebilir; iki ülkenin daha entegre, karşılıklı bağımlılığa dayalı ve koordinasyon içinde hareket eden iki askeri güç haline gelmesi ihtimali öne çıkıyor.