İslamabad Anlaşması’nın dinamikleri: Lübnan İsrail ile İran arasında ‘caydırıcılık laboratuvarına’ dönüştü

Müzakere süreci Trump ve Avn'ın görev sürelerini aşabilir

Görsel: Al Majalla
Görsel: Al Majalla
TT

İslamabad Anlaşması’nın dinamikleri: Lübnan İsrail ile İran arasında ‘caydırıcılık laboratuvarına’ dönüştü

Görsel: Al Majalla
Görsel: Al Majalla

Elie Kuseyfi

ABD Başkanı Donald Trump, pazar günü doğum gününde Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in İran ile ABD arasında ‘barış anlaşması’ yapıldığını ilan etmesiyle değerli bir hediye aldığını söyleyebilir. Trump gibi kendisini dünyadaki olayların merkezine koymaya çalışan bir başkan için bu küçük bir ayrıntıdan ibaret değil. Dolayısıyla Trump’ın, yaklaşık iki ay önce ‘uygarlıklarını yok etmekle’ tehdit ettiği -modern tarihte bir devlet başkanından çıkan en tuhaf açıklamalardan biri olan bu söyleminin ardından- İran’ın anlaşmayı doğum günü hediyesi olarak sunduğunu söylemesi bekleniyor.

İran’da anlaşmayı kınayan ve bunu ‘Trump'a doğum günü hediyesi’ olarak nitelendiren protesto gösterilerinin patlak vermesi de oldukça anlamlı. Daha önce göstericiler, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakir Kalibaf ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'yi Washington ile anlaşma imzalanmasını destekleyerek İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in kanını heba etmekle suçlamıştı. Bu durum, İran içindeki derin bölünmüşlüğün boyutlarını gözler önüne seriyor. Öyle ki yeni Dini Lider Mucteba Hamaney'in saklandığı yerden Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi'ne acil bir mesaj göndererek anlaşma yoluna girmeleri talimatı vermek üzere bizzat devreye girmesi gerekti.

Ne var ki sonuç itibarıyla Trump'ın doğum günüyle anlaşmanın ilanının çakışması, dünyanın ikinci başkanlık döneminin ilk iki yılını onunla başa çıkmaya çalışarak geçirdiği Trump için yalnızca sembolik bir kazanımdı. Halen tartışılan İran'a karşı savaş -Trump'ın bunu kendi iradesiyle mi başlattığı yoksa Binyamin Netanyahu'nun onu buna mı sürüklediği henüz netlik kazanmadı- ikinci döneminin kritik bir dönüm noktası olabilir. Zira bu dönem yarı noktasına yaklaşıyor ve Trump'ın bu süreçten güçlü mü yoksa zayıf mı çıkacağı henüz bilinmiyor. Onu bekleyen ilk sınav ise büyük olasılıkla varılması mümkün olmayacak nihai bir anlaşma olmaksızın İran ile savaşı sonlandırma aceleciliğinin ardındaki etkenlerden biri olan kasım ayındaki ara seçimler olacak.

Mevcut biçimiyle anlaşmanın krizi çözmekten değil dondurmaktan ya da yönetmekten ibaret olduğu söylenebilir.

İran'ın kendisi de mevcut döneminin en tehlikeli ve hassas dosyası olan İran meselesini Trump'ın ele alış biçiminden zarar gördüğü kadar kazanç da sağlamış olabilir. Bu tablo önümüzdeki haftalarda ve hatta aylarda netleşecek. Zira Amerikan cumhurbaşkanı ile ‘yeni’ İran rejimi önünde halen mevcut anlaşmanın sonuçlarını belirsiz bırakan yaklaşık iki yıllık ikili ilişki süreci uzanıyor.

Anlaşmanın mevcut biçimiyle krizi çözüme kavuşturmaktan değil dondurmaktan ya da yönetmekten ibaret olduğunu söylemek fazladan açıklama gerektirmiyor. İlk aşamada ‘Lübnan dahil tüm cephelerde savaşın sona erdirilmesini’ ve Hürmüz Boğazı'nda deniz trafiğinin yeniden açılmasını öngörüyor. Bu da piyasaların sakinleşmesine ve Trump'ın şu an istediği petrol fiyatlarının düşmesine zemin hazırlıyor. Öte yandan savaşın ilan edilen gerekçesini oluşturan nükleer meselenin müzakeresi ikinci aşamaya erteleniyor. Bu aşamanın uzun ve karmaşık olması ve bir anlaşmayla sonuçlanmaması kuvvetle muhtemel. Zira yaptırımların kısmen kaldırılmasından, dondurulmuş varlıklarının bir kısmının serbest bırakılmasından ve belki Hürmüz Boğazı'ndan geçen tankerlerden geçiş ücreti almaktan kazanım sağlayacağı öngörülen İran, nükleer dosyada taviz vermeye mecbur hissetmeyecek. Bu durum ise İsrail'in başlıca endişe noktasını oluşturuyor.

dcfthy
Nebatiye'de yıkılmış bir binanın önünden geçen, eşyalarla dolu bir araba, 15 Haziran 2026 (AFP)

Buna ek olarak yarı resmi haber ajansı Mehr yayımladığı İran versiyonu müzakereleri zenginleştirilmiş maddelerin ve uranyum zenginleştirmenin akıbeti, yaptırımların kaldırılması ve İran ekonomisinin yeniden imarı programıyla sınırlandırıyor. İran'ın füze programı ve ‘direniş gruplarına’ destek meselesini ise açıkça gündemin dışına itiyor. Tel Aviv'in ABD ile İran arasındaki herhangi bir müzakerenin bu iki konuyu kapsamasında ısrar ettiği biliniyor. Anlaşmanın resmi versiyonu henüz yayımlanmadığından sızdırılan İran versiyonundaki bilgilerin doğruluğunu teyit etmek mümkün değil. Bununla birlikte taraflar arasındaki ve anlaşmayla sonuçlanmayan önceki müzakere turları pratikte yalnızca nükleer dosyayla sınırlı kalmıştı. Dolayısıyla mevcut müzakere sürecinde de aynı tablonun tekrarlanabileceği ihtimali göz ardı edilemez. Ne var ki sürecin sağlam bir anlaşmayla noktalanabileceğine dair belirleyici bir işaret de bulunmuyor.

Dolayısıyla Trump'ın New York Times (NYT) gazetesine İran ile nükleer anlaşma sağlanamazsa Tahran'a askeri saldırıları yeniden başlatacağını ya da Orta Doğu'nun bölge gelirlerinin yüzde 20'si karşılığında ABD'yi ‘Orta Doğu'nun bekçisi’ yapacağını söylemesi şaşırtıcı değil. ABD Başkanı’nın öngördüğü senaryonun gerçekleşeceğini kesinlikle iddia etmek mümkün olmasa da bu açıklama, görev süresi İran'la bir nükleer anlaşma imzalamadan sona erme ihtimalinin hâlâ yüksek olmaya devam ettiğine işaret ediyor.

İran'la varılan anlaşmanın açıkça ara seçimler arifesindeki iç rekabet pazarına girdiği görülüyor. Dahası bu anlaşma yaklaşık iki yıl sonra yapılacak cumhurbaşkanlığı yarışının ipuçlarını ele veren bir göstergeye dönüştü.

Bu yüzden Washington ile Tahran arasındaki nihai anlaşma ihtimallerine dair değerlendirme önemli olmakla birlikte, mevcut anlaşmanın anlık yansımalarını ya da daha doğru bir ifadeyle başta ABD ve İsrail olmak üzere doğrudan ilgili ülkelerdeki dinamikleri -İran'ı ve tüm bu dinamiklerin kesişim ve çelişkilerinin sonuçlarıyla defalarca kez karşı karşıya kalan Lübnan'ı- göz ardı ettirmemeli.

ABD cephesine bakıldığında İran'la varılan anlaşmanın açıkça ara seçimler arifesindeki iç rekabet pazarına girdiği görülüyor. Dahası bu anlaşma, yaklaşık iki yıl sonra yapılacak cumhurbaşkanlığı yarışının ipuçlarını veren bir göstergeye dönüştü. Özellikle bu dosyada baş müzakereci olarak Başkan Yardımcısı JD Vance'ın öne çıkmasıyla tablo daha da netleşti. Vance dün İran ile varılan anlaşmanın imza törenine önümüzdeki cuma günü İsviçre'de katılmayı planladığını açıkladı. Vance'ın aynı anda önümüzdeki ara seçimlerin ardından başkanlığa aday olup olmayacağını eşiyle tartışacağını duyurması da önemli bir gelişmeydi.

fgb
Nebatiye'nin merkezinde, ağır hasar görmüş bir bölgeden geçen bir adam, 15 Haziran 2026 (AFP)

Vance'ın İran'a karşı savaşa itiraz eden ABD yönetimindeki en belirgin isimlerden biri olduğunu hatırlatmak gerekir. Bu tutum onu başkanlık yarışındaki olası rakibi Dışişleri Bakanı Marco Rubio'dan keskin biçimde ayıran bir özellik. Bu nedenle Tahran, İslamabad müzakerelerinde ABD heyetinin başına Vance'ın getirilmesini koşul olarak öne sürdü. Vance aynı zamanda ABD yönetiminden Make America Great Again (Amerikayı Yeniden Harika Yap/MAGA) hareketi içinde İsrail'i eleştiren halk tabanıyla en fazla örtüşen isim. Son günlerde İran meselesinde ABD ve İsrail’in öncelikleri arasındaki çelişkiyi dile getiren de bizzat Vance oldu. Dolayısıyla onun mevcut yönetimin eğilimlerine etkisinin ölçülmesi, özellikle ABD-İsrail çelişkisinin yansımalarını doğrudan hisseden Lübnan başta olmak üzere bölge dosyaları açısından belirleyici önem taşıyor.

İsrail cephesine gelince, ABD ile İran arasında varılan mutabakat muhtırasının siyasi ve askeri çevrelerin neredeyse tamamı tarafından reddedildiği söylenebilir. Bu muhtıra Netanyahu'nun siyasi kariyerinde belirleyici bir kavşağı oluşturan ve onu iktidardan düşürebilecek nitelikte olan, önümüzdeki ekim ayında yapılması planlanan seçimlerin başlıca gündem maddesi haline geldi.

İsrailli yetkililer daha önce Netanyahu'nun Trump'a İsrail'in kendisini İran'la varılan anlaşmanın Lübnan'a ilişkin maddesiyle bağlı saymadığını ve ‘Hizbullah'a karşı hareket serbestisini kısıtlayan hiçbir düzenlemeyi kabul etmeyeceğini’ ilettiğini açıklamıştı. Ancak ABD Başkanı'nın bu mesaja verdiği yanıt henüz kamuoyuna yansımadı. Bu tablonun gölgesinde İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz dün, İsrail'in Lübnan'da kontrolünü ele geçirdiği topraklardan çekilmeyeceğini açıkladı.

İsrail gazetesi Yedioth Ahronoth, Lübnan için iki senaryo öne sürdü. İsrail'in güney Lübnan'dan çekilmemesi ve tam hareket serbestisini koruması, buna paralel olarak Hizbullah'ın güneyden uzaklaştırılmasını, İran'ın Lübnan'daki nüfuzunun zayıflatılmasını ve Lübnan ordusunun bölgeye konuşlandırılmasını öngören siyasi bir uzlaşıya ulaşılması ‘iyimser’ olarak nitelendirilebilecek olan senaryo. Bu senaryoda herhangi bir İsrail çekilmesi kademeli ve güney Lübnan'ın tamamen silahsızlandırılması koşuluna bağlı olacak.

‘Kötümser’ senaryo ise son derece tanıdık. Bu senaryoda ateşkes ilan edilmesi, İsrail'in ele geçirdiği topraklardan hızla çekilmesi, sorumluluğun şeklen Lübnan ordusuna ve Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Görev Gücü’ne (UNIFIL) devredilmesi, ardından durumun yavaş yavaş eski haline dönmesi, İran'ın kaynak akışını yeniden başlatması ve Hizbullah'ın gücünü yeniden inşa etmesi yer alıyor.

İşgale karşı direnme adına askeri operasyonların sürdürülmesi, İsrail'in karşı saldırılarına zemin hazırlayabilir. Bu da dengeleri alt üst edebilir ve ABD-İran anlaşmasını tehlikeye atabilir.

Dolayısıyla İran-ABD anlaşmasının ardından İsrail'in ‘Lübnan cephesiyle’ nasıl başa çıkacağına dair, “Washington'ın İsrail'i ateşkese uymaya zorlama kapasitesi ne kadar ve özellikle Kasım 2024 ateşkes anlaşmasından bu yana süregelen ‘Hizbullah'a karşı hareket serbestisini’ Washington Tel Aviv'den alacak mı? Washington'ın İsrail'in Lübnan’ın güneyini işgal etmesine karşı tutumu ne olacak? ABD yönetimi, Litani Nehri'nin güneyinin Hizbullah militanlarından arındırılmasına dair güvenlik güvencesi olmaksızın dahi İsrail ordusunun güneyden çekilmesini sağlamak için baskı yapacak mı? Bu çekilme, Amerikan himayesindeki Lübnan-İsrail müzakeresi süreciyle mi yoksa Tahran'ın Hizbullah'ın askeri kanadını tasfiyeyi kabul etmesini öngören Washington ile Tahran arasındaki örtük mutabakatlar çerçevesinde mi gerçekleşecek?” şeklindeki başlıca sorular yanıt bekliyor.

cdfrgt
Beyrut'un güney banliyösünde bir kişi motosikletiyle, ortada hayatını kaybeden İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney'in ve İran’ın yeni Dini Lideri Mucteba Hamaney'in fotoğraflarının yer aldığı ve Arapça ‘Teşekkürler İran’ yazan büyük bir reklam panosunun önünden geçerken, 15 Haziran 2026 (AP)

Bu bağlamda İsrail televizyonu Kanal 12, 7 Haziran'da İran'ın Lübnan ve İsrail cepheleri arasında bağ kurulması konusundaki ısrarı sürdükçe bu bağın tek taraflı olamayacağını yazdı. Kanala göre ABD'nin, Lübnan'daki savaşı sona erdirme ve yoğun İsrail saldırılarını durdurma koşulu olarak İran'dan Hizbullah'a sağladığı ekonomik ve askeri yardımı kesmesini ve Hizbullah'ı yöneten DMO üyelerinin Lübnan'dan çekilmesini talep etmesi şart.

Şarku'l Avsat'ın Al Majalla'dan aktardığı analize göre İran cephesinde ise ‘yeni’ rejimin ABD ile anlaşma imzalanması arifesinde yaşadığı bölünmüşlüğün akıbeti konusunda “Bu kırılma kontrol altına alınabilecek mi yoksa etkileşim ve derinleşme eğilimi gösterecek mi?” sorusunu gündeme getiriyor. Özellikle DMO'nun doğrudan yönettiği ‘Lübnan cephesi’ bu bölünmüşlükten ve dönüşümünden doğrudan etkilenebilir. Bu da Hizbullah'ın yakın dönemdeki tutumunu yani agresifleşeceğini mi yoksa esneklik mi göstereceğini belirleyecek.

Öte yandan İsrail'in Lübnan güneyindeki işgalinin sürmesi, Hizbullah ve İran için kritik bir sınav oluşturmaya devam edecek. Lübnan'daki ateşkese bağlılık, genişleyen bu işgale teslimiyet ve uyum olarak yorumlanabilir. Buna karşılık işgale direniş adına askeri operasyonların sürdürülmesi İsrail'in karşı tırmanmasına zemin hazırlayabilir. Bu da dengeleri alt üst edebilir ve ABD-İran anlaşmasını tehlikeye atabilir. Özellikle Tel Aviv’in Dahiye’yi bombalaması -ki bu olasılık mevcut- İran'ın İsrail'i füzeyle hedef aldığı ‘Dahiye karşılığında İsrail’in kuzeyi’ denklemine göre İran'ın karşılık vermesini zorunlu kılabilir. İran pazar günü Hizbullah'ın Dahiye'ye saldırı yapılmasının ardından patlayıcı yüklü üç insansız hava aracı (İHA) ile saldırmasının ardından dahi İsrail'i vurmaktan kaçınarak bu denklemi görmezden geldi. Tahran bunu ABD’nin tavizler ve vaatler karşılığında verilen bir imtiyaz olarak gerekçelendirdi.

Müzakere sürecinin uzun ve karmaşık bir süreci olabilir. Trump'ın ikinci döneminin kalan süresini ve hatta altı yıllık görev süresinin ikinci yılına giren Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn'ın dönemini aşabilir.

Hizbullah’ın ABD ile İran arasındaki anlaşmayı memnuniyetle karşılayan bir bildiriyle ‘2 Mart öncesine’, yani İsrail'in ‘hareket serbestisine’ dönüşün söz konusu olmadığını ilan ettiğini belirtmek gerekir. Aynı bildiriyle ‘tam İsrail çekilmesi, yerinden edilmiş kişilerin köylerine dönüşü ve esirleri tahliyesi sağlanana kadar toprağı ve egemenliği savunma hakkına’ da sahip çıktı. Hizbullah'tan bir yetkili daha önce Reuters'a ‘ateşkese yaklaşımımızın İsrail'in buna uymasına bağlı olduğunu’ açıklamıştı.

Öte yandan İsrailli bir yetkili pazartesi akşamı Kanal 13'e Lübnan'daki her askeri operasyonun bundan böyle gözden geçirileceğini belirtti; bu ifade İsrail'in Lübnan'daki askeri hareketine kısıtlama getirildiğine ancak bunun mutlak bir dondurma anlamına gelmediğine işaret ediyor.

Tüm bunlar Lübnan'ı bölgedeki yeni caydırıcılık denklemlerinin -özellikle İsrail ile İran arasındakilerin- ölçüldüğü başlıca saha haline getiriyor. Bu durum Lübnan'ı, ABD-İran çatışmasından bir ölçüde bağımsız seyredebilecek ve ABD'nin dikkatini başka önceliklere -belki Kuzey Amerika'ya- kaydırırken kendine özgü bölgesel dinamiğini koruyabilecek bu uzun soluklu çatışmanın yansımalarına açık bırakıyor.

Washington ile Tahran arasında anlaşmaya varıldığının duyurulmasından saatler sonra bu satırların yazıldığı sırada İsrail'in tırmanmasında belirgin bir düşüş yaşandığı dikkat çekiyordu. Sanki Tel Aviv'in son iki günde İsrail medyasına sızdırdığı ve Washington ile müzakerelerinde dayatmaya çalıştığı denklem; tansiyonun düşürülmesini ve Lübnan topraklarına ilerlemenin durdurulmasını kabul etmek ve karşılığında Hizbullah'ı Litani Nehri'nin güneyinden çıkaracak ikili bir anlaşma çerçevesi oluşturulmadan Lübnan'dan çekilmemek üzerine kurulu. Bu, Trump'ın ikinci döneminin kalan süresini ve hatta altı yıllık görev süresinin ikinci yılına giren Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn'ın dönemini aşabilecek uzun ve karmaşık bir süreç. Bu arada Lübnan’ın güneyi, İran ile İsrail arasındaki caydırıcılığın başlıca laboratuvarı olmayı sürdürecek. Yerinden edilmiş kişilerin -özellikle sınır köyleri ya da İsrail'in ‘sarı hat’ dediği köylerin sakinlerinin- dönüşü de yeniden inşayla birlikte süresiz ertelenecek.

Tüm bunlar, öncekilerden çok daha zorlu ve İran-ABD müzakerelerinin seyrinden çok daha fazla etkilenecek olan önümüzdeki Lübnan-İsrail müzakere turlarının karşı karşıya kalacağı acil yanıt bekleyen sorular olmaya devam ediyor. Hizbullah'ın bu müzakereleri kesin olarak reddettiği sürece net bir çözüm de ufukta görünmüyor.



Kamala Harris'in konutuna giren kadını güvenlik görevlileri durdurdu

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Kamala Harris'in konutuna giren kadını güvenlik görevlileri durdurdu

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

Yerel haberlere göre eski ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris'in Malibu'daki evine, bir kadının davetsiz şekilde mülke girdiği ihbarının ardından polis çağrıldı.

Harris'in sözcüsünün, eski başkan yardımcısının güvenlik ekibinin mülke "yasadışı şekilde giren bir kişiyi eve ulaşmadan durdurduğunu" TMZ'ye doğruladığı bildirildi.

Sözcü, olay sırasında ne Harris'in ne de Emhoff'un evde olduğunu söyledi.

Sözcü, TMZ'ye "Harris ve Emhoff, hızla müdahale eden güvenlik görevlileriyle kolluk personeline minnettar" dedi.

Los Angeles County Şerif Departmanı (LASD), TMZ'ye olayın saat 22.30 sıralarında eski başkan yardımcısının evinde meydana geldiğini söyledi. LA Times da bu bilgiyi doğruladı.

Mülke izinsiz giren kadın, buradan kendi isteğiyle ayrılmayı kabul etti. Kolluk kuvvetlerine dayandırılan LA Times ve TMZ haberlerine göre kadın gözaltına alınmadı.

LASD Teğmeni Jason Duron, LA Times'a "Güvenliği sağlamak amacıyla mülk çevresindeki devriyeleri artırıyoruz" dedi.

Harris ve Emhoff, Malibu'daki evlerini geçen yıl satın aldı. Evin değerinin 8 milyon doların üzerinde olduğu bildirildi.

Eski başkan yardımcısı ve eşinin evlerine daha önce de davetsiz misafirler gelmişti.

KTLA'nın haberine göre Ocak 2025'te, Harris'in Brentwood'daki eski evinde olası bir hırsızlık ihbarının ardından sokağa çıkma yasağının uygulandığı saatlerde iki kişi gözaltına alınmıştı. Sokağa çıkma yasağı, o sırada kenti kasıp kavuran Palisades ve Eaton yangınları nedeniyle uygulanıyordu.

İki kişi de tutuklanmamış ve suç işlediklerini gösteren bir kanıt bulunamamıştı.

Independent Türkçe


Kedi yuvasından lüks eve: Trump'ın doğup büyüdüğü ev satıldı

Seçilmiş Başkan Donald Trump'ın çocukluk evi (AP)
Seçilmiş Başkan Donald Trump'ın çocukluk evi (AP)
TT

Kedi yuvasından lüks eve: Trump'ın doğup büyüdüğü ev satıldı

Seçilmiş Başkan Donald Trump'ın çocukluk evi (AP)
Seçilmiş Başkan Donald Trump'ın çocukluk evi (AP)

Donald Trump'ın çocukluğunu geçirdiği ev tadilat gördükten sonra yaklaşık 2 milyon dolara satıldı. Tadilattan önce ev küf içinde kalmış bir kedi yuvasıydı.

ABD Başkanı 4 yaşına kadar New York'un Queens bölgesindeki bu Tudor tarzı evde yaşamıştı. Evi, müteahhit babası Fred Trump, 1940'ta varlıklıların yaşadığı Jamaica Estates semtinde inşa ettirmişti.

80 yaşındaki Başkan, şöhretini ve servetini siyasete taşımadan önce gayrimenkul sektöründe zenginleşmiş; Manhattan'da kendi adını taşıyan Trump Tower'ı inşa ettirip onlarca yıl orada yaşamıştı.

Başkanlık döneminde ise kendi konutunda da bir yenileme sürecini yönetiyor. Beyaz Saray'a devasa bir balo salonu ekletiyor ve Oval Ofis'i, kendi mülklerinin ve estetik anlayışının alameti farikası olan altın kaplama dekorasyon öğeleriyle donatıyor.

İsmi açıklanmayan bir alıcının temmuzda sözleşme imzalamasının ardından, 1,93 milyon dolarlık satış bedeli cuma günü emlak sitelerinde görüldü.

Evi satan Tommy Lin, 5 yatak odalı ve üç banyolu mülkü, yıllarca boş ve bakımsız kaldıktan sonra geçen yıl 835 bin dolara satın almıştı.

New York Post'un haberine göre müteahhit Lin; profesyonel donanımlı bir mutfak, balıksırtı desenli ahşap zeminler ve spa konforunda banyolar gibi özelliklerin eklendiği 8 aylık bir iç mekan yenileme çalışması için 500 bin dolar daha harcadı.

Zillow verilerine göre ev, son yıllarda birkaç kez el değiştirdi. Bu satışlardan biri, Trump'ın 2017'de başkan olmasından birkaç ay sonra 2,14 milyon dolara gerçekleşmişti.

Alıcı, Trump Birth Home LLC adlı bir şirketti ve ev kısa süreliğine Airbnb'de kiraya sunulmuştu. Airbnb ilanında evde Trump'ın gerçek boyutlu karton maketleri, Gökdelen İmparatoru Genç Milyarder Trump: İş Bitirme Sanatı (The Art of the Deal) adlı kitabının kopyaları ve Trump'ın yer aldığı çerçeveli bir People kapağı gibi eşyalar da bulunuyordu.

Ev 2019'da 2,9 milyon dolarlık bir fiyatla yeniden satışa çıkarılmış ancak Lin satın alana kadar alıcı bulamamıştı.

Post'un haberine göre bu süre zarfında ev bakımsız hale gelmişti. Patlayan bir boru nedeniyle su hasarı ve küf oluşmuş, Trump'ın ilk yıllarını geçirdiği yerde sokak kedileri mesken tutmuştu.

Independent Türkçe


Kiev’den Varşova’ya giden trene yönelik Rus saldırısı sonrası Polonya’da endişe

Polonya ile Ukrayna sınırı yakınlarındaki bir tren istasyonunda, Rusya’nın İHA saldırısı sonucu hasar gören lokomotif. (AP)
Polonya ile Ukrayna sınırı yakınlarındaki bir tren istasyonunda, Rusya’nın İHA saldırısı sonucu hasar gören lokomotif. (AP)
TT

Kiev’den Varşova’ya giden trene yönelik Rus saldırısı sonrası Polonya’da endişe

Polonya ile Ukrayna sınırı yakınlarındaki bir tren istasyonunda, Rusya’nın İHA saldırısı sonucu hasar gören lokomotif. (AP)
Polonya ile Ukrayna sınırı yakınlarındaki bir tren istasyonunda, Rusya’nın İHA saldırısı sonucu hasar gören lokomotif. (AP)

Rus ordusu, dün Polonya sınırındaki Ukrayna topraklarında seyir halindeki bir yolcu trenine insansız hava aracıyla (İHA) saldırdı. Ukrayna Demiryolları şirketi daha sonra yaptığı açıklamada, saldırının hedefinde Batılı diplomatlar ve eski siyasetçilerin bulunmuş olabileceğini değerlendirdi.

Polonya Başbakanı Donald Tusk (Reuters)
Polonya Başbakanı Donald Tusk (Reuters)

Polonya Başbakanı Donald Tusk, olayın ardından düzenlenen kriz yönetimi toplantısında yaptığı açıklamada, “Rusya tarafından gerçekleştirilen gerilim artık bir gerçek ve bunun örnekleri her zamankinden daha fazla sınırlarımıza yaklaşıyor” ifadelerini kullandı.

Polonya Dışişleri Bakanı Radosław Sikorski ise X platformunda yaptığı paylaşımda, “Putin gerilimi artırıyor” ifadelerini kullandı.

Ukrayna Demiryolları, Kiev’den Varşova’ya giden yolcu treninin lokomotifinin dün Yahodyn sınır istasyonunda saldırıya uğradığını bildirdi. Şirket, yolcuların zamanında tahliye edildiğini ve olayda kimsenin yaralanmadığını açıkladı. Ukrayna hava sahasının kapalı olması nedeniyle Kiev’e giden Batılı siyasetçiler de Polonya ile Ukrayna arasındaki demiryolu hattını kullanıyor.

Ukrayna Demiryolları: Diplomatları taşıyan tren de yakındaydı

Ukrayna Demiryolları dün yaptığı açıklamada, diplomatları taşıyan bir trenin saldırıdan kısa süre önce Yahodyn istasyonunda durduğunu bildirdi. Trende, aralarında bazı Avrupa Birliği ülkelerinden güvenlik danışmanlarının yanı sıra eski İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ın da bulunduğu önde gelen Avrupalı eski siyasetçilerin yer aldığı belirtildi. Johnson, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik geniş çaplı işgalini başlattığı Şubat 2022’de İngiltere Başbakanı olarak görev yapıyordu. Söz konusu grup, bir gün önce Kiev’de düzenlenen bir konferansa katılmıştı.

Saldırı sırasında istasyonda bulunan bir başka trende ise ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) eski Direktörü David Petraeus’un bulunduğu öne sürüldü.

Ukrayna Demiryolları, Telegram kanalından yaptığı açıklamada, “Rus İHA’sının asıl hedefinin diplomatları taşıyan tren olması da tamamen mümkün” değerlendirmesinde bulundu. Şirket, trenin Rus saldırısı tehdidi nedeniyle sefer tarifelerinde yapılan acil değişiklikler kapsamında planlanandan daha erken istasyondan ayrıldığını belirtti. Ukrayna Demiryolları, savaş nedeniyle tren seferlerinin zaman çizelgelerinin sürekli olarak değiştirildiğini kaydetti.

Boris Johnson ise Rus saldırısının Moskova’nın savaşta izlediği yaklaşımın bir başka örneği olduğunu söyledi.

Johnson, X platformundaki paylaşımında, “Putin’i bu sabah Polonya sınırında duran Ukrayna lokomotifini havaya uçurmaya iten çarpık mantığın ne olduğunu bilmiyorum. Ancak kesin olarak söyleyebileceğimiz şey, bu tür rastgele ve anlamsız saldırıların Ukraynalıların her gün maruz kaldığı saldırılar olduğudur” ifadelerini kullandı.

Moskova saldırıları doğruladı

Rusya Savunma Bakanlığı, Ukrayna’nın batısındaki demiryolu altyapısına yönelik saldırılar düzenlendiğini doğruladı. Moskova, söz konusu altyapının Avrupa ülkelerinden Ukrayna’ya askeri sevkiyatların yapılmasını kolaylaştırdığını savundu.

Hava saldırısı tehdidi nedeniyle Polonya tarafındaki iki sınır kapısında işlemler geçici olarak durduruldu. Birkaç yüz kişi kısa süreliğine tahliye edildi. Öğle saatlerine gelindiğinde ise sınırdaki durum yeniden normale döndü.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy daha önce yaptığı açıklamada, Rusya’nın Polonya-Ukrayna sınırı yakınındaki Volın bölgesine düzenlediği saldırıların bir lokomotifin alev almasına ve bir akaryakıt istasyonunun zarar görmesine yol açtığını bildirmişti.

Ukrayna Dışişleri Bakanı Andriy Sibiha da Moskova’ya karşı daha ağır sonuçlar uygulanması çağrısında bulundu. Sibiha, X platformunda yaptığı paylaşımda, Polonya-Ukrayna sınırına yönelik Rus saldırılarının yalnızca Ukrayna’nın uluslararası sınırlarına yönelik saldırıların devamı olmadığını belirtti.

Sibiha, “Bu, Putin’in Avrupa Birliği ve NATO’nun kapısını doğrudan çalan terörüdür. Rus barbarlar kapınızda, sevgili ortaklarımız” ifadelerini kullandı.

Johnson ise Batılı ülkeleri, Ukrayna’ya verdiği desteğin yetersiz olduğunu düşündüğü gerekçesiyle eleştirdi.

İngiltere Eski Başbakanı, “Onlara ihtiyaç duydukları hava savunma sistemlerini ne zaman vereceğiz? Putin’in dondurulmuş varlıklarını neden serbest bırakıp Ukrayna’ya vermiyoruz? Belçika’daki bir banka hesabında 140 milyar avrodan (163 milyar dolar) fazla, Londra’da ise yaklaşık 10 milyar sterlin (13,5 milyar dolar) bulunuyor. İngiltere bu konuda öncülük edebilir” dedi.

Ukrayna, Batılı ülkelerin desteğiyle dört buçuk yılı aşkın süredir Rusya’nın işgaline karşı mücadele ediyor. Rusya’nın saldırıları, demiryolu hatlarında ve istasyonlarda sık sık can kayıplarına ve hasara yol açıyor.