İsrail’in güvenlik kalkanı büyüyor: Tampon bölgeler yeni cephelere mi dönüşüyor?

Derinlik yerine yükseklik

Bir İsrail askeri aracı sınır çiti boyunca ilerlerken, kuşatma altındaki Gazze Şeridi'nde yıkılmış binalar görülüyor, 10 Haziran 2026 (AFP)
Bir İsrail askeri aracı sınır çiti boyunca ilerlerken, kuşatma altındaki Gazze Şeridi'nde yıkılmış binalar görülüyor, 10 Haziran 2026 (AFP)
TT

İsrail’in güvenlik kalkanı büyüyor: Tampon bölgeler yeni cephelere mi dönüşüyor?

Bir İsrail askeri aracı sınır çiti boyunca ilerlerken, kuşatma altındaki Gazze Şeridi'nde yıkılmış binalar görülüyor, 10 Haziran 2026 (AFP)
Bir İsrail askeri aracı sınır çiti boyunca ilerlerken, kuşatma altındaki Gazze Şeridi'nde yıkılmış binalar görülüyor, 10 Haziran 2026 (AFP)

Michael Horowitz

İsrail'in Bar-Lev Hattı, aşılmaz ve delinemez bir kale olmak üzere tasarlanmıştı. 1967'deki Altı Gün Savaşı'nda kazanılan sürpriz zaferin ardından Süveyş Kanalı boyunca bir dizi müstahkem nokta olarak inşa edildi. Sonrasında yaşanan ‘Yıpratma Savaşı’, yeni sınırların daha güçlü savunma tahkimatlarına ihtiyacı olduğunu ortaya çıkardı.

Bu zafer, İsrail'e geniş topraklar kazandırmış ve güney sınırını Süveyş Kanalı'na kadar ulaştırmıştı. Ancak bu durum, onları yeni ve pratik bir zorlukla karşı karşıya bıraktı. Sayıca sınırlı bir ordu, güçlerini tüketmeden bu devasa alanı nasıl kontrol edebilirdi? İşte Bar-Lev Hattı bu açmaza bir çözüm sunmak üzere ortaya çıktı. İsrail'e daha iyi bir gözetleme kabiliyeti, daha büyük bir ateş gücü ve herhangi bir saldırı durumunda harekete geçmek için yeterli zaman sağlamak amacıyla tasarlanmıştı.

Ancak 6 Ekim 1973 yılında yaşanan olaylar, bu beklentileri hızla boşa çıkardı. Mısır kuvvetleri Süveyş Kanalı'nı geçtiğinde, hattın mevzilerinin bir kısmını sadece 450 civarında İsrail askeri savunuyordu. Mısırlı savaş mühendisleri birkaç saat içinde, devasa kum setlerinde geniş gedikler açmak için yüksek basınçlı su toplarını kullanmayı başardılar. 1967 sonrası yıllar boyunca İsrail'in sınırlarını tahkim etme yeteneğine duyduğu güvenin vücut bulmuş hali olan bu hat, sadece birkaç gün içinde çöktü. Çatışmalar, hattı savunan yüzden fazla İsrail askerinin ölmesi veya kaybolmasıyla sonuçlanırken, çok sayıda asker de esir düştü.

Elli yıl sonra, aşılamaz olduğuna inanılan başka bir bariyerde aynı manzara tekrarlandı. 7 Ekim 2023'te Hamas üyeleri, dakikalar içinde Gazze'yi çevreleyen İsrail çitini 40'tan fazla noktada aşmayı başardı. Bu çit sadece sıradan bir bariyer değil, aynı zamanda maliyeti yaklaşık bir milyar doları bulan sensörler, uzaktan kumandalı silah istasyonları, yer altı beton bariyerleri ve gelişmiş gözetleme sistemlerini içeren entegre bir güvenlik sistemiydi. Yine de Hamas üyeleri, İsrailli yetkililerin daha önce Gazze'den gelen tehdide karşı kesin bir çözüm olarak sunmasına rağmen patlayıcılar, buldozerler, motosikletler ve planörler kullanarak bu engeli aşmayı başardı.

İsrail'in Bar-Lev Hattı'nın çöküşüne verdiği tepki, Süveyş Kanalı boyunca daha yüksek bir duvar inşa etmek veya yeni bir savunma hattını korumak için tampon bölgeyi genişletmek olmadı. Bunun yerine müzakereye yöneldi. Yom Kippur Savaşı'ndan altı yıl sonra Menahem Begin, Mısır ile bir barış antlaşması imzaladı; bu antlaşma uyarınca İsrail güçleri ve yerleşimcileriyle birlikte Sina'dan tamamen çekildi ve uluslararası bir gücün denetimindeki askerden arındırılmış bir bölgenin kurulmasını kabul etti. Bu düzenleme yaklaşık yarım asır boyunca yürürlükte ve işlevsel kaldı.

dfrgt
1973 Arap-İsrail Savaşı'nın başlangıcında, Bar-Lev Hattı'nın ele geçirildiğini duyuran gazete manşetlerini okuyan Suriyeliler, 7 Ekim 1973 (AFP)

Ancak 7 Ekim'den sonra İsrail, Suriye ve Lübnan'daki tampon bölgelerin kapsamını genişletmeye ve Gazze'yi askeri bir sınır olan Sarı Hat etrafında yeniden şekillendirmeye dayanan farklı bir seçeneğe yöneldi. Bu yaklaşımın dayandığı mantık görünüşte basit. Buna göre eğer çit artık tehlikeyi savuşturmak için yeterli değilse, bu tehlike daha uzağa itilmeli. Ancak mevcut durum ‘bu strateji İsrail'e uzun vadeli bir güvenlik mi sağlıyor, yoksa sadece belirsiz bir süre boyunca korumak ve savunmak zorunda kalacağı alanı mı genişletiyor?’ şeklindeki daha karmaşık bir soruyu gündeme getiriyor.

Bariyerler üzerine kurulmuş bir ulus

İsrail'de duvar ve bariyer inşası, güvenlik anlayışının adeta köklü bir parçası. Revizyonist Siyonizm'in kurucusu Ze'ev Jabotinsky tarafından 1923 yılında yazılan ‘Demir Duvar’ (O Lozh Zheleznoy Steny) makalesinde, Yahudi egemenliğinin Arap hasımları tarafından ancak onu koruyan ve mevcut gerçekliğini dayatan bir askeri üstünlüğe dayanması halinde kabul edileceğini savunmuştu. Bu fikir yeni İsrail devletinin güvenlik doktrininin merkezine yerleşti. Böylece duvarlar, setler, ileri karakollar ve tampon bölgeler süregelen bir ikileme karşı pratik araçlara dönüştü. ‘İhtilaflı sınırlar, düşman silahlı gruplar ve zayıf ya da istikrarsız komşu devletlerin gölgesinde devlet nasıl korunabilirdi?’ sorusunun yanıtı aranıyordu.

Neredeyse her çatışma, İsrail haritasında kendi sınırlarını çizdi. Sina'da Bar-Lev Hattı öne çıktı, Golan Tepeleri’nde 1967'den sonra çit inşa edildi, Lübnan'ın güneyinde 1985-2000 yılları arasında varlığını sürdüren güvenlik bölgesi oluşturuldu ve ardından İkinci İntifada sonrası Batı Şeria'daki ayrım duvarı geldi. Bu bariyerler salt mühendislik yapıları değil, sınırların ötesine yönelik siyasi çözümlere ulaşmanın zorlaştığı durumlarda, sınırlar üzerindeki kontrolü sıkılaştırmanın bir ölçüde istikrar sağlayabileceğini öngören bir güvenlik doktrininin yansımasıydı.

Ancak bu deneyimlerin sonuçları birbirinden çok farklı oldu.

İsrail’de duvar ve bariyerlerin inşası, ülkenin güvenlik anlayışının neredeyse ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir.

İsrail'in Lübnan'ın güneyinde kurduğu güvenlik bölgesi, bu yaklaşımın sınırlarına ve risklerine dair en belirgin örneği sunuyor. Bu bölge, İsrail'in 1982 yılındaki Lübnan Savaşı sırasında kontrol altına aldığı toprakların büyük bir kısmından çekilmesinin ardından 1985 yılında oluşturuldu ve sınırının birkaç kilometre kuzeyine uzanan bir şerit İsrail'in kontrolü altında tutuldu. Bu bölgeye İsrail güçlerinin yanı sıra, İsrail ile müttefik olan yerel bir milis gücü olan Güney Lübnan Ordusu konuşlandırıldı.

Dar güvenlik hesaplarıyla bu bölge, İsrail'in kuzeyine yönelik sızma eylemlerini sınırlamaya katkıda bulunarak hedeflerinden bazılarına ulaştı. Ancak bölgenin coğrafi sınırlarının bir engel teşkil etmediği roket ve havan topu atışlarını engelleyemediği gibi, Hizbullah tehlikesini kontrol altına almada da başarılı olamadı. Aksine İsrail varlığının devam etmesi, Hizbullah'a varlığını ve meşruiyetini güçlendirmesi, aynı zamanda işgali sona erdirmek için savaşan bir direniş hareketi imajını pekiştirmesi için ek bir bahane sundu.

Buna karşın İsrail, güvenlik bölgesini elinde tutmak için ağır bir askeri ve siyasi bedel ödedi. Çatışma yılları boyunca yüzlerce İsrail askeri hayatını kaybetti. Öyle ki gaziler, belirli bir cephesi, kesin bir zaferi ve net bir çıkış ufku olmayan bir savaşı ifade etmek için bu deneyimi ‘Lübnan bataklığı’ olarak nitelendirmeye başladılar. 1997 yılında Lübnan'a asker taşıyan iki İsrail helikopterinin havada çarpışması sonucu 73 askerin ölmesiyle halkın öfkesi yeni bir zirveye ulaştı. Bu felaket, İsrail varlığının sona erdirilmesi ve Lübnan'dan çekilme taleplerine öncülük eden Dört Anne hareketine güçlü bir ivme kazandırdı.

ghtykı
İsrail-Lübnan sınırında sıraya dizilen ve eşyalarını taşıyan İsrailli askerler, 22 Mayıs 2000 (AFP)

Dönemin İsrial Başbakanı Ehud Barak, 2000 yılının mayıs ayında İsrail güçlerini Lübnan'ın güneyinden çektiğinde, Güney Lübnan Ordusu kısa süre içinde çöktü. Hizbullah ise bu süreçten daha güçlü, kendinden daha emin ve güneydeki varlığını daha da derinleştirmiş olarak çıktı. Böylece güvenlik bölgesi İsrail'e belirli saldırı türlerine karşı nispi bir koruma sağlarken, aynı zamanda ileride kendisini tehdit etme kapasitesi daha da artacak olan bir düşmanın güçlenmesine de katkıda bulundu.

Batı Şeria'daki ayrım duvarı deneyimi ise güvenlik açısından daha başarılı görünmektedir. İkinci İntifada'nın kanlı bir zirveye ulaşmasının ardından 2002 yılında inşasına başlanmasından bu yana İsrail içindeki intihar saldırıları dikkat çekici bir biçimde azaldı. Duvar, saldırganların İsrail şehirlerine ulaşmasını zorlaştırıp eylemlerin planlanması ile uygulanmasını engelledi. Bu da duvarın bu saldırıları sınırlandırmadaki etkisini açık ve somut hale getirdi.

Ancak şiddetin azalmasının ardındaki tek etken duvar değildi. Aynı dönemde İsrail güçleri, Koruyucu Kalkan Operasyonu kapsamında Batı Şeria'daki büyük şehirlere yeniden operasyonlar düzenledi, silahlı ağları çökertti, geniş çaplı tutuklamalar gerçekleştirdi ve istihbarat varlığını güçlendirdi. Dolayısıyla intihar saldırılarındaki keskin düşüş sadece duvarın bir sonucu değil, aynı zamanda duvarın yoğun bir askeri ve güvenlik harekatıyla birleşmesinin bir neticesiydi.

Burada temel bir nokta öne çıkıyor. Buna göre duvar belirli bir güvenlik tehdidini sınırlamada başarılı olsa da İsrail-Filistin çatışmasının köklerini çözemedi. İnşa edilmesinin üzerinden yirmi yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen Batı Şeria sürekli bir gerginlik odağı olmaya devam ederken, duvarın kendisi de çözüme kavuşmamış siyasi bir tartışma konusu olmayı sürdürüyor.

7 Ekim sonrası doktrini

İsrail, 7 Ekim'den bu yana bu yaklaşımın kapsamını genişleterek yalnızca sınırlarını tahkim etmekle yetinmeyip sınır ötesinden savunma konseptini benimsedi. Artık hedef sadece saldırganların sızmasını engellemek değil, aksine herhangi bir tehdidi erkenden tespit etmeye ve İsrail yerleşim merkezlerine ulaşmadan bertaraf etmeye olanak tanıyan coğrafi bir derinlik yaratmaktı.

Suriye'de İsrail, Aralık 2024'te Beşar Esad rejiminin çökmesinin yarattığı boşluğu hızla kendi lehine değerlendirmeye yöneldi. İsrail güçleri, 1974 tarihli Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması’ndan bu yana Suriye ve İsrail ordularını ayıran ve Birleşmiş Milletler (BM) gözetimi altında bulunan tampon bölgeye ilerledi. Ardından, Hermon (Şeyh) Dağı'ndaki mevziler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının daha iç kısımlarına doğru yayılımını genişletti.

İsrail, Golan Tepeleri ve Şeyh Dağı silsilesindeki mevkiler de dahil olmak üzere bu yeni bölgede dokuz askeri mevzi kurdu. İsrailli subaylar bu konuşlanmayı doğrudan 7 Ekim saldırısından çıkarılan derslerle ilişkilendirdi. Kuvvetlerin sınır ötesinde konuşlandırılmasının İsrail'e herhangi bir tehdidi tespit edip buna hazırlık yapması için daha fazla zaman kazandırdığını ve düşman güçlerinin İsrail yerleşimlerine yakın bölgelerde toplanmasını veya konuşlanmasını engellediğini savundular.

cdfvghyju
Gazze Şeridi'nin ortasındaki Deyr el-Balah'ın doğusunda, İsrail ordusu tarafından çizilen Sarı Hat’tı belirleyen beton blokların önünde yürüyen Filistinliler, 22 Temmuz 2026 (AFP)

Savunma Bakanı Yisrael Katz, İsrail güçlerinin bölgede süresiz olarak kalacağını söyledi. Bu açıklamalar, yalnızca güvenlik operasyonunu geçici bir tedbir boyutundan çıkarıp bir işgal eylemine dönüştürdüğü için değil, aynı zamanda bu kalıcı varlığın kök salmasının başlı başına bir amaç haline geldiğini ima ettiği için de özel bir anlam taşıyor. Buradaki fark hiç de küçük değil. Zira İsrail'in Beşşar Esed rejiminin çöküşünün ardından ortaya çıkan kaos ortamını Şam'daki yeni yönetimle bir uzlaşmaya varılana kadar geçici bir tampon bölge oluşturmak için kullanması ile bu bölgeyi kalıcı bir durum ve Suriye sınırı güvenliği için kendi başına bir çözüm olarak tahkim etmesi birbirinden tamamen farklı.

Aynı mantık, İsrail'in artık mevcut duvarlarla yetinmeyip bunlara sınırların ötesine uzanan ileri savunma hatları eklediği Lübnan ve Gazze'de de kendini gösteriyor. Lübnan'da İsrail'in merkezi hükümetle yürüttüğü görüşmeler, geçtiğimiz haziran ayında İsrailli ve Lübnanlı yetkililerin Washington’da iki hükümet arasında resmi anlamda türünün ilk örneği olan bir çerçeve anlaşması imzalamasıyla sonuçlandı. Anlaşma, Lübnan ordusunun her bir bölgede Hizbullah'ı silahsızlandırma kapasitesini kanıtlaması şartıyla, İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki bazı kesimlerinden kademeli olarak çekilmesini öngörüyor.

İsrail'in Beşşar Esed rejiminin çöküşünün ardından ortaya çıkan kaos ortamını Şam'daki yeni yönetimle bir uzlaşmaya varılana kadar geçici bir tampon bölge oluşturmak için kullanması ile bu bölgeyi kalıcı bir durum ve Suriye sınırı güvenliği için kendi başına bir çözüm olarak tahkim etmesi birbirinden tamamen farklı.

Hizbullah, bu anlaşmaya varılmasını sağlayan müzakerelere katılmadığı gerekçesiyle anlaşmayı reddetti. Lübnan devletinin kırılgan yapısı göz önüne alındığında, silahları yalnızca kendi kurumlarının tekeline alma kapasitesi halen şüphe konusu.

Gazze'de ise tablo daha başka. 2025 yılındaki ateşkes anlaşmasının ilk aşaması kapsamında İsrail'in çekilmesinin ardından ortaya çıkan Sarı Hat, Gazze Şeridi’nin yüzölçümünün yarısından fazlasının doğrudan İsrail kontrolü altında kalmasına yol açtı. Bu hat, müstahkem mevkiler ile stratejik yollardan oluşan bir ağ boyunca uzanıyor ve Gazze'nin hem kuzeyindeki hem de güneyindeki geniş alanları kapsıyor.

İsrailli liderler bu hattı, Hamas'ın kuvvetlerini sınır yakınında yeniden toplamasını, saldırı tünelleri kazmasını veya İsrail yerleşim birimlerini hedef alan geniş çaplı bir saldırıya hazırlanmasını engellemek amacıyla hem bir ileri savunma bariyeri hem de saldırı operasyonları için bir çıkış noktası olarak sunuyor.

Ancak asıl endişe, bu hattın da kalıcı bir fiili duruma dönüşmesidir. İsrail yapılacak her türlü ilave geri çekilmeyi Hamas'ın tamamen silahsızlandırılmasına bağlarken; hareket, İsrail'in şartlarıyla silah bırakmayı kabul etmeksizin siyasi düzenlemeleri müzakere etmeye hazır olduğunu belirtiyor. İşte bu noktada aşılması zor bir ikilem ortaya çıkıyor. İsrail geri çekilmek için Hamas'ın silahsızlandırılmasını şart koşarken, Hamas ise Gazze'deki İsrail varlığı devam ettiği sürece silahsızlanmayı reddediyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Yom Kippur Savaşı'nın ardından yaşananların aksine İsrail, bu kez barışa götürecek siyasi bir sürece geçmek yerine bariyerlerin ve savunma bölgelerinin kapsamını genişletme yolunda ilerliyor. Bu tercih, bazı durumlarda söz konusu hatların diğer tarafındaki mevcut gerçekliğin karmaşıklığını yansıtıyor olabilir. Nitekim Gazze'de çoğu İsrailli için Hamas'ın gücünü yeniden toplamasına, yeniden silahlanmasına ve belki de 7 Ekim 2023’tekine benzer başka bir saldırıya hazırlanmasına olanak tanıyacak güvenli bir alanda varlığını sürdürmesini kabul etmek oldukça zordur. Lübnan'da ise Lübnan hükümetinin Hizbullah'ın silahları meselesini ele alma konusunda giderek daha ciddi olduğuna dair artan işaretlere rağmen örgüt, gücünün hızlı veya kolay bir şekilde kırılmasına izin vermeyecek kadar güçlü olmaya devam ediyor ve bu sürecin tamamlanması yıllar alabilir. Böylece İsrail kendini sürekli tekrarlanan bir paradoksun içinde buluyor. Bir duvar koruma sağlamada ne zaman başarısız olsa, buna verilen yanıt o duvarın ardında yeni bir savunma hattı inşa etmek oluyor.

Güvenlik derinliğinin bedeli

Yeni İsrail doktrini, 7 Ekim saldırısının ortaya çıkardığı net bir sonuca dayanıyor. Sınır çiti, teknolojik gelişmişliği ne düzeyde olursa olsun, güvenliği garanti altına almak için tek başına yeterli değil, zira kararlı bir düşman bu sistemi inceleyebilir, zayıf noktalarını belirleyebilir ve ardından savunmacılar henüz harekete geçmeye fırsat bulamadan çiti aşmak için bu zafiyetleri kullanabilir. Bu nedenle İsrail'in, düşman topraklardan sadece birkaç kilometreyle ayrılan yerleşim merkezlerini korumak için artık yalnızca sensörlere güvenmesi mümkün değildir.

Tampon bölgeler İsrail'e duvarların tek başına sağlayamayacağı bir şeyi, yani çok daha büyük bir güvenlik derinliği sunuyor. Bu bölgeler çatışmayı yerleşim merkezlerinden uzaklaştırır ve orduya hareketlilikleri izlemek, bunlara hazırlanmak ve gerektiğinde güç yığmak için ekstra zaman kazandırır. Bu açıdan bakıldığında, 7 Ekim saldırısı tahkimat seviyesi ne olursa olsun sınırları tek bir bariyere dayanarak korumanın artık mümkün olmadığını ve savunmanın çok katmanlı bir sistem gerektirdiğini gösterdiği için, bu seçenek anlaşılabilir görünüyor.

vfghyju
İşgal altındaki Batı Şeria’nın güney kısmı ve İsrail’i Batı Şeria’dan ayıran beton ayrım duvarı; İsrail’in güneyindeki Lahav Kibbutz’un yakınından görüldüğü gibi, 23 Ocak 2025 (Reuters)

Ancak bu güvenlik derinliği de bedelsiz değil. Zira tehlikeyi ortadan kaldırmaktan ziyade, onu yerel halkın ve silahlı grupların kendi hesaplarının, mağduriyetlerinin ve motivasyonlarının olduğu komşu ülkelerin topraklarına iter. Tampon bölge sızma eylemlerini azaltmada başarılı olabilir, ancak buna karşılık daha fazla düşmanlığı besleyen ve yeni bir nesli silahlanmaya iten siyasi bir ortam da yaratabilir. Güney Lübnan deneyimi bunun açık bir örneğidir. İsrail, kuzeyini korumak için buradaki toprakları elinde tuttu, ancak varlığını sürdürmesi aynı zamanda Hizbullah'ın militan devşirmek ve saflarını güçlendirmek için dayandığı en güçlü gerekçelerden birine dönüştü.

Buradan da ‘tampon bölge, siyasi bir çözüme zemin hazırlayan geçici bir aşama mı olacak, yoksa zamanla onun yerini alacak kalıcı bir gerçeğe mi dönüşecek?’ şeklinde İsraillilerin karara bağlaması gereken temel soru ortaya çıkıyor.



Peru'da 6,7 büyüklüğünde deprem

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Peru'da 6,7 büyüklüğünde deprem

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

ABD Jeolojik Araştırmalar Kurumu'nun (USGS) bildirdiğine göre, Peru'nun güneyinde perşembe günü 6,7 büyüklüğünde şiddetli bir deprem meydana geldi. İlk belirlemelere göre depremde can kaybı veya hasar bildirilmedi.

Depremin merkez üssünün, başkent Lima'ya yaklaşık 800 kilometre mesafedeki Ocuahuatzo'nun yaklaşık 40 kilometre kuzeybatısında olduğu belirlendi. Depremin 66 kilometre derinlikte meydana geldiği kaydedildi.

Buna karşılık Peru Jeofizik Enstitüsü, depremin büyüklüğünü 7,2 olarak açıkladı.


Washington, müttefiklerine ve Çin'e İran'a ekonomik baskı uygulayarak rejimi devirmeleri çağrısı yaptı

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Washington, müttefiklerine ve Çin'e İran'a ekonomik baskı uygulayarak rejimi devirmeleri çağrısı yaptı

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

ABD, Tahran yönetiminin devrilmesi amacıyla İran'a yönelik geniş kapsamlı ekonomik baskı kampanyasına katılmaları için bugün (Perşembe) müttefiklerine ve Çin'e çağrıda bulundu. Washington, bu yolla askeri operasyonlara yeniden başvurmadan İran üzerindeki baskının artırılmasını hedefliyor.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, ayrıntılarının Pazartesi günü açıklanması planlanan kampanyayı desteklemeyen ülkelerin “karşımızda” kabul edileceğini söyledi. Bessent, “Maksimum düzeyde ekonomik baskı uygularsak, bunun büyük çaplı askeri operasyonlara geri dönüş olmayacağı anlamına gelmesi muhtemel. Ancak bunun yalnızca şu an için geçerli olduğunu vurguluyorum” dedi.

Bessent, CNBC'ye verdiği röportajda Çin'e de çağrıda bulunarak, Pekin'in “Hürmüz Boğazı'nın yeniden açıldığını ve enerji fiyatlarının tekrar düşmesini görmek istiyorsa” kampanyaya katılması gerektiğini söyledi.

Bessent, “Bu İran'da işe yarayacak ve bu rejimi devireceğiz” ifadelerini kullanırken, “dünyanın en büyük koordineli ekonomik izolasyon operasyonunu” gerçekleştirme sözü verdi.

İran Dışişleri Bakanlığı ise Bessent'in açıklamalarına tepki göstererek Washington'ı “ekonomik terörizm” uygulamakla suçladı.

ABD Başkanı Donald Trump daha önce İran'a karşı “eşi benzeri görülmemiş” bir ekonomik savaş başlatma tehdidinde bulunmuştu.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise Trump'ın açıklamalarına yanıt vererek, ABD Başkanı'nın “benzeri görülmemiş borçlar ve artan faiz maliyetleriyle karşı karşıya olan Amerika'nın kendi krizinden dikkatleri başka yöne çekmeye çalıştığını” söyledi.

Arakçi, “Başarısız politikalara bağlı kalmak yalnızca yeni bir yenilgiye ve İranlıların düşmanlığına yol açacaktır” ifadelerini kullandı.

Pekin de ABD Başkanı'nın açıklamalarına gecikmeden yanıt verdi. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, “Yaptırımlar ve baskı sorunun çözümüne yardımcı olmayacaktır” diyerek krizin siyasi ve diplomatik yollarla çözülmesi çağrısında bulundu.


İran, Trump’ın ‘ekonomik saldırısına’ karşı koyacağını duyurdu

ABD Donanması’ndan bir denizci, İran’la savaşta ABD askeri operasyonlarını destekleyen USS Abraham Lincoln uçak gemisinin güvertesinde uçakları yönlendiriyor, 14 Ağustos 2026 (ABD Donanması/Reuters)
ABD Donanması’ndan bir denizci, İran’la savaşta ABD askeri operasyonlarını destekleyen USS Abraham Lincoln uçak gemisinin güvertesinde uçakları yönlendiriyor, 14 Ağustos 2026 (ABD Donanması/Reuters)
TT

İran, Trump’ın ‘ekonomik saldırısına’ karşı koyacağını duyurdu

ABD Donanması’ndan bir denizci, İran’la savaşta ABD askeri operasyonlarını destekleyen USS Abraham Lincoln uçak gemisinin güvertesinde uçakları yönlendiriyor, 14 Ağustos 2026 (ABD Donanması/Reuters)
ABD Donanması’ndan bir denizci, İran’la savaşta ABD askeri operasyonlarını destekleyen USS Abraham Lincoln uçak gemisinin güvertesinde uçakları yönlendiriyor, 14 Ağustos 2026 (ABD Donanması/Reuters)

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi bugün yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump’ın Tahran’a karşı açıkladığı yeni ekonomik kampanyanın Washington’ın ‘başarısız’ politikalarının devamı olduğunu söyledi. Arakçi, söz konusu politikanın ‘daha fazla yenilgiye’ ve İranlıların düşmanlığının artmasına yol açacağını savundu.

Arakçi, X platformundan yaptığı paylaşımda, “Sözde ‘Ekonomik Çıkarma Günü’, ABD’nin kendi krizinden dikkati başka yöne çekme girişimidir. ABD, benzeri görülmemiş borçlarla ve hızla artan faiz maliyetleriyle karşı karşıya” ifadelerini kullandı.

Arakçi, “Başarısız politikalara daha fazla bel bağlamak yalnızca daha fazla yenilgiye ve İranlıların düşmanlığına yol açacaktır. ABD’nin ekonomik terörü, küresel ekonomiyi ve dünyanın dört bir yanındaki ülkelerin egemenliğini tehdit ediyor” dedi.

Arakçi, dün akşam Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir ile yaptığı telefon görüşmesinde bölgedeki son gelişmeleri ve siyasi ve diplomatik çözüm çabalarını ele aldı. Şarku’l Avsat’ın İran devlet televizyonundan aktardığına göre, görüşmede Tahran ile İslamabad arasındaki istişare ve iş birliğinin güçlendirilmesi yolları da değerlendirildi.

İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazım Garibabadi ise ABD’nin açıklamasına tepki göstererek, Washington’ın askeri hedeflerine ulaşmada başarısız olmasının ardından ekonomik savaşa yöneldiğini söyledi.

Garibabadi, “İran’ın yenilginin eşiğinde olduğunu ve bir ipte asılı kaldığını iddia ediyorlar. Ancak kendilerine yardım etmeleri için tüm müttefiklerine yalvarıyorlar” dedi.

Garibabadi, “Sorun, her seferinde üzerini örtmek zorunda kaldıkları yanlış hesaplamaları. Bunun için kendilerine daha büyük bir yenilgi hazırlıyorlar. Askeri savaş herhangi bir sonuç vermedi, şimdi de bir sonraki yenilgilerine ‘ekonomik savaş’ adını verdiler” ifadelerini kullandı.

İranlı muhafazakâr milletvekili İbrahim Rızai ise ABD Başkanı Donald Trump’ın ekonomik savaşı tırmandırmasına karşılık olarak Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’ndan çekilme çağrısında bulundu. Rızai, X platformunda yaptığı paylaşımda, “Trump’ın ekonomik savaşı tırmandırmasına verilecek en iyi yanıt, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’ndan çekilmektir” ifadesini kullandı. Trump, İran’ın yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokuna el koymayı ve İran’ın nükleer programına daha ağır kısıtlamalar getirecek yeni bir anlaşmaya varmayı hedefliyor. Söz konusu anlaşmanın, ABD’nin 2018’de çekildiği nükleer anlaşmanın yerini alması öngörülüyor.

Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’na taraf ülkeler arasında yer alan İran ise nükleer programının barışçıl amaçlarla yürütüldüğünü savunuyor.

Siyasi açıklamalar, Devrim Muhafızları Ordusu’ndan (DMO) gelen askeri tehditle eş zamanlı olarak yapıldı. DMO Sözcüsü Hüseyin Muhibbi, “Savaş çıkması halinde tüm alanlardaki silahlarımız geçmişten tamamen farklı olacak” dedi.

Muhibbi, söz konusu farklılığın ‘savaş başlıklarının nesli, isabet hassasiyeti, füzelerin menzili veya başka herhangi bir alanı’ kapsayabileceğini belirterek, İran’ın ‘daha hassas, daha yıkıcı ve teknolojik açıdan daha gelişmiş’ silahlar üretmek için çalışmalarını sürdürdüğünü söyledi.

Trump, dün İran’a karşı yeni bir ekonomik kampanya başlattığını açıklamış ve bunun ‘herhangi bir ülkeye karşı uygulanmış en sert ekonomik operasyon’ olacağını belirtmişti. Kampanya, İran’ın ekonomik izolasyonunun ve üzerindeki baskının artırılmasının yanı sıra Tahran’a finansal veya ticari kanallar sağlayan ülke ve kuruluşlara yönelik baskının genişletilmesini içeriyor.

Değerlendirilemeyen fırsat

Trump, Truth Social platformundaki paylaşımında, İran’ın ABD ile anlaşmaya varma fırsatını ‘değerlendirmeyi başaramadığını’ belirterek Washington’ın ‘benzeri görülmemiş ölçekte ekonomik savaş ve izolasyon’ aşamasına geçeceğini söyledi.

İran’a ‘can damarı’ olarak nitelendirdiği desteği sağlamak amacıyla finans kuruluşlarının, şirketlerin, havalimanlarının veya kamu kurumlarının kullanılmasına izin veren her ülkenin ‘muazzam ekonomik sonuçlarla’ karşı karşıya kalacağını ifade etti.

Trump, Washington’ın hedef alacağını söylediği alanlar arasında petrol kaçakçılığı, takas hatları, nakit transferleri, döviz şirketleri, gemi kayıtları ve paravan şirketleri sıralayarak bu faaliyetlerin ‘derhal’ durdurulmasını istedi.

ABD’nin müttefiklerine İran’ın izolasyonuna katılma çağrısı yapan Trump, yeni tedbirleri ‘Ekonomik Çıkarma Günü’ olarak nitelendirdi. Bu adımların Tahran’ın sınırları dışındaki faaliyetlerini sürdürme kapasitesini zayıflatmayı amaçladığını söyledi.

Trump ayrıca İran’ın nükleer silaha sahip olmasını engelleme taahhüdünü yineledi. İran’ın deniz ve hava kuvvetleriyle askeri tesislerinin geniş çaplı zarar gördüğünü öne süren Trump, ülke ekonomisi ve para biriminin de ağır baskı altında olduğunu savundu.

Kampanya, Trump’ın Tahran ile devam eden veya planlanan herhangi bir görüşme ya da temas bulunmadığını açıklamasından bir gün sonra geldi. Trump ayrıca deniz ablukasının ‘hâlâ yürürlükte ve tüm gücüyle devam ettiğini’, Hürmüz Boğazı’nın ise ‘açık ve normal şekilde işlediğini’ söyledi.

Trump’ın damadı ve özel temsilcisi Jared Kushner ise bir gün önce İran ile temasların sürdüğünü ve bu temasların belki de hiç olmadığı kadar ‘aktif’ olduğunu belirtmişti.

Trump herhangi bir ülkenin adını vermediği gibi, uyarısına aykırı hareket eden ülke veya kurumlara karşı Washington’ın hangi tedbirleri uygulayacağını da açıklamadı. Bununla birlikte, kampanya kapsamında hedef alınacağını söylediği finansal, ticari ve petrol kanallarını sıraladı.

İran, kökleri 1979 İran Devrimi sonrasına uzanan ABD ekonomik yaptırımlarıyla onlarca yıldır karşı karşıya bulunuyor. Yeni kampanyanın sonuçlarından etkilenmesi beklenen ülkeler arasında Çin de yer alıyor. Kpler şirketinin geçen yıla ait verilerine göre Çin, İran’ın petrol sevkiyatlarının yüzde 80’inden fazlasını ithal ediyordu.

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Lin Jian bugün yaptığı açıklamada, “Yaptırımlar ve baskı sorunu çözmeyecek” dedi. Lin, ilgili taraflara ‘sorumlu tedbirler’ alma ve meseleyi siyasi ve diplomatik yollarla çözme çağrısında bulundu.

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ise salı günü, İran’dan fırlatılan ve düştüğü belirtilen iki füzenin tespit edilmesinin ardından bir sonraki duyuruya kadar İran ile tüm faaliyetleri, ticari alışverişleri ve mali işlemleri askıya aldığını açıklamıştı. Tahran ise BAE’nin açıklamasını yalanlayarak ‘asılsız’ olarak nitelendirmişti.

Ekonomik alandaki dikkat çekici bir gelişmede, İran Merkez Bankası Başkanı Abdunnasır Himmeti, dün akşam yaptığı açıklamada, İran’ın petrol ihracatının şu anda durduğunu kabul etti. Bu, bir İranlı yetkilinin petrol ihracatının durduğuna ilişkin yaptığı ilk resmî açıklama oldu. Himmeti, televizyon röportajında ABD ile mutabakat zaptının yeniden hayata geçirilmesini ve müzakerelerin yeniden başlamasını umduğunu söyledi.

Himmeti’nin açıklaması, İran’da geçim kaynaklarına yönelik baskıların arttığına ilişkin uyarıların yoğunlaştığı bir dönemde geldi. İranlı yetkililer son haftalarda yeni bir protesto dalgasının patlak verme ihtimaline karşı uyarılarda bulunurken, yönetimin olası gösterilere müdahale etmeye hazır olduğunu da dile getirmişti.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), 19 Ağustos itibarıyla ABD güçlerinin İran’a yönelik ablukanın uygulanmasını sağlamak amacıyla 65 ticari geminin rotasını değiştirdiğini, üç gemiyi durdurduğunu ve iki gemiye çıkarak denetim yaptığını açıkladı. CENTCOM ayrıca, ablukanın uygulanması kapsamında bölge sularında seyreden USS John Paul Jones destroyerinde görev yapan bir ABD denizcisinin fotoğrafını yayımladı.

scdfgthyju
İran ile savaşta ABD’nin askeri operasyonlarına destek vermek üzere USS Abraham Lincoln uçak gemisinden bir F/A-18E Super Hornet tipi ABD savaş uçağı kalkıyor, 14 Ağustos 2026. (ABD Donanması/Reuters)

Buna karşılık, İran’ın baş müzakerecisi Muhammed Bakır Kalibaf, ABD’nin İran limanlarına yönelik ablukayı ve petrol yaptırımlarını kaldırması, dondurulmuş varlıkları serbest bırakması ve tüm cephelerdeki tehdit ve askeri operasyonlara son vermesine kadar boğazın kapalı kalacağını söyledi.

Açıklama, nükleer program ve yaptırımlar konusunda daha kapsamlı bir anlaşmaya varılması amacıyla 17 Haziran’da imzalanan mutabakat zaptında öngörülen 60 günlük sürenin dolmasının ardından geldi. Trump, 7 Temmuz’da anlaşmanın ‘sona erdiğini2 açıklamasının ardından süreyi uzatmayı düşünmediğini söyledi.

İranlı yetkililer ise diplomatik temaslara kapıyı açık tuttu. DMO’ya bağlı Fars Haber Ajansı’nın daha önce İran Dini Lideri’nin Danışmanı Muhammed Muhbir’e dayandırdığı haberinde, Tahran’ın ABD ile diyaloğa hâlâ açık olduğu, ancak ‘müzakere ile teslimiyeti’ birbirine karıştırmadığı belirtildi.

Reuters, pazartesi günü üst düzey bir İranlı yetkiliye dayandırdığı haberinde, kalıcı bir anlaşmaya varılması yönündeki çabaların sonuçsuz kalması nedeniyle Tahran’ın politikasını savunmadan ‘tamamen saldırıya’ geçecek şekilde değiştirmeye karar verdiğini bildirdi. Yetkili, diplomasinin başarısız olması halinde İran’ın ‘zor kararlar’ almaya hazır olduğunu söyledi.

İranlı yetkili, İran kurumlarının Hürmüz Boğazı ve bölgede gerilimin tırmanmasına hazırlıklı olması gerektiğini belirterek, Tahran’ın ABD’nin deniz ablukasını kırmak amacıyla ‘uygun zamanda ve isabetli şekilde’ askeri saldırı düzenleyebileceğini ifade etti.

Financial Times da dün yayımladığı haberde, savaşın genişlemesi halinde İran güçlerinin Güneydoğu Avrupa’daki ABD askeri unsurlarını hedef alma ihtimalini değerlendirdiğini bildirdi. Bir NATO yetkilisi ise ittifakın olası herhangi bir İran tehdidine karşı koymaya ve tüm üyelerini savunmaya hazır olduğunu söyledi.

Bu gelişmelerle eş zamanlı olarak, İran Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı Ali Abdullahi, ABD ordusuna yönelik herhangi bir ‘yardım veya kolaylaştırmanın’ Tahran tarafından ABD ile ‘iş birliğine katılım’ olarak değerlendirileceği uyarısında bulundu. Abdullahi, özellikle yakıt ikmal uçakları olmak üzere ABD askeri uçaklarının başka ülkelerin ev sahipliği yaptığı üslerde bulunmasına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.