Zeyd bin Ali el-Fadil
ABD ve İsrail ile İran arasında savaşın şiddetlenmesiyle birlikte, mevcut gerçekliğe yaklaşım konusunda birbirinden farklı iki eğilim arasındaki bölgesel çatışma da derinleşmektedir. Bu eğilimlerden biri, İran’ın Körfez Arap ülkeleri ile Ürdün’e yönelik saldırılarına karşılık olarak İran’a karşı savaşa güçlü biçimde dahil olunmasını savunurken; diğer görüş ise kendisini doğrudan ilgilendirmeyen bir savaşa sürüklenmekten kaçınma eğilimindedir. Ayrıca bu görüşe göre savaşın sonuçları hem Arap tarafı hem de İran açısından ağır olacaktır. Nitekim Prens Türki el-Faysal da “Muhammed bin Selman işte böyle başardı” başlıklı Şarku’l Avsat’ta yayımlanan meşhur makalesinde bunu dile getirmiştir.
Dolayısıyla, iki zıt projeyle karşı karşıyayız; biri kısa görüşlü, sonuçları ve gelecekteki yansımaları dikkate almayan; diğeri ise siyasi gerçekliği ihtiyatla, ileriye dönük bir vizyonla ve alınabilecek herhangi kararın inceliklerini geniş bir anlayışla ele alan yaklaşım. Bu iki bakış açısı arasındaki fark çok büyük; bu da birini önemli, diğerini önemsiz kılıyor, çünkü ölçü büyüklük veya kapsam değil, farkındalık ve anlayıştır. Suudi Arabistan Krallığı'nı bölgede büyük bir güç, Arap ve Arap olmayan komşularına büyük bir kardeş yapan da budur; tarihsel bilgeliğe ve çeşitli konularla başa çıkmada keskin bir sağgörüye dayanmasıdır. Şunu da belirtmek gerekir ki, başlangıç noktası inşa etmek ve başkalarının yaşamlarını ve koşullarını olumlu yönde iyileştirmeye yardım etmek olanların kararları, başlangıç noktası yıkım ve aynı bölge halkları arasında olumsuz çatışma ve çekişmeyi kışkırtmak olanların kararlarından farklı olacaktır. Bunun pek çok da kanıtı vardır. Keza öldürme, yıkım ve tahribata dayalı bir proje ile barış, inşa ve sürdürülebilir kalkınmaya dayalı proje arasında büyük bir fark vardır.
Bölgenin, bölgesel boyutlu birçok Arap projesinin çıkışına sahne olduğuna dikkat çekmek isterim, ancak bunların tamamı kalıcı bir iyilik sağlamadı. Zararları faydalarından daha fazla oldu, çünkü bunlar insanları siyasi bağlılıklarına göre bölmeyi amaçlayan ideolojik projelerdi. Bu durum, bölgedeki muhafazakâr monarşik hükümetleri zayıflatmaya çalışan, bazılarını zayıflatmayı başaran, bazılarında ise başarısız olan Nasırcı proje için de geçerlidir. Yine Suriyeli ve Iraklı olmak üzere iki fraksiyona ayrılan ve birbirleriyle çekişen Baasçı proje için de geçerlidir. Ancak ne Nasırcı ne de Baasçı projeler, toplumlarına örnek teşkil edecek gerçek bir kalkınma sunmadılar. Bunların çöküşüyle birlikte, kapitalizmle örtülü ancak herhangi siyasi amacı olmayan yeni bir yayılmacı proje ortaya çıktı. Ne yazık ki bu proje, Sudan, Libya, Yemen ve diğer yerlerde olduğu gibi, faaliyet gösterdiği ülkelerde iç çatışmaları kışkırtmaya ve onları istikrarsızlaştırmaya dayanıyordu.
Çağdaş Suudi Arabistan vizyonu, sadece sınırlı bir bölümünü değil, tüm bölgeyi geliştirmeyi hedefliyor. Tüm bölgenin geleceğini gelişmiş ülkeler seviyesine yükseltmeyi hedefleyen kalkınma ilkelerini temel alıyor
Öte yandan daha sonra bölgede ortaya çıkan ideolojik İran projesi, devrimini baştan itibaren ihraç etme niyetini açıkça ilan etti. Bu amaçla çeşitli Arap ülkelerinde varlığını güçlendirdi ve bugüne kadar kullandığı bir dizi vekil güç kurdu. Benzer şekilde, Türkiye, özellikle Müslüman Kardeşler hareketinin yükselişi, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin geçmiş dönemde kapıldığı coşkuyla birlikte, “Yeni Osmanlıcılık” olarak adlandırılan bir yaklaşımla Osmanlı devletinin yeniden canlandırılması vizyonuna göre etkisini genişletmeye çalıştı. Ancak bu, Arap veya bölgesel hiçbir destek bulamadı. Bu Arap ve bölgesel projelerin çatışması, nihayetinde Arap devletleri ile Müslüman bölgesel komşuları arasındaki tüm iç anlaşmazlıkların ortasında yerleşim ve işgal projesini inşa eden İsrail'i güçlendirdi.
Buna karşılık Suudi Arabistan’ın projesi, Arap bilincinde derinden kök salmış bir dizi değere dayanarak, sakinliğini ve istikrarını koruyarak öne çıkıyor. Şüphesiz sabır ve hoşgörü, Suudi Arabistan Krallığı'nın kuruluşundan bugüne kadar liderlerini karakterize eden değerler arasındadır ve bu, Suudi politikasını birçok temel kararında ayırt edici bir özellik olmuştur. Liderleri gerek ulusal gerekse bölgesel veya uluslararası düzeyde birçok konuyu ihtiyatla ele alarak, bir kontrol altına alma ve kucaklama politikası izlemişlerdir.

Siyasi projesi, geçici herhangi bir nedenle pozisyonlarını değiştirmediği için tutarlı ve mantıklı bir yaklaşım sergiledi. Filistin meselesi başta olmak üzere çeşitli temel meselelerdeki taahhütlerini her zaman yerine getirmeye özen gösterdi. Filistinlilerin haklarına yönelik destekleyici tutumları da bunu somutlaştırdı. Bu tutum düzenlediği konferanslar ve ittifaklar aracılığıyla iki devletli çözüme verdiği destekle cisim buldu ve yaklaşık 159 ülkenin Filistin Devleti'ni resmen tanıdığı 2025 New York Deklarasyonu ile sonuçlandı. Bu önemli karar, Suudi Arabistan'ın “Yüzyılın Anlaşması” ve “Abraham Anlaşmaları” gibi önerilen tüm projelere rağmen sarsılmaz ve kararlı duruşu olmasaydı mümkün olmazdı. Bu projelerin hiçbiri Suudi liderliği tarafından hoş karşılanmadı, çünkü Filistin davasının arzu edilen çıkarlarına hizmet etmiyorlardı. Filistin halkının bağımsız, uluslararası alanda tanınan bir devlete sahip olma hakkına karşıydılar. Nitekim Filistin devleti, İsrail hükümetinin reddettiği ve aktif olarak baltalamaya çalıştığı bir haktır.
Şunu belirtmek gerekir ki, çağdaş Suudi Arabistan vizyonu, sadece sınırlı bir bölümünü değil, tüm bölgeyi geliştirmeyi hedefliyor. Tüm bölgenin geleceğini gelişmiş ülkeler seviyesine yükseltmeyi hedefleyen kalkınma ilkelerini temel alıyor. Bu vizyon Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı Muhammed bin Selman tarafından Riyad'da düzenlenen “Çölün Davos'u” olarak da bilinen “Yatırımın Geleceği Girişimi 2018” konferansında duyuruldu. Veliaht Prens: “Arap ülkeleri son yıllarda önemli bir ekonomik kalkınmaya sahne oldu ve Ortadoğu önümüzdeki yıllarda yeni Avrupa olacak” demiş ve “Bu benim savaşım, liderliğini ben yapıyorum ve Ortadoğu'yu Avrupa gibi görmeden bu dünyadan ayrılmak istemiyorum” diye ifade etmişti. Bölgedeki birçok ülkenin halkları için ekonomik kalkınmayı hedefleyen iddialı projeleri olduğunu belirten Veliaht Prens, Mısır, Irak, Lübnan, Katar ve diğer ülkelerdeki kalkınma projelerini örnek göstermişti. Konuşmasını, Suudiler “Tuvayk Dağı gibi bir gayrete ve kuvvete sahiptir ve Suudilerin bu gayret ve kuvveti yerle bir edilmedikçe kırılmayacak” demiş ve yukarıda bahsedilen sarsılmaz değerlere atıfta bulunarak sonlandırmıştı.
Tel Aviv ve Tahran, bölgedeki tüm ülkeleri geniş çaplı bir savaşa sürüklemeyi hedefliyordu, ancak Suudi Arabistan’ın bilgeliği bu çabaları engelledi ve bölgesel ve uluslararası çapta genişleyebilecek bir savaşı önledi
Bu açıklamalar 2018'de yapıldı ve o zamandan beri Suudi Arabistan, bu hedefe ulaşmak için gerekli siyasi koşulları oluşturmak amacıyla bölgesel istikrarı sağlamak için çalışıyor. Bu kapsamda, 2021'de Katar ile olan anlaşmazlığı sona erdirdi, ardından Çin'in arabuluculuğuyla 2023'te İran ile bir güvenlik anlaşması imzaladı. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardı analize göre ayrıca, her iki ülkenin vatandaşlarına vize muafiyeti konusunda yakın zamanda varılan anlaşmayla sonuçlanan Türkiye ile siyasi ve ekonomik bağlarını güçlendirdi. Suudi Arabistan, Ortadoğu krizini, İsrail ile olan çatışmayı sona erdirecek ve Arap Barış Girişimi'ne uygun olarak ilişkileri normalleştirecek iki devletli çözüme dayalı kabul edilebilir bir siyasi çözümle sonlandırmayı da amaçladı.
Ancak bu durum, Netanyahu’nun mevcut hükümetine kadar gelmiş geçmiş hiçbir İsrail hükümeti tarafından hoşnutlukla karşılanmadığı gibi; bölge ülkelerinin tamamını geniş çaplı bir savaşa çekmeyi hedefleyen Tel Aviv ile Tahran arasında bölgedeki nüfuz mücadelesiyle de çakıştı. Fakat onların bu çabaları, bölgesel ve uluslararası düzeyde genişleme riski taşıyan bir savaşa sürüklenmeyi engelleyen Suudi Arabistan'ın bilgeliği sayesinde boşa çıkarıldı. Askeri, siyasi ve ekonomik açıdan vahim sonuçlar doğuracak ve kısa sürede sona ermeyecek olan böyle bir savaşın tek kazananı ise; tüm bölgeyi zayıflatmayı ve gelecekte bölgeyi kendi hegemonyası altındaki küçük mezhepsel ve etnik kantonlara bölmeyi amaçlayan İsrail olacaktı.

Son olarak bu zor durumda, sabır, cömertlik ve bilinçli cesaretle eşanlamlı iki ünlü Arap isim akla geliyor: Ma'n ibn Zaide eş-Şeybani ve el-Ahnaf ibn Kays el-Temimi. Muaviye ibn Ebu Süfyan ikincisi hakkında şöyle demiştir: “Bu adam, öfkelendiğinde, neden öfkelendiğini bilmeden yüz bin kişi onunla birlikte öfkelenir.” Her iki isim de Arap Yarımadası'ndandır ve şu anda Suudi Arabistan Krallığı bu toprakların büyük bir bölümünde yer almaktadır. Ahnaf ibn Kays'ın ise şu hikmetli sözünü hatırlatmak istiyorum: “Benimle tartışmaya giren ve çekişen birisine şu üç davranıştan birisiyle karşılık veririm: Eğer benden üstünse değerini kabul ederim; eğer benden aşağıdaysa, kendimi onun üstünde tutarım ve eğer bana denkse, ona iyilik gösteririm.” Araplar, bu geleneksel anlatılarının onlara gösterdikleri anlamları gerçekten kavrıyorlar mı?
*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.





