Zeyd bin Ali el-Fadıl
ABD’de 1980 yılında ‘Carter Doktrini’nin ilan edilmesiyle birlikte Hızlı Müdahale Ortak Görev Kuvveti (RDJTF) kuruldu. Bu güç zamanla ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı'na (CENTCOM) dönüştü. Carter Doktrini, Arap Körfezi bölgesini ele geçirmeye yönelik herhangi bir dış güç girişiminin ABD'nin hayati çıkarlarına yönelik bir saldırı olarak değerlendirileceğini ve gerekirse askeri güç de dahil olmak üzere her türlü araçla karşılık verileceğini öngörüyordu.
Carter Doktrini, Washington'ın Arap Körfezi bölgesindeki hayati öneme sahip ekonomik güvenliğe yönelik stratejik bir tehdit olarak gördüğü Sovyetler Birliği’nin 1979 yılındaki Afganistan işgalinin ardından şekillendi. Aynı dönemde İran'da devrimin patlak vermesi ve Şah rejiminin çöküşü güvenlik boşluğu oluşturdu. Bu durum Washington'ın Sovyetler Birliği’nin nüfuzunun yayılmasına ilişkin kaygılarını daha da derinleştirdi.
ABD'nin bölgedeki askeri varlığı işte bu zemin üzerinde başladı ve zamanla büyüdü. Ardından özellikle Irak ile İran arasındaki Birinci Körfez Savaşı'nın patlak vermesiyle hız kazandı. O dönemde Körfez Arap ülkeleri, İran'ın güvenlik politikasından ve ‘devrimi ihraç etme’ projesini benimsemesinden giderek daha fazla endişelenmeye başladı. Bu proje özünde bölge ülkelerinde mezhepçilik temelli bir destekle hayata geçiriliyordu.
Körfez ülkelerinin liderleri 1981 yılında Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi'ni (KİK) kurduklarını ilan etti. KİK üyesi ülkeler bunun ardından ABD ile ortaklığı derinleştirmeye çalışarak enerji arzının güvenliğini güvence altına almayı ve Arap Körfezi sularını ile Hürmüz Boğazı’nı olası İran saldırılarına karşı korumayı hedefledi.
Bununla birlikte Arap (Basra) Körfezi'nde o dönemde bazı siyasetçilerin bu gelişmeyi Amerikan hegemonyasının genişlemesi ve bölgenin askerileştirilmesi için bir bahane, Körfez ülkelerine baskı uygulamak ve Filistin meselesi başta olmak üzere Arap konsensüsüyle bağdaşmayan siyasi uzlaşmalar dayatmak amacıyla bir araç olarak görebileceğine dair kaygı ve çekinceleri bulunuyordu. Ne var ki KİK üyesi ülkelerin liderlerinin kendi iç güç dinamiklerine dayanarak sergilediği kararlı tutum bu kaygıları zamanla geri plana itti. Söz konusu tutumun yansımaları günümüze uzanan çeşitli siyasi süreçlerde açıkça görüldü.
KİK üyesi ülkelerin bazılarındaki ABD’nin askeri varlığı, söz konusu ülkelerin kararlarının niteliği üzerinde belirleyici bir etki yaratmadı. Bu durum özellikle Suudi Arabistan, Umman, Katar ve Kuveyt için geçerli.
ABD’nin Kuveyt'teki Ali es-Salem Hava Üssü ve Katar'daki el-Udeyd Hava Üssü'ndeki geniş çaplı askeri varlığı, iki ülkenin Filistin meselesi veya diğer bölgesel ve uluslararası dosyalardaki siyasi tutumlarını değiştirmedi. Aynı durum ABD ile stratejik ilişkilere sahip Suudi Arabistan için de geçerli. Bu ilişkiler, Suudi Arabistan’ın başta Filistin olmak üzere kritik meselelerdeki kararlarının niteliğini etkilemedi. Suudi Arabistan, Filistin meselesinde İsrail’in gücü karşısında kilit bir direnç noktası oluşturdu ve ABD'nin Abraham (İbrahim) Anlaşmaları'na katılma yönündeki tekrarlayan çağrılarına yanıt vermek için İsrail'in 2002 yılında Beyrut’ta gerçekleşen Arap Birliği Zirvesi'nden çıkan Arap Barış Girişimi'nin öngördüğü iki devletli çözüm kararını kabul etmesini şart koştu.
Burada Suudi Arabistan'ın ABD ekseninden bağımsız tutumunun Filistin meselesiyle sınırlı kalmadığını, başka alanlara da uzandığını belirtmek gerekiyor. Zira Suudi Arabistan, Rusya'ya uygulanan yaptırımlara katılmadı, Çin ile stratejik ilişkilerini de kısıtlamadı. Bununla birlikte ABD ile İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaşa dahil olmaktan kaçındı. Suudi Arabistan ve KİK üyesi bazı ülkeler, İran ile Irak'ın güneyinde konuşlu Halk Seferberlik Güçleri’ne (Haşdi Şabi) bağlı bazı silahlı grupların pervasız saldırılarına maruz kalmalarına karşın bu tutumlarından vazgeçmedi.

Tüm bunlar ve daha fazlası, KİK üyesi ülkelerin bazılarında ABD’nin askeri varlığının bu ülkelerin kararlarının niteliği üzerinde belirleyici bir etki yaratmadığını gösterdi. Bu durum özellikle Suudi Arabistan, Umman, Katar ve Kuveyt için geçerli. Söz konusu ülkeler Ortadoğu'nun merkezi meselesi olan Filistin konusundaki resmi tutumlarını kararlılıkla korudu.
Buna karşın Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn, İsrail ile barış anlaşması imzalayarak ilişkileri geniş çapta normalleştirdi. Bu adımın diğer KİK üyeleriyle ilişkilerin özüne olumsuz yansımaları olduğuna şüphe yok. Zira bu şekilde ‘direniş söylemine’ göre düşman olarak nitelendirilen bir ülkeye Körfez dünyasının meydanlarında ve sokaklarında yer edinme kapısı açılmıştı. Bu durum KİK üyesi ülkelerin liderlerinin yerleşik fikir birliğinin ihlali anlamına geliyordu, ancak liderler her devletin kendi kararlarında egemenlik hakkına sahip olduğu gerekçesiyle bunu aşmakta herhangi bir beis görmediler.
Önce milliyetçi ardından mezhepçi bağlam, milliyetçi eğilimin egemen olduğu Şah döneminden katı dinî vizyonun hâkim olduğu İslam Cumhuriyeti dönemine uzanan süreçte Arap-İran ilişkilerinin doğasını ve gerçekliğini istikrarsızlaştıran başlıca etken oldu.
Körfez'in karşı kıyısında ise ‘Büyük Şeytan’ ABD'ye ve onun güdümündeki İsrail'e meydan okumaya çağıran İran’ın devrimci nidaları art arda yükseliyor. Bu söylem, KİK üyesi ülkeler söz konusu olduğunda daha da gerilim yüklü bir hal alıyor. Bahsi geçen ülkeler, ABD ve Batı sisteminin müttefikleri oldukları gerekçesiyle İran'ın katı muhafazakarlık yanlısı karar odaklarında rejime düşman olarak konumlandırılıyor. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Şii bilincinin Arap milliyetçiliğine karşı İran milliyetçiliğiyle özdeşleştirilmesiyle işler daha da içinden çıkılmaz bir hal aldı. Daha da kötüsü, bu siyasi çatışmanın özellikle İran-Irak Savaşı döneminde aşırılıkçı bir inançla sahneye çıkan İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) da etkisiyle Kerbela trajdesi etrafında billurlaşan mezhepçi bir örtüyle kaplanmasıydı. Bunun sonucunda İran söylemi pekişerek biçimlendi ve katı muhafazakar zihniyete göre KİK üyesi ülkeler ve Irak bir kampta, İran ise karşı kampta konumlandırıldı. Bu tutum kaçınılmaz olarak büyük bir haksızlık ve Şii nüfusun toplam nüfusun önemli bir bölümünü oluşturduğu Irak dahil tüm Arap Körfezi ülkelerine yönelik daha büyük bir hedef gösterme anlamını taşıyor.

Önce milliyetçi ardından mezhepçi bağlam, milliyetçi eğilimin egemen olduğu Şah döneminden katı dinî vizyonun hâkim olduğu İslam Cumhuriyeti dönemine uzanan süreçte Arap-İran ilişkilerinin doğasını ve gerçekliğini istikrarsızlaştıran başlıca etken oldu. Sünni Araplar çerçevesinde de görece benzer unsurlar orta çıksa da bu durum asla bu denli derin bir olumsuz seferberliğe dönüşmedi. Zira genel anlamda Araplar, özelde ise KİK üyesi ülkeler Sünni ve Şii, sol ve sağ gibi çeşitli bileşenlerden oluşuyordu. Bu yapı onların ötekine karşı keskin tutumlar geliştirmesini engelledi. Tutumları mevcut siyasi konjonktüre göre şekillendi. Tarihin labirentlerine, olaylara, acılara, zaferlere ve yenilgilere gömülüp kalmadı. Arapların genel olarak zihniyeti ‘insan kendi zamanının, koşullarının ve çağının rehinidir’ düsturuyla işler.
Sonuç olarak mesele, Körfez'in doğu kıyısındaki İran ile ister mezhepçi ister milliyetçi yönelimli olsun, Körfez'in öte kıyısındaki Arap ülkeleri arasındaki bakış açısı farklılığı ve zihniyet ayrılığında düğümleniyor. Bu çerçeve, İran'ın KİK üyesi ülkeleri neden hedef aldığını da açıklıyor. Oysa söz konusu ülkeler ABD ve İsrail'in İran'a savaş açmasına karşı çıktılar ve her türlü askeri gerilimden uzak durdular. Hava sahalarının kullandırılmasına onaylamadıklarını da resmi açıklamalarda duyurdular. Buna karşın bu ülkeler, DMO’nun topraklarını, petrol tesisleri ve sivil binaları, yakın zamanda Kuveyt'te yaşandığı üzere sivil havalimanlarını da kapsayacak biçimde insansız hava araçları (İHA) ve balistik füzelerle hedef almasından kurtulamadı.
Savaş kendi şartlarını dayattı ve DMO komutanlarının açıklamalarıyla temsil edilen Hatemu’l- Enbiya Karargahı, kararların kontrolünü elinde tutan taraf haline geldi. Artık bu kararları Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan ya da hükümetindeki yetkililer kontrol etmiyor.
Burada İran’ın Körfez ülkelerine karşı gerçekleştirdiği düşmanca eylemlerde öne sürdüğü gerekçenin hukuken kabul edilemez olduğunu, komşuluk ahlakıyla ve uluslararası hukukun hüküm ve kurallarıyla çeliştiğini vurgulamamız gerekiyor. DMO komutanlarının iddiasına göre ABD’nin askeri üslerini hedef alma adı altında Körfez ülkelerindeki çeşitli ekonomik ve sivil tesisler hedef alınıyor. Bu gerekçe hukuki yapısı ve anlam gücü bakımından çürütülmesi gereken bir argümandır. Zira ABD bu üslerdeki askerlerini daha önce çekmişti. Üstelik ABD’nin Körfez ülkelerindeki askeri varlığı söz konusu ülkelerin egemenliği çerçevesinde sınırlı düzeyde. Bunun yanı sıra en büyük ABD üssü İsrail'dir. İran'a karşı savaş açan, liderlerini ve başta Dini Lider Ali Hamaney olmak üzere komuta kadrosunu öldüren ülke de İsrail'dir. DMO’nun İran ile komşuluk ilişkileri olan, savaşa karşı çıkan ve olaylarla baş etmede Arap gerçekliğini korumaya devam eden Körfez ülkelerinden uzak durup saldırılarını İsrail'e ve ABD donanmasına yöneltmesi çok daha yerinde olurdu. Burada, ‘Arap ülkeleri bu tutumlarını daha ne kadar sürebilir? İran milliyetçi ve mezhepçi komplekslerinden ne zaman kurtulur ve Arap komşularıyla komşuluk ilkelerine dayalı bir uyum içinde var olmayı ne zaman benimser?’ soruları beliriyor.

Sonuç olarak, İranlı muhafazakarların, DMO'nun Uzmanlar Meclisi üzerindeki kontrolü ve hakimiyeti sayesinde, şimdi karar alma süreçlerini yönetenler oldukları söylenebilir. Uzmanlar Meclisi, İran İslam Cumhuriyeti anayasasına göre ülkenin en üst makamı olan Dini Lider’i (Yüce Lider) seçen, denetleyen ve gerektiğinde görevden alma yetkisine sahip. Bunun sonucunda, babası Ali Hamaney’in vasiyetine rağmen, oğlu Mucteba Hamaney’in Dini Liderlik görevini üstlenmemesi gerektiği belirtilse de oğul Hamaney babasının halefi olarak atandı.
Böylece, kurulduğu günden bugüne kadar ideolojik bir yapıya sahip olan DMO, askeri kararların yanı sıra siyasi kararların da sahibi haline geldi. Öte yandan DMO'nun hâlâ bünyesinde barındırdığı ılımlı reformcuların gücü de zayıfladı. Çünkü DMO, bu kesimin tamamen dışlanması durumunda İran halkının öfkesini çekmekten çekiniyor. Daha önce Cumhurbaşkanı Dr. Mesud Pezeşkiyan ile DMO’nun komuta kademesi arasında, Pezeşkiyan’ın Arap Körfez ülkelerini hedef almayacağına dair taahhüdü konusunda yaşanan çelişkili açıklamalardan da anlaşıldığı üzere, şu anda iki taraf arasında önemli bir anlaşmazlık söz konusu. Ancak savaş kendi şartlarını dayattı ve DMO komutanlarının açıklamalarıyla temsil edilen Hatemu’l- Enbiya Karargahı, kararların kontrolünü elinde tutan taraf haline geldi. Artık bu kararları Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan ya da hükümetindeki yetkililer kontrol etmiyor.
Bu bağlamda, savaşın sona ermesi halinde İran rejiminde büyük bir bölünme yaşanacağı öngörülebilir. Peki, reformcular dümeni ele alıp İran'ın davranışını düzeltmeyi ve DMO’nun Körfez’deki komşularıyla bozduğu ilişkileri onarmayı başarabilecekler mi?