Kemal Allam
Yeni gelişmeler hızlı bir ivmeyle birbirini takip ediyor ve genellikle ABD Başkanı Donald Trump'ın sosyal medyada yaptığı paylaşımlar aracılığıyla kendisinden haberdar oluyoruz. Bu paylaşımlar ABD ve İran arasında bir anlaşmanın yakın olduğu izlenimi veriyor. Hindistan'a yaptığı resmi ziyarette ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, müzakerelerin son aşamasına girdiğini doğruladı. Bu noktada, ABD içindeki medyatik ve siyasi tartışmalar, “Trump anlaşma konusunda ilerlemeye devam edecek mi, yoksa geri mi çekilecek?” sorusu ile Kongre ve Senato'daki çatışmanın devam etmesini savunan sertlik yanlısı sesler ve yaşananların özünde bir İsrail savaşı olduğunu düşünenler arasında bölünmüş durumda.
Bu arada Pakistan hem İranlıların hem de Amerikalıların hassasiyetlerini yönetmeye çalışarak, hassas bir denge politikası izlemeye devam ediyor. Pakistan ayrıca, diplomasisi neredeyse her gün Pekin ve Tahran arasında gidip gelirken, Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye ile sürekli koordinasyon içindeyken, son derece hassas bir diplomatik rol oynuyor.
Bu sürecin ipleri, çeşitli taraflar arasında dikkatlice hesaplanmış müzakereler çerçevesinde, son derece ihtiyatlı bir şekilde dokunuyor. Bu müzakerelerin içeriği gizli sayılamaz, çünkü ana noktalar biliniyor ve bizzat yetkililer tarafından sıklıkla tartışılıyor. Ancak, bu noktaların uygulanması en önemli engel olmaya devam ediyor, çünkü ayrıntıları gizlilik perdesi altında ve nihai bir açıklama yakın görünse de hâlâ kesin değil.
İran nükleer silahlara sahip olmayacak. Peki, bu bir anlaşmaya varmak için yeterli mi?
Rubio'nun belirttiği gibi önemli ilerleme kaydedildi, ancak yol henüz tamamlanmadı. Bu aşamada, anlaşmanın temel formülü, aktarıldığına göre, İran'ın nükleer silah edinme girişiminden açıkça vazgeçmeyi, askeri kullanıma uygun seviyede zenginleştirmeyi bırakmayı ve nükleer programını uluslararası denetime açmayı kabul etmesine dayanıyor gibi görünüyor. İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, ülkesinin asla nükleer silah edinmeye çalışmayacağını ve bu konuda uluslararası toplumu rahatlatmak istediğini teyit etti. Ancak, bu teyidin özellikle Amerikan kamuoyu nezdinde kendisini doğrulayacak bir şeye ihtiyacı var. Böylece Trump geri adım atmak için bir çıkış yolu bulacaktır. İran, Humeyni döneminden beri nükleer silahların İslam’a aykırı olduğunu sürekli olarak savunsa da 1979 devrimine önderlik eden adamın sözleri dış dünyayı, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri’ni tamamen ikna etmedi.
Müzakerelerdeki en önemli tıkanma noktalarından biri, İran'ın nükleer silah edinmeme taahhüdünün nasıl garanti altına alınacağı ve uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin eşiğe yaklaşmasını önleyecek mekanizmaların nasıl kurulacağıydı. Bu konu hâlâ belirsizliğini koruyor. Ancak Çin ve Amerika Birleşik Devletleri en azından bu koşulda hemfikir. İran ve nükleer programına ilişkin önerilen çözüm, Trump'ın Çin ziyaretinde görüşülen konular arasındaydı.

Pakistan Dışişleri Bakanı birkaç yurt dışı gezisi gerçekleştirirken, Başbakan Şahbaz Şerif’in dört günlük Çin ziyareti de başladı. Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Munir, Şerif'e katılmak üzere Pekin'e gitmeden önce Tahran'a bir ziyarette bulundu. Munir, pazartesi günü Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi ile yaptığı görüşmede, İran ve ABD arasında bir anlaşmanın yakın olduğunu belirtti. Bu arada Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Şerif ile yaptığı görüşmede Çin ve Pakistan arasındaki “güçlü” dostluğu övdü ve “her koşulda” ortaklıklarını derinleştirmeyi amaçladıklarını söyledi.
Suudi Arabistan, Türkiye ve Katar'dan yetkililerin de katıldığı bir telefon görüşmesinde Trump, İran başkentinde bulunan Munir'e çabalarından dolayı teşekkür etti. Buradan hareketle, sürecin artık ABD-İran arasında bir uzlaşı ile sınırlı olmadığı, daha geniş bir bölgesel çerçeveyi kapsayacak şekilde genişlediği ve beklenen anlaşmaya daha kapsamlı bir doğa kazandırdığı açıkça görülüyor.
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK), İslamabad tarafından varılacak herhangi bir nihai anlaşmaya katılımının gerekliliğini vurguladı. Görünen o ki temsilcileri yeni bir görüşme turuna katılmak üzere Pakistan'a gidebilir. Bu arada Çin hem Pakistan hem de İran ile iletişim kanallarını açık tuttu ve Pakistan'ın arabuluculuk çabalarını kamuoyu önünde destekledi. Trump da Pekin gezisinden önce çatışmayı sona erdirmek için yoğun çaba sarf etti. Sonuç olarak, İran'ın nükleer silah edinme eşiğine ulaşmasını engellemek, özellikle Tahran'ın bu koşula bağlılığını gösterecek şeffaf denetimlere tesislerini açmaya istekli olduğunu ifade etmesiyle, bu gelişmelerin ortak noktasını oluşturuyor.
Hürmüz, yaptırımlar ve İsrail
Nihai anlaşma, özünde Obama dönemi anlaşmasına benzeyebilir ve bu da Trump’ı kamuoyu önünde zor bir durumda bırakabilir. Zira ilk ve ikinci yönetimlerini karakterize eden bir sabite varsa, o da yaptığı her şeyin o dönemin mirasıyla kopma gibi görünmesi için eski Başkan Barack Obama'ya tamamen zıt görünme gayretidir. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu konuyu takip eden uzmanlar, Obama’nın anlaşmasının ötesine geçmenin bu durumda gerçekçi bir seçenek olmadığı konusunda hemfikir. En iyi senaryoda, kaybedecek çok az şeyi kalan İran'ın kabul edebileceği maksimum çıta bu olabilir. Zira Hürmüz ve deniz yolları aracılığıyla önemli bir nüfuza sahip olduğunu fark ettikten sonra daha uzlaşmaz bir tavır sergilemeye başladı.

Pakistanlı yetkililerin bahsettiği pratik süreçlerden biri de gemi trafiğinin fiili koordinasyonu ve Hürmüz Boğazı’nı ele alma mekanizmayla ilgili. İran, kendisine gelir sağlayacak bir tür “geçiş ücreti” uygulama fikrine bağlı kalırken, Pakistan gerçekten daha pragmatik bir yaklaşımı denedi. Munir'in son haftalardaki Tahran ziyaretlerinde kendisine Askeri Operasyonlar Genel Direktörü General Kaşif Abdullah da eşlik etti. Bilmeyenler için Pakistan ordusundaki bu pozisyon, ordunun günlük hareketlerini yöneten ve saha faaliyetlerini koordine eden operasyon odasını temsil ediyor. Bu rolün yanı sıra Kaşif 20 yıllık Afganistan savaşı sırasında Amerikalılarla da koordinasyon sağladı. Bu da şu soruyu gündeme getiriyor: Neden Tahran'daydı ve bu tür toplantılara katıldı?
Açıkça görüldüğü üzere, Pakistan ordusu yalnızca diplomatik kanallar aracılığıyla hareket etmiyor. Bu görüşmelere pragmatik bir askeri zihniyetle de yaklaşıyor. Amaç, ne yapılması gerektiğini belirlemek ve gerek denizde gerekse karada tehlikeli bir şekilde çizgilerin iç içe geçmesini önlemek, böylece askeri tesislere yönelik daha fazla saldırıyı engellemektir. Bu durum, diğer Körfez ülkelerine yönelik saldırılar konusunu da kapsıyor. Körfez İşbirliği Konseyi için bu konuyu belirleyici bir noktaya getirebilecek tek ülke Pakistan gibi görünüyor. Yine ABD'nin onayıyla Pakistan, İran'dan tedarik ve ticaret için bir kara koridoru ile gemilerin İran ve Körfez sularından çıkıp Belucistan'daki yakın Pakistan limanlarına ulaşması için güzergahlar da oluşturdu. Umman da bu görüşmelerde rol oynadı ve amaç, gerilimlerin yeniden artması durumunda Umman ve Pakistan'ı potansiyel petrol depolama merkezleri olarak konumlandırmaktı.
Pakistan ayrıca, gelecekte küresel arz istikrarını güvence altına almak için Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin ham petrol rezervlerine ev sahipliği yapmayı da önerdi. Ancak bu süreç, İran'ın neredeyse anında kendisine uymasını sağlamayı gerektiriyor. Buna karşılık, İran petrolü de Pakistan'a ve oradan da kuzeye, Çin'e ulaşabilir ve böylece bölgedeki çeşitli ülkelerin ihtiyaçlarını karşılayabilir. Son on yılda Pakistan, Hürmüz Boğazı ile birleştiği noktadan güneyde Hint Okyanusu'na kadar, Arap Denizi'ndeki ABD ve Körfez ülkeleri liderliğinde yürütülen devriyelere en aktif katılan ülkelerden biri oldu. ABD'nin çekilmesinden ve bölgedeki kuvvetlerinin sayısını azaltması için verilen 60 günlük sürenin ardından Pakistan, Körfezli ortaklarıyla koordinasyon içinde, nakliye yollarını açık tutmaya çalışacak. Nitekim, üçüncü ülkelere ait gemiler, ABD'nin izni ve Pakistan'ın koordinasyonuyla yola çıkmaya başladılar.

Sonuç olarak, yaptırımlar konusunun, Obama'nın “kurallar kitabından” alınmış bir madde gibi görünmesi, Trump'ı rahatsız ediyor ve bunu kabul etmek istemiyor. Serbest bırakılacak fonların miktarı ve İranlıların karşılığında ne alacağı konusuna gelince, bunlar belki de aylar sürecek daha fazla zaman gerektiren ayrıntılar. Ara seçimler yaklaşırken Trump, yaptırımlar ve İran ile yapılacak anlaşma konusu her gündeme geldiğinde Obama'nın adından kaçamayacak. Bu konuların teknik ayrıntılarına aşina olanlar, yaşananların, İran'ın tutumunun sertleşmesi göz önüne alındığında, belki de daha zayıf bir formülde, Obama dönemi düzenlemelerini yeniden üreteceğini söylüyor. İsrail'e gelince, Trump'ın “Bibi dediğimi yapacak” açıklamasına rağmen, bunu uygulamaya geçirmek o kadar kolay değil, özellikle de İsrail’de seçimlerin yaklaştığı ve Netanyahu'nun iktidarda kalmak için gerilimi artırmaya ve savaşlara bel bağladığı göz önüne alındığında. Şu ana kadar, seyrüsefer yolları ve sahada çatışmaların durdurulmasına ilişkin görüşmeler dışında hiçbir şey kesin olarak çözüme kavuşmuş gibi görünmüyor. Pakistan ordusu bundan daha fazlasını da sunamaz. Yaptırımlar ve İsrail faktörüne gelince, bunlar Pakistan'ın yetki alanı dışında kalıyor ve bayramdan sonra İslamabad'da görüşmeler yeniden başladığında bu konularda sonuca varılmaya çalışılacak. Trump'ın iç siyasi arenasına dönmesi gerekiyor, ancak acele ediyor gibi görünmüyor. Bununla birlikte, askeri seçenek en az birkaç ay daha masadan kalkmış gibi görünüyor. İslamabad'da bir sonraki görüşme turu başladığında, yaptırımlar ve daha geniş bölgesel konulara yaklaşım konusunda izlenecek yol netleşecektir.
*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.



