Arakçi: İran'ın savaş sonrası politikası tamamen farklı olacakhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5309228-arak%C3%A7i-i%CC%87ran%C4%B1n-sava%C5%9F-sonras%C4%B1-politikas%C4%B1-tamamen-farkl%C4%B1-olacak
Arakçi: İran'ın savaş sonrası politikası tamamen farklı olacak
Arakçi, salı akşamı devlet televizyonunda İranlılara seslendi (İran Dışişleri Bakanlığı)
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, ülkesinin diplomasi teşkilatında görev yapanlardan dünyaya hitap ederken “sert bir dil” kullanmalarını istedi. Arakçi, savaş sonrasında Tahran'ın dış politikasının savaş öncesinden “tamamen farklı” olacağını belirterek, “zayıf İran” imajının sona erdiğini ve yerini “güçlü ve direnen İran” imajının aldığını ifade etti.
Arakçi, salı akşamı devlet televizyonunda yayımlanan uzun röportajında, Tahran'ın savaş döneminden ABD ile dolaylı müzakerelere uzanan sürecini anlattı. Bu süreç, eski dini lider Ali Hamaney'in öldürülmesinden sonraki haftalarda şekillendi.
Arakçi konuşmasında, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf'ın müzakere kararındaki ve görüşmelerin yürütülmesindeki rollerine ilişkin ayrıntılar verdi. Pezeşkiyan'ın ABD ile müzakerelerin sorumluluğunu Kalibaf'ın üstlenmesi konusunda ısrar ettiğini belirten Arakçi, cumhurbaşkanının müzakereleri “Kalibaf'ın hazır bulunması şartıyla” kabul ettiğini söyledi.
Arakçi, İran dış politikasının hükümetler değişse de değişmeyen “bir dizi temel ilkeye” dayandığını, ancak her hükümetin farklı araç ve girişimler kullanabileceğini belirtti. Pezeşkiyan'ın yaklaşık iki yıl önce göreve başlamasından beri diyaloğa ve gerilimin azaltılmasına öncelik verdiğini ve koşullar elverdiğinde Dışişleri Bakanlığı'ndan müzakere kanalları açmasını istediğini kaydetti.
Röportaj, Arakçi'nin bir hafta önce yargı makamları tarafından, eski dini lider Ali Hamaney'in 28 Şubat'ta öldürülmesinden önce komuta merkezindeki üst düzey yetkililerin eş zamanlı toplantılarının hedef alınmasını mümkün kılan bir “güvenlik açığı” hakkında sahip olduğu bilgileri vermeye çağrılmasının ardından yapıldı.
Röportaj aynı zamanda Arakçi'nin müzakerelerdeki rolü konusunda İran içinde yaşanan tartışma ortamında yayımlandı. Radikal “İran Hizbullah” grubunun Genel Sekreteri Muhammed Bakır Harrazi, kendisine Dışişleri Bakanı'nın müzakerelere müdahale etmesinin engelleneceğinin bildirildiğini öne sürmüştü.
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, dün Gazeteciler Günü dolayısıyla gazetecileri onurlandırmak için düzenlediği törenin kulisinde. (İran Dışişleri Bakanlığı)
Savaşı sona erdirmek istiyoruz
Arakçi, savaş sürecini anlatırken, Tahran'ın başlangıçta geçici ateşkes önerisini reddettiğini söyledi. Bunun nedeninin, Haziran 2025'teki savaşın modelinin tekrarlanmasından endişe edilmesi olduğunu belirtti. Söz konusu çatışmalar aylar sonra yeniden başlamıştı.
Arakçi, “Biz ateşkes istemiyoruz, savaşı sona erdirmek istiyoruz” diyerek, savaşın bir daha tekrarlanmayacak şekilde sona ermesi gerektiğini vurguladı.
Şarku'l Avsat'ın İran televizyonundan aktardığına göre İran'ın ilk iki hafta boyunca ABD'den ateşkes talebi almadığını, bu sırada başka ülkelerin arabuluculuk önerdiğini belirten Arakçi, Washington'un daha sonra hedeflerine ulaşma umudunu yitirmesinin ardından müzakere talebinde bulunduğunu söyledi.
Arakçi, ABD'nin hedefleri arasında “koşulsuz teslimiyet”, rejim değişikliği, İran'ın bölünmesi ve içeride istikrarsızlık yaratılmasının bulunduğunu öne sürerek Washington'un savaş sırasında bunları gerçekleştirmeye çalıştığını, ancak başarısız olduğunu savundu.
İranlı bakan, ABD'nin ilk teklifinin 15 maddelik bir metin olduğunu ve bunu “teslimiyet belgesi” olarak nitelendirdiğini söyledi. Müzakerelerin sonunda ise 14 maddelik bir mutabakat zaptına ulaşıldığını belirtti.
Arakçi, “Bir gün biri bu 15 maddeyi, şimdi ulaştığımız 14 maddelik mutabakat zaptıyla karşılaştırırsa, nereden başlayıp nereye geldiğimiz açıkça görülecektir” ifadelerini kullandı.
Arakçi iki metnin ayrıntılarını açıklamadı. Bu nedenle ABD'nin ilk talepleriyle mutabakat zaptı arasındaki karşılaştırma, şimdilik yalnızca Arakçi'nin anlatımına dayanıyor.
İranlı bakan, ABD'nin müzakereye ilişkin ilk mesajlarının 12 veya 13 Mart'ta ulaştığını ve Pakistan'ın arabulucu olarak devreye girmesinin ardından sürecin yaklaşık üç ay devam ederek 17 Haziran'da mutabakat zaptının imzalanmasıyla sonuçlandığını ifade etti.
Kalibaf müzakerelerin yüzü oldu
Arakçi, müzakere heyetinin başına Kalibaf'ın getirilmesinin Pezeşkiyan'ın önerisi olduğunu ve cumhurbaşkanının müzakerelere onay vermesini Meclis Başkanı'nın sürece katılması şartına bağladığını açıkladı.
Arakçi, müzakerelerden söz ederken de savaş terminolojisine yakın ifadeler kullandı. Kalibaf'ın performansını övmekle kalmayıp, toplantılardaki varlığını “sağlamlık ve mücadeleci ruh” olarak tanımladı.
Pezeşkiyan'ın, “Müzakereleri Dr. Kalibaf'ın hazır bulunması şartıyla kabul ediyorum” dediğini aktaran Arakçi, cumhurbaşkanının imzadan önce Kalibaf'ın müzakerelerden sorumlu kişi olarak karar tutanağına yazılmasında ısrar ettiğini belirtti.
Arakçi, “Kalibaf'ın toplantılardaki kararlılığı ve mücadeleci tavrı” ile Dışişleri Bakanlığı'nın çalışmalarının birbirini tamamladığını söyledi. Pezeşkiyan'ın ise siyasi açıdan süreci desteklediğini ve toplantılar ile komiteleri takip ettiğini ifade etti.
Cumhurbaşkanının içerideki “diğer görüşlere” ve engellere karşı verdiği desteğin, müzakerelerin sürdürülmesini ve mutabakata ulaşılmasını sağlayan en önemli faktörlerden biri olduğunu belirten Arakçi, aynı zamanda diplomatik teşkilatın performansını savundu.
Arakçi, Dışişleri Bakanlığı'nın diplomatik deneyim sağladığını ve karar alma kurumları tarafından onaylanan süreci uyguladığını belirterek, “Ne dışişleri bakanı ne de diplomat kendi başına hareket eder” dedi. “Büyük meseleler ve devletin dengeleri başka bir yerde belirlenir; Dışişleri Bakanlığı ise uygulayıcıdır” ifadelerini kullandı.
Arakçi, sürece karşı çıkan kurumların adını vermekten veya görüşmelerin başlaması konusunda yaşanan anlaşmazlıkların niteliğini açıklamaktan kaçındı. Tahran'ın yaklaşımını “sistemin bütününün rasyonalitesine” dayalı olarak nitelendirdi ve yetkililerin istişare aşamasında görüşlerini sunduğunu, ancak karar alındıktan sonra herkesin bu karara bağlı hale geldiğini söyledi.
Kalibaf ve Arakçi, geçen 21 Haziran'da İsviçre'nin Bürgenstock beldesinde düzenlenen müzakerelerin ikinci turu sırasında. (AP)
Diyalogdan sert dile
Arakçi'nin açıklamalarının en sert bölümü savaş sonrasına ilişkin değerlendirmeleriydi.
İran'ın bölgesel gelişmeler, ekonomik sorunlar ve iç karışıklıklar nedeniyle zayıfladığı yönündeki düşüncenin savaşa zemin hazırladığını söyledi.
Arakçi, 40 günlük çatışmanın bu imajı değiştirdiğini ve ortaya “güçlü İran, direnen İran, en zor koşullarda ayakta kalabilen İran” imajının çıktığını savundu.
Arakçi, diyalog ve müzakere çağrısını sürdürürken, rakiplerini ve gelecek dönemi tanımlamak için daha sert bir dil kullandı. Gelecekteki dış politikanın “güçlü, kendine güvenen ve duruma hâkim bir İran” imajı üzerine kurulacağını, ülkenin ulusal çıkarlarını ve İranlıların haklarını savunacağını kaydetti.
Dışişleri Bakanlığı'nın savaş sırasında “İran halkının yükselen sesi” olduğunu belirten Arakçi, savaş sonrasında görevlerinin daha güçlü ve özgüvenli bir ülke imajı ortaya koymak olacağını ifade etti.
Bakanlık çalışanlarına şunları söylediğini ifade etti:
“Dikkat edin, artık büyük bir gücü yenmiş halkı temsil ediyorsunuz. Başınızı dik tutun. Bayrağımız dalgalanıyor. Dünyayla başımız dik ve sert bir dille konuşmalı, İran halkının hakkını almalı ve dünyaya güçlü İran'ın imajını göstermeliyiz.”
ABD Jeolojik Araştırmalar Kurumu'nun (USGS) bildirdiğine göre, Peru'nun güneyinde perşembe günü 6,7 büyüklüğünde şiddetli bir deprem meydana geldi. İlk belirlemelere göre depremde can kaybı veya hasar bildirilmedi.
Depremin merkez üssünün, başkent Lima'ya yaklaşık 800 kilometre mesafedeki Ocuahuatzo'nun yaklaşık 40 kilometre kuzeybatısında olduğu belirlendi. Depremin 66 kilometre derinlikte meydana geldiği kaydedildi.
Buna karşılık Peru Jeofizik Enstitüsü, depremin büyüklüğünü 7,2 olarak açıkladı.
Washington, müttefiklerine ve Çin'e İran'a ekonomik baskı uygulayarak rejimi devirmeleri çağrısı yaptıhttps://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5309324-washington-m%C3%BCttefiklerine-ve-%C3%A7ine-i%CC%87rana-ekonomik-bask%C4%B1-uygulayarak-rejimi
Washington, müttefiklerine ve Çin'e İran'a ekonomik baskı uygulayarak rejimi devirmeleri çağrısı yaptı
Fotoğraf: Reuters
ABD, Tahran yönetiminin devrilmesi amacıyla İran'a yönelik geniş kapsamlı ekonomik baskı kampanyasına katılmaları için bugün (Perşembe) müttefiklerine ve Çin'e çağrıda bulundu. Washington, bu yolla askeri operasyonlara yeniden başvurmadan İran üzerindeki baskının artırılmasını hedefliyor.
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, ayrıntılarının Pazartesi günü açıklanması planlanan kampanyayı desteklemeyen ülkelerin “karşımızda” kabul edileceğini söyledi. Bessent, “Maksimum düzeyde ekonomik baskı uygularsak, bunun büyük çaplı askeri operasyonlara geri dönüş olmayacağı anlamına gelmesi muhtemel. Ancak bunun yalnızca şu an için geçerli olduğunu vurguluyorum” dedi.
Bessent, CNBC'ye verdiği röportajda Çin'e de çağrıda bulunarak, Pekin'in “Hürmüz Boğazı'nın yeniden açıldığını ve enerji fiyatlarının tekrar düşmesini görmek istiyorsa” kampanyaya katılması gerektiğini söyledi.
Bessent, “Bu İran'da işe yarayacak ve bu rejimi devireceğiz” ifadelerini kullanırken, “dünyanın en büyük koordineli ekonomik izolasyon operasyonunu” gerçekleştirme sözü verdi.
İran Dışişleri Bakanlığı ise Bessent'in açıklamalarına tepki göstererek Washington'ı “ekonomik terörizm” uygulamakla suçladı.
ABD Başkanı Donald Trump daha önce İran'a karşı “eşi benzeri görülmemiş” bir ekonomik savaş başlatma tehdidinde bulunmuştu.
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise Trump'ın açıklamalarına yanıt vererek, ABD Başkanı'nın “benzeri görülmemiş borçlar ve artan faiz maliyetleriyle karşı karşıya olan Amerika'nın kendi krizinden dikkatleri başka yöne çekmeye çalıştığını” söyledi.
Arakçi, “Başarısız politikalara bağlı kalmak yalnızca yeni bir yenilgiye ve İranlıların düşmanlığına yol açacaktır” ifadelerini kullandı.
Pekin de ABD Başkanı'nın açıklamalarına gecikmeden yanıt verdi. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, “Yaptırımlar ve baskı sorunun çözümüne yardımcı olmayacaktır” diyerek krizin siyasi ve diplomatik yollarla çözülmesi çağrısında bulundu.
İsrail’in güvenlik kalkanı büyüyor: Tampon bölgeler yeni cephelere mi dönüşüyor?https://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5309321-i%CC%87srail%E2%80%99-g%C3%BCvenlik-kalkan%C4%B1-b%C3%BCy%C3%BCyor-tampon-b%C3%B6lgeler-yeni-cephelere-mi-d%C3%B6n%C3%BC%C5%9F%C3%BCyor
İsrail’in güvenlik kalkanı büyüyor: Tampon bölgeler yeni cephelere mi dönüşüyor?
Bir İsrail askeri aracı sınır çiti boyunca ilerlerken, kuşatma altındaki Gazze Şeridi'nde yıkılmış binalar görülüyor, 10 Haziran 2026 (AFP)
Michael Horowitz
İsrail'in Bar-Lev Hattı, aşılmaz ve delinemez bir kale olmak üzere tasarlanmıştı. 1967'deki Altı Gün Savaşı'nda kazanılan sürpriz zaferin ardından Süveyş Kanalı boyunca bir dizi müstahkem nokta olarak inşa edildi. Sonrasında yaşanan ‘Yıpratma Savaşı’, yeni sınırların daha güçlü savunma tahkimatlarına ihtiyacı olduğunu ortaya çıkardı.
Bu zafer, İsrail'e geniş topraklar kazandırmış ve güney sınırını Süveyş Kanalı'na kadar ulaştırmıştı. Ancak bu durum, onları yeni ve pratik bir zorlukla karşı karşıya bıraktı. Sayıca sınırlı bir ordu, güçlerini tüketmeden bu devasa alanı nasıl kontrol edebilirdi? İşte Bar-Lev Hattı bu açmaza bir çözüm sunmak üzere ortaya çıktı. İsrail'e daha iyi bir gözetleme kabiliyeti, daha büyük bir ateş gücü ve herhangi bir saldırı durumunda harekete geçmek için yeterli zaman sağlamak amacıyla tasarlanmıştı.
Ancak 6 Ekim 1973 yılında yaşanan olaylar, bu beklentileri hızla boşa çıkardı. Mısır kuvvetleri Süveyş Kanalı'nı geçtiğinde, hattın mevzilerinin bir kısmını sadece 450 civarında İsrail askeri savunuyordu. Mısırlı savaş mühendisleri birkaç saat içinde, devasa kum setlerinde geniş gedikler açmak için yüksek basınçlı su toplarını kullanmayı başardılar. 1967 sonrası yıllar boyunca İsrail'in sınırlarını tahkim etme yeteneğine duyduğu güvenin vücut bulmuş hali olan bu hat, sadece birkaç gün içinde çöktü. Çatışmalar, hattı savunan yüzden fazla İsrail askerinin ölmesi veya kaybolmasıyla sonuçlanırken, çok sayıda asker de esir düştü.
Elli yıl sonra, aşılamaz olduğuna inanılan başka bir bariyerde aynı manzara tekrarlandı. 7 Ekim 2023'te Hamas üyeleri, dakikalar içinde Gazze'yi çevreleyen İsrail çitini 40'tan fazla noktada aşmayı başardı. Bu çit sadece sıradan bir bariyer değil, aynı zamanda maliyeti yaklaşık bir milyar doları bulan sensörler, uzaktan kumandalı silah istasyonları, yer altı beton bariyerleri ve gelişmiş gözetleme sistemlerini içeren entegre bir güvenlik sistemiydi. Yine de Hamas üyeleri, İsrailli yetkililerin daha önce Gazze'den gelen tehdide karşı kesin bir çözüm olarak sunmasına rağmen patlayıcılar, buldozerler, motosikletler ve planörler kullanarak bu engeli aşmayı başardı.
İsrail'in Bar-Lev Hattı'nın çöküşüne verdiği tepki, Süveyş Kanalı boyunca daha yüksek bir duvar inşa etmek veya yeni bir savunma hattını korumak için tampon bölgeyi genişletmek olmadı. Bunun yerine müzakereye yöneldi. Yom Kippur Savaşı'ndan altı yıl sonra Menahem Begin, Mısır ile bir barış antlaşması imzaladı; bu antlaşma uyarınca İsrail güçleri ve yerleşimcileriyle birlikte Sina'dan tamamen çekildi ve uluslararası bir gücün denetimindeki askerden arındırılmış bir bölgenin kurulmasını kabul etti. Bu düzenleme yaklaşık yarım asır boyunca yürürlükte ve işlevsel kaldı.
1973 Arap-İsrail Savaşı'nın başlangıcında, Bar-Lev Hattı'nın ele geçirildiğini duyuran gazete manşetlerini okuyan Suriyeliler, 7 Ekim 1973 (AFP)
Ancak 7 Ekim'den sonra İsrail, Suriye ve Lübnan'daki tampon bölgelerin kapsamını genişletmeye ve Gazze'yi askeri bir sınır olan Sarı Hat etrafında yeniden şekillendirmeye dayanan farklı bir seçeneğe yöneldi. Bu yaklaşımın dayandığı mantık görünüşte basit. Buna göre eğer çit artık tehlikeyi savuşturmak için yeterli değilse, bu tehlike daha uzağa itilmeli. Ancak mevcut durum ‘bu strateji İsrail'e uzun vadeli bir güvenlik mi sağlıyor, yoksa sadece belirsiz bir süre boyunca korumak ve savunmak zorunda kalacağı alanı mı genişletiyor?’ şeklindeki daha karmaşık bir soruyu gündeme getiriyor.
Bariyerler üzerine kurulmuş bir ulus
İsrail'de duvar ve bariyer inşası, güvenlik anlayışının adeta köklü bir parçası. Revizyonist Siyonizm'in kurucusu Ze'ev Jabotinsky tarafından 1923 yılında yazılan ‘Demir Duvar’ (O Lozh Zheleznoy Steny) makalesinde, Yahudi egemenliğinin Arap hasımları tarafından ancak onu koruyan ve mevcut gerçekliğini dayatan bir askeri üstünlüğe dayanması halinde kabul edileceğini savunmuştu. Bu fikir yeni İsrail devletinin güvenlik doktrininin merkezine yerleşti. Böylece duvarlar, setler, ileri karakollar ve tampon bölgeler süregelen bir ikileme karşı pratik araçlara dönüştü. ‘İhtilaflı sınırlar, düşman silahlı gruplar ve zayıf ya da istikrarsız komşu devletlerin gölgesinde devlet nasıl korunabilirdi?’ sorusunun yanıtı aranıyordu.
Neredeyse her çatışma, İsrail haritasında kendi sınırlarını çizdi. Sina'da Bar-Lev Hattı öne çıktı, Golan Tepeleri’nde 1967'den sonra çit inşa edildi, Lübnan'ın güneyinde 1985-2000 yılları arasında varlığını sürdüren güvenlik bölgesi oluşturuldu ve ardından İkinci İntifada sonrası Batı Şeria'daki ayrım duvarı geldi. Bu bariyerler salt mühendislik yapıları değil, sınırların ötesine yönelik siyasi çözümlere ulaşmanın zorlaştığı durumlarda, sınırlar üzerindeki kontrolü sıkılaştırmanın bir ölçüde istikrar sağlayabileceğini öngören bir güvenlik doktrininin yansımasıydı.
Ancak bu deneyimlerin sonuçları birbirinden çok farklı oldu.
İsrail’de duvar ve bariyerlerin inşası, ülkenin güvenlik anlayışının neredeyse ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir.
İsrail'in Lübnan'ın güneyinde kurduğu güvenlik bölgesi, bu yaklaşımın sınırlarına ve risklerine dair en belirgin örneği sunuyor. Bu bölge, İsrail'in 1982 yılındaki Lübnan Savaşı sırasında kontrol altına aldığı toprakların büyük bir kısmından çekilmesinin ardından 1985 yılında oluşturuldu ve sınırının birkaç kilometre kuzeyine uzanan bir şerit İsrail'in kontrolü altında tutuldu. Bu bölgeye İsrail güçlerinin yanı sıra, İsrail ile müttefik olan yerel bir milis gücü olan Güney Lübnan Ordusu konuşlandırıldı.
Dar güvenlik hesaplarıyla bu bölge, İsrail'in kuzeyine yönelik sızma eylemlerini sınırlamaya katkıda bulunarak hedeflerinden bazılarına ulaştı. Ancak bölgenin coğrafi sınırlarının bir engel teşkil etmediği roket ve havan topu atışlarını engelleyemediği gibi, Hizbullah tehlikesini kontrol altına almada da başarılı olamadı. Aksine İsrail varlığının devam etmesi, Hizbullah'a varlığını ve meşruiyetini güçlendirmesi, aynı zamanda işgali sona erdirmek için savaşan bir direniş hareketi imajını pekiştirmesi için ek bir bahane sundu.
Buna karşın İsrail, güvenlik bölgesini elinde tutmak için ağır bir askeri ve siyasi bedel ödedi. Çatışma yılları boyunca yüzlerce İsrail askeri hayatını kaybetti. Öyle ki gaziler, belirli bir cephesi, kesin bir zaferi ve net bir çıkış ufku olmayan bir savaşı ifade etmek için bu deneyimi ‘Lübnan bataklığı’ olarak nitelendirmeye başladılar. 1997 yılında Lübnan'a asker taşıyan iki İsrail helikopterinin havada çarpışması sonucu 73 askerin ölmesiyle halkın öfkesi yeni bir zirveye ulaştı. Bu felaket, İsrail varlığının sona erdirilmesi ve Lübnan'dan çekilme taleplerine öncülük eden Dört Anne hareketine güçlü bir ivme kazandırdı.
İsrail-Lübnan sınırında sıraya dizilen ve eşyalarını taşıyan İsrailli askerler, 22 Mayıs 2000 (AFP)
Dönemin İsrial Başbakanı Ehud Barak, 2000 yılının mayıs ayında İsrail güçlerini Lübnan'ın güneyinden çektiğinde, Güney Lübnan Ordusu kısa süre içinde çöktü. Hizbullah ise bu süreçten daha güçlü, kendinden daha emin ve güneydeki varlığını daha da derinleştirmiş olarak çıktı. Böylece güvenlik bölgesi İsrail'e belirli saldırı türlerine karşı nispi bir koruma sağlarken, aynı zamanda ileride kendisini tehdit etme kapasitesi daha da artacak olan bir düşmanın güçlenmesine de katkıda bulundu.
Batı Şeria'daki ayrım duvarı deneyimi ise güvenlik açısından daha başarılı görünmektedir. İkinci İntifada'nın kanlı bir zirveye ulaşmasının ardından 2002 yılında inşasına başlanmasından bu yana İsrail içindeki intihar saldırıları dikkat çekici bir biçimde azaldı. Duvar, saldırganların İsrail şehirlerine ulaşmasını zorlaştırıp eylemlerin planlanması ile uygulanmasını engelledi. Bu da duvarın bu saldırıları sınırlandırmadaki etkisini açık ve somut hale getirdi.
Ancak şiddetin azalmasının ardındaki tek etken duvar değildi. Aynı dönemde İsrail güçleri, Koruyucu Kalkan Operasyonu kapsamında Batı Şeria'daki büyük şehirlere yeniden operasyonlar düzenledi, silahlı ağları çökertti, geniş çaplı tutuklamalar gerçekleştirdi ve istihbarat varlığını güçlendirdi. Dolayısıyla intihar saldırılarındaki keskin düşüş sadece duvarın bir sonucu değil, aynı zamanda duvarın yoğun bir askeri ve güvenlik harekatıyla birleşmesinin bir neticesiydi.
Burada temel bir nokta öne çıkıyor. Buna göre duvar belirli bir güvenlik tehdidini sınırlamada başarılı olsa da İsrail-Filistin çatışmasının köklerini çözemedi. İnşa edilmesinin üzerinden yirmi yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen Batı Şeria sürekli bir gerginlik odağı olmaya devam ederken, duvarın kendisi de çözüme kavuşmamış siyasi bir tartışma konusu olmayı sürdürüyor.
7 Ekim sonrası doktrini
İsrail, 7 Ekim'den bu yana bu yaklaşımın kapsamını genişleterek yalnızca sınırlarını tahkim etmekle yetinmeyip sınır ötesinden savunma konseptini benimsedi. Artık hedef sadece saldırganların sızmasını engellemek değil, aksine herhangi bir tehdidi erkenden tespit etmeye ve İsrail yerleşim merkezlerine ulaşmadan bertaraf etmeye olanak tanıyan coğrafi bir derinlik yaratmaktı.
Suriye'de İsrail, Aralık 2024'te Beşar Esad rejiminin çökmesinin yarattığı boşluğu hızla kendi lehine değerlendirmeye yöneldi. İsrail güçleri, 1974 tarihli Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması’ndan bu yana Suriye ve İsrail ordularını ayıran ve Birleşmiş Milletler (BM) gözetimi altında bulunan tampon bölgeye ilerledi. Ardından, Hermon (Şeyh) Dağı'ndaki mevziler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının daha iç kısımlarına doğru yayılımını genişletti.
İsrail, Golan Tepeleri ve Şeyh Dağı silsilesindeki mevkiler de dahil olmak üzere bu yeni bölgede dokuz askeri mevzi kurdu. İsrailli subaylar bu konuşlanmayı doğrudan 7 Ekim saldırısından çıkarılan derslerle ilişkilendirdi. Kuvvetlerin sınır ötesinde konuşlandırılmasının İsrail'e herhangi bir tehdidi tespit edip buna hazırlık yapması için daha fazla zaman kazandırdığını ve düşman güçlerinin İsrail yerleşimlerine yakın bölgelerde toplanmasını veya konuşlanmasını engellediğini savundular.
Gazze Şeridi'nin ortasındaki Deyr el-Balah'ın doğusunda, İsrail ordusu tarafından çizilen Sarı Hat’tı belirleyen beton blokların önünde yürüyen Filistinliler, 22 Temmuz 2026 (AFP)
Savunma Bakanı Yisrael Katz, İsrail güçlerinin bölgede süresiz olarak kalacağını söyledi. Bu açıklamalar, yalnızca güvenlik operasyonunu geçici bir tedbir boyutundan çıkarıp bir işgal eylemine dönüştürdüğü için değil, aynı zamanda bu kalıcı varlığın kök salmasının başlı başına bir amaç haline geldiğini ima ettiği için de özel bir anlam taşıyor. Buradaki fark hiç de küçük değil. Zira İsrail'in Beşşar Esed rejiminin çöküşünün ardından ortaya çıkan kaos ortamını Şam'daki yeni yönetimle bir uzlaşmaya varılana kadar geçici bir tampon bölge oluşturmak için kullanması ile bu bölgeyi kalıcı bir durum ve Suriye sınırı güvenliği için kendi başına bir çözüm olarak tahkim etmesi birbirinden tamamen farklı.
Aynı mantık, İsrail'in artık mevcut duvarlarla yetinmeyip bunlara sınırların ötesine uzanan ileri savunma hatları eklediği Lübnan ve Gazze'de de kendini gösteriyor. Lübnan'da İsrail'in merkezi hükümetle yürüttüğü görüşmeler, geçtiğimiz haziran ayında İsrailli ve Lübnanlı yetkililerin Washington’da iki hükümet arasında resmi anlamda türünün ilk örneği olan bir çerçeve anlaşması imzalamasıyla sonuçlandı. Anlaşma, Lübnan ordusunun her bir bölgede Hizbullah'ı silahsızlandırma kapasitesini kanıtlaması şartıyla, İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki bazı kesimlerinden kademeli olarak çekilmesini öngörüyor.
İsrail'in Beşşar Esed rejiminin çöküşünün ardından ortaya çıkan kaos ortamını Şam'daki yeni yönetimle bir uzlaşmaya varılana kadar geçici bir tampon bölge oluşturmak için kullanması ile bu bölgeyi kalıcı bir durum ve Suriye sınırı güvenliği için kendi başına bir çözüm olarak tahkim etmesi birbirinden tamamen farklı.
Hizbullah, bu anlaşmaya varılmasını sağlayan müzakerelere katılmadığı gerekçesiyle anlaşmayı reddetti. Lübnan devletinin kırılgan yapısı göz önüne alındığında, silahları yalnızca kendi kurumlarının tekeline alma kapasitesi halen şüphe konusu.
Gazze'de ise tablo daha başka. 2025 yılındaki ateşkes anlaşmasının ilk aşaması kapsamında İsrail'in çekilmesinin ardından ortaya çıkan Sarı Hat, Gazze Şeridi’nin yüzölçümünün yarısından fazlasının doğrudan İsrail kontrolü altında kalmasına yol açtı. Bu hat, müstahkem mevkiler ile stratejik yollardan oluşan bir ağ boyunca uzanıyor ve Gazze'nin hem kuzeyindeki hem de güneyindeki geniş alanları kapsıyor.
İsrailli liderler bu hattı, Hamas'ın kuvvetlerini sınır yakınında yeniden toplamasını, saldırı tünelleri kazmasını veya İsrail yerleşim birimlerini hedef alan geniş çaplı bir saldırıya hazırlanmasını engellemek amacıyla hem bir ileri savunma bariyeri hem de saldırı operasyonları için bir çıkış noktası olarak sunuyor.
Ancak asıl endişe, bu hattın da kalıcı bir fiili duruma dönüşmesidir. İsrail yapılacak her türlü ilave geri çekilmeyi Hamas'ın tamamen silahsızlandırılmasına bağlarken; hareket, İsrail'in şartlarıyla silah bırakmayı kabul etmeksizin siyasi düzenlemeleri müzakere etmeye hazır olduğunu belirtiyor. İşte bu noktada aşılması zor bir ikilem ortaya çıkıyor. İsrail geri çekilmek için Hamas'ın silahsızlandırılmasını şart koşarken, Hamas ise Gazze'deki İsrail varlığı devam ettiği sürece silahsızlanmayı reddediyor.
Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Yom Kippur Savaşı'nın ardından yaşananların aksine İsrail, bu kez barışa götürecek siyasi bir sürece geçmek yerine bariyerlerin ve savunma bölgelerinin kapsamını genişletme yolunda ilerliyor. Bu tercih, bazı durumlarda söz konusu hatların diğer tarafındaki mevcut gerçekliğin karmaşıklığını yansıtıyor olabilir. Nitekim Gazze'de çoğu İsrailli için Hamas'ın gücünü yeniden toplamasına, yeniden silahlanmasına ve belki de 7 Ekim 2023’tekine benzer başka bir saldırıya hazırlanmasına olanak tanıyacak güvenli bir alanda varlığını sürdürmesini kabul etmek oldukça zordur. Lübnan'da ise Lübnan hükümetinin Hizbullah'ın silahları meselesini ele alma konusunda giderek daha ciddi olduğuna dair artan işaretlere rağmen örgüt, gücünün hızlı veya kolay bir şekilde kırılmasına izin vermeyecek kadar güçlü olmaya devam ediyor ve bu sürecin tamamlanması yıllar alabilir. Böylece İsrail kendini sürekli tekrarlanan bir paradoksun içinde buluyor. Bir duvar koruma sağlamada ne zaman başarısız olsa, buna verilen yanıt o duvarın ardında yeni bir savunma hattı inşa etmek oluyor.
Güvenlik derinliğinin bedeli
Yeni İsrail doktrini, 7 Ekim saldırısının ortaya çıkardığı net bir sonuca dayanıyor. Sınır çiti, teknolojik gelişmişliği ne düzeyde olursa olsun, güvenliği garanti altına almak için tek başına yeterli değil, zira kararlı bir düşman bu sistemi inceleyebilir, zayıf noktalarını belirleyebilir ve ardından savunmacılar henüz harekete geçmeye fırsat bulamadan çiti aşmak için bu zafiyetleri kullanabilir. Bu nedenle İsrail'in, düşman topraklardan sadece birkaç kilometreyle ayrılan yerleşim merkezlerini korumak için artık yalnızca sensörlere güvenmesi mümkün değildir.
Tampon bölgeler İsrail'e duvarların tek başına sağlayamayacağı bir şeyi, yani çok daha büyük bir güvenlik derinliği sunuyor. Bu bölgeler çatışmayı yerleşim merkezlerinden uzaklaştırır ve orduya hareketlilikleri izlemek, bunlara hazırlanmak ve gerektiğinde güç yığmak için ekstra zaman kazandırır. Bu açıdan bakıldığında, 7 Ekim saldırısı tahkimat seviyesi ne olursa olsun sınırları tek bir bariyere dayanarak korumanın artık mümkün olmadığını ve savunmanın çok katmanlı bir sistem gerektirdiğini gösterdiği için, bu seçenek anlaşılabilir görünüyor.
İşgal altındaki Batı Şeria’nın güney kısmı ve İsrail’i Batı Şeria’dan ayıran beton ayrım duvarı; İsrail’in güneyindeki Lahav Kibbutz’un yakınından görüldüğü gibi, 23 Ocak 2025 (Reuters)
Ancak bu güvenlik derinliği de bedelsiz değil. Zira tehlikeyi ortadan kaldırmaktan ziyade, onu yerel halkın ve silahlı grupların kendi hesaplarının, mağduriyetlerinin ve motivasyonlarının olduğu komşu ülkelerin topraklarına iter. Tampon bölge sızma eylemlerini azaltmada başarılı olabilir, ancak buna karşılık daha fazla düşmanlığı besleyen ve yeni bir nesli silahlanmaya iten siyasi bir ortam da yaratabilir. Güney Lübnan deneyimi bunun açık bir örneğidir. İsrail, kuzeyini korumak için buradaki toprakları elinde tuttu, ancak varlığını sürdürmesi aynı zamanda Hizbullah'ın militan devşirmek ve saflarını güçlendirmek için dayandığı en güçlü gerekçelerden birine dönüştü.
Buradan da ‘tampon bölge, siyasi bir çözüme zemin hazırlayan geçici bir aşama mı olacak, yoksa zamanla onun yerini alacak kalıcı bir gerçeğe mi dönüşecek?’ şeklinde İsraillilerin karara bağlaması gereken temel soru ortaya çıkıyor.
لم تشترك بعد
انشئ حساباً خاصاً بك لتحصل على أخبار مخصصة لك ولتتمتع بخاصية حفظ المقالات وتتلقى نشراتنا البريدية المتنوعة