Ukrayna ve Rusya arasında karşılıklı İHA saldırıları

Hedeflenen tankerler ve petrol tesisleri

Moskova yakınlarında Ukrayna İHA’larının dün vurduğu bir bölgeden duman yükseliyor (Reuters)
Moskova yakınlarında Ukrayna İHA’larının dün vurduğu bir bölgeden duman yükseliyor (Reuters)
TT

Ukrayna ve Rusya arasında karşılıklı İHA saldırıları

Moskova yakınlarında Ukrayna İHA’larının dün vurduğu bir bölgeden duman yükseliyor (Reuters)
Moskova yakınlarında Ukrayna İHA’larının dün vurduğu bir bölgeden duman yükseliyor (Reuters)

Ukrayna ile Rusya arasındaki karşılıklı saldırılar, özellikle enerji altyapısını ve lojistik merkezleri hedef alarak yeni bir boyuta taşındı. Yetkililerin dün yaptığı açıklamalara göre, Ukrayna'ya ait insansız hava araçlarının (İHA) Rusya'daki iki lojistik merkezine düzenlediği saldırıda en az 8 kişi hayatını kaybetti; aynı zamanda Moskova banliyösündeki bir petrol deposunda büyük bir yangın çıktı.

Zelensky: Yaptırım kapsamındaki bileşenleri üretiyorlardı

Kiev güçlerinin Rusya içindeki askeri hedeflere ve enerji altyapısına yönelik operasyonları hız kesmeden devam ediyor. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, Moskova ve Tambov bölgelerindeki iki büyük lojistik merkezin vurulduğunu açıkladı. Zelenskiy, bu merkezlerin "yaptırım kapsamındaki İHA bileşenleri ve navigasyon ekipmanlarının üretimi için kullanılan malzemeleri sağlamak amacıyla" faaliyet gösterdiğini belirtti.

Rusya'dan misilleme: Limanlar ve kargo gemileri hedefte

 Rusya Savunma Bakanlığı ise Ukrayna'nın saldırılarına liman tesislerini hedef alarak yanıt verdi. Bakanlık, Pivdennyi limanındaki Ukrayna ordusu için malzeme taşıyan bir kargo gemisinin ve Odesa limanındaki yakıt depolarının vurulduğunu açıkladı. Ayrıca, komşu bölgedeki Mykolaiv limanında bulunan dört kargo gemisinin de saldırılara hedef olduğu ifade edildi.



ABD Devrim Muhafızları'nı hedef alırken İran da Kuveyt ve Bahreyn'e saldırdılar düzenledi

ABD Devrim Muhafızları'nı hedef alırken İran da Kuveyt ve Bahreyn'e saldırdılar düzenledi
TT

ABD Devrim Muhafızları'nı hedef alırken İran da Kuveyt ve Bahreyn'e saldırdılar düzenledi

ABD Devrim Muhafızları'nı hedef alırken İran da Kuveyt ve Bahreyn'e saldırdılar düzenledi

ABD ordusu, bugün (Pazar) erken saatlerde, Ürdün'de Amerikan güçlerine yönelik ve iki ABD askerinin ölümüne yol açan saldırıları nedeniyle İran'ı yeni hava saldırıları düzenlediğini açıkladı. Bu, Tahran'la çatışmaların yeniden başlamasından bu yana gerçekleştirilen ilk saldırı oldu.

ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yapılan açıklamada, hava saldırılarının İran'ın Hürmüz Boğazı'ndaki ticari deniz ulaşımını tehdit etme kapasitesini zayıflatmayı ve Devrim Muhafızları güçlerini, dün gece Ürdün'de Amerikan askerlerine yönelik düzenlediği saldırılar nedeniyle derhal cezalandırmayı amaçladığı belirtildi.

ABD Merkez Komutanlığı, Cumartesi günü yaptığı açıklamada, Washington ile Tahran arasında karşılıklı saldırıların sürdüğü bir dönemde, İran'ın Ürdün'e yönelik saldırıları sonucunda iki Amerikan askerinin hayatını kaybettiğini, bir askerin ise kayıp olduğunu duyurmuştu.

Bu gelişmelerin yanı sıra Kuveyt ve Bahreyn, İran tarafından füze ve insansız hava araçlarıyla düzenlenen saldırıların önlendiğini açıkladı.

İran, ABD'yi inşaat halindeki nükleer tesisi bombalamakla suçladı

İran Atom Enerjisi Kurumu, ABD'yi bugün (Pazar) ülkenin güneybatısında inşaatı devam eden bir nükleer tesise saldırmakla suçladı.

İran resmi televizyonunun aktardığı kurum açıklamasında, ABD güçlerinin uluslararası hukuka aykırı, saldırgan ve vahşi bir eylemle, inşaatı halen devam eden Darkhovin nükleer tesisine Pazar günü çok sayıda mühimmatla saldırdığı belirtildi.


İsrail, Vance ile Rubio arasında Trump’ın halefi için bir mücadele başlatıyor

(foto altı) ABD Başkanı Donald Trump, 23 Nisan’da Beyaz Saray’da Başkan Yardımcısı J.D. Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun da hazır bulunduğu bir toplantıda konuşma yaptı. (Reuters)
(foto altı) ABD Başkanı Donald Trump, 23 Nisan’da Beyaz Saray’da Başkan Yardımcısı J.D. Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun da hazır bulunduğu bir toplantıda konuşma yaptı. (Reuters)
TT

İsrail, Vance ile Rubio arasında Trump’ın halefi için bir mücadele başlatıyor

(foto altı) ABD Başkanı Donald Trump, 23 Nisan’da Beyaz Saray’da Başkan Yardımcısı J.D. Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun da hazır bulunduğu bir toplantıda konuşma yaptı. (Reuters)
(foto altı) ABD Başkanı Donald Trump, 23 Nisan’da Beyaz Saray’da Başkan Yardımcısı J.D. Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun da hazır bulunduğu bir toplantıda konuşma yaptı. (Reuters)

ABD Başkanı Donald Trump’ın yönetiminde Başkan Yardımcısı J.D. Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio arasındaki İsrail ve İran politikalarına yönelik yaklaşım farklılığı, artık yalnızca yönetim içindeki bir görüş ayrılığı olmaktan çıktı. Ara seçimlerin yaklaşması ve 2028 başkanlık seçimlerine yönelik erken siyasi hesapların başlamasıyla birlikte iki isim, Cumhuriyetçi hareketin gelecekteki liderliği için yarışan iki farklı çizginin temsilcisi olarak öne çıkıyor. Vance, ‘Önce Amerika’ anlayışı doğrultusunda dış müdahalelere ve savaşlara mesafeli bir yaklaşımı temsil ederken; Rubio ise İsrail’e güçlü destek veren ve İran’a karşı daha sert bir tutum benimseyen geleneksel muhafazakâr çizginin sözcüsü konumunda bulunuyor.

İsrail’in şahinleri Vance’e karşı

Beyaz Saray, yönetim içinde İsrail’le ilişkiler konusunda herhangi bir görüş ayrılığı bulunduğu yönündeki iddiaları reddetse de Reuters, Vance ile Rubio’nun tutumları arasında belirgin farklılıklar gözlemledi.

Bu ayrışma, özellikle Vance’in İran ile varılan mutabakat zaptının hazırlanmasında üstlendiği rol, anlaşmanın içeriğine itiraz eden İsrailli yetkilileri eleştirmesi ve İsrail’in Lübnan’daki bazı askeri operasyonlarını ABD’nin gerilimi düşürme çabalarının önünde engel olarak değerlendirmesiyle öne çıktı.

Buna karşılık Rubio, İsrail’in Hizbullah saldırılarına karşılık verme hakkını savunurken, Washington’ın Tahran ile bir anlaşmaya varmayı hedeflediğini ancak bunun ‘her ne pahasına olursa olsun’ gerçekleştirilmeyeceğini vurguladı.

Bu görüş ayrılığı, iki hafta önce Washington’da İnanç ve Özgürlük Koalisyonu’nun düzenlediği Çoğunluğa Giden Yol Konferansı’na katılan İsrail yanlısı muhafazakâr kanaat önderlerine, İran ile varılan mutabakatın sorumluluğunu Vance’e yükleme fırsatı verdi. Ben Shapiro ve Mark Levin gibi önde gelen muhafazakâr isimler, Vance’i İran'a taviz vermeye ve İsrail’in askeri hareket serbestisini kısıtlamaya hazır bir siyasetçi olarak resmetti.

Söz konusu kampanya, yalnızca dış politika tartışmasıyla sınırlı kalmıyor; aynı zamanda açık bir siyasi hedef de taşıyor. Bu hedef, Vance’in başkan yardımcılığı görevini Trump’ın doğal siyasi varisi olmasının garantisine dönüştürmesini engellemek ve Cumhuriyetçi Parti’nin şahin kanadıyla daha uyumlu görülen Rubio ya da Florida Valisi Ron DeSantis ve Teksas Valisi Greg Abbott gibi başka bir adayın önünü açmak.

Böylece İsrail meselesi, Amerikan sağında ayrışmanın temel başlıklarından biri haline gelmiş durumda. Vance’i destekleyenler, İsrail’e destek vermenin ABD’yi açık uçlu savaşlara sürüklemek veya Amerikan çıkarlarını Binyamin Netanyahu hükümetinin hesaplarına tabi kılmak anlamına gelmediğini savunurken; karşıtları ise İran’a yönelik ‘azami baskı’ politikasından geri adım atılmasının hem İsrail’in hem de ABD’nin güvenliğini tehlikeye atacağını öne sürüyor.

Evanjelikler taraf tutmadılar

Washington Post, Çoğunluğa Giden Yol Konferansı’nın, medyadaki sert söylem ile katılımcıların eğilimleri arasında belirgin bir farkı ortaya koyduğunu yazdı.

Konferansta İsrail’e ve İran’a karşı yürütülen savaşa güçlü destek verilmesine rağmen, katılımcıların önemli bir bölümü Vance’in adaylığına açık yaklaşmayı sürdürdü. Katılımcılar, Vance’in etkinliğini, Trump’a bağlılığını ve Deniz Piyadeleri’ndeki geçmiş hizmetini övgüyle değerlendirdi. Bu görüşler bilimsel bir kamuoyu araştırması niteliği taşımasa da, İsrail meselesinin Evanjelik seçmen açısından dini ve siyasi önemine rağmen aday tercihinde tek belirleyici unsur olmadığını gösteriyor. Bu seçmen kitlesi, kürtaj, din özgürlüğü, göç, yargı, eğitim ve Demokratlara karşı mücadele kapasitesi gibi başlıklara da önem veriyor.

csdfvg
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 16 Temmuz 2026’da siyasi şiddet konulu bir bakanlar toplantısında konuştu. (Reuters)

Trump’ın siyasi tecrübesi de Evanjelik seçmenin, adayın kendi öncelikleri doğrultusunda mücadele edeceğine inanması halinde kişisel ya da ideolojik çekincelerini ikinci plana atabildiğini ortaya koydu. Vance, Trump’a yakınlığı, muhafazakâr kültürel söylemi ve inanç ile aile vurgusunu öne çıkaran açıklamaları sayesinde avantaj sağlıyor. Rubio ise kendisini dış politikada daha deneyimli, İsrail’e desteğini daha net ortaya koyan ve Cumhuriyetçi Parti’nin geleneksel kurumsal yapısı ile muhafazakâr bağışçılar açısından daha güven verici bir isim olarak konumlandırıyor. Her iki siyasetçi de Katolik olmasına rağmen, Evanjelik seçmende karşılık bulan dini söylemi etkili biçimde kullanıyor.

Erken sıralama

2028 başkanlık seçimlerine yönelik siyasi hazırlıklar erken başlamış olsa da yarış hâlâ şekillenme aşamasında ve tüm ihtimallere açık görünüyor. Mayıs ayında Emerson tarafından yapılan bir ankete göre, Cumhuriyetçi Parti’nin ön seçim seçmenleri arasında Vance yüzde 36, Rubio ise yüzde 35 destek alarak başa baş bir tablo ortaya koydu.

Ankete göre Rubio, 50 yaş ve üzerindeki seçmenler arasında daha güçlü destek görürken, Vance genç Cumhuriyetçi seçmenler arasında öne çıktı. Buna karşılık Muhafazakâr Siyasi Eylem Konferansı’nın (CPAC) anketi, Vance’in daha belirgin bir üstünlüğe sahip olduğunu ortaya koyarak, onun MAGA hareketinin çekirdek tabanındaki güçlü konumuna işaret etti.

dfvgbhyj
 Vance ve Rubio, Başkan Trump’ın ulusa sesleniş konuşmasını izlemek üzere 16 Temmuz akşamı Beyaz Saray’a geldi. (Reuters)

Yaş grupları arasındaki farklılıklar, bu siyasi mücadelenin önemli bir boyutunu açıklıyor. Daha yaşlı Cumhuriyetçiler ve geleneksel Evanjelikler, İsrail’e ve müdahaleci dış politika anlayışına daha güçlü biçimde bağlılık gösterirken, genç muhafazakâr kuşak savaşlara ve maliyetli ittifaklara karşı daha kuşkucu bir yaklaşım sergiliyor. Pew Araştırma Merkezi’nin verilerine göre, 50 yaş altındaki Cumhuriyetçilerin çoğu artık İsrail’e olumsuz bakarken, daha yaşlı Cumhuriyetçiler ve beyaz Evanjelikler arasında İsrail’e destek güçlü şekilde devam ediyor.

Bu nedenle yarış henüz ‘İsrail yanlısı’ bir aday ile ‘İsrail karşıtı’ bir aday arasındaki basit bir tercihe dönüşmüş değil. Muhtemelen Rubio, İran’a karşı sert tutumu ve İsrail’e bağlılığını ülkenin en üst makamına hazır olduğunun göstergesi olarak öne çıkaracak. Vance ise kendisini ‘sonsuz savaşlar’ istemeyen ‘Trump çizgisinin’ savunucusu olarak sunacak. Belirleyici unsur ise Trump’ın tutumu ve İran ile yapılan anlaşmanın sonucu olacak. Anlaşmanın başarılı olması, Vance’e ‘barış sağlayıcı’ rolü üzerinden siyasi kazanım sağlayabilir. Ancak anlaşmanın çökmesi ve savaşın yeniden başlaması -ki bugün en olası senaryo olarak görülüyor- Rubio’nun ve Cumhuriyetçi Parti içindeki şahin kanadın tezlerini güçlendirecek.


Füze savaşından gelir mücadelesine Hürmüz Boğazı

Savaş artık toprak üzerinde egemenlik kurmaktan ziyade, ticaret ve enerji akışını kontrol etme kapasitesi en yüksek olan tarafın, rakibini daha büyük bir ekonomik ve siyasi bedel ödemeye zorlaması etrafında dönüyor (Reuters)
Savaş artık toprak üzerinde egemenlik kurmaktan ziyade, ticaret ve enerji akışını kontrol etme kapasitesi en yüksek olan tarafın, rakibini daha büyük bir ekonomik ve siyasi bedel ödemeye zorlaması etrafında dönüyor (Reuters)
TT

Füze savaşından gelir mücadelesine Hürmüz Boğazı

Savaş artık toprak üzerinde egemenlik kurmaktan ziyade, ticaret ve enerji akışını kontrol etme kapasitesi en yüksek olan tarafın, rakibini daha büyük bir ekonomik ve siyasi bedel ödemeye zorlaması etrafında dönüyor (Reuters)
Savaş artık toprak üzerinde egemenlik kurmaktan ziyade, ticaret ve enerji akışını kontrol etme kapasitesi en yüksek olan tarafın, rakibini daha büyük bir ekonomik ve siyasi bedel ödemeye zorlaması etrafında dönüyor (Reuters)

Cemal Ubeydi

Modern savaşlar artık kaçınılmaz olarak kentlerin kontrolü veya orduların imhası yoluyla değil, giderek artan bir şekilde ekonominin kontrolü, tedarik zincirlerinin aksatılması ve çatışmanın maliyetinin rakip ve müttefiklerine yeniden dağıtılması yoluyla yürütülüyor. Bu bağlamda, son aylarda Hürmüz Boğazı'nda yaşanan çatışma, günümüz çatışmalarının niteliğindeki dönüşümün açık bir örneğini teşkil ediyor. Çünkü çatışma, İran'ın askeri kapasitelerini hedef alan askeri bir mücadeleden, gelir, enerji, küresel ticaret hareketliliği ve çatışan tarafların askeri veya siyasi kazanımlar elde etmeden önce diğerini ekonomik olarak tüketme kapasitesi etrafında dönen bir mücadeleye dönüştü.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre savaşın ilk aşamalarında ABD ve İsrail'in askeri operasyonları, İran'ın çatışmayı sürdürme kapasitesini kısaltmak ve kısa sürede yeni bir siyasi denklem dayatmak umuduyla füze sistemlerini, askeri altyapıyı ve komuta-kontrol merkezlerini hedef almaya odaklandı. Ancak çatışmanın sürmesi ve buna eşlik eden, birçok Körfez Arap ülkesindeki enerji altyapısı ve ekonomik tesislerin hedef alınması, ayrıca İran devlet kurumlarının çökmemesi, çatışmayı farklı bir aşamaya taşıdı. Bu aşamada artık yalnızca askeri güç belirleyici faktör olmaktan çıktı, küresel ekonomi de çatışma sahnesinin bir parçası haline geldi.

“Son on yılların deneyimleri, büyük savaşların nadiren yalnızca askeri güçle sonuçlandığını ortaya koyuyor. Çatışmanın süresini uzatma, ekonomik maliyetini artırma ve rakibi hesaplarını gözden geçirmeye zorlama kapasitesi, artık savaş alanındaki üstünlükten aşağı kalmayan önemde faktörler haline geldi. Bu bakış açısıyla İran, ilk saldırıları atlattıktan sonra, görece üstünlüğe sahip olduğu unsuru, yani dünyanın en önemli petrol ve doğalgaz deniz taşımacılığı geçitlerinden biri olan Hürmüz Boğazı'na kıyısı bulunan coğrafi konumunu devreye sokmaya yöneldi.

O andan itibaren temel soru, artık kaç füzenin imha edildiği veya hangi askeri noktaların devre dışı bırakıldığı değil, çok daha etkili olan ‘hangi taraf ekonomik olarak daha uzun süre dayanma kapasitesine sahip? ABD ve müttefikleri, dünyanın en önemli enerji geçitlerinden birinde yaşanan kesintinin sonuçlarına katlanabilir mi? Yoksa deniz ablukası, ekonomik yaptırımlar ve lojistik altyapısı ile gelir kaynaklarının hedef alınmasının sürmesi karşısında en fazla etkilenen taraf İran mı olacak?’ soruları etrafında dönmeye başladı.

Askeri savaştan ekonomik savaşa

Son on yılların deneyimleri, büyük savaşların nadiren yalnızca askeri güçle sonuçlandığını ortaya koyuyor. Çatışmanın süresini uzatma, ekonomik maliyetini artırma ve düşmanı hesaplarını gözden geçirmeye zorlama yeteneği, artık savaş alanındaki üstünlükten aşağı kalmayan önemde faktörler haline geldi. Bu bakımdan İran, ilk saldırıları atlattıktan sonra, görece üstünlüğe sahip olduğu unsuru, yani dünyanın en önemli petrol ve doğalgaz deniz taşımacılığı geçiş noktalarından biri olan Hürmüz Boğazı'na kıyısı bulunan coğrafi konumunu devreye sokmaya yöneldi.

Hürmüz Boğazı, İran açısından yalnızca petrol ihracatı için bir deniz çıkış noktası değil, aynı zamanda küresel enerji hareketliliğini etkileme kapasitesi kazandıran stratejik bir koz niteliği taşıyor. Küresel petrol ve doğalgaz ticaretinin yüzde 20 ila 25'inin geçtiği bu boğaz, enerji piyasalarını etkilemeye veya rakiplerine yönelik çatışmanın maliyetini artırmaya çalışan herhangi bir devlet için olağanüstü bir önem taşıyor.

Öte yandan Tahran, boğazın tamamen ve uzun süreliğine kapatılmasının, ABD'nin deniz üstünlüğü karşısında pratik bir seçenek olmadığının farkında. Çünkü böyle bir adım, geniş çaplı siyasi, askeri ve ekonomik sonuçlar doğurabilir. İran genel bütçesi, gelirlerinin yaklaşık yüzde 80'ini oluşturan petrol, doğalgaz ve türevlerinin gelirlerine büyük ölçüde bağımlı. Vergiler ve diğer gelirler ise yaklaşık yüzde 20'lik bir pay oluşturuyor. Dolayısıyla bahsin farklı bir denklem olarak boğaz çevresinde yüksek düzeyde güvenlik riskini sürdürmeye doğru kaydığı görülüyor. Bu yaklaşımda, deniz taşımacılığının aksama ihtimalinin sadece varlığı bile petrol fiyatlarını yükseltmeye, deniz sigortası primlerini artırmaya ve nakliye maliyetlerini yükseltmeye yetiyor. Bu da doğrudan küresel ekonomiye yansıyor.

Böylece hedef, artık yalnızca deniz taşımacılığını aksatmakla sınırlı kalmayıp, belirsizlik durumunun kendisini stratejik bir baskı aracına dönüştürmeyi de kapsayacak şekilde genişledi. Birbirine bağlı tedarik zincirlerine dayanan küresel bir ekonomide, risk düzeyinin yükselmesi, sevkiyatların gecikmesi veya sigorta maliyetlerinin artması, bazen doğrudan askeri güç kullanımının sonuçlarını aşan ekonomik etkiler doğurmaya yetiyor.

Karşılıklı acı denklemi

Bu dönüşüm, iki tarafı bir tür ‘karşılıklı acı’ denklemine soktu. Artık her iki taraf da geleneksel bir askeri zafer elde etmeye çalışmaktan ziyade, rakibine savaşın maliyetini yükseltmeye ve rakibinin çatışmayı sürdürme kapasitesini sınamaya odaklandı.

İran, Hürmüz Boğazı'nın coğrafi konumunu küresel enerji piyasalarını etkileyen bir baskı kozu olarak kullanmak suretiyle, savaşın maliyetinin bir bölümünü sınırlarının dışına taşımaya çalıştı. Çünkü petrol fiyatlarındaki her artış, nakliye ve sigorta maliyetlerindeki her yükseliş ve tedarik zincirlerindeki her aksama, enerji ithal eden ekonomilere ek yükler getiriyor ve hükümetler, şirketler ve uluslararası piyasalar üzerinde giderek artan baskılar yaratıyor.

Buna karşın ABD, tam tersi bir strateji benimseyerek maliyeti İran'ın kendi içinde yoğunlaştırmaya odaklandı. Washington, deniz ablukasını sıkılaştırarak, limanları hedef alarak, lojistik altyapıyı aksatarak ve petrol ihracat hareketliliğini engelleyerek, İran ekonomisinin dayandığı mali kaynakları azaltmaya ve devletin askeri operasyonlarını finanse etme kapasitesini zayıflatmaya çalıştı; bu da Tahran açısından savaşın sürmesinin maliyetini artırıyor.

Böylece ekonomi, artık savaşın sadece bir sonucu olmaktan çıkıp ana sahnesi haline geldi. İran, maliyeti küresel ekonomiye yaymaya çalışırken, ABD ise maliyeti İran içinde en üst düzeye çıkarmaya odaklandı. Böylece gelirler, enerji, tedarik zincirleri ve ticaret hareketliliği, çatışmanın seyrini belirlemede füze ve uçaklardan aşağı kalmayan önemde unsurlar haline geldi.

Bu noktadan hareketle, savaş artık toprak üzerinde egemenlik kurmaktan ziyade, en azından öngörülebilir vadede ticaret ve enerji akışını kontrol etme kapasitesi en yüksek olan tarafın, rakibini daha büyük bir ekonomik ve siyasi bedel ödemeye zorlaması etrafında dönüyor. Tam bu noktada, Hürmüz Boğazı'ndaki çatışma geleneksel askeri çerçevesinden çıkarak, gelir mücadelesine ve karşılıklı ekonomik tükenmeye dönüşmeye başladı. Bu durumun savaşın seyrine ve sonrasında şekillenebilecek bölgesel dengelerin niteliğine doğrudan etkisi olacak.

Liman savaşı: Küresel ekonominin ipleri kimin elinde?

İran, Hürmüz Boğazı'nı ekonomik bir baskı kozu olarak devreye sokmaya çalışırken, ABD bu meydan okumaya sadece bir deniz taşımacılığı krizi olarak değil, Tahran'ın coğrafi konumunu yeni siyasi ve ekonomik denklemler dayatmak için kullanma yeteneğini kısıtlamayı hedefleyen bir mücadele olarak yaklaştı. Bu bakış açısından hareketle, ABD buna gemileri korumak veya askeri olarak eşlik etmekle yetinmek yerine, İran'a bu kozu yönetme kapasitesi kazandıran araçları hedef alarak yanıt verdi.

Bu nedenle, Bender Abbas (Gemron), Buşehr, Hark ve Cask limanlarının hedef alınması veya ikmal ve iletişim tesisleri ile yol ve köprü ağlarının vurulması, birbirinden bağımsız askeri operasyonlar değil, İran'ın deniz operasyonlarını yönetme kapasitesini sınırlamayı ve limanlarını işletmede, ihracatını güvence altına almada ve Körfez'deki deniz taşımacılığı hareketliliğini izlemede dayandığı lojistik altyapıyı zayıflatmayı hedefleyen bir strateji çerçevesinde gerçekleşti.

Modern savaşlarda limanlar artık sadece ticari tesisler olmaktan çıkarak gelir yönetimi, tedarik zincirlerinin güvence altına alınması ve deniz operasyonlarının koordinasyonu için merkezler haline geldi. Bunun yanı sıra sürat tekneleri, insansız hava araçları (İHA) ve kıyı gözetim ile keşif sistemlerinin yönetim üslerine dönüştü. Dolayısıyla bu tesislerin hedef alınması, ticari faaliyetin aksatılmasıyla sınırlı kalmayıp devletin hem askeri hem de ekonomik kapasitesini aynı anda etkileyecek şekilde genişliyor.

Bu bakış açısıyla ABD saldırıları, DMO’ya bağlı komuta-kontrol, deniz gözetim sistemleri ve hızlı tekneler üzerinde yoğunlaştı; bu unsurlar, geleneksel bir deniz çatışmasına girmek yerine hızlı ve dağınık deniz operasyonları yoluyla düşmanı tüketmeye dayanan asimetrik savaş temelli İran deniz doktrininin en önemli unsurlarından birini teşkil ediyor.

Buna karşılık Tahran, direnme kapasitesinin yalnızca sahip olduğu askeri araçlara değil, aynı zamanda Hürmüz Boğazı'nı stratejik bir baskı kartı olarak elde tutmaya da bağlı olduğunun farkına vardı; bu durum, çatışmanın son haftalarında İran'ın siyasi ve askeri söylemine açıkça yansıdı.

Geçici yatışma anlaşmasının çökmesi ve askeri operasyonların tırmanmasıyla birlikte, İran'ın resmi açıklamaları, Hürmüz Boğazı'nın kapatılması ihtimalinden söz etmekten, boğazdaki deniz taşımacılığının geleceğinin artık savaşın seyrine ve ABD'nin bölgedeki politikalarına bağlı hale geldiğini vurgulamaya doğru evrildi.

DMO Deniz Kuvvetleri, 15 Temmuz’da askeri operasyonların ve deniz ablukasının sürmesinin, ‘bölgede petrol ve gaz ihracatının ya herkes için mümkün olacağı ya da hiç kimse için mümkün olmayacağı’ anlamına geldiğini açıkladı ve herhangi bir tırmanışın, Hint Okyanusu ve Babu’l-Mendeb'e bağlı diğer enerji ihracat rotalarına da sıçrayabileceğini ekledi. Ertesi gün İran Silahlı Kuvvetleri Sözcüsü yaptığı açıklamada, ‘Hürmüz Boğazı'ndaki durumun savaş öncesi haline dönmeyeceğini’ belirterek, İran’ın altyapısının hedef alınmasının, bölgedeki enerji altyapılarının hedef alınmasıyla karşılık bulacağı uyarısında bulundu.

Aynı bağlamda, İran Dini Lideri Mücteba Hamaney’in Uluslararası İlişkiler Danışmanı Ali Ekber Velayeti, Hürmüz Boğazı'nı İran egemenliğinin bir parçası olarak nitelendirerek, Tahran'ın bu deniz geçidindeki rolüne bağlı olduğunu vurguladı. Hamaney’in Askeri Danışmanı ve DMO eski komutanı Muhsin Rızai ise, ‘Hürmüz Boğazı'nın kontrolünün onlarca nükleer bombadan daha önemli olduğunu’ değerlendirdı. Rızai’nin bu sözleri, boğazın İran'ın en önemli caydırıcılık ve baskı araçlarından biri olarak stratejik düşüncedeki konumunu yansıttı.

DMO Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Ali Azmayi, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz operasyonlarının sürdüğünü açıklarken, DMO Ortak Askeri Operasyon Merkezi (Hatemu'l-Enbiya Karargâhı) boğazdan gemi geçişinin sahadaki gelişmelere bağlı kalmaya devam edeceğini vurguladı. İran Ordusu Sözcüsü Muhammed Ekreminiya ise, boğazın yeniden açılmasını krizin nedenlerinin sona ermesine bağlayarak, deniz geçidinin artık çatışma yönetiminde baskı ve müzakere araçlarının bir parçası haline geldiğine işaret etti.

Bu açıklamaların tümü, Hürmüz Boğazı'nın İran'ın stratejik düşüncesinde merkezi bir konuma sahip olduğunu yansıtıyor. Boğaz yalnızca bir deniz geçidi olarak değil, küresel enerji piyasalarını etkilemek, nakliye ve sigorta maliyetlerini yükseltmek ve savaşın maliyetinin bir bölümünü sürece dahil olan veya bundan etkilenen taraflara yeniden dağıtmak için kullanılabilecek en önemli kozlardan biri olarak değerlendiriliyor.

Alternatifler mücadelesi: Hürmüz aşılabilir mi?

Öte yandan bu gelişmeler, Körfez Arap ülkelerini Hürmüz Boğazı'na bağımlılığı azaltmaya yönelik çabalarını hızlandırmaya itti. Bu kapsamda Basra (Arap) Denizi'ne açılan Abu Dabi'deki Habşan petrol sahalarını Umman Körfezi kıyısındaki Fucayra Limanı'na bağlayan Habşan-Fucayra Petrol Boru Hattı (Batı-Doğu Boru Hattı) ile Kızıldeniz'e uzanan Suudi Arabistan'ın Doğu-Batı Ham Petrol Boru Hattı (Petroline) başta olmak üzere karadaki boru hatlarının kullanımı güçlendirildi. Bu sayede acil durumlarda petrolün bir kısmının boğazdan uzak şekilde ihraç edilmesi mümkün hale geliyor.

Bu nedenle çatışma, artık Hürmüz Boğazı'nın kapatılması veya açık tutulması etrafında değil, her iki tarafın da rakibinin elindeki kozun etkinliğini azaltma kapasitesi etrafında dönüyor. ABD, limanları, sahil altyapısını ve İran'ın askeri kapasiteleriyle bağlantılı ikmal yollarını hedef alarak, İran'ın boğazın askeri ve ekonomik önemini bir baskı kozu olarak kullanma kapasitesini kısıtlamaya çalıştı. Buna karşılık Tahran, boğazın hem mevcut çatışmada hem de gelecekteki herhangi bir çatışmada kullanılabilir bir baskı kozu olarak değerini korumak amacıyla, deniz taşımacılığında bir belirsizlik durumunu sürdürmeye çalıştı.

Füzeler kadar tehlikeli bir silah olarak zaman

Ekonomi ve enerjinin yanı sıra, çatışmanın yönetiminde bir diğer önemli faktör daha öne çıktı. O da zaman faktörü. Çatışma ne kadar uzarsa, tüm taraflar için maliyeti o kadar artıyor ve etkileri savaş alanlarının ötesine geçerek finans ve enerji piyasalarına, nakliye ve sigorta şirketlerine ve küresel tedarik zincirlerine yayılıyor.

ABD açısından, savaşın uzun süre devam etmesi, enerji piyasalarındaki aksama veya bölgesel müttefikler üzerindeki artan baskılar nedeniyle ekonomik ve siyasi maliyetin yükselmesi anlamına geliyor. Bunun yanı sıra Körfez'de deniz taşımacılığı güvenliğini sağlamak ve enerji altyapısını korumak için gereken askeri yüklerin de artması söz konusu.

Buna karşılık İran, çatışmanın uzamasının, yaptırımlar ve hayati tesislerinin hedef alınmasının sürmesi altında ekonomik ve askeri kaynaklarını tükettiğinin farkında. Ancak İran, zaman faktörünün rakiplerine giderek artan baskılar uygulayabileceği ve onları çatışmanın sürmesinin maliyetini beklenen getirilerle karşılaştırarak yeniden gözden geçirmeye zorlayabileceği ihtimaline bel bağlıyor.

Bu bakış açısıyla zaman, artık savaşın sadece eşlik eden bir unsuru olmaktan çıkıp, her tarafın kendi hedeflerine hizmet edecek şekilde kullanmaya çalıştığı stratejik bir araca dönüştü. Washington, askeri ve ekonomik baskıların sürmesinin nihayetinde Tahran'ın çatışmayı sürdürme kapasitesini zayıflatacağına bel bağlarken, İran ise bölgesel ve uluslararası maliyetin artmasının, rakipleri açısından krizi kontrol altına almayı tırmanışın sürmesinden daha faydalı hale getireceğine bel bağlıyor.

Bu hassas denge içinde, İran'ın ekonomik dayanıklılığı, kaynaklarını yönetme kapasitesi ve devlet kurumlarının sürekliliğini koruması, ABD'nin sahip olduğu askeri üstünlük kadar savaşın seyrini ve sonucunu belirlemede önemli faktörler olarak öne çıkıyor.

Son aylarda Hürmüz Boğazı'nda yaşanan çatışma, Ortadoğu'daki savaşların niteliğinin hızlanan bir dönüşüm yaşadığını ortaya koyuyor. Artık toprak üzerinde egemenlik kurmak veya askeri üstünlüğe sahip olmak çatışmaları sonuçlandırmaya yetmiyor. Ekonomi, enerji, limanlar ve tedarik zincirleri, çatışmaları yönetmede, rakipleri tüketmede ve güç dengelerini yeniden şekillendirmede başlıca araçlar haline geldi.

Bu savaş, Hürmüz Boğazı'nın yalnızca petrol ve gaz taşımacılığı için bir geçit olmadığını, aynı zamanda bölgesel ve uluslararası güçlerin ekonomik ve güvenlik çıkarlarının kesiştiği bir eksen niteliği taşıdığını ortaya koydu. İran, bu boğaz aracılığıyla savaşın maliyetinin bir bölümünü küresel ekonomiye taşımaya çalışırken, ABD, bu kozun pratik değerini oluşturan limanları, lojistik altyapıyı ve ulaşım ile ikmal ağlarını hedef alarak Tahran'ın coğrafi konumunu kullanma yeteneğini baltalamaya odaklandı.

Dolayısıyla mücadele, artık yalnızca boğazın açılması veya kapatılması etrafında değil, deniz taşımacılığının sürmesinin maliyetini ve buna eşlik eden risk düzeyini kontrol etme kapasitesine kimin sahip olduğu ve bunun küresel enerji ve ticaret piyasalarına nasıl yansıdığı etrafında dönüyor. Petrol fiyatlarındaki her artış, deniz sigortası primlerindeki her yükseliş veya nakliye hareketliliğindeki her aksama, karşılıklı caydırıcılık ve baskı denkleminde yeni bir unsura dönüşüyor.

Savaş ayrıca, limanların, köprülerin, ulaşım ağlarının ve enerji tesislerinin artık modern çatışmalarda ikincil hedefler olmadığını, aksine devletlerin ekonomik gücünün temel dayanaklarını oluşturduğunu ve dolayısıyla öncelikli askeri hedefler haline geldiğini ortaya koydu; zira bunların aksatılması doğrudan gelirlere, lojistik kapasiteye ve askeri operasyonların sürekliliğine yansıyor.

Sonuç olarak, Hürmüz Boğazı etrafındaki çatışmanın yalnızca askeri gücün bir sınavı olmadığı, aynı zamanda çatışan tarafların ekonomik tükenmeyi yönetme, savaşın maliyetini dağıtma ve güç unsurlarını koruma kapasitesinin de bir sınavı olduğu görülüyor. Bu çatışmanın etkilerinin Körfez Arap bölgesinin sınırlarını aşarak tüm küresel ekonomiyi etkileyebileceği bir mücadeleden söz ediliyor.

Durum böyle devam eder ve İran rejimi, küresel ekonominin temel dayanaklarından biri olan Körfez Arap bölgesinin güvenliğini ve istikrarını sarsan tutumunu sürdürmeye devam ederse, bu ihtimal daha da güçlenebilir. Bu çatışmanın ortaya çıkardığı derslerin, gelecekteki çatışmaların yönetim biçimi üzerinde derin bir etki bırakması bekleniyor. Zira kaynaklar, deniz geçitleri ve hayati altyapı üzerindeki kontrol, bölgesel ve uluslararası güç dengelerini şekillendirmede orduların ve silahların sahipliğinden aşağı kalmayan bir öneme sahip olacak.