Katz, uzaydan saldırı yetenekleri geliştirme planını açıkladı

İsrail Savunma Bakanı Israel Katz (DPA)
İsrail Savunma Bakanı Israel Katz (DPA)
TT

Katz, uzaydan saldırı yetenekleri geliştirme planını açıkladı

İsrail Savunma Bakanı Israel Katz (DPA)
İsrail Savunma Bakanı Israel Katz (DPA)

İsrail Savunma Bakanı Israel Katz, hükümetinin uzayda askeri yetenekler geliştirmeyi hedeflediğini açıkladı. Katz, İsrail'i dünyada uzay savaşı yürütebilecek ilk ülke konumuna getirmek amacıyla, bu yeteneklerin "sistemleri çökertme/kesintiye uğratma" ve uzaydan yeryüzüne "kinetik saldırı" gerçekleştirmeyi içerdiğini belirtti.

İsrail Savunma Bakanlığı'ndan yapılan açıklamaya göre Katz'ın bu ifadeleri, Perşembe akşamı bakanlık bünyesindeki "Terörle Ekonomik Mücadele Ulusal Karargahı" tarafından düzenlenen "Ekonomik Savaş" konferansının açılışında geldi. Konferansa Şin Bet (İç İstihbarat) Başkanı David Zini, Mossad (Dış İstihbarat) Başkanı Roman Gofman ve İsrail güvenlik teşkilatından üst düzey yetkililer katıldı.

Katz, güvenlik teşkilatının uzaydaki yeteneklerini güçlendirmek için büyük çaba sarf ettiğini söyledi. Bakan Katz, "Başbakan Binyamin Netanyahu, önümüzdeki on yıl içinde savunma bütçesine (normal savunma bütçesinin üzerine) 350 milyar şekel eklenmesine karar verdi. Buradaki amaç, tüm düşmanlara karşı İsrail lehine farklı bir korku dengesi yaratacak devasa bir askeri güç inşa etmektir. Bu sadece liderlik düzeyinde alınmış operasyonel bir karar değil, aynı zamanda inşa edilen ekonomiye ve (uçaklar hariç) güvenlik ihtiyaçlarının çoğunu İsrail içinde üretme kapasitesine duyulan güvenin bir ifadesidir" dedi. Başbakan ile kendisinin belirlediği ve İsrail Savunma Kuvvetleri'ne (IDF) bu doğrultuda talimat verdiği öncelikli hedeflerden birinin "uzay" olduğunu da sözlerine ekledi.

dbfdrbfr
Lübnan-İsrail sınırı yakınlarında hareket halindeki İsrail Merkava tankları (Arşiv - AFP)

Katz açıklamalarını şöyle sürdürdü: "Uzay; aşağıda kontrol ettiğiniz alanın büyüklüğünün, nüfus yoğunluğunun ve diğer pek çok konunun önemini yitirdiği bir yerdir. İsrail'in hedefi sadece 'uzayda var olmak' ya da 'oraya yerleştirdiklerimizi koruyup başkalarının hamlelerini boşa çıkarmak' ile sınırlı değil; aynı zamanda 'oradan aşağıya doğru (yeryüzüne) operasyon yapabilmeyi' de kapsıyor."

"Dünyada uzaydan saldırı yeteneğine sahip hiçbir ülke yok"

Bunun saldırı yetenekleri geliştirmeyi içerdiğini açıklayan Katz, kendi ifadeleriyle "Sistemleri çökertmek —ki bu oldukça erken bir aşamada gerçekleşecek— ve kinetik saldırı" unsurlarına değindi. İsrail'in şu anda bu alandaki "en parlak beyinleri" bünyesine kattığını belirten Katz, "Bugün dünyada hiçbir ülkenin uzaydan saldırı yeteneği bulunmuyor. Bu nedenle İsrail, bu kabiliyette dünyada lider ülke olmalıdır" şeklinde konuştu.

Katz, İsrail'in bu güce sahip olması durumunda, bunun "büyük kaynaklara sahip düşmanlar karşısında caydırıcılıkta, saldırı ve imha kapasitesinde üstünlük sağlayacağını" iddia etti.

İsrail hükümetinin, son aylarda İran, Hizbullah ve hatta Gazze Şeridi'ndeki Hamas ile olan savaşları kesin bir askeri zaferle sonuçlandıramadığı yönünde ülke içinde ve dışındaki eleştirilere yanıt olarak sık sık yeni savaş planları açıkladığı biliniyor.

sdbtryj
Savunma Bakanı Israel Katz (ortada), 2025 yılı savunma ihracatı raporunu teslim alıyor (İsrail Savunma Bakanlığı)

Katz'ın uzay yarışı ve uçuşlarından bahsettiği bir dönemde, ABD Başkanı Donald Trump'ın ABD desteği olmasaydı İsrail 15 dakika içinde yok olurdu yönündeki açıklamalarının yankıları sürüyor. Netanyahu da bizzat İsrail'in 7 Ekim'de yok olmanın eşiğine geldiğini ifade etmişti.

Hoşen planı: Ordunun yeniden inşası

İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, 7 Ekim 2023'teki Hamas saldırısında başarısızlığa uğrayan orduyu yeniden yapılandırmak amacıyla Ocak ayında yeni bir plan ortaya koymuştu. 2026 ile 2030 yılları arasındaki 4 yıllık dönemi kapsayan bu plan, Hamas saldırısı ve ardından gelen savaşa ilişkin soruşturmaların sonuçlarına dayanarak hazırlandı. Tevrat'tan esinlenerek "Hoşen" adı verilen plan iki temel hat üzerine kuruldu: Yoğun operasyonel faaliyetlerin sürdürülmesi ve askeri gücün yeniden inşası.

İsrail’in Kanal 13 televizyonuna göre plan; Gazze, Lübnan ve İran'daki savaşlardan çıkarılan dersler ışığında, askeri teşkilatın durum değerlendirmesi ve siyasi kanadın yönlendirmesiyle oluşturuldu. Plan; İnsan, Savaşa Hazırlık, Yeteneklerin Geri Kazanılması ve Rehabilitasyon, Sınırlar, Hava Savunma ve Yere Yakın Tehditler gibi 12 ana başlığı içeriyor.

fdefbr
8 Aralık 2025'te Gazze Şeridi'nin Refah kentinde bir tünel girişinde bekleyen İsrail askerleri (AP)

İsrail gazetesi Yedioth Ahronoth (Yedioth Ahronoth / Israel Hayom) gazetesine göre plan, aynı zamanda ordunun saldırı amaçlı manevra yeteneklerini geliştirmeyi, birliklerin yoğun ve hassas ateş altında çalışmaya devam edebilmesini güvence altına almayı, istihbarat kapasitesini artırmayı, robotik ve otonom sistem projelerini desteklemeyi, uzay alanındaki yetenekleri genişletmeyi ve bu alandaki askeri operasyonlara hazırlık amacıyla kapsamlı kurumsal değişiklikler yapmayı hedefliyor.

Mali boyut

Kanal 13'ün haberine göre, Hoşen planı mali açıdan, on yıllık bir süre zarfında yaklaşık 350 milyar şekel (yaklaşık 111 milyar dolar) tutarında uzun vadeli bir askeri güçlendirme programına dayanıyor. Bu devasa bütçe, İsrail Parlamentosu'nun (Knesset) 24 Mart 2026'da askeri kurumlar için kabul ettiği 143 milyar şekellik (yaklaşık 38,6 milyar dolar) bütçeye ek olarak geliyor. Bu miktara ayrıca ABD'den sağlanan yaklaşık 22 milyar şekellik (yaklaşık 5,9 milyar dolar) askeri yardım da dahil ediliyor.

Boğazda yeni bir güzergah

Uzmanlar, mutabakat zaptında da belirtildiği üzere bu durumun, İran ve Umman arasında su yolunun gelecekteki yönetimine ilişkin görüşmelerle aynı döneme denk geldiğine dikkat çekiyor. Görüşmelerde hizmetlerin "maliyeti" (harç/ücret) fikri ortaya atılırken, ABD herhangi bir harç ya bir vergi uygulanmasına şiddetle karşı çıkıyor.



Mekke Anlaşması, 1990’larda ortaya atılandan farklı yeni bir Ortadoğu

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif arasında Mekke'de Ortak Savunma Anlaşması imzalanırken, 7 Ağustos 2026 (Reuters)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif arasında Mekke'de Ortak Savunma Anlaşması imzalanırken, 7 Ağustos 2026 (Reuters)
TT

Mekke Anlaşması, 1990’larda ortaya atılandan farklı yeni bir Ortadoğu

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif arasında Mekke'de Ortak Savunma Anlaşması imzalanırken, 7 Ağustos 2026 (Reuters)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif arasında Mekke'de Ortak Savunma Anlaşması imzalanırken, 7 Ağustos 2026 (Reuters)

Macid Kiyali 

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki -ve başta Mısır olmak üzere muhtemelen diğer taraflara da açık olan- ortak savunma antlaşması, Ortadoğu'da yeni bir bölgesel düzenin temelini attı. Mevcut uluslararası ve bölgesel veriler çerçevesinde bu düzenin muhtemelen yalnızca askeri ve güvenlik boyutuyla sınırlı kalmayıp, bilhassa deniz koridorları ve boğazlar üzerindeki mücadelenin büyümesine bağlı olarak siyaseti, ekonomiyi, teknolojiyi ve kara ile deniz yolları başta olmak üzere altyapıyı da kapsaması öngörülüyor.

Yeni Ortadoğu düzeni projesini, 90'ların başlarında ortaya atılan projeden ayıran birkaç husus bulunuyor. Bunların en önemlileri şöyle sıralayabiliriz:

1- Barış süreci (1991 Madrid Konferansı) ışığında önceki projenin öncülüğünü yapan İsrail, bu projenin dışında kalıyor. Hatta İsrail; ister Suudi Arabistan, Türkiye veya Pakistan'dan ayrı ayrı gelsin, isterse hepsinin bir araya gelmesinden doğsun, bu ittifaka potansiyel yeni bir tehdit olarak bakıyor.

2- Bu blok ekonomik, teknolojik, askeri ve mali ağırlığın yanı sıra devasa bir coğrafi ve demografik derinliğe sahip olup, bu durum kendisine uluslararası ve bölgesel denklemlerde siyasi ağırlık kazandırıyor.

3- Bu projenin ortaya çıkışı, ABD yönetiminin; İsrail'in siyasi, güvenlik, ekonomik ve ahlaki açıdan kendisine yük olduğuna ikna olmasının ardından, başta Suriye, Lübnan ve Filistin olmak üzere birçok dosyada İsrail'in bölgedeki müdahalelerini kısıtlamaya çalıştığı bir dönemle eş zamanlı gerçekleşti.

4- Bu düzen, İran'ın Ortadoğu'daki nüfuzunun gerilediği, sınırlandırıldığı ve yeniden kendi sınırlarının ardına itildiği bir bölgesel ortamda şekilleniyor.

5- 1990'ların başlarında İsrail’in eski Başbakanı Şimon Peres tarafından ABD’nin desteğiyle ortaya atılan ‘Yeni Ortadoğu’ projesi, ekonomi, teknoloji, çevre ve altyapı alanlarında İsrail'i Arap ülkeleriyle olan etkileşimlerin merkezine yerleştiren bir barış çözümünün gereksinimleri çerçevesinde şekillenmişken, bu yeni proje, İsrail'in dayatmalarına ters düşmekte veya bunlardan tamamen bağımsız bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Sonuç olarak, bu projenin sürdürülebilirlik ve gelişim ihtimalini güçlendiren çok sayıda iç ve dış etken bulunuyor. Özellikle de İsrail dahil, pratikte buna itiraz edebilecek hiçbir bölgesel güç bulunmuyor. Zira İsrail; gerek yükselen bölgesel güçlerden oluşan bu blok karşısında, gerekse de İran'ın nüfuzunun kırılmasının ardından -bölgede onu tamamen terk etmemekle birlikte- taşıdığı İsrail yükünü hafifletmeyi kendi çıkarlarına uygun bulacak olan ABD karşısında kendini zorlu bir çıkmazın içinde bulacağına şüphe yok.

Güç dengesi

Peres, Ortadoğu düzeni projesinde bu sistemin İsrail’in aklı, Körfez’in sermayesi ve Mısır’ın işgücünden oluşan üç itici gücünden bahsetmişti. Yani İsrail'i liderlik konumuna yerleştiriyordu. Ancak mevcut üçlü proje, yerleşip kökleşmesi halinde çok daha güçlü bir tablo çiziyor. Zira devasa bir insan kaynağı ve geniş coğrafi alanın yanı sıra mali, ekonomik, teknolojik ve askeri kapasitelere sahip. Bir başka deyişle bu ülkeler, finansmanı (özellikle Suudi Arabistan), sanayiyi (özellikle Türkiye) ve nükleer caydırıcılığı (Pakistan) ellerinde bulunduruyor.

Daha detaylı bakıldığında ise bu blok, en büyük kısmını Suudi Arabistan'ın (2 milyon 148 bin kilometrekare) oluşturduğu 3,8 milyon kilometrekarelik bir alanı kapsıyor ve 379 milyonluk bir nüfusu barındırıyor. Pakistan ise (255 milyon nüfus) en büyük insan gücünü temsil ediyor. Söz konusu bloğun ekonomik gücü de 3,8 trilyon dolarlık bir gayrisafi yurt içi hasıladan oluşuyor. (Suudi Arabistan ve Türkiye ekonomik güç açısından neredeyse başa başken, Pakistan 410 milyar dolarla ekonomik açıdan en zayıf halkayı oluştursa da insan gücü ve nükleer güç gibi iki çok önemli avantajı bulunuyor)

İsrail, anlaşmayı Türkiye'nin kendisine karşı konumunun güçlenmesi olarak değerlendiriyor. Oysa, İran'ın Arap Meşrık'ındaki (Arap Doğusu) hegemonyasının sona ermesini kendisi için mutlak bir kazanım sanmış ve bu sayede Türkiye'yi ekarte edebileceğini düşünmüştü. Ne var ki, şimdi bir anda kendisini hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile aynı anda karşı karşıya bulmuş durumda.

Suudi Arabistan, dünyanın en büyük petrol ihracatçısı olarak petrol ve doğalgaz kaynaklarına dayanan büyük bir mali güce ve akıllı şehirler, dijital altyapı, yapay zekâ (Aİ) ile çeşitli sanayi kollarında yoğunlaştırdığı geniş bir yatırım kapasitesine sahip. Öte yandan Türkiye’nin Asya ile Avrupa arasında stratejik bir coğrafi konumu, sanayi, ticaret, elektronik ve -başta insansız hava araçları (İHA) olmak üzere- savunma sanayisinde geniş bir tabana dayanan çeşitlendirilmiş ve dinamik bir ekonomisi var. Pakistan ise sanayi, tarım, hizmet sektörü, yazılım ve dijital şirketler alanında yükselen bir ülke görünümünde.

Askeri güç bağlamında Türkiye öne çıkan bir konuma sahip. Öyle ki, ABD'den sonra NATO'daki en büyük askeri güce ve kara, hava, deniz kuvvetleri bünyesindeki muhtelif teçhizatla donatılmış güçlü bir ordu Türkiye’nin. Ayrıca Türkiye; İHA, savunma sistemleri, füzeler ve savaş gemileri de dahil olmak üzere kendi silahını üreten bir ülkedir. Pakistan'a gelince, personel sayısı bakımından en büyük orduya sahip olmasının yanı sıra nükleer bir gücü de yani nükleer caydırıcılık kapasitesine sahip bulunuyor. Suudi Arabistan ise hava gücüne dayanan askeri kapasitelere, modern savaş uçaklarına, hava ve füze savunma sistemlerine sahip.

Sonuç itibarıyla, yukarıda aktarılanlar ışığında; siyasi iradenin mevcudiyetiyle birlikte ortak çıkarların bu gidişatı desteklemesi ve buna dayalı stratejik politikaların oluşturulması halinde, söz konusu ülkeler arasında bir tür entegrasyon (tamamlayıcılık) ortaya çıkıyor.

İsrail'in çekinceleri

İsrail'in bakış açısına göre, savunma karakterine rağmen bu bloğun veya ittifakın kurulması; kendisine yönelik bir meydan okuma ve Ortadoğu'da tek başına hegemonya kurma ihtimalini engelleme girişimi niteliğinde. Öyle ki İsrail, İran'ın Arap Meşrik'i ülkelerindeki nüfuzunun gerilemesinin ardından bu hedefe ulaşmak üzere olduğunu düşünüyordu. Üstelik bu ittifak, İsrail'in ABD'nin Ortadoğu stratejisindeki konumunu da zayıflatıyor.

Bütün bunların yanında İsrail bu ittifakı, Suudi Arabistan'a kendisiyle normalleşmesi yönünde kurulan tüm baskıları boşa çıkaran ve -özellikle bağımsız bir Filistin devleti kurulması fikrinin hayata geçirilmesi ile İsrail'in Suriye ve Lübnan'daki askeri müdahaleleri ile saldırılarının durdurulması için ABD'nin İsrail'e baskı yapması gerekliliği hususunda- kendi şartlarını dayatma noktasında Riyad'ın konumunu pekiştiren bir adım olarak görüyor.

İslamabad'da düzenlenen "Pakistan Günü" geçit töreninde "Nasr" füzeleri taşıyan askeri aracın üzerinde duran Pakistan askerleri, 23 Mart 2022 (AFP)
İslamabad'da düzenlenen "Pakistan Günü" geçit töreninde "Nasr" füzeleri taşıyan askeri aracın üzerinde duran Pakistan askerleri, 23 Mart 2022 (AFP)

İsrailli küresel jeopolitik ve terör uzmanı Dr. Anat Hochberg-Marom, geçtiğimiz günlerde Maariv gazetesinde kaleme aldığı makalede İsrail'in tutumunu şöyle özetledi:

“ABD ile Suudi Arabistan arasındaki sivil nükleer iş birliği anlaşması... Ortadoğu'da dramatik bir gelişme ve önemli bir atılım teşkil ediyor ve İsrail'de derin endişe yaratıyor... Suudi Arabistan topraklarında uranyum zenginleştirilmesine yönelik ABD onayı... uluslararası denetim seviyesini düşürüyor... Bu yaklaşıma göre uranyum zenginleştirme meşru bir sivil araç olarak kabul ediliyor. Bu ise başta Türkiye ve Mısır olmak üzere bölgedeki diğer ülkeleri benzer bağımsız kapasiteler talep etmeye itebilir... Trump yönetiminin bakış açısına göre on milyarlarca dolar değerinde olduğu tahmin edilen '123 Anlaşması', ABD’nin koruma şemsiyesi altında Suudi Arabistan'da enerji altyapısını ve ekonomik büyüme motorlarını geliştirmeyi, Çin ile Rusya'nın Körfez bölgesindeki nüfuzunu azaltmayı ve Washington ile Riyad arasındaki stratejik ortaklığı güçlendirmeyi amaçlıyor... İsrail'in bakış açısına göre ise modern savaş uçaklarından hava savunma sistemlerine, oradan da siber ve istihbarat kapasitelerine kadar uzanan gelişmiş silah sistemlerinin satışını içeren yan sözleşmeleri de kapsayan bu anlaşma, İsrail'in ulusal güvenlik konseptindeki temel varsayımları sarsıyor. ABD-Suudi Arabistan nükleer anlaşması tarihi bir sınav anını temsil ediyor... İsrail'i yeni oyunun kurallarını anlayan, daha karmaşık ve tehlikeli bölgesel gerçeklik karşısında yeni bir strateji şekillendirebilecek proaktif, dengeli ve akıllı bir liderliği benimsemeye mecbur bırakıyor.”

Benzer şekilde İsrail, anlaşmayı Türkiye'nin kendisine karşı konumunun güçlenmesi olarak değerlendiriyor. Oysa, İran'ın Arap Meşrik'indaki (Arap Doğusu) hegemonyasının sona ermesini kendisi için mutlak bir kazanım sanmış ve bu sayede Türkiye'yi ekarte edebileceğini düşünmüştü. Ne var ki şimdi bir anda kendisini hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile aynı anda karşı karşıya bulmuş durumda. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre üstelik İsrail'in endişesi, söz konusu iki ülkenin ABD ile olan ilişkilerini ve Suriye, Lübnan, Irak (ve elbette bunların arasındaki Ürdün) ile sahip oldukları özel ilişkileri de kapsar hale gelmiş bulunuyor.

İsrail, güvenlik istikrarını pekiştirebilecek ve bölgedeki boşluğu doldurabilecek bu anlaşmanın, Amerika Birleşik Devletleri'nin sorumluluğunu hafifleteceğinden ve onu İsrail'e baskı yapma konusunda daha serbest kılacağından endişe ediyor.

İsrailli analist Zvi Bar'el, geçtiğimiz haziran ayında İsrail gazetesi Haaretz’de kaleme aldığı makalede, “Türkiye, Ortadoğu'daki Yeni Güvenlik Düzeninin Lideri Olmayı Hedefliyor" gibi oldukça anlamlı başlık taşıyan makalesinde şunları yazmıştı: "Türkiye, NATO'nun en büyük ikinci ordusuna sahip ve güvenlik sanayisi yıllık yaklaşık 20 milyar dolarlık üretim yapıyor... Olayların merkezinde yeniden İsrail değil, Türkiye var” diye yazdı.

ABD bağlamında bile İsrail; güvenlik istikrarını pekiştirebilecek ve bölgedeki boşluğu doldurabilecek bu anlaşmanın, ABD'nin sorumluluğunu hafifleteceğinden endişe duyuyor. Zira bu durumun, -özellikle İran'ın Arap Meşrik'i ülkelerindeki nüfuzunun kırılmasının ardından- Filistinlilere, Suriye'ye ve Lübnan'a yönelik politikalarını rasyonel bir zemine oturtması için İsrail'e baskı yapma konusunda ABD'nin elini daha da rahatlatacağından korkuyor.

İsrail'in bir diğer sorunu da tüm bunların, en azından öngörülebilir gelecekte bir Arap-İsrail normalleşmesi şartına bağlanmadan gerçekleşiyor olmasıdır. Ortadoğu'nun ve bilhassa Arap Meşrik'i bölgesinin artık tamamen kendi oyun alanları haline geldiğini zanneden aşırılık yanlısı hükümeti (Netanyahu, Smotrich, Ben-Gvir) en çok endişelendiren husus da tam olarak budur.

Gemi güvertesinden görev yapmak üzere tasarlanmış Türk silahlı insansız hava aracı (SİHA) Bayraktar, Doğu Akdeniz'de, tam olarak Antalya'da gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında 9 Nisan 2026 (AFP)
Gemi güvertesinden görev yapmak üzere tasarlanmış Türk silahlı insansız hava aracı (SİHA) Bayraktar, Doğu Akdeniz'de, tam olarak Antalya'da gerçekleştirilen bir tatbikat sırasında 9 Nisan 2026 (AFP)

ABD’nin tutumunun özeti

Şu hususa dikkat etmeliyiz ki, bu anlaşma iki önemli gelişmenin ikliminde ortaya çıktı. Birincisi, Suudi Arabistan ile ABD arasında (22 Temmuz 2026) imzalanan ve 123 Anlaşması (ABD Atom Enerjisi Yasası uyarınca ABD ile diğer ülkeler arasındaki barışçıl nükleer iş birliğini düzenleyen yasal çerçeve) olarak bilinen barışçıl nükleer iş birliği anlaşmasıdır. Bu anlaşma reaktörlerin inşasını, elektrik üretimini, yüksek katma değerli sanayilerin yerlileştirilmesini, uzman insan kapasitesinin inşasını ve ileri teknolojilerde iş birliğinin güçlendirilmesini içeriyor.

İkincisi ise ABD'nin Türkiye ile F-35 savaş uçakları anlaşmasının hayata geçirilmesi ve Türk hava savunma sanayisinin desteklenmesi hususunda vardığı mutabakattır. Bu gelişme, geçtiğimiz günlerde Türkiye'de düzenlenen NATO Zirvesi ile birlikte Türkiye-ABD ilişkilerinin ve başkanlar Trump ile Erdoğan arasındaki bağların güçlendiği bir atmosferde gerçekleşti.

Akademisyen Dr. Kobi Barda, İsrail gazetesi Yedioth Ahronoth’ta yayımlanan, 30 Temmuz 2026 tarihli makalesinde tüm bunlardan ‘Trump'ın -özellikle de İsrail'de seçimler yaklaşırken- muhtemelen Netanyahu'ya iletmek istediği mesaj... Netanyahu'nun bir sonraki hükümeti kurmakla görevlendirilmesi halinde tamamen farklı bir model sunmak zorunda kalacağı’ sonucu çıkarıyor.

Bu çerçevede buradaki asıl mesele ABD'nin İsrail'den vazgeçmesi, onu sınırlandırmaya çalışması veya ona yönelik desteğini azaltması değil, aksine siyaset, ekonomi, teknoloji, çevre ve güvenlik alanlarındaki uluslararası sınamalar ile diğer kutupların yükselişi gölgesinde bazı ihtiyaçları olması. ABD, öncelikle bu ittifakın, ABD'nin bölgede yaşananlara dair sorumluluğun bir kısmını üstlendiği vizyonu temelinde kurulduğuna inanan bazı görüşlerin aksine, yükü ve sorumluluğu kendisiyle paylaşabilecek bölgesel güçlere, ikinci olarak hem bölgede hem de uluslararası arenada istikrarı yeniden tesis etmek amacıyla, İsrail'in birden fazla yöndeki taşkınlığını sınırlandırmayı da içerecek şekilde savaşlar silsilesine son vermeye ihtiyaç duyuyor.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Trump: Abraham Lincoln Uçak Gemisi’nin konuşlandırılması yeterince uzun değil

ABD’nin Nimitz sınıfı uçak gemisi USS Abraham Lincoln ile Wasp sınıfı amfibi hücum gemisi USS Kearsarge (LHD-3), ABD 5. Filo’nun Harekât Bölgesi’ndeki Arap Denizi’nde ortak operasyonlar yürütüyor. (AFP)
ABD’nin Nimitz sınıfı uçak gemisi USS Abraham Lincoln ile Wasp sınıfı amfibi hücum gemisi USS Kearsarge (LHD-3), ABD 5. Filo’nun Harekât Bölgesi’ndeki Arap Denizi’nde ortak operasyonlar yürütüyor. (AFP)
TT

Trump: Abraham Lincoln Uçak Gemisi’nin konuşlandırılması yeterince uzun değil

ABD’nin Nimitz sınıfı uçak gemisi USS Abraham Lincoln ile Wasp sınıfı amfibi hücum gemisi USS Kearsarge (LHD-3), ABD 5. Filo’nun Harekât Bölgesi’ndeki Arap Denizi’nde ortak operasyonlar yürütüyor. (AFP)
ABD’nin Nimitz sınıfı uçak gemisi USS Abraham Lincoln ile Wasp sınıfı amfibi hücum gemisi USS Kearsarge (LHD-3), ABD 5. Filo’nun Harekât Bölgesi’ndeki Arap Denizi’nde ortak operasyonlar yürütüyor. (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump, yaptığı açıklamada, USS Abraham Lincoln uçak gemisinde görev yapan denizciler üzerindeki olası olumsuz etkilere ilişkin endişeleri reddetti. Trump, İran’la savaş kapsamında 260 günden uzun süren görev süresinin “asla yeterince uzun olmadığını” söyledi. Bu açıklama, denizci aileleri ve bazı Kongre üyelerinin gemideki ruh sağlığı ve yaşam koşullarının kötüleşmesine ilişkin kaygılarını dile getirdiği bir dönemde geldi.

Trump, New York’a gitmek üzere yola çıkmadan önce gazetecilere yaptığı kısa açıklamada, geminin görev süresinin fazla uzun olduğu yönündeki değerlendirmeleri reddetti. Uçak gemisinin 8,5 aydan uzun süre denizde kalmasının aşırı olup olmadığı sorusuna Trump, “Hayır, hayır, hayır. Asla yeterince uzun değildi” cevabını verdi.

Trump ayrıca, “O gemi şu anda hareket halinde ya da çok yakında hareket edecek ve yerine ona çok benzeyen başka bir gemi gönderilecek” dedi.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’ten aktardığı habere göre USS Abraham Lincoln, geçen kasım ayında San Diego’daki ana üssünden ayrıldı ve daha sonra İran’la yürütülen savaş kapsamında ABD’nin askeri operasyonlarını desteklemek üzere Ortadoğu’ya yönlendirildi.

Uçak gemisinde yaklaşık 5 bin denizci ve deniz piyadesi görev yapıyor. Demokrat Senatör Richard Blumenthal’ın verdiği bilgilere göre gemi 200 günden uzun süredir hiçbir limana uğramadı ve böylece modern dönemde art arda denizde kalma rekorunu kırdı.

Denizci ailelerinin gemide ruh sağlığının kötüleştiği, yaşam koşullarının ağırlaştığı ve tedarik sorunları yaşandığı yönündeki endişelerini dile getirmesinin ardından çok sayıda Demokrat Kongre üyesi konuya ilişkin açıklama talep etti.

Savunma Bakanı Pete Hegseth ise perşembe günü, Lincoln uçak gemisindeki koşulların kötüleştiğine ilişkin haberleri reddederek, bu iddiaların “tamamen çarpıtılmış” olduğunu belirtti.


Florida'daki bir etkinlik mekânı, Rashida Tlaib'in katılacağı bir toplantıya ev sahipliği yapma teklifini geri çekti

Filistin kökenli Amerikalı Demokrat Kongre üyesi Rashida Tlaib (AFP)
Filistin kökenli Amerikalı Demokrat Kongre üyesi Rashida Tlaib (AFP)
TT

Florida'daki bir etkinlik mekânı, Rashida Tlaib'in katılacağı bir toplantıya ev sahipliği yapma teklifini geri çekti

Filistin kökenli Amerikalı Demokrat Kongre üyesi Rashida Tlaib (AFP)
Filistin kökenli Amerikalı Demokrat Kongre üyesi Rashida Tlaib (AFP)

Güney Florida’daki bir etkinlik mekânının yönetimi, İsrail hükümetinin en sert eleştirmenlerinden biri olan Filistin asıllı Demokrat Kongre Üyesi Rashida Tlaib’in katılacağı bir toplantıya ev sahipliği yapmaktan, eyaletteki Demokrat bir milletvekilinin şikâyetlerinin ardından vazgeçti. Bu gelişme, Demokrat Parti içinde İsrail’e yönelik politika konusunda yaşanan anlaşmazlığın son örneği oldu.

ABD Kongresi’ne seçilen ilk Filistin asıllı Amerikalı olan Tlaib’in, dün Florida’da Demokrat Parti’nin yaklaşan ön seçimlerinde yarışacak üç adayına destek vermek amacıyla düzenlenen bir etkinliğe katılması planlanıyordu.

Ancak toplantıya ev sahipliği yapması planlanan The Venue Fort Lauderdale yönetimi, Florida Eyalet Temsilciler Meclisi üyesi ve eyaletin Yasama Yahudi Grubu Başkanı Michael Gottlieb’in perşembe günü yayımladığı açıklamada, etkinliği “Yahudi karşıtı” olarak nitelemesinin ardından toplantıyı aniden iptal etti.

Tlaib daha önce antisemitizmi kınamış ve İsrail’in Filistin topraklarındaki işgalini, Gazze ve Lübnan’a yönelik İsrail saldırılarını eleştirmenin antisemitizm olarak değerlendirilemeyeceğini belirtmişti.

Mekân yönetimi yaptığı açıklamada, kararın “artan güvenlik endişeleri” nedeniyle alındığını belirtti. Açıklamada ayrıca mekânın Yahudilere ait olduğu ve “değerleri ile Yahudi toplumuna yönelik bağlılıklarının kendileri için büyük önem taşıdığı” ifade edildi.

Aralarında Tlaib ve New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin de bulunduğu önde gelen ilerici Demokratlar, İsrail’in Gazze ve Lübnan’a yönelik saldırıları, ABD-İsrail’in İran’la yürüttüğü savaş ve Başbakan Binyamin Netanyahu’nun Cumhuriyetçilerle yakın ilişkileri nedeniyle Washington’un İsrail’e verdiği desteğe karşı çıkıyor. Bu durum, Washington’un müttefiki İsrail’e yönelik Demokrat seçmen desteğinin gerilemesine yol açtı.

Şarku’l Avsat’ın Reuters’ten aktardığına göre etkinliğin amacı, Florida Eyalet Temsilciler Meclisi üyesi ve Senato adayı Angie Nixon’ın yanı sıra Temsilciler Meclisi’nde iki sandalye için yarışan Elijah Manley ve Oliver Larkin’e destek vermekti.