Rusya, Ukrayna’daki enerji kaynaklarına yönelik ‘yoğun saldırılar’ için hazırlık yapıyor

Ukraynalı kurtarma ekipleri, iki gün önce Zaporijya’ya düzenlenen hava saldırısının ardından hasar gören bir alışveriş merkezinde çıkan yangını söndürmek için çalışıyor. (AFP)
Ukraynalı kurtarma ekipleri, iki gün önce Zaporijya’ya düzenlenen hava saldırısının ardından hasar gören bir alışveriş merkezinde çıkan yangını söndürmek için çalışıyor. (AFP)
TT

Rusya, Ukrayna’daki enerji kaynaklarına yönelik ‘yoğun saldırılar’ için hazırlık yapıyor

Ukraynalı kurtarma ekipleri, iki gün önce Zaporijya’ya düzenlenen hava saldırısının ardından hasar gören bir alışveriş merkezinde çıkan yangını söndürmek için çalışıyor. (AFP)
Ukraynalı kurtarma ekipleri, iki gün önce Zaporijya’ya düzenlenen hava saldırısının ardından hasar gören bir alışveriş merkezinde çıkan yangını söndürmek için çalışıyor. (AFP)

Rusya, Ukrayna ile aylardır karşılıklı saldırılarını tırmandırdığı bir dönemde, Ukrayna’daki enerji sektörüne ait tesislere yönelik ‘yoğun saldırılar’ hazırlığında olduğunu açıkladı.

Rusya Savunma Bakanlığı, Telegram üzerinden yaptığı açıklamada, ‘Rus Silahlı Kuvvetleri’nin, Kiev yönetiminin Rusya’nın sivil altyapısına ve petrol ve enerji sektörüne yönelik devam eden saldırılarına karşılık olarak Ukrayna’daki enerji sektörü tesislerine yönelik yoğun saldırılar hazırlamaya başladığını’ bildirdi.

Moskova, geçen kış Ukrayna’daki enerji santrallerine yönelik saldırılarını artırmış, bu saldırılar enerji sektöründe ağır hasara yol açarken milyonlarca kişinin elektrik ve ısınma hizmetlerinden mahrum kalmasına neden olmuştu.

Ukrayna ve Rusya, aylardır karşılıklı olarak uzun menzilli saldırılarını yoğunlaştırırken, depolar, mağazalar, petrol tesisleri, limanlar ve gemiler gibi giderek daha fazla sivil altyapıyı hedef alıyor. Bu saldırılar, sivillerin hayatını kaybetmesine neden oluyor.

Rus ordusu bugün yaptığı açıklamada, gece saatlerinde Kiev’de asbest ve çimento üretimi yapan bir tesisi vurduğunu bildirdi. Moskova, söz konusu tesisteki depoların patlayıcıların muhafazası için kullanıldığını öne sürdü. Rus ordusu ayrıca bir insansız hava aracı ve mühimmat fabrikasının da vurulduğunu açıkladı.

Rusya’nın cuma gecesi Kiev’in banliyölerinden Mila’da mühimmat, insansız hava araçları (İHA) ve patlayıcıların bulunduğu bir depoya düzenlediği saldırı, büyük bir patlamaya ve geniş çaplı yangına yol açtı. Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy bugün yaptığı açıklamada, saldırıda en az 38 sivilin hayatını kaybettiğini bildirirken bölgede ‘büyük çaplı kirlilik’ meydana geldiğini belirtti.

Öte yandan Ukrayna, gece saatlerinde Rusya’nın kuzeybatısındaki bir petrol rafinerisine İHA’larla saldırı düzenledi. Yerel yetkililerin açıklamasına göre saldırı sonucunda yangın çıktı.



Silah ve ekonomi kumarı: Bir anlaşma için savaş

Fotoğraf: Kural açık; herhangi bir askeri veya ekonomik savaşta, ABD bir süper güç olarak kazanmazsa kaybeder. Tamamlanmamış bir savaşta kazanamaz ve tamamlanmamış bir savaştan sonraki herhangi bir anlaşmada da kaybeder (AFP)
Fotoğraf: Kural açık; herhangi bir askeri veya ekonomik savaşta, ABD bir süper güç olarak kazanmazsa kaybeder. Tamamlanmamış bir savaşta kazanamaz ve tamamlanmamış bir savaştan sonraki herhangi bir anlaşmada da kaybeder (AFP)
TT

Silah ve ekonomi kumarı: Bir anlaşma için savaş

Fotoğraf: Kural açık; herhangi bir askeri veya ekonomik savaşta, ABD bir süper güç olarak kazanmazsa kaybeder. Tamamlanmamış bir savaşta kazanamaz ve tamamlanmamış bir savaştan sonraki herhangi bir anlaşmada da kaybeder (AFP)
Fotoğraf: Kural açık; herhangi bir askeri veya ekonomik savaşta, ABD bir süper güç olarak kazanmazsa kaybeder. Tamamlanmamış bir savaşta kazanamaz ve tamamlanmamış bir savaştan sonraki herhangi bir anlaşmada da kaybeder (AFP)

Refik Huri

ABD, İran'a karşı büyük bir askeri saldırıdan büyük bir ekonomik ve mali saldırıya geçiş yapıyor. Her iki durumda da oyun aynı; kendisi için maceraya ve hatta büyük bir kumara girişilen hedeflerin çok gerisinde kalan bir anlaşma için savaş.

“Anlaşma sanatı”nın ustası Başkan Donald Trump'ın İran toplumunun karmaşık ve girift yapısını anlaması kolay değil ve anlayacak gibi de görünmüyor. O, siyaset bilimcilerinin “tarihin, coğrafyanın ve ideolojinin sonunu” öngördüğü basitleştirici bir felsefeden geliyor; ama karşısında 1400 yıllık bir siyaseti yeniden canlandıran, Hürmüz Boğazı'nda coğrafyanın karmaşıklıklarından faydalanan, Humeyni devrimiyle somutlaşan dini bir ideolojiye sahip tarihi bir toprak var. Merhum İranlı düşünür Daryush Shayegan, “Din Devrimi Nedir?” adlı kitabında bu devrimin “tersine çevrilmiş modernite” veya “karşı modernite”yi yani “Batı'ya karşı, onun modern teknolojisini, araçlarını ve silahlarını kullanmayı” temsil ettiğini söyler. Tahran'ın küresel ekonomik sisteme entegre olmak istediğine, Humeyni ve takipçilerinin ise “tamamen ayrışmayı” istediklerine inanır.

Ancak her iki taraf da esasen aynı senaryoya göre hareket ediyor; Trump, etki açısından “jeopolitik” hususlardan ziyade “jeoekonomik” hususların öncelikli olduğuna inanırken, Devrim Muhafızları ise Hürmüz Boğazı'nı kontrol etmeyi ve stratejik konumunu kullanarak küresel ekonomiye baskı uygulamayı rejimin hayatta kalmasının garantisi olarak görüyor.

 Washington, İran'a yardım etmeye devam eden ülkeleri uyarıyor ve Amerikan ambargosuna katılmalarını talep ederek ekonomik savaşı dünyanın en uzak köşelerine yayıyor. Tahran ise ABD'ye yardım eden ülkeleri uyarıyor ve onları bölgede, Avrupa'da ve her yerde meşru hedefler olarak görüyor. Dahası, İslami Şura Meclisi Başkan Yardımcısı, İran'ın güç kaynağını hedef aldıkları ve Hürmüz Boğazı'na karşı saldırganlık gösterdikleri gerekçesiyle, yeni petrol ihracat kanalları açmak için diğerleriyle iş birliği yapan Körfez ülkelerini tehdit ediyor. Bu arada, Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri ve Dini Lider'in Temsilcisi General Muhsin Rızai, “nükleer bomba edinme” konusunda ilerlemeye mecbur kaldıklarını söylüyor.

Hatta bazıları bombanın aylardır Tahran'ın elinde olduğunu iddia ediyor. Sorun şu ki, acelesi olmadığını söyleyen Trump, ambargo, tencerenin altında ateş yakılır yakılmaz yenmeye hazır gelen bir yemekmiş gibi, ekonomik savaşın meyvelerini hemen toplamaya son derece hevesli. Hürmüz Boğazı'nı yeniden açmaya ve İran'ın nükleer silah edinmesini engellemeye odaklanırken, James Jeffrey ve Dennis Ross'un ortaya koyduğu bir teoriyi göz ardı ediyor. Bu teori özetle şudur: “Sorun İran’dır, bomba değil. İran'ın nüfuzu bombadan daha tehlikelidir çünkü daha temel bir gerçeğe dayanmaktadır; o da nükleer programın, İran’ın emperyal projesinin sadece bir dalı olduğudur.”

İran'ın ekonomik savaşın kendisi üzerinde çok az etkisi olduğu yönündeki iddialarına rağmen ve rejim dirençli görünse bile, halkın yaptırımların etkilerine uzun süre dayanmasının zor olacağının herkes farkında. Amerikan savaşından önceki yedi yılda, İran Merkez Bankası Başkanı Abdunnasır Hemmati, “yoksul insan sayısının 10 milyon arttığını” itiraf etti. Buna ek olarak, İran'ın muazzam büyüklüğüne dayanılarak, yaptırımlara ve ekonomik saldırılara ne ölçüde karşı konulabileceği de bilinmiyor. İran’ın yüzölçümü 1,88 milyon kilometrekare, sınırları 8.731 kilometre uzunluğunda, bunun 2.700 kilometresi deniz sınırı ve 15 ülkeyle sınır komşusu.

Kural açık; herhangi bir askeri veya ekonomik savaşta, ABD bir süper güç olarak kazanmazsa kaybeder. Tamamlanmamış bir savaşta kazanamaz ve tamamlanmamış bir savaştan sonraki herhangi bir anlaşmada da kaybeder. Brookings Enstitüsü'nden Suzanne Maloney'e göre, “İran'ın ABD'ye karşı bir avantajı var: Şu anda somut kazanımlar elde etmesine gerek yok, çünkü kaosun kendisi onun için bir zafer.” Ancak Karim Sadjadpour'a göre bu “boş bir zafer”. Sadjadpour, “İran rejimi bugün olduğundan daha zayıf hiç görünmemişti” diye gözlemde bulundu. Zira rejime yönelik tek tehdit içeriden geliyor.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre savaş zamanında şiddet ve milliyetçi ideoloji tarafından esir alınan halk, savaştan sonra korkunç ekonomik ve sosyal gerçekliğiyle yüzleşmeye geri dönüyor. Önceki ayaklanmaları başarısız kılan sadece baskı ve öldürme değil, aynı zamanda protestoların kritik bir destek noktasına ulaşamamasıydı. Ancak bugün toplumda, şüpheyle dolu kritik bir kitle var ve Sadjadpour'a göre, “otoriter bir rejimin devrilmesinin hayal edilemez olduğu fikri, çoğu zaman günler içinde kaçınılmaz bir gelişmeye dönüşebilir.” Diyalektik mantığa dayalı bu kumarda; “yavaş niceliksel birikim, hızlı niteliksel dönüşüme yol açar.”

Dr. Henry Kissinger, “Tarih bize istikrarın iki ilkesi olduğunu öğretti; egemenlik veya güç dengesi. Biz egemenlik kuramayacağımız için güç dengesine yönelmeliyiz” demiştir. Ancak Trump, Kissinger ve onun teorilerinden sonra ABD'de ve dünyada her şeyin değiştiği esasına göre davranıyor.


Gine-Bissau’da iktidar dengelerini yeniden şekillendirecek yeni anayasa

Gine-Bissau Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Horta N’Tam (Reuters)
Gine-Bissau Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Horta N’Tam (Reuters)
TT

Gine-Bissau’da iktidar dengelerini yeniden şekillendirecek yeni anayasa

Gine-Bissau Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Horta N’Tam (Reuters)
Gine-Bissau Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Horta N’Tam (Reuters)

Gine-Bissau, 6 Aralık’ta yapılması planlanan ve sivil yönetime dönüşü hedefleyen genel seçimler öncesinde, cumhurbaşkanına daha geniş yetkiler verilmesini öngören anayasa değişikliğine ilişkin düzenlenen referandumun sonuçlarını bekliyor.

Afrika meseleleri uzmanı bir kişi, muhalefetin boykot ettiği referandumun Gine-Bissau’nun geleceğini belirleyeceğini belirterek, Şarku'l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, ilk gerçek sınavın yaklaşan seçimler olacağını söyledi. Uzman, bu seçimlerin yeni anayasanın gerçek reformlar gerçekleştirme amacı mı taşıdığını, yoksa askeri darbenin ardından cumhurbaşkanının yetkilerini ve yeni bir siyasi hakimiyeti genişletmeyi mi amaçladığını ortaya koyacağını ifade etti.

Ordu, cumhurbaşkanlığı seçimlerinden birkaç gün sonra, Kasım 2025’te Gine-Bissau’da yönetime el koyarak devlet başkanını devirdi ve seçim sürecini askıya aldı. Dünyanın en yoksul ülkeleri arasında yer alan Gine-Bissau’da 1974’ten bu yana 5 darbe ve çok sayıda darbe girişimi yaşandı.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre seçmenler bugün şu soruya ‘evet’ veya ‘hayır’ yanıtı verecek: “Geçiş Konseyi tarafından kabul edilen yeni anayasanın yürürlüğe girmesini onaylıyor musunuz?”

Mevcut anayasa, Gine-Bissau’da başbakanın yasama organı tarafından atanmasını, başbakanın da hükümet üyelerini belirlemesini öngörüyor. Yeni anayasa ise cumhurbaşkanına başbakanı ve hükümet üyelerini atama ve görevden alma yetkisi verecek.

Reuters’ın ulaştığı bir nüshaya göre cumhurbaşkanı ayrıca bakanlık kurma veya kaldırma, Bakanlar Kurulu’na başkanlık etme, ciddi bir siyasi kriz yaşanması halinde parlamentoyu feshetme ve belirli koşullarda hükümeti görevden alma yetkisine sahip olacak.

Yeni anayasa ayrıca parlamentodaki sandalye sayısını 102’den 65’e, seçim bölgelerinin sayısını ise 29’dan 12’ye indirecek.

Yeni anayasa, cumhurbaşkanı adaylarının son 5 yıl boyunca Gine-Bissau’da sürekli ikamet etmiş olmasını şart koşuyor. Bu şart, mevcut anayasada yer almıyor. Mevcut anayasa, adayların doğuştan Gine-Bissau vatandaşı olmasını, en az 35 yaşında bulunmasını ve medeni ve siyasi haklarının tamamına sahip olmasını öngörüyor.

Dönüm noktası

Çadlı siyasi analist ve Afrika meseleleri uzmanı Salih İshak İsa, Gine-Bissau’da bugün yapılacak referandumun, Kasım 2025’teki askeri darbenin ardından başlayan geçiş sürecinde kritik bir dönüm noktası olduğunu ve yeni siyasi sistemin de ana hatlarını belirleyeceğini düşünüyor. İsa, cumhurbaşkanlığı makamına daha geniş yetkiler veren anayasa tasarısının, yönetim kurumları arasındaki ilişkileri de yeniden şekillendireceğini belirtiyor.

İsa’ya göre yeni anayasa, özellikle cumhurbaşkanı, başbakan ve parlamento arasındaki yetki paylaşımına ilişkin kronik anlaşmazlığı çözebilirse, prensipte istikrara katkı sağlayabilir. Zira Gine-Bissau’da yıllardır, özellikle yarı başkanlık sisteminde, kurumlar arasında tekrarlanan yetki mücadeleleri yaşanıyor. Yetkilerin iç içe geçmesi hükümet krizlerine, parlamentonun feshedilmesine ve zaman zaman ordunun müdahalesiyle sonuçlanan gerilimlere yol açtı.

Sorumluluğun netliği

Bu nedenle yürütme sorumluluğunun netleştirilmesi, siyasi tıkanıklık ihtimalini azaltabilir. Ancak İsa’ya göre önerilen çözüm, bizzat yeni bir sorunun kaynağı olma riski taşıyor.

İsa, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, tasarının ülkeyi daha başkanlık ağırlıklı bir sisteme doğru yönlendirdiğini, cumhurbaşkanına başbakanı ve hükümeti atama ve görevden alma konusunda daha geniş yetkiler verdiğini belirtti. Tasarı ayrıca parlamentodaki sandalye sayısını 102’den 65’e, seçim bölgelerinin sayısını ise 29’dan 12’ye indirirken, adaylar ve siyasi partiler için daha ağır mali ve idari şartlar getiriyor.

İsa, bu değişikliklerin pratikte cumhurbaşkanlığı makamı karşısında parlamentonun ve siyasi partilerin ağırlığının azaltılması anlamına geldiğini düşünüyor. İsa’ya göre burada bir paradoks söz konusu: Yeni anayasa kısa vadede istikrar sağlayabilir, ancak iktidarın paylaşılması yerine tek elde toplanmasına yol açması halinde uzun vadeli istikrarsızlığın tohumlarını da atabilir.

İsa, uzun bir darbe ve ordunun siyasete müdahale geçmişine sahip bir ülkede, cumhurbaşkanı etrafında aşırı derecede merkezileşmiş bir modele dönüşün, Gine-Bissau’yu başlangıçta iktidar paylaşımına dayalı bir sistemi benimsemeye iten nedenlerden birini yeniden ortaya çıkarabileceğini ifade ediyor.

Ancak Batı Afrika’nın kıyı ülkesi Gine-Bissau’da, sık sık yaşanan darbelerin de etkisiyle siyasi atmosfer gerginliğini koruyor. Muhalefet, kamu özgürlüklerine yönelik kısıtlamaların sürdüğü bir ortamda seçmenlere referandumu boykot etme çağrısı yaptı.

1974’te ülkenin Portekiz’den bağımsızlığını kazanmasına öncülük eden Gine ve Yeşil Burun Adaları Afrika Bağımsızlık Partisi (PAIGC) yaptığı açıklamada, “Siyasi faaliyetler askıya alındı, parti merkezleri kapatıldı ve siyasi grupların referanduma katılması engellendi” ifadesini kullandı.

İstikrarın sağlanması

Askeri konsey ise değişikliğin, iktidarın sivillere devredilmesini amaçlayan ve 6 Aralık’ta yapılması planlanan yeni cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleri öncesinde kurumlarda istikrarın sağlanmasını hedeflediğini belirtiyor.

Bu kapsamda Afrika meseleleri uzmanı, muhalefetin önde gelen güçlerinden PAIGC’nin referandumu boykot çağrısının temel bir soru ortaya çıkardığını ifade etti. Uzman, anayasanın ‘evet’ oylarının çoğunluğunu alması halinde bile, muhalefetin önde gelen güçlerinin sürecin meşruiyetini baştan sorguladığı bir ortamda yeni anayasanın yeterli siyasi meşruiyete sahip olup olmayacağının sorgulanması gerektiğini belirtti.

İsa, “Bu nedenle anayasanın değerlendirilmesinin yalnızca referandum sonucuyla sınırlı tutulmaması gerektiğini düşünüyorum. Belirleyici unsur, özellikle aralık ayında yapılması planlanan genel seçimlerin ardından yaşanacaklar olacak” dedi.

İsa’ya göre anayasanın rekabetçi seçimlere, cumhurbaşkanını denetleyebilecek bir parlamentoya, bağımsız bir yargıya ve ordunun siyasete müdahale etmesini önleyecek gerçek güvencelere zemin hazırlaması halinde, bu düzenleme kurumsal istikrara doğru atılmış bir adım olabilir. Ancak anayasanın geçiş dönemindeki yönetimin nüfuzunu kalıcılaştırmak ve gelecek cumhurbaşkanına etkili denetim mekanizmaları olmaksızın geniş yetkiler vermek amacıyla kullanılması halinde, demokratik açıdan daha istikrarlı bir sistem kurmaktan ziyade iktidarın cumhurbaşkanlığı lehine yeniden dağıtılması söz konusu olacak. İsa’ya göre asıl tehlike de burada yatıyor.

İsa, aralık ayında yapılacak seçimlerin yeni anayasa için gerçek bir sınav olacağı görüşünde. Yeni kurallar geniş bir siyasi rekabete ve dengeli bir temsile imkân verirse, seçimler istikrarsızlık döneminin sona ermesine katkı sağlayabilir. Ancak rakiplerin dışlanmasına, hâkim partilerin güçlenmesine ve parlamentonun rolünün zayıflatılmasına yol açması halinde seçimler, siyasi çoğulculuğun yeniden tesis edilmesi yerine yürütme erkinin hakimiyetinin pekiştirilmesine zemin hazırlayabilir.


Şin Bet, Netanyahu’nun oğlunun büyük bir tehdit nedeniyle ABD’den geri getirildiğini doğruladı

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve yanında oğlu Yair Netanyahu (Arşiv - AP)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve yanında oğlu Yair Netanyahu (Arşiv - AP)
TT

Şin Bet, Netanyahu’nun oğlunun büyük bir tehdit nedeniyle ABD’den geri getirildiğini doğruladı

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve yanında oğlu Yair Netanyahu (Arşiv - AP)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve yanında oğlu Yair Netanyahu (Arşiv - AP)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun oğlu Yair Netanyahu’nun, maruz kaldığı bir tehdit nedeniyle ABD’den İsrail’e geri döndüğü bildirildi. İsrail iç istihbarat teşkilatı Şin Bet, cumartesi günü yaptığı açıklamada Yair Netanyahu’ya yönelik zarar verme amacı taşıyan ciddi bir tehdit bulunduğunu duyurdu.

Alman Haber Ajansı DPA’nın Şin Bet’e dayandırdığı habere göre Yair Netanyahu’ya yönelik ciddi bir saldırı tehdidi tespit edildi.

Şin Bet açıklamasında, “Bunun üzerine yapılan değerlendirme sonucunda, güvenlik ekibiyle koordinasyon içinde kendisinin acilen tahliye edilerek İsrail’e geri getirilmesine karar verildi” denildi.

Teşkilat, tehdidin kaynağına ilişkin ise herhangi bir bilgi vermedi.

ABD merkezli Newsmax televizyonu bu hafta başında, Yair Netanyahu’nun Miami’de yaşadığı sırada İran bağlantılı olduğu öne sürülen bir suikast planının hedefi olduğunu bildirmişti.

Kanal, ABD’li bir kolluk kuvveti yetkilisine dayandırdığı haberinde, İsrail istihbaratının söz konusu plandan aralık ayında haberdar olduğunu ve ABD makamlarını bilgilendirdiğini aktardı.

Şarku’l Avsat’ın Newsmax’tan aktardığı habere göre sürekli olarak İsrailli güvenlik görevlileri tarafından korunan Yair Netanyahu’ya bölgeyi derhal terk etmesi talimatı verildi. Kişisel eşyalarını dahi almadan bölgeden ayrılan Yair Netanyahu, doğrudan İsrail’e döndü ve şu anda burada yaşıyor.

Binyamin Netanyahu da geçen pazartesi günü yaptığı açıklamada, İran’ın oğullarından birine yönelik suikast girişiminde bulunduğunu söylemişti. Bu açıklama, Netanyahu’nun yardımcıları ve sağcı Kanal 14’teki destekçilerinin, ailesine ömür boyu koruma sağlanması talebini eleştiren muhaliflere yönelik saldırılarının ardından geldi.

Netanyahu’nun destekçilerine göre, Başbakan ve ailesinin tüm üyeleri hem ülke içindeki düşmanlar hem de İran tarafından ölüm tehdidi altında bulunuyor.

Netanyahu, “İnanılmaz bir şey var. İran oğullarımdan birini hedef aldı ve oğullarımdan birine suikast girişiminde bulundu” dedi.

Bu durumu aile üyelerine sağlanan güvenlik düzenlemeleriyle ilişkilendiren Netanyahu, “Bu koruma bir lüks değil. Koruma olmadan başarılı olurlar” ifadelerini kullandı. Netanyahu ayrıca seçim döneminde de itidalli davranılması gerektiğini söyledi.

Ancak bu iddialar İsrail’de dahi sorgulanmadan kabul edilmedi. Çok sayıda İsrailli, açıklamalara şüpheyle yaklaşırken, bunun seçim propagandasında kullanılan bilinen yöntemlerden biri olduğu görüşünü dile getirdi.

Netanyahu’nun üç çocuğu bulunuyor. İlk eşinden olan ve dindar bir mahallede, gözlerden uzak yaşayan bir kızı ile iki oğlu var. Netanyahu’nun kızıyla neredeyse hiç görüşmediği belirtiliyor. Oğullarından büyüğü Yair, son üç yıldır ABD’nin Miami kentinde yaşıyordu. Diğer oğlu Avner ise Londra’da ikamet ediyor. Her ikisi de anne ve babaları Sara ve Binyamin Netanyahu gibi sürekli güvenlik koruması altında bulunuyor.

Geçen ayın ortalarında İsrail iç istihbarat teşkilatı, yüksek maliyeti nedeniyle ülkede geniş tartışmalara yol açan bir kararla Sara Netanyahu’ya, eşinin ölümüne kadar devam edecek güvenlik koruması sağlanmasına karar vermişti. Karar, Bakanlar Kurulu Güvenlik İşleri Komitesi tarafından alınmıştı.

Kararın, Sara Netanyahu’nun ailesinin hayatına yönelik endişeleri ve ekim ayında yapılması planlanan seçimleri Binyamin Netanyahu’nun kaybetmesi halinde güvenlik korumasının kaldırılmasının aile üyelerini suikast girişimlerine açık hâle getirebileceği yönündeki kaygıları üzerine, ısrarlı talebiyle alındığı ortaya çıkmıştı.