Mali kritik bir kavşakta: Üç korkunç senaryo

Silahlı örgütler karmaşık ve detaylı operasyonlara güveniyor

Mali'nin Bamako şehrinde düzenlenen BAMEX 25 savunma fuarı sırasında nöbet tutan bir asker, 11 Kasım 2025 (Reuters)
Mali'nin Bamako şehrinde düzenlenen BAMEX 25 savunma fuarı sırasında nöbet tutan bir asker, 11 Kasım 2025 (Reuters)
TT

Mali kritik bir kavşakta: Üç korkunç senaryo

Mali'nin Bamako şehrinde düzenlenen BAMEX 25 savunma fuarı sırasında nöbet tutan bir asker, 11 Kasım 2025 (Reuters)
Mali'nin Bamako şehrinde düzenlenen BAMEX 25 savunma fuarı sırasında nöbet tutan bir asker, 11 Kasım 2025 (Reuters)

Rabia Abdusselam

Bamako'ya hâkim olan yeni atmosfer hissedilir bir karamsarlık ve korku yayıyor. Mali'deki güvenlik ve siyasi durum bir gecede beklenmedik bir şekilde kötüleşti. Azavad Ulusal Kurtuluş Cephesi (MNLA) sözcüsü Mahmud Muhammed Ramazan'a göre MNLA, el-Kaide bağlantılı Cemaat Nusret el-İslam vel-Müslimin (CNIM) ile koordineli olarak, Mali'nin kuzeyindeki Kidal şehrini ve Gao şehrinin bazı bölgelerini ele geçirdi. Buna ilave olarak, Kati gibi bölgelerdeki Mali ordusuna ait stratejik askeri üsleri de hedef aldı.

Bu olaylar, özellikle ülkedeki aktif örgütlerin düzenlediği saldırıların yöntem ve taktikleri açısından güvenlik durumunda tehlikeli bir tırmanışı temsil ediyor. Mali, Cemaat Nusret el-İslam vel-Müslimin örgütünün Kayes bölgesini (Batı Mali'de Senegal Nehri kıyısındaki bir şehir) ve Nioro bölgesini (Moritanya'nın güney sınırına bitişik) ele geçirmesinin ardından aylardır boğucu ve kapsamlı bir kuşatma altında bulunuyor. Bu bölgeler, Batı ve Güney Mali'yi Moritanya ve Senegal’e bağlayan hayati bir jeopolitik, ekonomik ve ticari koridor oluşturuyor. Buna ek olarak, yakıt tedarikine uygulanan abluka, yakıtın normal fiyatının yedi kat artmasına neden oldu. Eskiden 700 veya 800 CFA frangı (Çad, Kamerun, Kongo Cumhuriyeti, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Mali'nin para birimi) olan bir litre benzin şimdi 4 bin CFA frangına satılıyor.

Mali'deki bu çarpıcı güvenlik gelişmeleri, ülkede faaliyet gösteren örgütlerin doğası, iktidardaki askeri konseyin geleceği ve olası gelecek senaryoları hakkında birçok soruyu gündeme getiriyor.

Önemli bir taktik gelişme

Silahlı örgütlerin düzenlediği saldırılar, el-Kaide bağlantılı CNIM ile MNLA tarafından benimsenen stratejinin doğasında, sürpriz ve pusu unsurlarının damga vurduğu açık ve net bir değişimi gösteriyor. Cezayir-3 Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Profesörü Nebile Bin Yahya yaptığı açıklamada, “bu gelişme sadece geçici bir olay olarak görülmemeli, kendisini derinlemesine anlamak için birkaç seviyeye ayrılması gerekir” diyor.

Bugün, silahlı örgütlerin, birden fazla noktaya eş zamanlı saldırılar, basit insansız hava araçlarının kullanımı ve saldırıdan önce el yapımı patlayıcıların yerleştirilmesi de dahil olmak üzere karmaşık ve çok yönlü eylemleri benimsediğini gözlemliyoruz

Profesör Nebile’ye göre bu seviyelerin en önemlisi, “geleneksel saldırılardan karmaşık operasyonlara geçişe” odaklanmaktadır. Daha önce, çoğu saldırı basit pusular veya izole askeri mevzilere doğrudan saldırılar şeklindeydi. Ancak bugün, silahlı örgütlerin birden fazla noktaya eş zamanlı saldırılar, basit insansız hava araçlarının (İHA) kullanımı, saldırıdan önce el yapımı patlayıcıların yerleştirilmesi, tedarik ve iletişim hatlarının hedef alınması ve düzenli orduların istihbarat zaaflarından yararlanılması da dahil olmak üzere karmaşık ve çok yönlü eylemleri benimsediğini görüyoruz. Bu, daha sofistike bir ön planlama seviyesini gösteriyor.

dsvfdv
Mali'nin Kati şehrinde, el-Kaide’nin Batı Afrika’daki kolu tarafından düzenlenen koordineli saldırıların ardından, öldürülen Mali Savunma Bakanı Sadio Camara'nın evinin çevresini gösteren bir uydu görüntüsü, 26 Nisan 2026 (Reuters)

Bamako çevresindeki operasyon alanında birden fazla cephede çatışmalar yaşandı. Mali'nin kuzey ve orta kesimlerindeki farklı bölgelerdeki birçok şehir, bir dizi koordineli ve eş zamanlı saldırıya maruz kaldı. Başkent Bamako'ya sadece 15 kilometre uzaklıkta bulunan, Mali ordusunun ana askeri üslerinden birine ev sahipliği yapan Kati de bu şehirlerden biriydi. Kati'deki askeri üssün içindeki konutuna patlayıcı yüklü araç ile düzenlenen saldırıda, Savunma Bakanı General Sadio Camara ve ailesinin birçok üyesi hayatını kaybederken, bina tamamen yıkıldı.

Bazı saldırılar sadece askeri kayıplara yol açmayı değil, aynı zamanda iktidardaki otoritenin zayıflığını göstermeyi ve halkın askeri kuruma olan güvenini sarsmayı da amaçlıyor

Geçtiğimiz yıl kasım ayında dağıldığını ve birleşik bir siyasi ve askeri yapı oluşturduğunu açıklayan dört Azavad hareketini içeren Azavad Kurtuluş Cephesi ve el-Kaide bağlantılı Cemaat Nusret el-İslam vel-Müslimin, nüfuzlarını pekiştirmek ve erişim alanlarını genişletmek için çeşitli stratejik ve güvenlik zaaflarından yararlanıyorlar. Bin Yahya, bunlar arasında şunları sıralıyor: “Sahra'nın coğrafi genişliği, merkezi hükümetin kontrolünün zayıflığı, askeri kurumların kırılganlığı, etnik ve kabile gerilimleri. Buna ilave olarak, Fransa başta olmak üzere bazı yabancı güçlerin çekilmesinin ardından bazı uluslararası güvenlik ortaklıklarının etkinliğinin azalması da söz konusu. Fransa’nın çekilmesinden ve Rusya'nın (eski adıyla Wagner Grubu aracılığıyla) rolü gibi yeni aktörlerin öne çıkmasının ardından, terör örgütleri taktiklerini yeni ortama uyarladılar ve hedef seçimlerinde ve zamanlamalarında daha esnek hale geldiler.”

Saldırıların ötesinde

Saldırıların, özellikle Bamako'da iktidardaki askeri cuntaya yönelik olarak silahlı örgütler tarafından kasıtlı olarak gönderilen siyasi mesajlar ve sembolik işaretler taşıdığını belirtmekte fayda var. Profesör Nebile, “Bazı saldırılar sadece askeri kayıplara yol açmayı değil, aynı zamanda iktidardaki otoritenin zayıflığını göstermeyi ve halkın askeri kuruma olan güvenini sarsmayı, dolayısıyla meşruiyetini azaltmayı amaçlıyor. Bu durum, halkın öfkesinin artmasına, terör örgütlerinin etkilerini güçlendirmelerine, erişim alanlarını genişletmelerine ve Sahel bölgesindeki uluslararası güç dengesini etkilemelerine elverişli bir ortam oluşturuyor. Başka bir deyişle, saldırılar askeri bir araç olduğu kadar siyasi araca da dönüştü” değerlendirmesinde bulunuyor.

scfdvd
Bamako'da bir simge olan Afrika Kulesi yakınındaki binaların üzerinde yükselen siyah duman, 26 Nisan 2026 (AFP)

Hedef alınan yerler kesinlikle rastgele seçilmemişti. Çatışmalar, başkent Bamako'ya sadece 15 kilometre uzaklıkta, ülkenin en büyük ve en önemli askeri üslerinden birine ev sahipliği yapan askeri bir merkez olan Kati’ye de ulaştı. Burası özellikle stratejik askeri tesisler, eğitim tesisleri ve operasyonel birimler içerdiği için büyük önem taşıyor. Ayrıca, Mali'nin geçiş hükümeti lideri Albay Assimi Goïta ve savunma bakanı Sadio Camara da dahil olmak üzere birçok üst düzey yetkilinin ikametgahı olarak da hizmet veriyor. Saldırıda yararlanan Camara’nın daha sonra öldüğü hükümet tarafından resmen açıklandı. Mali devlet güvenlik servisinin başkanı General Modibo Koné de saldırıda hayatını kaybedenler arasındaydı.

Saldırılar sadece Kati ile sınırlı kalmadı, aynı zamanda MNLA’nın kontrolünü ele geçirdiğini duyurduğu, valilik binasına baskın düzenlediği kuzeydeki Gao ve Kidal şehirlerine de uzandı. Kidal şehrini, mevcut Mali makamları 2023 yılında Wagner Grubu'ndan Rus paralı askerlerin desteğiyle ele geçirdiklerini açıklamışlardı. Bugün ise Afrika Lejyonu Tuareglerle yapılan bir anlaşma uyarınca Kati'den çekildiğini duyurdu. Saldırılar ayrıca, ülkenin kuzeyi ve güneyi arasında karayoluyla hayati bağlantı görevi gören Sévaré ve Mopti kasabalarını da hedef aldı.

Bundan önce, CNIM örgütü, kuzey Nijer'den başlayarak Timbuktu gibi kuzey ve orta şehirleri ve çevresindeki köyleri, ayrıca Gao, Boni ve Hombori bölgelerini kapsayan hassas bir coğrafi alanı ele geçirmişti. Bu köyler yıllardır sürekli saldırılar, baskınlar ve büyük ölçüde haber yapılmayan boğucu, kapsamlı bir kuşatma altında yaşıyor. Bu durum, Sahel bölgesindeki mevcut durumun genişlediğini ve krizin etnik çatışma, uyuşturucu ve insan kaçakçılığı ve terörizm de dahil olmak üzere karmaşık ve çok yönlü olduğunu teyit ediyor.

Üç senaryo

Bu gelişmeler ve Bamako'daki verilerin birleşimi, Mali'nin şu anda kritik ve son derece hassas bir dönüm noktasında olduğunu doğrulayan bir dizi kasvetli gelecek senaryosunun kapısını aralıyor. Yaşananlar artık sadece bir iç güvenlik krizi değil, tüm Sahel bölgesindeki güç dengesinin yeniden şekillenmesinin parçası haline geldi.

Bu kasvetli senaryolar göz önüne alındığında, Mali'nin kritik bir yol ayrımında olduğu, geleceğinin istikrarsız bir otorite ve zayıf kurumsal yapılar arasında sallantıda olduğu açıkça görülüyor

Profesör Bin Yahya'ya göre, olası senaryolardan biri de “güvenlik alanındaki gerilemenin artması ve kaosun genişlemesi, silahlı örgütlerin sürpriz ve pusu unsurlarına dayanan sofistike saldırılar gerçekleştirme konusunda giderek daha yetenekli hale gelmesidir. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bu da Mali'nin sadece yorgun bir devlet değil, zayıf güvenlik kurumları ve geniş coğrafi alanı kontrol etmenin zorluğuyla birlikte çökmüş bir devlet aşamasına gireceği anlamına geliyor.”

İkinci senaryo ise uluslararası yeniden yapılanmaya dayanıyor. Fransız nüfuzunun gerilemesi ve Rusya'nın (eskiden Wagner Grubu aracılığıyla) varlığının artmasının ardından, Mali şimdi Rusya, Amerika Birleşik Devletleri, Fransa (dolaylı olarak), Türkiye ve Çin arasında yeni bir güç mücadelesine tanık oluyor. Bin Yahya “bu senaryonun, Mali'yi sadece terörizme karşı bir savaş alanı değil, jeostratejik rekabet arenasına dönüştürdüğünü, başka bir deyişle, oradaki çatışmanın artık sadece bir güvenlik meselesi değil, nüfuz ve egemenlik savaşı olduğunu” vurguluyor.

sdfe
Mali'nin Bamako şehrinde, el-Kaide bağlantılı isyancıların eylül ayı başlarında uyguladığı abluka nedeniyle yaşanan yakıt kıtlığı ortasında bir benzin istasyonunda toplanmış insanlar, 1 Kasım 2025 (Reuters)

Üçüncü senaryo ise koşullu bir siyasi uzlaşmadır. Bu, en zor ancak aynı zamanda en sürdürülebilir senaryo ve gerçek bir ulusal uzlaşmaya dayanıyor. Krizin temel nedenlerini; yoksulluk, marjinalleşme, kimlik, kalkınma ve adaleti ele almak için kilit paydaşların dahil edilmesini gerektiriyor. Ancak bu senaryo, güçlü bir siyasi irade ve gerçek bölgesel desteğe ihtiyaç duyuyor.

Bu kasvetli senaryolar göz önüne alındığında, Mali'nin kritik bir yol ayrımında olduğu, geleceğinin istikrarsız bir otorite ve zayıf kurumsal yapılar yahut başka bir darbeyle rejimin yeniden yapılandırılması veya silahlı örgütlerin MNLA ve el-Kaide bağlantılı CNIM örgütü bayrağı altında ilerlediği daha tehlikeli bir aşamaya doğru gidişat arasında sallantıda olduğu açıkça görülüyor. Bu arada, güvenlik durumu ve devletin kontrol altına alma gücü, krizin gidişatını belirleyen başlıca faktörler olmaya devam ediyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



İsrail, E1 yerleşim projesi için Filistinlilere ait yapıları yıkacağını duyurdu

İsrail'in aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Batı Şeria'daki E1 haritasını incelerken (AFP)
İsrail'in aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Batı Şeria'daki E1 haritasını incelerken (AFP)
TT

İsrail, E1 yerleşim projesi için Filistinlilere ait yapıları yıkacağını duyurdu

İsrail'in aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Batı Şeria'daki E1 haritasını incelerken (AFP)
İsrail'in aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Batı Şeria'daki E1 haritasını incelerken (AFP)

İsrail, bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını tehdit eden en tehlikeli yerleşim projesi olan Batı Şeria'nın ortasındaki E1 yerleşim planını hayata geçirmek için bir adım daha attı. İsrail, Birleşmiş Milletler (BM) ve Avrupa ülkeleri tarafından projenin derhal durdurulması yönündeki çağrıları görmezden geliyor.

İşgalci İsrail güçleri dün, işgal altındaki Kudüs'ün güneydoğusundaki el-Eizariya beldesinde, Batı Şeria'nın ortasındaki Ma'ale Adumim yerleşim birimini Kudüs'e bağlamayı amaçlayan yerleşim planı kapsamında yer alan 50 yapı ve dükkânın yıkılacağını bildirdi.

Kudüs Valiliği tarafından dün yapılan açıklamada, şu ifadeler yer aldı:

“İşgalci İsrail makamları, beldenin ana girişindeki el-Meştal bölgesinde bulunan yaklaşık 50 vatandaşa, 2025 yılının ağustos ayında kendilerine tebliğ edilen yıkım bildirimlerinin uygulanması öncesinde, önümüzdeki pazar sabahı itibarıyla dükkanlarını ve ticari tesislerini boşaltmaları gerektiğini bildirdi. Bu uyarı, bölgedeki E1 planının uygulanmasına zemin hazırlamak amacıyla yapılmıştır."

İşgal yetkilileri, belirlenen süre içinde tahliyeye uyulmaması halinde bu tesisleri ve içindeki eşyaları da dahil olmak üzere yıkmakla tehdit etti.

Kudüs Valiliği'ne göre bu adım, yıkım kararlarına karşı işgalci İsrail mahkemesine sunulan ve bu ayın ortalarında karara bağlanması planlanan itirazlara rağmen atılıyor.

Yaklaşık 12 kilometrekarelik bir alanı kapsayan E1 planı, 1990’lı yıllardan bu yana gündemdeydi, ancak geniş çaplı uluslararası itirazlarla karşılaştı. Bu yüzden planın resmi olarak başlatılması ertelendi. Ta ki aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, 2025 yılının ağustos ayı sonlarından önce plan için nihai onayı alana kadar. Smotrich, on yıllardır dondurulmuş durumda olan planın, Savunma Bakanlığı'na bağlı Sivil İdare'nin Üst Planlama Komitesi'nden resmi olarak yeşil ışık aldığını duyurdu. Savunma Bakanlığı'nda yerleşim yerlerinin inşasında geniş yetkiler veren bir bakanlık görevini de yürüten Smotrich, o zamanki kararı ‘tarihi’ olarak nitelendirdi. Ayrıca inşaat planını ‘iki devletli çözümü fiilen ortadan kaldıran ve Yahudi halkının İsrail topraklarının kalbindeki hakimiyetini pekiştiren önemli bir adım’ olarak tanımladı. Smotrich, sloganlarla değil, eylemlerle Filistin devletini masadan silmeye çalıştığını söylüyor. Son on yılların en önemli yerleşim projesi olan bu plan, fiilen Batı Şeria'yı ikiye bölüyor. Batı Şeria'da herhangi bir coğrafi bağlantıyı engelliyor. Kudüs'ü Batı Şeria'dan tamamen izole ediyor ve daha fazla Filistin toprağını yutuyor.

Plan, Kudüs şehrini Batı Şeria'nın ortasındaki devasa Ma'ale Adumim yerleşim birimiyle birleştirecek. İsrailli insan hakları kuruluşu B'Tselem, bu planın gelecekte bir Filistin devletinin kurulma olasılığını ciddi şekilde tehdit ettiğini ve iki uluslu bir apartheid yönetimini pekiştirdiğini söyledi.

Ulusal Bilgi Merkezi, tarihsel olarak ilan edilen hedefin yanı sıra, Ma'ale Adumim yerleşimini Kudüs'e bağlayarak Filistin mahallelerini doğal gelişim alanlarının dışına çıkarmak suretiyle, bu planın daha geniş bir perspektifte yaklaşık 600 kilometrekarelik bir alana (Batı Şeria'nın yaklaşık yüzde 10'u) kapsamındaki “Büyük Kudüs” vizyonuna hizmet ediyor.

E1 planı, ‘Yaşam Dokusu’ adlı yerleşim yolu projesine ve Filistinlilerin Batı Şeria'nın merkezinde hareket etmelerini engelleyip yakın Filistin bölgelerini tünellerdeki kontrollü geçitler aracılığıyla birbirine bağlamak için alternatif güzergahlara dayanıyor.

İsrail, geniş uluslararası muhalefete rağmen planı ilerletiyor ve bölgede ilan edilmemiş küçük yerleşim yerleri inşa ederken, Filistinli toplulukları oradan çıkarmak için çalışmalar sürüyor.

Dün Avrupa’dan aralarında bakan, büyükelçi ve yetkilinin de bulunduğu 400’den fazla diplomat, Avrupa Birliği (AB) liderlerine açık bir mektup göndererek İsrail'in işgal altındaki Batı Şeria'da binlerce ev inşa etmeyi planladığı E1 projesi ile gerçekleştirdiği ‘yasadışı ilhaka’ karşı ‘derhal harekete geçilmesi’ çağrısında bulundu.

Aralarında eski Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Josep Borrell ve eski Belçika Başbakanı Guy Verhofstadt'ın da bulunduğu 448 imzacı, AB ve üye devletlerinin müttefikleriyle iş birliği içinde, İsrail'i Batı Şeria'daki Filistin topraklarını yasadışı olarak ilhak etmeye devam etmekten caydırmak için acil adımlar atması gerektiğini belirtti.

Bu çağrı, BM, AB ve birçok dünya liderinin İsrail'e bu projeden vazgeçmesi yönünde yaptıkları çağrılarla aynı bağlamda yapıldı.

İsrail hükümetinin 1 Haziran'da projenin kapsadığı bölgenin geliştirilmesine yönelik ayrıntılı ihaleler açmayı planladığını vurgulayan imzacılar, bunun için AB ve üye devletlerinin, özellikle 11 Mayıs'taki Dışişleri Konseyi toplantısında harekete geçmesi gerektiğini eklediler.

İmzacılar, AB’nin en azından, yasadışı yerleşim faaliyetlerine karışan tüm kişilere, özellikle de E1 bölgesi ile ilgili planı tanıtan, ihalelere katılan ve uygulayanlara karşı, vize yasağı ve AB’de ticari faaliyetlerde bulunma yasağı dahil olmak üzere, hedefli yaptırımlar uygulaması gerektiğini söylediler.

İsrail merkezli barış hareketi Peace Now’a göre mevcut İsrail hükümeti 2025 yılında 54 yerleşim biriminin inşasına onay vererek yerleşim birimleri inşa hızını rekor oranda artırdı.

Ayrıca, mevcut hükümetin 2022 yılında iktidara gelmesinden bu yana 100'den fazla yerleşim yeri onaylandı.

İsrail, “E1” projesinde binlerce yerleşim birimi inşa etmeyi planlıyor; bu, birkaç ayrı proje kapsamında oteller ve bir Tevrat Parkı da içeriyor.


İran savaşı sonrasında dünyada nükleer silahların yayılması artacak mı?

İran açıklarında, ufukta bir gemi Hürmüz Boğazı'ndan geçerken, 18 Nisan 2026 (AP)
İran açıklarında, ufukta bir gemi Hürmüz Boğazı'ndan geçerken, 18 Nisan 2026 (AP)
TT

İran savaşı sonrasında dünyada nükleer silahların yayılması artacak mı?

İran açıklarında, ufukta bir gemi Hürmüz Boğazı'ndan geçerken, 18 Nisan 2026 (AP)
İran açıklarında, ufukta bir gemi Hürmüz Boğazı'ndan geçerken, 18 Nisan 2026 (AP)

Christopher Phillips

ABD Başkanı Donald Trump’ın ABD ve İsrail’in İran’a karşı savaşını haklı çıkarmak için öne sürdüğü sayısız gerekçeden biri, Tahran’ın nükleer silah geliştirmesini engellemekti. Pakistan'ın arabuluculuğunda yürütülen görüşmeler, İran’ın nükleer programına belirli kısıtlamalar getirilmesini kabul etmesine yol açabilir fakat nükleer silahsızlanmaya yönelik uzun vadeli bir taahhüt halen oldukça uzak görünüyor. Buna karşın İranlı liderler nükleer silaha sahip olmanın düşmanlarını gelecekteki saldırılardan caydıracağına ikna olmuşlardır ve bu da onları nükleer bomba sahibi olmaya itti.

Bu, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Genel Direktörü Rafael Mariano Grossi'nin nisan ortasında The Economist dergisine verdiği demeçte, nükleer silahların yayılmasının artmasından büyük endişe duyduğunu söylemesinin nedenlerinden birisi. Sonuç olarak İran nükleer silaha sahip olmaya yönelirse, Ortadoğu'daki komşuları da onun izinden gidebilir.

Ancak İran’ın sözde nükleer emelleri, bu hikâyenin sadece bir yönünü oluşturuyor. Trump’ın önceki açıklamaları çerçevesinde, çatışma sırasındaki tutumu, dünyanın dört bir yanındaki birçok ABD müttefikini, gelecekte bir nükleer saldırı olması durumunda Washington’ın kendilerini korumaya kalkışıp kalkışmayacağını sorgulamaya itti. Grossi'ye göre çoğu nükleer silahlanmaya şiddetle karşı çıkan Avrupa ve Doğu Asya hükümetleri ciddi müzakereler yürütüyor. Fakat görünüşte nükleer silahların yayılmasını durdurmayı amaçlayan bir savaşın sonuçları, bu silahların yayılma olasılığını artırmış olabilir mi? Bu oldukça ironik olur.

Çökmekte olan nükleer silahların yayılmasının önlenmesi

Teorik olarak, 1970 tarihli Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) nükleer silahların yayılmasını yasaklıyor. NPT, o dönemde bu silaha sahip olduğunu resmi olarak kabul eden ABD, Sovyetler Birliği, Çin, Birleşik Krallık ve Fransa dışındaki hiçbir ülkenin nükleer silaha sahip olmaya çalışmamasını öngörse de İsrail, bu antlaşmayı kabul etmeyip nükleer silah edindi.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre NPT, 191 ülke tarafından imzalandı, ancak Hindistan, İsrail, Pakistan ve Güney Sudan ile 2003 yılından itibaren Kuzey Kore bu çerçevenin dışında kaldı. Bugün ‘Değişen küresel ortamda bu uluslararası konsensüs ayakta kalabilecek mi?’ sorusunun yanıtı halen belirsizliğini koruyor.

Soğuk Savaş'ın hemen ardından, ABD'nin ‘tek kutuplu’ döneme hâkim olduğu dönemde NPT’nin etkisi zirveye ulaştı. O dönemde Belarus, Ukrayna ve Kazakistan gibi eski Sovyet cumhuriyetleri nükleer silahlarını terk ederek anlaşmaya katıldı ve apartheid sonrası Güney Afrika da aynı yolu izledi. Ancak, anlaşmayı imzalamayan Pakistan'ın 1998'de nükleer programa sahip olması üzerine uygulanan sınırlı yaptırımlar ve 2006 yılında Kuzey Kore'nin nükleer emellerini frenlemede yaptırımların başarısız olması, ABD'nin küresel hakimiyet döneminde bile, nükleer silaha sahip olmaya kararlı ülkeleri engellemenin zor bir görev olduğunu açıkça ortaya koydu.

Bugün ise çok kutuplu bir dünyada daha da bölünmüş bir uluslararası toplumla bu görev çok daha zor görünüyor. İran’ın yoğun bir inceleme altında olduğu şüphesizdir, ancak bu öncelikle rejiminin doğasından kaynaklanıyor. Etkili Batılı aktörler ve Ortadoğu’daki müttefikleri, 1979 devriminden beri bu rejime güvenmiyor. Türkiye veya Güney Kore gibi daha az tartışmalı bir ülke nükleer silahlara sahip olmaya çalışsaydı, özellikle de İran'ın ardından geliyorsa, aynı tek sesli reddedilme duvarıyla karşılaşmayabilirdi.

fdbfg
İran'ın Buşehir Nükleer Santrali'ndeki ikinci nükleer enerji reaktörü, 10 Kasım 2019 (AP)

Soğuk Savaş'ın hemen ardından, ABD'nin hâkim olduğu ‘tek kutuplu’ dönemde NPT’nin etkisi zirveye ulaştı.

Olası nükleer yayılma aktörleri

Nükleer silahlara yönelik tutumlarını yeniden gözden geçirdiği ileri sürülen ülkelerin bu silahların zaten mevcut olduğu bölgelerde yer alması şaşırtıcı değil. Ortadoğu'da İsrail'in nükleer cephaneliği ve İran'ın benzer bir silaha sahip olma ihtimali, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı 2019 yılında yaptığı bir açıklamada, Türkiye'nin bu silahlardan yoksun bırakılmasının kabul edilemez olduğunu söylemeye itti. Geçtiğimiz şubat ayında ise Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İran'ın nükleer silah edinmesi halinde Ankara'nın silahlanma yarışına katılmasının kaçınılmaz olacağını vurguladı. Benzer bir çizgide Suudi Arabistan liderleri de nükleer tutumlarını İran'ın durumuyla ilişkilendirdi.

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, 2023 yılında Fox News'e yaptığı açıklamada, "İran nükleer silah sahibi olursa bizim de bir tanesine sahip olmamız gerekir" demişti.

Öte yandan Rusya'nın 2022'de Ukrayna'yı işgalinin ardından sık sık tekrarladığı nükleer silah kullanma tehditleri Avrupa ülkelerinde artan endişelere yol açtı. Polonya NATO'nun nükleer silah paylaşım programına ilgi duyduğunu gösterirken, Savunma Bakanı Władysław Kosiniak-Kamysz nükleer araştırmaların kapsamının genişletilmesini önerdi. Daha önce hayal bile edilemeyecek olan nükleer silahlanma meselesi Almanya'da da siyasi ve entelektüel tartışmalarda giderek daha fazla yer buluyor.

Doğu Asya'da ise Japonya ve Güney Kore, sivil nükleer enerji programlarına sahip olmaları ve iki nükleer güç olan Çin ile Kuzey Kore'yle yüzleşiyor olmaları nedeniyle nükleer silah sahibi olmaya en güçlü aday ülkeler olarak öne çıkıyor. Dış İlişkiler Konseyi'nde Güneydoğu Asya ve Güney Asya kıdemli araştırmacısı Joshua Kurlantzick, 2025 yılında yapılan bir kamuoyu araştırmasının Güney Korelilerin yüzde 76'sının yerli nükleer silah üretim kapasitesine sahip olunmasını desteklediğini ortaya koyduğuna dikkat çekti. Görevden uzaklaştırılan eski Cumhurbaşkanı Yoon Suk Yeol, 2023 yılında bu olasılığı kamuoyu önünde gündeme taşımıştı. Japonya'nın da tutumunu yeniden değerlendirmesinin kuvvetle muhtemel olduğuna işaret eden Kurlantzick, Japonya Başbakanı Sanae Takaiçi'nin Tokyo'nun nükleer silah edinmeme taahhüdünden vazgeçme ihtimaline kapıyı araladığını vurguladı.

efvfe
Umman (Arap) Denizi'nde, USS Abraham Lincoln uçak gemisinde mühimmatlarla birlikte Amerikan denizciler, 27 Şubat 2026 (AFP)

Doğu Asya'da Japonya ve Güney Kore, sivil nükleer enerji programlarına sahip olmaları ve nükleer güçler olan Çin ve Kuzey Kore ile karşı karşıya bulunmaları nedeniyle nükleer silaha sahip olabilecek en olası adaylar olarak öne çıkıyor.

ABD’ye olan güven kaybı

ABD'nin birçok müttefiki için en köklü değişim, Washington'a duyulan güvenin aşınmasında yatıyor. Örneğin Güney Kore ve Japonya, Trump’ın İran’a yönelik pervasız tutumundan endişe duydu. Bu tutum, kendileriyle önceden istişare edilmeden Doğu Asya ekonomilerine zarar verdi. Hatta Trump, çatışma sırasında Güney Kore'ye söz verilen yüksek irtifa füze savunma sisteminin bir kısmını Körfez'e nakletti. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Seul ve Tokyo, uzun süredir güvendikleri ABD'nin nükleer şemsiyesinin zayıflamasından korkuyor ve kendi nükleer silahlarına sahip olmanın acil bir gereklilik olduğu sonucuna varabilirler. Trump, ABD'nin askeri desteğinin garanti edilmediğini söylemiş, hatta 2016'da Japonya'nın kendi nükleer silahlarını geliştirmesini önermişti; bu nedenle Doğu Asya müttefiklerinden önemli ölçüde uzaklaşılması tartışmalı olsa da sürpriz oluyor.

Washington’ın Ortadoğu ve Avrupa’daki müttefikleri ise ABD’nin askeri desteğinin güvenilirliği konusunda benzer endişeler taşıyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, geçtiğimiz mart ayında, Fransa’nın nükleer silahlarının Avrupa için bağımsız nükleer caydırıcılık gücünün temelini oluşturmasını önerdi. Trump'ın, İran savaşı sırasında Avrupa'nın desteğini esirgemesi üzerine NATO'nun değerini ve geleceğini açıkça sorgulamasıyla Fransa, belki İngiltere, belki de gelecekte Almanya ve Polonya’da nükleer silahlara dayalı bir Avrupa caydırıcılığı fikri giderek ivme kazanabilir. Benzer şekilde Ortadoğu'da, Türkiye ve Suudi Arabistan'ın nükleer silahlanmaya olan ilgisi, kısmen Tahran’ın nükleer silaha sahip olması halinde bölgesel güç dengesinin Tahran’ın lehine kaymasından duydukları endişeyle bağlantılı. Ancak bu ilgi, ABD'nin kendilerini koruma kabiliyetine dair artan şüphelerle de ilgili. Bu endişeler, İran-ABD savaşı sırasında Trump'ın davranışlarının öngörülemezliği nedeniyle daha da derinleşmiştir.

Nükleer silahların yayılması kaçınılmaz bir kader olmasa da İran'ın nükleer silah edinme ihtimali, çok kutuplu bir dünyaya geçiş ve ABD'ye duyulan güvenin azalması bu silahı edinmenin cazibesini artıran etkenler haline geldi.

Bazı analistler, bunun zorunlu olarak kötü bir gelişme olmayabileceğini ileri sürerek tartışma yarattı. Uluslararası ilişkiler araştırmacısı John Mearsheimer, 2012 yılında İran’ın nükleer silah sahibi olmasının ilerideki savaşları caydırabileceği için bölgesel istikrarın pekişmesine katkıda bulunabileceğini söyledi. Nükleer silahları ‘barış silahları’ olarak nitelendiren Mearsheimer, Ukrayna 1990’ların başında silahlarını elinde tutmuş olsaydı, Rusya’nın 2022 yılında onu işgale kalkışmasının pek olası olmayacağını hatırlattı.

Öte yandan karşı bir argüman, nükleer silahların otoriter rejimleri güçlendirme ve varlıklarını sürdürme eğiliminde olduğunu öne sürüyor. George W. Bush ve John Bolton’ın ‘şer ekseni’ çerçevesinde ‘haydut devletler’ olarak nitelendirdiği altı ülkeden nükleer kapasiteye sahip olmayan dördünün, yani Libya, Irak, İran ve Suriye’nin, rejimlerini deviren ya da derinden tehdit eden büyük çatışmalara sahne olması tesadüf değildi. Buna karşın nükleer silah geliştiren Kuzey Kore, bu denli büyük çalkantılara sahne olmadı. Nükleer silahlanmayı düşünen bazı ülkeler bu derslere iyi çalışmış durumda.

Bu silahlar barışı dayatmaya mı, yönetimleri iktidarda tutmaya mı yoksa her ikisine birden mi katkıda bulunduğundan bağımsız olarak, cazibeleri kaos ve çalkantıyla ağırlık kazanmış son derece tehlikeli bir jeopolitik iklimde giderek artıyor. İran savaşı da bu eğilimi besleyerek gündeme taşımış olabilir.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından  Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Endonezya'da yolcu otobüsü ile yakıt tankeri çarpışmasında 16 kişi hayatını kaybetti

Endonezya'nın Sumatra adasında bir otoyolda yolcu otobüsü ile yakıt tankerinin kafa kafaya çarpıştı (EPA)
Endonezya'nın Sumatra adasında bir otoyolda yolcu otobüsü ile yakıt tankerinin kafa kafaya çarpıştı (EPA)
TT

Endonezya'da yolcu otobüsü ile yakıt tankeri çarpışmasında 16 kişi hayatını kaybetti

Endonezya'nın Sumatra adasında bir otoyolda yolcu otobüsü ile yakıt tankerinin kafa kafaya çarpıştı (EPA)
Endonezya'nın Sumatra adasında bir otoyolda yolcu otobüsü ile yakıt tankerinin kafa kafaya çarpıştı (EPA)

Endonezya’nın Sumatra Adası’nda bir yolcu otobüsü ile yakıt tankerinin kafa kafaya çarpışması sonucu en az 16 kişi hayatını kaybetti, 4 kişi de yaralandı.

Yerel Afet Yönetim Ajansı yetkilisi Mujiono, kazanın dün öğle saatlerinde Güney Sumatra eyaletine bağlı Kuzey Musi Rawas bölgesindeki Trans-Sumatra Karayolu üzerinde meydana geldiğini belirtti. En az 20 yolcu taşıyan şehirlerarası otobüs, karşı yönden gelen yakıt tankeriyle çarpıştı.

Endonezya'da yaygın olduğu üzere tek isim kullanan Mujiono, ilk bulguların otobüsün çarpışmadan kısa bir süre önce kıvılcımlar çıkardığını gösterdiğini söyledi. İddiaya göre bu durum, şoförün daha ciddi bir kazayı önlemek amacıyla direksiyonu yolun sağ tarafına kırmasına neden oldu. Ancak bu sırada yüksek hızla yaklaşan yakıt tankeriyle kafa kafaya çarpışmaktan kaçınmak için yeterli zaman kalmadı.

Mujiono şu detayları paylaştı:

"Şiddetli çarpışma her iki aracın da alev almasına neden oldu ve birçok kurban araçların içinde mahsur kaldı."

Kurtulanlar hastaneye kaldırıldı

Yetkililer, hayatını kaybedenler arasında otobüs şoförü ve 13 yolcunun yanı sıra, yakıt tankeri şoförü ile yardımcısının da bulunduğunu bildirdi. Kurbanların tamamının araçların içinde yanarak can verdiği edildi. Otobüsteki yolculardan kurtulmayı başaran 4 kişi ise en yakın sağlık merkezine sevk edildi. Yaralılardan üçünün durumunun ağır olduğu, birinin ise hafif yaralı olduğu öğrenildi.