Kim Jong Un, Şi’ye gönderdiği mesajda Çin ile ilişkileri derinleştirme sözü verdi

Kuzey Kore lideri Kim Jong Un, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile tokalaşıyor (Reuters)
Kuzey Kore lideri Kim Jong Un, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile tokalaşıyor (Reuters)
TT

Kim Jong Un, Şi’ye gönderdiği mesajda Çin ile ilişkileri derinleştirme sözü verdi

Kuzey Kore lideri Kim Jong Un, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile tokalaşıyor (Reuters)
Kuzey Kore lideri Kim Jong Un, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile tokalaşıyor (Reuters)

Kuzey Kore lideri Kim Jong Un, bugün Çin ile ilişkileri güçlendirmeye devam edeceklerini belirterek, son dönemde Pyongyang’da Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile gerçekleştirdiği zirveyi “tarihi bir vesile” olarak nitelendirdi.

Şarku’l Avsat’ın Kuzey Kore resmi Merkezi Haber Ajansı’ndan (KCNA) aktardığına göre Kim, Çin Komünist Partisi’nin kuruluşunun 105. yıldönümü dolayısıyla Şi Cinping’e bir kutlama mesajı gönderdi ve Pekin ile ilişkilerin geliştirilmesinin Pyongyang için “sabit bir politika” olduğunu vurguladı.

Kim mesajında, “Tarihe ve sağlam temellere dayanan Kore–Çin dostluk ilişkilerinin, sosyalizmi temel alan yapısıyla birlikte sürekli geliştirilmesi, partimizin ve hükümetimizin değişmez tutumudur” ifadelerini kullandı.

Pyongyang’daki son zirvenin iki ülke arasındaki dostluk ve yoldaşlık güvenini derinleştiren “tarihi bir fırsat” olduğunu belirten Kim, iki liderin geleneksel ikili ilişkileri daha da ilerletme konusundaki “sarsılmaz iradelerini” yeniden teyit ettiğini söyledi.

Kim ayrıca, Kuzey Kore’nin Çin ile “dostluk ve iş birliği ilişkilerini” geliştirmeye hazır olduğunu ve bu ilişkilerin iki halkın “ortak serveti” olduğunu ifade etti.

Söz konusu mesaj, Şi Cinping’in nadir gerçekleşen Pyongyang ziyaretinden haftalar sonra geldi. Ziyaret sırasında iki lider, Kuzey Kore’nin Rusya ile giderek güçlenen askeri ilişkileri de dahil olmak üzere ikili bağların daha da güçlendirilmesi konusunda mutabakata varmıştı.



Trump, ara seçimler öncesi ilk Cumhuriyetçi Ulusal Kongresi’nin düzenleneceğini açıkladı

Trump, Oval Ofis'te gazetecilere açıklama yapıyor (EPA)
Trump, Oval Ofis'te gazetecilere açıklama yapıyor (EPA)
TT

Trump, ara seçimler öncesi ilk Cumhuriyetçi Ulusal Kongresi’nin düzenleneceğini açıkladı

Trump, Oval Ofis'te gazetecilere açıklama yapıyor (EPA)
Trump, Oval Ofis'te gazetecilere açıklama yapıyor (EPA)

ABD Başkanı Donald Trump, Cumhuriyetçi Parti’nin tarihinde ilk kez ara seçimler öncesinde ulusal kongre düzenleyeceğini açıkladı. Söz konusu adımın, seçmen katılımını artırmayı ve partinin Kongre’deki kontrolünü sürdürmesini hedeflediği belirtildi.

Trump, kongrenin 9-10 Eylül tarihlerinde Dallas kentinde gerçekleştirileceğini duyurdu.

ABD’de Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler geleneksel olarak başkanlık seçim kampanyaları sırasında büyük ulusal kongreler düzenlerken, Trump’ın önerdiği bu yeni uygulama, ara seçim sürecinde seçmenlerin Temsilciler Meclisi ve Senato yarışlarına odaklanmasını amaçlıyor.

Demokratların Kongre’nin herhangi bir kanadında çoğunluğu elde etmesi durumunda, Trump’ın yasama gündemini engelleyebilecekleri ve görev süresinin son iki yılında yönetimi hakkında soruşturmalar başlatabilecekleri ifade ediliyor.


Lübnan-İsrail anlaşması için “iyimser, kötümser, makul ve tehlikeli” olmak üzere 4 senaryo

Sahadaki durum ve işgalci İsrail ordusunun planları göz önüne alındığında, İsrail’in Trump’ın barış sürecini açıkça engellediği görülüyor (AFP)
Sahadaki durum ve işgalci İsrail ordusunun planları göz önüne alındığında, İsrail’in Trump’ın barış sürecini açıkça engellediği görülüyor (AFP)
TT

Lübnan-İsrail anlaşması için “iyimser, kötümser, makul ve tehlikeli” olmak üzere 4 senaryo

Sahadaki durum ve işgalci İsrail ordusunun planları göz önüne alındığında, İsrail’in Trump’ın barış sürecini açıkça engellediği görülüyor (AFP)
Sahadaki durum ve işgalci İsrail ordusunun planları göz önüne alındığında, İsrail’in Trump’ın barış sürecini açıkça engellediği görülüyor (AFP)

Emel Şehade

ABD, Lübnan cephesinde yatıştırma anlaşmasını duyurmayı henüz bitirmişti ki İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, Beyrut-Tel Aviv çerçeve anlaşmasının kuzey cephesindeki gerilimi yumuşatacağını bekleyen İsrailliler arasında hemen kaygıya yol açan tehditler savurdu.

Katz ve ondan önce İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, İran'ın İsrail'e saldırısının her an beklenir hale geldiğine dair güvenlik değerlendirmeleri olduğunu öne sürdü. Bu değerlendirmeler, Binyamin Netanyahu hükümetinin acil ve hızlı bir toplantı yapmaya itti. Toplantıda çeşitli kararlar alındı, düzenlemelere gidildi. Bunların başında farklı bölgelerde savaş kaynaklı olağanüstü halin bir buçuk ay daha uzatılması geliyordu.

Toplantıya katılanlara göre bu karar, yetkililere vatandaşları güvenli alanlardan uzaklaşmaktan alıkoymak ya da toplanma yasakları ve her ne kadar bu kurumların büyük çoğunluğu yaz tatiline girmiş olsa da eğitim kurumlarına yönelik kısıtlamalar uygulamak dahil her türlü acil tedbiri alma yetkisi tanıdı.

Katz bu kez önceki basın toplantılarından ve açıklamalarından farklı olarak kameralardan uzaktı. Az sayıda muhabire yayını yasak gizli bilgiler aktardı. Bununla birlikte bazı muhabirler aracılığıyla İsrail'in her türlü İran saldırısına hazır olduğunu söyleyerek "Yarın İran'la savaşta olabiliriz. İsrail'e füze fırlatırlarsa güçlü biçimde karşılık vereceğiz” mesajı verdi.

Katz tehditlerini şu sözlerle sürdürdü:

"İran'ın İsrail'e ateş açmasını kabul edeceğimiz bir denklem yok. Bunu ABD’lilere de açıkça ilettik. İsrail ordusu buna hazır ve teyakkuz halinde. Hedefler belirlenmiş. Başkan Donald Trump'ın yürüttüğü sürecin önünü tıkamak istemiyoruz. Ancak ne Lübnan'da ne de İran'da kendimizi savunmada taviz vermeyiz.”

Lübnan'daki sahadaki tabloya ve İsrail ordusunun planladıklarına bakıldığında ise İsrail'in Trump'ın bölgede barışı ve neredeyse üç yılını doldurmak üzere olan savaşı sona erdirme sürecini açıkça engellediği görülüyor.

‘Dahiye karşılığında kuzey kasabaları’ denkleminin yeniden tehdit olarak öne sürülmesi, İsrail'deki çeşitli kesimler için başlı başına bir engel niteliği taşıyor. Hatta, önümüzdeki seçim kampanyasına hazırlanan Likud Partisi içinde bile bu politikaya karşı çıkan sesler artmaya başladı. Netanyahu, partisi içinde önceki dönemlerde karşılaşmadığı bir muhalefetle karşı karşıya. Bununla birlikte birden fazla kamuoyu araştırmacısının aktardığına göre genel anketler, Netanyahu'nun Lübnan'a yönelik tehditlerinin ardından Likud Partisi’ne desteğin arttığını gösteriyor.

Lübnan ‘bataklığına’ dair uyarılara karşın Katz, "İsrail bataklığa gitmiyor. Herhangi bir sorunun bedeli bizim tarafımızdan değil, karşı tarafça ödenir. Zorluklar var ve sürtüşmeler olacak" dedi.

Öte yandan ABD Ordusu Merkez Kuvvetler Komutanı (CENTCOM) General Brad Cooper ile görüşen Katz, İsrail'in Lübnan'daki güvenlik kuşağından, Suriye'den ya da Gazze'den çekilmeyi düşünmediğini vurguladı.

Pek çok kesim Lübnan'daki gerilimin tırmandığını düşünüyor. Bu kesimlere göre tablonun 7 Ekim 2023 öncesine dönmesi artık mümkün değil. İsrail ordusunun Lübnan’ın güneyinde konuşlu askerlere yeni talimatlar verdiğinin ortaya çıkması da bu değerlendirmeyi destekler nitelikte. Bu talimatlara göre askerler, bulundukları konuma yaklaşan ve güvenlikleri için tehdit olarak nitelendirdikleri herkese derhal ateş açma yetkisine sahip.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre Lübnan'da uzun süre kalma kararlılığı çerçevesinde İsrail askeri komuta kademesinin ‘hayır’ listesi genişledi. Buna göre ‘Hizbullah'ın silahsızlandırılması değil, zayıflatılması sağlanmadan güvenlik kuşağından çekilmeye ‘hayır’, Lübnan ordusu ve hükümeti anlaşmanın uygulandığını kanıtlamadan deneme bölgelerinin ikinci aşamasına geçilmesine ‘hayır’, bu aşamada Lübnan’ın güney sakinlerinin evlerine dönüşüne izin verilmesine ‘hayır’, İran ve Hizbullah'tan beklenen güvenlik tırmanması gözetilerek bölgede konuşlu asker sayısının azaltılmasına ‘hayır’, anlaşmada orduyu uygulamaya zorlayana bağlayıcı bir takvim bulunmadığından elverişli koşullar şekillenene kadar deneme bölgelerinden henüz çekilmeye ‘hayır’.

Tüm bu ‘beş hayır’ın karşısında, anlaşmanın ihlalinin sorumluluğunu Lübnan hükümetine ve Lübnan ordusunun görevini anlaşma çerçevesinde yerine getirmemesine yüklemeyi de kapsayan güvenlik tavsiyeleri karar alıcılara sunuldu. Tüm bunlar Lübnan cephesini tırmanan bir konumda tutuyor. Hatta bazı güvenlik isimleri, İsrail'in ateşkes ihlali saydığı durumlar için Lübnan devletini de kapsayan pratik bir uygulama formülü oluşturulmasının zorunlu olduğunu savunuyor.

Geniş çaplı karşılık

İsrail ordusunda Gazze Tümeni muharebe direktörü dahil çeşitli görevler üstlenmiş Yedek Albay Oren Salmon, karar alıcılara küçük de olsa her ihlale belirli bir uygulama çerçevesiyle karşılık verilmesini tavsiye etti. Salmon, "Yerel değil geniş çaplı karşılık verilmeli ve saldırıyı gerçekleştirenlere ağır bedel ödetilmeli" dedi.

Salmon, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Lübnan anlaşmasının iyi niyetle ve ortak çıkarları ilerletmek amacıyla yapıldığı açıkça belirtilmeli. Ancak ihlaller yaşanırsa İsrail'in Litani Nehri’ni kendi hattı olarak ilan ettiği ve buradan başlatılacak her türlü müzakereye anında ateşle ya da tehdit oluşturan her unsura karşılık verileceği stratejik bir fırsat yaratılmalı. En önemlisi ise Lübnan hükümetinin anlaşmanın ihlalinden sorumlu tutulması. Çünkü Lübnan, ihlal edilen anlaşmanın tarafı.”

İsrail hava savunma sisteminin eski komutanı Yedek Tuğgeneral Ilan Biton ise "Lübnan'daki çözüm yalnızca Hizbullah'la sınırlı değil. Dolayısıyla İsrail hem operasyonlarını sürdürmeli hem de Lübnan devleti üzerindeki baskısını artırmalı" görüşünü paylaştı.

Biton şöyle devam etti:

"Lübnan anlaşmayı imzaladı. Bu da bugün bu anlaşmayı uygulamakla yükümlü olduğu anlamına geliyor. Çoğumuz ‘Sonunda Hizbullah'ın tüm silahları sökülebilecek mi?’ diye soruyor. Elbette bu olasılık çok düşük. Bu yüzden silahsızlandırmaya ulaşmak istiyorsak İsrail ordusunun aktif biçimde çalışması ve Lübnan'ı bu sürece dahil etmesi şart. Bu son derece önemli."

Öne sürülen senaryolar

Savunma sisteminin eski başkanı Zvika Hayimovich dört senaryo ortaya koydu. Bunların ilki iyimser olan senaryo. Buna göre ‘ilkeler anlaşması kalıcı hale gelir, Lübnan hükümeti ve ordusu görevlerini başarıyla yerine getirir ve makul bir süre içinde (birkaç ay ya da yıl) Hizbullah'ı silahsızlandırırsa bu da İsrail ordusunun uluslararası sınırlara çekilmesini beraberinde getirir.’

Hayimovich kötümser senaryoyu ise ‘sahadaki gelişmeler kalıcı sürtüşmeye yol açar. Zaman boyutu her türlü Lübnan girişimini sekteye uğratan bir etken haline gelir; belirlenen alanlardaki deneme projesi sürünerek ilerler ve ivme kazanamaz’ şeklinde tanımladı.

Hayimovich üçüncü senaryoyu ‘makul senaryo’ olarak nitelenirdi ve ‘İsrail ve Lübnan hükümetleri kalıcı bir anlaşmaya doğru ilerler ve güvenlik bölgesini koruyarak güney Lübnan'da Hizbullah'a karşı koordineli operasyonlarda işbirliği yapar. İsrail'in çekilmesi, operasyonel bir zorunluluktan ya da sahadaki yeni bir gerçeklikten değil, yalnızca uluslararası baskı adımıyla gerçekleşir’ şeklinde tanımladı.

Son olarak ‘tehlikeli senaryoyu’ ise ‘durum, İran gözetimindeki Hizbullah nedeniyle bozulur ve Lübnan'ı şiddetli bir çatışmaya, hatta iç savaşa sürükler; bu durum devleti İsrail'in güvenliğini doğrudan etkileyen bir kargaşanın içine çeker’ diye özetledi.

Hayimovich’e göre ilkeler anlaşmasının hangi yönde gelişeceğini öngörmek için henüz çok erken olsa da İsrail, değişimleri kavrayıp tespit edebilmek için süreci yakından izlemeli, kontrolü kaybetmekten kaçınmalı ve Lübnan hükümetiyle fırsatı en iyi biçimde değerlendirmelidir.

Bağımsız kararlar için bir fırsat

Birden fazla İsrailli yetkilinin İran ve Lübnan'a yönelik tehditlerine karşın güvenlik servisleri, ABD'ye bağımlılıktan ortaklığa geçiş ve ‘Amerikan askeri yardımı çağına son verme’ olarak nitelendirdikleri dönemi kapatmayı hedef olarak önlerine koymuş durumda. Askeri hedef ise Lübnan'ın işgalinin sürdürülmesi ve güvenlik kuşağının korunmasının yanı sıra Tel Aviv'in Orta Doğu ülkeleri karşısında ‘saldırı ve savunmada askeri denge’ sağlama çabası ve bu, Donald Trump ABD başkanlığında kaldığı sürece elde tutulması arzu edilen bir kazanım.

Mavi ve beyaz renkleri İsrail'de yerel sanayi için kullanılan ve İsrail bayrağının renklerini yansıtan bir kavramdır. Yisrael Katz'ın sunduğu ve talimatlarını verdiği bu plan, İsrail genelinde farklı türde cephane üretim hatları gibi yerel üretim kapasitesini artırmayı hedefliyor ve bu hatlar giderek yükselen bir üretim kapasitesiyle çalışıyor.

Planı hayata geçirmek üzere uzman bir ekibin başına Savunma Bakanlığı Genel Müdürü Yedek Tuğgeneral Amir Baram getirildi. Baram, gelecekte Genelkurmay Başkanlığı için adı geçen önemli isimlerden biri. Baram, ilişkiler çerçevesini yeniden tanımlama hedefiyle ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun ekibi ve İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee ile yakın koordinasyon içinde çalışacak.

Planı bilen güvenlik çevrelerine göre bu adımın, daha yüksek yerel üretim maliyetlerini karşılanması gerekiyor ve dolayısıyla İsrail’in güvenlik bütçesi üzerinde etkisi olması bekleniyor. Bununla birlikte uzun vadede bu adım, İsrail'e daha geniş bir operasyonel serbestlik tanıyacak. Zira yerli üretim, ABD'nin silah kullanımına getirdiği siyasi kısıtlamaları aşmanın önünü açıyor.

Güvenlik yetkilileri, oluşmakta olan politikaya göre İsrail'in çeşitli silah sistemleri ve mühimmat ile henüz kamuoyuna açıklanmamış ya da daha önce gündemde yer almayan işbirlikleri de dahil olmak üzere teknolojik kapasitelerin satın alınmasını talep etmeyi planladığını belirtti.

Sonuç olarak İsrail, bu plan çerçevesinde bir güvenlik yetkilisinin ifadesiyle bölgedeki ülkelerle ‘dengeyi kırma’ ve çeşitli bölge orduları ve devletleri karşısında göreli askeri üstünlüğü güvence altına alma hedefine ulaşmayı bekliyor.


İran Hürmüz Boğazı'nı nasıl bir pazarlık kozu haline getirdi?

Hürmüz Boğazı’nda çöl adaları ve nüfusu seyrek olan adalar yer alıyor (AFP)
Hürmüz Boğazı’nda çöl adaları ve nüfusu seyrek olan adalar yer alıyor (AFP)
TT

İran Hürmüz Boğazı'nı nasıl bir pazarlık kozu haline getirdi?

Hürmüz Boğazı’nda çöl adaları ve nüfusu seyrek olan adalar yer alıyor (AFP)
Hürmüz Boğazı’nda çöl adaları ve nüfusu seyrek olan adalar yer alıyor (AFP)

Hürmüz Boğazı, Körfez bölgesinden dünyaya petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) taşıyan hayati bir enerji damarı. Orta Doğu'daki savaş süresince önemi daha da artan boğazın geleceği, savaş sonrası dönem için Washington ile Tahran arasındaki tartışmanın odak noktası olmaya devam ediyor.

İranlı yetkililer haftalardır ABD ve İsrail'in 28 Şubat'ta başlattığı savaş öncesinde boğazda hakim olan seyir düzeninin yeniden tesis edilmeyeceğini vurguluyor.

Tahran, savaşın patlak vermesinden bu yana boğazı fiilen kapatmış durumda. Washington ile anlaşmazlığı sona erdirecek mutabakat muhtırasının imzalanmasından bu yana ise Hürmüz Boğazı’nın yönetiminin yalnızca kendisine ve Umman Sultanlığı'na ait olduğunu ısrarla öne sürüyor ve deniz trafiğine hizmet bedeli uygulanacağından söz ediyor. Ancak bu talep, ABD tarafından sert bir şekilde reddediliyor. Peki Hürmüz Boğazı'nı bu denli kritik kılan başlıca özellikler neler?

Stratejik konum

İran ile Umman Sultanlığı arasında yer alan Hürmüz Boğazı, Körfez sularını Umman Körfezi'ne bağlıyor. Yaklaşık 50 kilometre genişliği ve 60 metreyi geçmeyen derinliğiyle dünyanın en riskli deniz geçitlerinden biri olarak öne çıkıyor.

Boğazda ıssız adaların yanı sıra nüfusu seyrek olmakla birlikte stratejik önemi büyük adalar da yer alıyor. Bunlar arasında İran'a ait Hürmüz, Kişm ve Larak adaları sayılabilir.

Umman kıyılarında ise Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) topraklarıyla ana kara kısmından ayrılan Musandam Yarımadası konumlanıyor. BAE kıyılarının karşısında Büyük Tunb, Küçük Tunb ve Ebu Musa adaları Körfez sahillerine hâkim bir mevkide bulunuyor. Her üç adayı da 1971 yılından bu yana İran kontrol ediyor ve BAE, bu adalar üzerinde hak iddia ediyor.

Petrol ve doğalgaz damarı

Hürmüz Boğazı, Orta Doğu'nun zengin petrol ülkelerini Asya, Avrupa ve Kuzey Amerika pazarlarıyla birleştiren başlıca deniz taşımacılığı güzergahıdır. ABD Enerji Ajansı verilerine göre 2024 yılında boğazdan günlük yaklaşık 20 milyon varil ham petrol geçti. Bu rakam küresel tüketimin yaklaşık yüzde 20'sine denk geliyor. Büyük bölümü Katar'dan gelen uluslararası LNG ticaretinin yaklaşık beşte biri de bu boğazdan gerçekleştirildi.

Tahran'ın boğazı kapatması enerji piyasalarını sarstı, dünya genelinde petrol ve doğalgaz fiyatlarını yukarı çekti ve deniz taşımacılığı ile deniz ticareti de bu durumdan olumsuz etkilendi.

Petrol fiyatları, İran ile ABD'nin 17 Haziran’da savaşı sona erdirmeye yönelik mutabakat muhtırasını imzalamasının ardından boğazdaki trafiğin kısmen yeniden canlanmasıyla geriledi.

Gerilimler ve tehditler

Mutabakat muhtırası boğazın yeniden açılmasını öngörüyor. Buna karşılık ABD'nin geçtiğimiz nisan ayından itibaren İran limanlarına uyguladığı ablukayı kaldırması şart koşuldu.

ABD ile İran'ın 60 gün içinde nihai bir anlaşmaya ulaşmasını hedefleyen görüşmeler sürdürdüğü bir ortamda boğazın geleceği tartışmalı bir mesele olmaya devam ediyor.

Boğaza kıyısı bulunan İran ve Umman Sultanlığı, Hürmüz üzerinde egemenlik iddia ederken geçiş trafiğiyle ilgili bazı talepler öne sürüyor. Bununla birlikte hizmet bedeli uygulanmasını değerlendirdiklerini açıkladılar.

Tahran, boğazdaki geçiş trafiğinin şimdilik yalnızca kendisinin belirlediği güzergahla sınırlı kalması gerektiğini savunurken herhangi bir geminin farklı bir güzergah kullanması durumunda bunun ciddi sonuçları olacağı konusunda uyardı. Tahran'a atfedilen gemi saldırılarıyla birlikte son günlerde gerilim yeniden tırmandı. ABD ise buna İran'daki askeri hedefleri vurarak karşılık verdi.

İran'ın taraf olmadığı ‘Birleşmiş Milletler (BM) Deniz Hukuku Sözleşmesi’ uluslararası seyrüseferde kullanılan boğazlarda gemilerin ‘engellenemeyen transit geçiş hakkına’ sahip olduğunu vurguluyor.

Westminster Hukuk Okulu'ndan Uluslararası Hukuk Profesörü Marco Roscini ise ‘transit geçiş rejimiinin büyük ölçüde uluslararası örf ve adet hukukunun bir parçası olarak kabul edildiğini’ belirtiyor.

Umman ve İran, boğazdaki seyrüseferin gelecekteki yönetimine ve hizmet bedeli uygulanması olasılığına ilişkin bir anlaşma üzerinde çalışacaklarını açıkladı; ancak ‘geçiş ücreti’ ifadesini kullanmaktan kaçındılar.

Deniz taşımacılığı takip şirketi Kpler'in analisti Dimitris Ampatzidis, ‘hizmet bedeli’ kavramının ‘geçiş ücreti’ yerine tercih edilmesinin ‘bu talebi hukuki açıdan daha kabul edilebilir kılma girişimi olabileceğini’ değerlendirdi. Ampatzidis, “Uluslararası deniz hukuku perspektifinden bakıldığında, çevre kirliliğiyle mücadele, seyrüsefere yardım ya da acil durum desteği gibi sunulan belirli hizmetlerle bağlantılı ücretler için alan bulunabilir" ifadelerini kullandı.

Umman ise Singapur ve Malezya arasında Malaka Boğazı'nda uygulanan modele benzer biçimde ücret tahsilinin uluslararası hukukla bağdaşabilir olduğuna dikkati çekti.

Ampatzidis, Maskat'ın ‘büyük olasılıkla karşılaştırma amacıyla da olsa, bu iki boğaza ilişkin Uluslararası Denizcilik Örgütü'nün 2007 yılında benimsediği işbirliği mekanizmasına atıfta bulunduğunu’ söyledi.

Ancak bu mekanizmanın ‘güvenlik, seyrüsefer ve çevre koruma maliyetlerinin gönüllü iş birliği ve paylaşımına dayandığını, uluslararası bir boğazdan geçen gemilere kıyı bir ülkenin tek taraflı olarak ücret uygulayabileceğine dair bir emsal oluşturmadığını’ da vurguladı.

Washington, Hürmüz Boğazı’ndan geçişlere ücret uygulanması getirilmesine karşı çıktı. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, geçtiğimiz hafta Körfez'e yaptığı ziyarette böyle bir adımın başka geçitlere de ‘bulaşıcı hastalık gibi yayılabileceği’ uyarısında bulunurken “Uluslararası su yolları hiçbir ülkeye ait değildir. Bu, bugünkü dünyanın temel bir ilkesidir. Bu ilke olmazsa kaos hüküm sürer" şeklinde konuştu.