Zahran Mamdani: Netanyahu'yu tutuklama olasılığını değerlendiriyoruz

New York Belediye Başkanı Zahran Mamdani (Reuters)
New York Belediye Başkanı Zahran Mamdani (Reuters)
TT

Zahran Mamdani: Netanyahu'yu tutuklama olasılığını değerlendiriyoruz

New York Belediye Başkanı Zahran Mamdani (Reuters)
New York Belediye Başkanı Zahran Mamdani (Reuters)

New York Belediye Başkanı Zehran Mamdani, The New York Times (NYT) gazetesine verdiği röportajda, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun eylül ayında gerçekleşmesi beklenen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu için New York’a gelmesi durumunda, yönetimi olarak tutuklanma ihtimalini değerlendirdiklerini açıkladı.

O bir savaş suçlusu

Netanyahu’nun yerinin Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) merkezi olan Lahey olduğunu savunan Mamdani, "O bir savaş suçlusu ve Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) tarafından hakkında suçlamalar yöneltildi. Yaptıkları göz önüne alındığında, bunun yaygın bir görüş olduğunu göreceksiniz" ifadelerini kullandı.

Mamdani, New York Polis Departmanı'na (NYPD) yabancı bir devlet yetkilisini gözaltına alması yönünde emir verme konusunda hukuki yetkisinin olup olmadığından emin olmadığını, bu konuda belediyenin hukuk birimiyle "ciddi görüşmeler" yürüttüğünü belirtti. Belediye Başkanı, "New York yasalarının izin verdiğini yapacağız ancak bunun için kendi kurallarımızı koymayacağız" dedi.

Netanyahu ise yakın zamanda katıldığı bir radyo programında, Mamdani’nin bu açıklamalarını ciddiye almadığını belirterek, Belediye Başkanı'nı "Hamas destekçisi" olmakla itham etti. Netanyahu, "Kimi kınadığına ve kimi övdüğüne bakmalı. İsrail'i kınaması, Amerikan değerleriyle yan yana duran tek demokrasiyi hedef alması demektir" diyerek, Mamdani'yi gizlice Amerika'dan nefret etmekle suçladı.

İsrail Başbakanı Beinyamin Netanyahu Knesset'te (AFP)İsrail Başbakanı Beinyamin Netanyahu Knesset'te (AFP)

Filistin, çağımızın en önemli ahlaki meselesi

Şarku’l Avsat’ın NYT’den aktardığına göre Mamdani 7 Ekim 2023 saldırılarını kınadı ve Hamas hakkında olumlu konuşmadı, İsrail’e yönelik eleştirileri ise siyasi kimliğinin temelini oluşturmakta. Yakın çevresi, Mamdani'nin Filistin’in özgürleşmesini "çağımızın en acil ve önemli ahlaki meselelerinden biri" olarak gördüğünü ifade ediyor.

Mamdani'nin İsrail'e yönelik sert tutumu, Demokrat Parti içindeki genel eğilimin de bir yansıması olarak görülüyor. Geçtiğimiz hafta Demokrat Partili milletvekillerinin yaklaşık yarısının İsrail'e yardımların kesilmesi yönünde oy kullanması, partideki görüş değişimini gözler önüne seriyor. Gazze'deki savaşın ülke genelindeki seçmenleri harekete geçirdiğini belirten Mamdani, "Ülkemizin Gazze ve Filistin konusunda izlediği politikadan daha iflas etmiş bir siyasi yaklaşım bulmak zordur" değerlendirmesinde bulundu.



Füze savaşından gelir mücadelesine Hürmüz Boğazı

Savaş artık toprak üzerinde egemenlik kurmaktan ziyade, ticaret ve enerji akışını kontrol etme kapasitesi en yüksek olan tarafın, rakibini daha büyük bir ekonomik ve siyasi bedel ödemeye zorlaması etrafında dönüyor (Reuters)
Savaş artık toprak üzerinde egemenlik kurmaktan ziyade, ticaret ve enerji akışını kontrol etme kapasitesi en yüksek olan tarafın, rakibini daha büyük bir ekonomik ve siyasi bedel ödemeye zorlaması etrafında dönüyor (Reuters)
TT

Füze savaşından gelir mücadelesine Hürmüz Boğazı

Savaş artık toprak üzerinde egemenlik kurmaktan ziyade, ticaret ve enerji akışını kontrol etme kapasitesi en yüksek olan tarafın, rakibini daha büyük bir ekonomik ve siyasi bedel ödemeye zorlaması etrafında dönüyor (Reuters)
Savaş artık toprak üzerinde egemenlik kurmaktan ziyade, ticaret ve enerji akışını kontrol etme kapasitesi en yüksek olan tarafın, rakibini daha büyük bir ekonomik ve siyasi bedel ödemeye zorlaması etrafında dönüyor (Reuters)

Cemal Ubeydi

Modern savaşlar artık kaçınılmaz olarak kentlerin kontrolü veya orduların imhası yoluyla değil, giderek artan bir şekilde ekonominin kontrolü, tedarik zincirlerinin aksatılması ve çatışmanın maliyetinin rakip ve müttefiklerine yeniden dağıtılması yoluyla yürütülüyor. Bu bağlamda, son aylarda Hürmüz Boğazı'nda yaşanan çatışma, günümüz çatışmalarının niteliğindeki dönüşümün açık bir örneğini teşkil ediyor. Çünkü çatışma, İran'ın askeri kapasitelerini hedef alan askeri bir mücadeleden, gelir, enerji, küresel ticaret hareketliliği ve çatışan tarafların askeri veya siyasi kazanımlar elde etmeden önce diğerini ekonomik olarak tüketme kapasitesi etrafında dönen bir mücadeleye dönüştü.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre savaşın ilk aşamalarında ABD ve İsrail'in askeri operasyonları, İran'ın çatışmayı sürdürme kapasitesini kısaltmak ve kısa sürede yeni bir siyasi denklem dayatmak umuduyla füze sistemlerini, askeri altyapıyı ve komuta-kontrol merkezlerini hedef almaya odaklandı. Ancak çatışmanın sürmesi ve buna eşlik eden, birçok Körfez Arap ülkesindeki enerji altyapısı ve ekonomik tesislerin hedef alınması, ayrıca İran devlet kurumlarının çökmemesi, çatışmayı farklı bir aşamaya taşıdı. Bu aşamada artık yalnızca askeri güç belirleyici faktör olmaktan çıktı, küresel ekonomi de çatışma sahnesinin bir parçası haline geldi.

“Son on yılların deneyimleri, büyük savaşların nadiren yalnızca askeri güçle sonuçlandığını ortaya koyuyor. Çatışmanın süresini uzatma, ekonomik maliyetini artırma ve rakibi hesaplarını gözden geçirmeye zorlama kapasitesi, artık savaş alanındaki üstünlükten aşağı kalmayan önemde faktörler haline geldi. Bu bakış açısıyla İran, ilk saldırıları atlattıktan sonra, görece üstünlüğe sahip olduğu unsuru, yani dünyanın en önemli petrol ve doğalgaz deniz taşımacılığı geçitlerinden biri olan Hürmüz Boğazı'na kıyısı bulunan coğrafi konumunu devreye sokmaya yöneldi.

O andan itibaren temel soru, artık kaç füzenin imha edildiği veya hangi askeri noktaların devre dışı bırakıldığı değil, çok daha etkili olan ‘hangi taraf ekonomik olarak daha uzun süre dayanma kapasitesine sahip? ABD ve müttefikleri, dünyanın en önemli enerji geçitlerinden birinde yaşanan kesintinin sonuçlarına katlanabilir mi? Yoksa deniz ablukası, ekonomik yaptırımlar ve lojistik altyapısı ile gelir kaynaklarının hedef alınmasının sürmesi karşısında en fazla etkilenen taraf İran mı olacak?’ soruları etrafında dönmeye başladı.

Askeri savaştan ekonomik savaşa

Son on yılların deneyimleri, büyük savaşların nadiren yalnızca askeri güçle sonuçlandığını ortaya koyuyor. Çatışmanın süresini uzatma, ekonomik maliyetini artırma ve düşmanı hesaplarını gözden geçirmeye zorlama yeteneği, artık savaş alanındaki üstünlükten aşağı kalmayan önemde faktörler haline geldi. Bu bakımdan İran, ilk saldırıları atlattıktan sonra, görece üstünlüğe sahip olduğu unsuru, yani dünyanın en önemli petrol ve doğalgaz deniz taşımacılığı geçiş noktalarından biri olan Hürmüz Boğazı'na kıyısı bulunan coğrafi konumunu devreye sokmaya yöneldi.

Hürmüz Boğazı, İran açısından yalnızca petrol ihracatı için bir deniz çıkış noktası değil, aynı zamanda küresel enerji hareketliliğini etkileme kapasitesi kazandıran stratejik bir koz niteliği taşıyor. Küresel petrol ve doğalgaz ticaretinin yüzde 20 ila 25'inin geçtiği bu boğaz, enerji piyasalarını etkilemeye veya rakiplerine yönelik çatışmanın maliyetini artırmaya çalışan herhangi bir devlet için olağanüstü bir önem taşıyor.

Öte yandan Tahran, boğazın tamamen ve uzun süreliğine kapatılmasının, ABD'nin deniz üstünlüğü karşısında pratik bir seçenek olmadığının farkında. Çünkü böyle bir adım, geniş çaplı siyasi, askeri ve ekonomik sonuçlar doğurabilir. İran genel bütçesi, gelirlerinin yaklaşık yüzde 80'ini oluşturan petrol, doğalgaz ve türevlerinin gelirlerine büyük ölçüde bağımlı. Vergiler ve diğer gelirler ise yaklaşık yüzde 20'lik bir pay oluşturuyor. Dolayısıyla bahsin farklı bir denklem olarak boğaz çevresinde yüksek düzeyde güvenlik riskini sürdürmeye doğru kaydığı görülüyor. Bu yaklaşımda, deniz taşımacılığının aksama ihtimalinin sadece varlığı bile petrol fiyatlarını yükseltmeye, deniz sigortası primlerini artırmaya ve nakliye maliyetlerini yükseltmeye yetiyor. Bu da doğrudan küresel ekonomiye yansıyor.

Böylece hedef, artık yalnızca deniz taşımacılığını aksatmakla sınırlı kalmayıp, belirsizlik durumunun kendisini stratejik bir baskı aracına dönüştürmeyi de kapsayacak şekilde genişledi. Birbirine bağlı tedarik zincirlerine dayanan küresel bir ekonomide, risk düzeyinin yükselmesi, sevkiyatların gecikmesi veya sigorta maliyetlerinin artması, bazen doğrudan askeri güç kullanımının sonuçlarını aşan ekonomik etkiler doğurmaya yetiyor.

Karşılıklı acı denklemi

Bu dönüşüm, iki tarafı bir tür ‘karşılıklı acı’ denklemine soktu. Artık her iki taraf da geleneksel bir askeri zafer elde etmeye çalışmaktan ziyade, rakibine savaşın maliyetini yükseltmeye ve rakibinin çatışmayı sürdürme kapasitesini sınamaya odaklandı.

İran, Hürmüz Boğazı'nın coğrafi konumunu küresel enerji piyasalarını etkileyen bir baskı kozu olarak kullanmak suretiyle, savaşın maliyetinin bir bölümünü sınırlarının dışına taşımaya çalıştı. Çünkü petrol fiyatlarındaki her artış, nakliye ve sigorta maliyetlerindeki her yükseliş ve tedarik zincirlerindeki her aksama, enerji ithal eden ekonomilere ek yükler getiriyor ve hükümetler, şirketler ve uluslararası piyasalar üzerinde giderek artan baskılar yaratıyor.

Buna karşın ABD, tam tersi bir strateji benimseyerek maliyeti İran'ın kendi içinde yoğunlaştırmaya odaklandı. Washington, deniz ablukasını sıkılaştırarak, limanları hedef alarak, lojistik altyapıyı aksatarak ve petrol ihracat hareketliliğini engelleyerek, İran ekonomisinin dayandığı mali kaynakları azaltmaya ve devletin askeri operasyonlarını finanse etme kapasitesini zayıflatmaya çalıştı; bu da Tahran açısından savaşın sürmesinin maliyetini artırıyor.

Böylece ekonomi, artık savaşın sadece bir sonucu olmaktan çıkıp ana sahnesi haline geldi. İran, maliyeti küresel ekonomiye yaymaya çalışırken, ABD ise maliyeti İran içinde en üst düzeye çıkarmaya odaklandı. Böylece gelirler, enerji, tedarik zincirleri ve ticaret hareketliliği, çatışmanın seyrini belirlemede füze ve uçaklardan aşağı kalmayan önemde unsurlar haline geldi.

Bu noktadan hareketle, savaş artık toprak üzerinde egemenlik kurmaktan ziyade, en azından öngörülebilir vadede ticaret ve enerji akışını kontrol etme kapasitesi en yüksek olan tarafın, rakibini daha büyük bir ekonomik ve siyasi bedel ödemeye zorlaması etrafında dönüyor. Tam bu noktada, Hürmüz Boğazı'ndaki çatışma geleneksel askeri çerçevesinden çıkarak, gelir mücadelesine ve karşılıklı ekonomik tükenmeye dönüşmeye başladı. Bu durumun savaşın seyrine ve sonrasında şekillenebilecek bölgesel dengelerin niteliğine doğrudan etkisi olacak.

Liman savaşı: Küresel ekonominin ipleri kimin elinde?

İran, Hürmüz Boğazı'nı ekonomik bir baskı kozu olarak devreye sokmaya çalışırken, ABD bu meydan okumaya sadece bir deniz taşımacılığı krizi olarak değil, Tahran'ın coğrafi konumunu yeni siyasi ve ekonomik denklemler dayatmak için kullanma yeteneğini kısıtlamayı hedefleyen bir mücadele olarak yaklaştı. Bu bakış açısından hareketle, ABD buna gemileri korumak veya askeri olarak eşlik etmekle yetinmek yerine, İran'a bu kozu yönetme kapasitesi kazandıran araçları hedef alarak yanıt verdi.

Bu nedenle, Bender Abbas (Gemron), Buşehr, Hark ve Cask limanlarının hedef alınması veya ikmal ve iletişim tesisleri ile yol ve köprü ağlarının vurulması, birbirinden bağımsız askeri operasyonlar değil, İran'ın deniz operasyonlarını yönetme kapasitesini sınırlamayı ve limanlarını işletmede, ihracatını güvence altına almada ve Körfez'deki deniz taşımacılığı hareketliliğini izlemede dayandığı lojistik altyapıyı zayıflatmayı hedefleyen bir strateji çerçevesinde gerçekleşti.

Modern savaşlarda limanlar artık sadece ticari tesisler olmaktan çıkarak gelir yönetimi, tedarik zincirlerinin güvence altına alınması ve deniz operasyonlarının koordinasyonu için merkezler haline geldi. Bunun yanı sıra sürat tekneleri, insansız hava araçları (İHA) ve kıyı gözetim ile keşif sistemlerinin yönetim üslerine dönüştü. Dolayısıyla bu tesislerin hedef alınması, ticari faaliyetin aksatılmasıyla sınırlı kalmayıp devletin hem askeri hem de ekonomik kapasitesini aynı anda etkileyecek şekilde genişliyor.

Bu bakış açısıyla ABD saldırıları, DMO’ya bağlı komuta-kontrol, deniz gözetim sistemleri ve hızlı tekneler üzerinde yoğunlaştı; bu unsurlar, geleneksel bir deniz çatışmasına girmek yerine hızlı ve dağınık deniz operasyonları yoluyla düşmanı tüketmeye dayanan asimetrik savaş temelli İran deniz doktrininin en önemli unsurlarından birini teşkil ediyor.

Buna karşılık Tahran, direnme kapasitesinin yalnızca sahip olduğu askeri araçlara değil, aynı zamanda Hürmüz Boğazı'nı stratejik bir baskı kartı olarak elde tutmaya da bağlı olduğunun farkına vardı; bu durum, çatışmanın son haftalarında İran'ın siyasi ve askeri söylemine açıkça yansıdı.

Geçici yatışma anlaşmasının çökmesi ve askeri operasyonların tırmanmasıyla birlikte, İran'ın resmi açıklamaları, Hürmüz Boğazı'nın kapatılması ihtimalinden söz etmekten, boğazdaki deniz taşımacılığının geleceğinin artık savaşın seyrine ve ABD'nin bölgedeki politikalarına bağlı hale geldiğini vurgulamaya doğru evrildi.

DMO Deniz Kuvvetleri, 15 Temmuz’da askeri operasyonların ve deniz ablukasının sürmesinin, ‘bölgede petrol ve gaz ihracatının ya herkes için mümkün olacağı ya da hiç kimse için mümkün olmayacağı’ anlamına geldiğini açıkladı ve herhangi bir tırmanışın, Hint Okyanusu ve Babu’l-Mendeb'e bağlı diğer enerji ihracat rotalarına da sıçrayabileceğini ekledi. Ertesi gün İran Silahlı Kuvvetleri Sözcüsü yaptığı açıklamada, ‘Hürmüz Boğazı'ndaki durumun savaş öncesi haline dönmeyeceğini’ belirterek, İran’ın altyapısının hedef alınmasının, bölgedeki enerji altyapılarının hedef alınmasıyla karşılık bulacağı uyarısında bulundu.

Aynı bağlamda, İran Dini Lideri Mücteba Hamaney’in Uluslararası İlişkiler Danışmanı Ali Ekber Velayeti, Hürmüz Boğazı'nı İran egemenliğinin bir parçası olarak nitelendirerek, Tahran'ın bu deniz geçidindeki rolüne bağlı olduğunu vurguladı. Hamaney’in Askeri Danışmanı ve DMO eski komutanı Muhsin Rızai ise, ‘Hürmüz Boğazı'nın kontrolünün onlarca nükleer bombadan daha önemli olduğunu’ değerlendirdı. Rızai’nin bu sözleri, boğazın İran'ın en önemli caydırıcılık ve baskı araçlarından biri olarak stratejik düşüncedeki konumunu yansıttı.

DMO Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Ali Azmayi, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz operasyonlarının sürdüğünü açıklarken, DMO Ortak Askeri Operasyon Merkezi (Hatemu'l-Enbiya Karargâhı) boğazdan gemi geçişinin sahadaki gelişmelere bağlı kalmaya devam edeceğini vurguladı. İran Ordusu Sözcüsü Muhammed Ekreminiya ise, boğazın yeniden açılmasını krizin nedenlerinin sona ermesine bağlayarak, deniz geçidinin artık çatışma yönetiminde baskı ve müzakere araçlarının bir parçası haline geldiğine işaret etti.

Bu açıklamaların tümü, Hürmüz Boğazı'nın İran'ın stratejik düşüncesinde merkezi bir konuma sahip olduğunu yansıtıyor. Boğaz yalnızca bir deniz geçidi olarak değil, küresel enerji piyasalarını etkilemek, nakliye ve sigorta maliyetlerini yükseltmek ve savaşın maliyetinin bir bölümünü sürece dahil olan veya bundan etkilenen taraflara yeniden dağıtmak için kullanılabilecek en önemli kozlardan biri olarak değerlendiriliyor.

Alternatifler mücadelesi: Hürmüz aşılabilir mi?

Öte yandan bu gelişmeler, Körfez Arap ülkelerini Hürmüz Boğazı'na bağımlılığı azaltmaya yönelik çabalarını hızlandırmaya itti. Bu kapsamda Basra (Arap) Denizi'ne açılan Abu Dabi'deki Habşan petrol sahalarını Umman Körfezi kıyısındaki Fucayra Limanı'na bağlayan Habşan-Fucayra Petrol Boru Hattı (Batı-Doğu Boru Hattı) ile Kızıldeniz'e uzanan Suudi Arabistan'ın Doğu-Batı Ham Petrol Boru Hattı (Petroline) başta olmak üzere karadaki boru hatlarının kullanımı güçlendirildi. Bu sayede acil durumlarda petrolün bir kısmının boğazdan uzak şekilde ihraç edilmesi mümkün hale geliyor.

Bu nedenle çatışma, artık Hürmüz Boğazı'nın kapatılması veya açık tutulması etrafında değil, her iki tarafın da rakibinin elindeki kozun etkinliğini azaltma kapasitesi etrafında dönüyor. ABD, limanları, sahil altyapısını ve İran'ın askeri kapasiteleriyle bağlantılı ikmal yollarını hedef alarak, İran'ın boğazın askeri ve ekonomik önemini bir baskı kozu olarak kullanma kapasitesini kısıtlamaya çalıştı. Buna karşılık Tahran, boğazın hem mevcut çatışmada hem de gelecekteki herhangi bir çatışmada kullanılabilir bir baskı kozu olarak değerini korumak amacıyla, deniz taşımacılığında bir belirsizlik durumunu sürdürmeye çalıştı.

Füzeler kadar tehlikeli bir silah olarak zaman

Ekonomi ve enerjinin yanı sıra, çatışmanın yönetiminde bir diğer önemli faktör daha öne çıktı. O da zaman faktörü. Çatışma ne kadar uzarsa, tüm taraflar için maliyeti o kadar artıyor ve etkileri savaş alanlarının ötesine geçerek finans ve enerji piyasalarına, nakliye ve sigorta şirketlerine ve küresel tedarik zincirlerine yayılıyor.

ABD açısından, savaşın uzun süre devam etmesi, enerji piyasalarındaki aksama veya bölgesel müttefikler üzerindeki artan baskılar nedeniyle ekonomik ve siyasi maliyetin yükselmesi anlamına geliyor. Bunun yanı sıra Körfez'de deniz taşımacılığı güvenliğini sağlamak ve enerji altyapısını korumak için gereken askeri yüklerin de artması söz konusu.

Buna karşılık İran, çatışmanın uzamasının, yaptırımlar ve hayati tesislerinin hedef alınmasının sürmesi altında ekonomik ve askeri kaynaklarını tükettiğinin farkında. Ancak İran, zaman faktörünün rakiplerine giderek artan baskılar uygulayabileceği ve onları çatışmanın sürmesinin maliyetini beklenen getirilerle karşılaştırarak yeniden gözden geçirmeye zorlayabileceği ihtimaline bel bağlıyor.

Bu bakış açısıyla zaman, artık savaşın sadece eşlik eden bir unsuru olmaktan çıkıp, her tarafın kendi hedeflerine hizmet edecek şekilde kullanmaya çalıştığı stratejik bir araca dönüştü. Washington, askeri ve ekonomik baskıların sürmesinin nihayetinde Tahran'ın çatışmayı sürdürme kapasitesini zayıflatacağına bel bağlarken, İran ise bölgesel ve uluslararası maliyetin artmasının, rakipleri açısından krizi kontrol altına almayı tırmanışın sürmesinden daha faydalı hale getireceğine bel bağlıyor.

Bu hassas denge içinde, İran'ın ekonomik dayanıklılığı, kaynaklarını yönetme kapasitesi ve devlet kurumlarının sürekliliğini koruması, ABD'nin sahip olduğu askeri üstünlük kadar savaşın seyrini ve sonucunu belirlemede önemli faktörler olarak öne çıkıyor.

Son aylarda Hürmüz Boğazı'nda yaşanan çatışma, Ortadoğu'daki savaşların niteliğinin hızlanan bir dönüşüm yaşadığını ortaya koyuyor. Artık toprak üzerinde egemenlik kurmak veya askeri üstünlüğe sahip olmak çatışmaları sonuçlandırmaya yetmiyor. Ekonomi, enerji, limanlar ve tedarik zincirleri, çatışmaları yönetmede, rakipleri tüketmede ve güç dengelerini yeniden şekillendirmede başlıca araçlar haline geldi.

Bu savaş, Hürmüz Boğazı'nın yalnızca petrol ve gaz taşımacılığı için bir geçit olmadığını, aynı zamanda bölgesel ve uluslararası güçlerin ekonomik ve güvenlik çıkarlarının kesiştiği bir eksen niteliği taşıdığını ortaya koydu. İran, bu boğaz aracılığıyla savaşın maliyetinin bir bölümünü küresel ekonomiye taşımaya çalışırken, ABD, bu kozun pratik değerini oluşturan limanları, lojistik altyapıyı ve ulaşım ile ikmal ağlarını hedef alarak Tahran'ın coğrafi konumunu kullanma yeteneğini baltalamaya odaklandı.

Dolayısıyla mücadele, artık yalnızca boğazın açılması veya kapatılması etrafında değil, deniz taşımacılığının sürmesinin maliyetini ve buna eşlik eden risk düzeyini kontrol etme kapasitesine kimin sahip olduğu ve bunun küresel enerji ve ticaret piyasalarına nasıl yansıdığı etrafında dönüyor. Petrol fiyatlarındaki her artış, deniz sigortası primlerindeki her yükseliş veya nakliye hareketliliğindeki her aksama, karşılıklı caydırıcılık ve baskı denkleminde yeni bir unsura dönüşüyor.

Savaş ayrıca, limanların, köprülerin, ulaşım ağlarının ve enerji tesislerinin artık modern çatışmalarda ikincil hedefler olmadığını, aksine devletlerin ekonomik gücünün temel dayanaklarını oluşturduğunu ve dolayısıyla öncelikli askeri hedefler haline geldiğini ortaya koydu; zira bunların aksatılması doğrudan gelirlere, lojistik kapasiteye ve askeri operasyonların sürekliliğine yansıyor.

Sonuç olarak, Hürmüz Boğazı etrafındaki çatışmanın yalnızca askeri gücün bir sınavı olmadığı, aynı zamanda çatışan tarafların ekonomik tükenmeyi yönetme, savaşın maliyetini dağıtma ve güç unsurlarını koruma kapasitesinin de bir sınavı olduğu görülüyor. Bu çatışmanın etkilerinin Körfez Arap bölgesinin sınırlarını aşarak tüm küresel ekonomiyi etkileyebileceği bir mücadeleden söz ediliyor.

Durum böyle devam eder ve İran rejimi, küresel ekonominin temel dayanaklarından biri olan Körfez Arap bölgesinin güvenliğini ve istikrarını sarsan tutumunu sürdürmeye devam ederse, bu ihtimal daha da güçlenebilir. Bu çatışmanın ortaya çıkardığı derslerin, gelecekteki çatışmaların yönetim biçimi üzerinde derin bir etki bırakması bekleniyor. Zira kaynaklar, deniz geçitleri ve hayati altyapı üzerindeki kontrol, bölgesel ve uluslararası güç dengelerini şekillendirmede orduların ve silahların sahipliğinden aşağı kalmayan bir öneme sahip olacak.


Marine Le Pen Elysee Sarayı’na gelirse Fransa nasıl bir ülke olur?

Marine Le Pen ve Jordan Bardella, 14 Temmuz 2016’da Nice kentinde yayaların arasına dalan ve 86 kişinin ölümüne, yüzlerce kişinin de yaralanmasına neden olan kamyon saldırısının onuncu yıldönümünde (AFP)
Marine Le Pen ve Jordan Bardella, 14 Temmuz 2016’da Nice kentinde yayaların arasına dalan ve 86 kişinin ölümüne, yüzlerce kişinin de yaralanmasına neden olan kamyon saldırısının onuncu yıldönümünde (AFP)
TT

Marine Le Pen Elysee Sarayı’na gelirse Fransa nasıl bir ülke olur?

Marine Le Pen ve Jordan Bardella, 14 Temmuz 2016’da Nice kentinde yayaların arasına dalan ve 86 kişinin ölümüne, yüzlerce kişinin de yaralanmasına neden olan kamyon saldırısının onuncu yıldönümünde (AFP)
Marine Le Pen ve Jordan Bardella, 14 Temmuz 2016’da Nice kentinde yayaların arasına dalan ve 86 kişinin ölümüne, yüzlerce kişinin de yaralanmasına neden olan kamyon saldırısının onuncu yıldönümünde (AFP)

Fransa’da aşırı sağcı Ulusal Birlik Partisi (RN) lideri Marine Le Pen’in, 2027 baharında yapılması planlanan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olacağını açıklamasıyla, Elysee Sarayı yarışında Beşinci Cumhuriyet tarihinin en kritik dönemlerinden birine girildi. Bu karar, yalnızca siyasi bir rekabetin başlangıcı olmakla kalmayıp, kamu fonlarını zimmetine geçirmekten suçlu bulunan bir adayın, istinaf mahkemesinin seçilme hakkını iade etmesinin ardından cumhurbaşkanlığı kampanyası yürütmesiyle siyasi ve hukuki bir ilki teşkil ediyor.

Paris Mahkemesi, 2025 yılında Le Pen’i Avrupa Parlamentosu’na ait fonları zimmetine geçirmekten suçlu bularak, biri elektronik kelepçeyle ev hapsinde geçirilmek üzere dört yıl hapis, para cezası ve beş yıl süreyle kamu görevlerinden men cezasına çarptırmıştı. Ancak istinaf mahkemesi, ‘seçmenin seçme özgürlüğünü’ ve demokratik iradeyi koruma gerekçesiyle bu yasağı tamamlanmış sayılan 15 aya indirerek, adli sicilindeki mahkûmiyet kararı baki kalmak kaydıyla cumhurbaşkanlığı yarışına dönmesinin önünü açtı.

Le Pen, Bardella ve kurumlar

Kamuoyu yoklamaları, Ulusal Birlik Partisi’nden herhangi bir cumhurbaşkanı adayının şu anda ilk turda yaklaşık yüzde 40’lık bir oy oranına sahip olduğunu gösteriyor. Bu durum, rakiplerinin tek bir aday arkasında birleşememesi halinde Le Pen’i ikinci tura kalma ve hatta cumhurbaşkanlığını kazanma konusunda en güçlü aday konumuna getiriyor.

Ancak söz konusu yargı kararının önemi sadece hukuki boyutla sınırlı kalmayıp, Le Pen’in benimsediği siyasi söylemin niteliğine de uzanıyor. Kararın ardından hızla masumiyetini ilan eden ve mahkumiyete itiraz etmeyi sürdüreceğini vurgulayan Le Pen, kendisini siyasi sistemin ve yargının bir kurbanı olarak sunuyor. Birçok gözlemciye göre bu yaklaşım, ABD Başkanı Donald Trump tarafından yerleştirilen popülist üsluptan ilham alıyor. Bu yöntem; kurumların istenmeyen kararlar verdiğinde sorgulanması, yargı süreçlerinin siyasi bir hedef alma olarak nitelendirilmesi ve alınan mahkumiyetin, kendisini halkın iradesinin temsilcisi olarak gören bir adaya yönelik ‘zulmün’ kanıtına dönüştürülmesi esasına dayanıyor.

deryju
14 Temmuz’da Fransız İhtilali’nin yıldönümü kutlamaları kapsamında Şanzelize Caddesi’nde düzenlenen geleneksel hava gösterisi (AFP)

Analistler, bu dönüm noktasının önümüzdeki seçim kampanyasının niteliğini değiştirebileceğini belirtiyor. Siyasi programlardan ziyade kurumlara ve yargıya yönelik saldırılara odaklanması beklenen kampanyanın, halihazırda artan siyasi ve toplumsal bölünmelerle karşı karşıya olan Fransız toplumunda kutuplaşmayı daha da derinleştirmesinden endişe ediliyor.

Le Pen’in Elysee Sarayı’na çıkması durumunda, savunduğu katı iç politikaları uygulamak üzere hükümeti kurma görevini partinin 30 yaşındaki genç lideri Jordan Bardella’ya devretmesi bekleniyor.

Buna karşılık, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron liderliğindeki merkez kanat, iktidardaki on yılın ardından zayıflık ve dağınıklık dönemi yaşamaya devam ediyor. Macron’un ikinci döneminin sona ermesi; Rusya-Ukrayna savaşından Transatlantik gerilimlerine, ekonomik yavaşlamadan toplumsal hoşnutsuzluğun tırmanmasına kadar ardı arkası kesilmeyen krizlerle aynı döneme denk geldi. Merkez güçlerin henüz Le Pen ile ciddi şekilde rekabet edebilecek bir figür çıkaramamış olması ise aşırı sağcı liderin en büyük kozlarından birini oluşturuyor.

Köklü değişikliklerin öncüsü mü?

Dış politika alanında ise Le Pen’in cumhurbaşkanlığına yükselmesi, Fransa’nın yöneliminde köklü bir kırılmayı beraberinde getirebilir. Macron, ilk görev süresinden bu yana Avrupa Birliği’nin (AB) güçlendirilmesini ve savunma alanında daha büyük bir Avrupa özerkliğine doğru ilerlenmesini politikasının iki temel sütunu haline getirmiş, ikinci döneminde ise buna Ukrayna’ya yönelik desteği eklemişti. Buna karşılık Le Pen, AB’ye karşı daha kuşkucu bir vizyon benimsiyor ve mevcut yapısında radikal bir değişiklik yapılmasını savunuyor. AB kurumlarının, özellikle de Avrupa Komisyonu’nun yetkilerinin azaltılmasını isteyen Le Pen, mevcut modelin yerine, karar alma süreçlerinde daha büyük bağımsızlığa sahip egemen devletler arasında gevşek bir ittifak kurulması çağrısında bulunuyor. Ayrıca göçü sınırlandırmak amacıyla Schengen Anlaşması’nın sonlandırılmasını ve ulusal sınırlarda sıkı kontrollerin yeniden başlatılmasını destekliyor. Bunun yanı sıra Le Pen, Fransa’nın AB bütçesine yaptığı mali katkıyı da önemli ölçüde azaltmayı hedefliyor.

sdfrgthy
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron (DPA)

Le Pen, Fransa’nın NATO ile ilişkilerinin yeniden gözden geçirilmesi çağrısında bulunarak, siyasi üyeliğin korunması kaydıyla Paris’in ittifakın entegre askeri komutasından ayrılmasını savunuyor. Bu seçeneğin Fransız askeri kararlarının bağımsızlığını artıracağını ve Paris’e savunma politikalarını şekillendirmede daha büyük bir serbesti tanıyacağını ileri süren Le Pen’in bu yaklaşımı, kıtanın karşı karşıya olduğu güvenlik sorunları karşısında Fransa’nın NATO içindeki rolünün zayıflamasından endişe eden Avrupalı müttefikler arasında huzursuzluk yaratıyor.

Buna paralel olarak Rusya’ya yönelik yaptırımların sıkılaştırılmasına karşı çıkan Le Pen, Ukrayna’ya verilen askeri desteğin de azaltılmasını destekliyor.

Olası eksen kaymasının etkileri yalnızca Fransa ile sınırlı kalmayıp; Ukrayna’daki savaş, Donald Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşü ve Ortadoğu’da süregelen gerilimler nedeniyle kıtanın benzeri görülmemiş güvenlik sınamalarıyla karşı karşıya olduğu bir dönemde tüm Avrupa’ya uzanıyor. Bu nedenle birçok Avrupalı lider, yaklaşan Fransa seçimlerini AB ve NATO bünyesindeki güç dengelerini yeniden şekillendirebilecek kritik bir dönemeç olarak değerlendiriyor.

Peki ya diğer adaylar?

Radikal solun lideri (Boyun Eğmeyen Fransa Partisi) Jean-Luc Melenchon, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde dördüncü kez yarışmak üzere hazırlıklarını sürdürürken, önümüzdeki aylarda geleneksel sağ ve merkez kanattan başka isimlerin de adaylığını açıklaması bekleniyor. Ancak bu güçlerin yaşadığı derin bölünme, özellikle de köklü reformları hayata geçirmekte ve ekonomiyi darboğazdan kurtarmakta başarısız olan geleneksel partilere yönelik toplumsal hoşnutsuzluğun arttığı bir dönemde, Ulusal Birlik Partisi’ne net bir avantaj sağlıyor.

dfghyj
Radikal solun lideri Jean-Luc Melenchon (AFP)

Adaylık tablosu henüz netleşmemiş olsa da, seçim kampanyasına ekonomi, hayat pahalılığı, göç, güvenlik ve mevcut jeopolitik sınamalar karşısında savunma harcamalarına ilişkin tartışmaların yanı sıra muhtemelen iklim değişikliği başlıklarının damga vuracağı kesin görünüyor. Ayrıca Le Pen’in davasının siyasi mücadelenin bir parçası haline gelmesiyle birlikte, yargı meselesi de temel bir odak noktası olmayı sürdürecek.

Fransa seçim tarihi, geleneksel partilerin aşırı sağın Elysee Sarayı’na çıkmasını engellemek adına ikinci turda bir ‘Cumhuriyet Cephesi’ oluşturma kabiliyetini defalarca göstermiş olsa da, mevcut koşullar bu kez farklı bir tabloya işaret ediyor. Zira geleneksel partilerin popülaritesi gözle görülür bir şekilde gerilerken, Le Pen seçim tabanını genişletmeyi ve kendisini iktidardaki siyasi elite karşı bir alternatif olarak sunmayı başarmış durumda.

csvf
Paris’teki Eyfel Kulesi çevresinde arka arkaya gelen sıcak hava dalgaları nedeniyle kurumuş çimler (AFP)

Böylece 2027 seçimleri, yalnızca Fransa cumhurbaşkanlığı için bir rekabet olmanın ötesinde; iç krizlerin büyük jeopolitik kırılmalarla kesiştiği bir dönemde Fransa’nın geleceği, Avrupa ve dünyadaki konumu üzerine bir referandum niteliği taşıyor. Bu durum, seçim sonuçlarının etkilerini Fransa sınırlarının dışına taşıyarak, özellikle AB’nin geleceği ve Fransa’nın NATO içindeki rolü başta olmak üzere tüm Avrupa kıtasını ilgilendiren bir gelişmeye dönüştürüyor.

Le Pen’in muhalifleri, onun Elysee Sarayı’na çıkması halinde ‘Marianne’ın gözyaşı dökeceğini’ savunurken; destekçileri ise Fransa’nın 1792’den bu yana simgesi olan Marianne’ın, cumhuriyetin ve değerlerinin sembolü olarak eski ihtişamına yeniden kavuşacağını ileri sürüyor.


ABD, Ürdün'deki saldırıda iki askerin öldürülmesinin ardından Devrim Muhafızları'nı hedef aldı

ABD, Ürdün'deki saldırıda iki askerin öldürülmesinin ardından Devrim Muhafızları'nı hedef aldı
TT

ABD, Ürdün'deki saldırıda iki askerin öldürülmesinin ardından Devrim Muhafızları'nı hedef aldı

ABD, Ürdün'deki saldırıda iki askerin öldürülmesinin ardından Devrim Muhafızları'nı hedef aldı

ABD ordusu, bugün (Pazar) sabaha karşı, Ürdün'deki güçlerine yönelik ve iki Amerikan askerinin ölümüne yol açan saldırıların ardından İran'a yeni hava saldırıları düzenlediğini açıkladı. Bu saldırılar, Tahran'la çatışmaların yeniden başlamasından bu yana gerçekleştirilen ilk saldırılar oldu.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı'nın (CENTCOM) yaptığı açıklamada, hava saldırılarının İran'ın Hürmüz Boğazı'ndaki ticari gemiciliği tehdit etme kapasitesini zayıflatmayı ve Devrim Muhafızları güçlerinin dün gece Ürdün'de görev yapan Amerikan askerlerine yönelik düzenlediği saldırıları derhal cezalandırmayı amaçladığı belirtildi.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı, Cumartesi günü yaptığı açıklamada, Washington ile Tahran arasındaki karşılıklı saldırıların sürdüğü bir dönemde, İran'ın Ürdün'e yönelik saldırılarında iki Amerikan askerinin öldüğünü, bir askerin ise kayıp olduğunu duyurmuştu.

İran dün, Körfez ülkeleri ve Ürdün'e yönelik yeni saldırılar düzenlerken, İran'ın dini lideri Mücteba Hamaney yazılı mesajında ABD'ye unutulmayacak dersler verme tehdidinde bulundu. Hamaney ayrıca ABD Başkanı Donald Trump'ın imzasının değersiz ve geçersiz olduğunu savundu.