Ben-Gvir ve İsrail faşizmi çöküş ile zafer arasında

Aşırılık yanlısı eylemleri ve açıklamaları, uluslararası hukuk sistemini kendi ideolojik değerleri açısından bir sınavla karşı karşıya bırakıyor.

Ben-Gvir'in açıklamaları aşırı sağın yaklaşımını yansıtıyor, popülaritesini artırmayı ve Netanyahu'ya baskı kurmayı amaçlıyor (Reuters)
Ben-Gvir'in açıklamaları aşırı sağın yaklaşımını yansıtıyor, popülaritesini artırmayı ve Netanyahu'ya baskı kurmayı amaçlıyor (Reuters)
TT

Ben-Gvir ve İsrail faşizmi çöküş ile zafer arasında

Ben-Gvir'in açıklamaları aşırı sağın yaklaşımını yansıtıyor, popülaritesini artırmayı ve Netanyahu'ya baskı kurmayı amaçlıyor (Reuters)
Ben-Gvir'in açıklamaları aşırı sağın yaklaşımını yansıtıyor, popülaritesini artırmayı ve Netanyahu'ya baskı kurmayı amaçlıyor (Reuters)

Muhaffe eş-Şehrani

İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in her gün onlarca Filistinlinin öldürülmesi çağrısında bulunduğu açıklamaları, birinci derecede aşırı sağcı seçmen tabanını korumayı ve kendisini mevcut ordu komuta kademesinden daha kararlı bir alternatif olarak göstermeyi amaçlayan sistemli ideolojik ve stratejik boyutlara ve hedeflere sahip.

Bazı İsrailli analistler, bu açıklamaları, askeri operasyonların şiddetinin azalması halinde hükümet koalisyonunu dağıtmakla tehdit ederek siyasi şantaj yapmak amacıyla Başbakan Binyamin Netanyahu'ya yönelik açık bir baskı aracı olarak görüyor.

Ancak her halükârda Tevrat metinleri ile katı İsrail milliyetçiliğini harmanlayan İsrail'de Dini Siyonizm akımının en radikal, aşırı sağ ve aşırı milliyetçi kanadını temsil eden Otzma Yehudit (Yahudi Gücü) lideri Ben-Gvir'den bu açıklamaların gelmesi kimse için şaşırtıcı değil. Bu akım, tarihi Filistin toprakları üzerinde tam bir Yahudi egemenliği kurmayı amaçlayan, her türlü siyasi çözümü veya bir Filistin devletinin kurulmasını reddeden ve dini ‘kurtarıcının’ yakında geleceğine, yani yeryüzündeki fiili insan eylemi aracılığıyla ilahi kurtuluşun gerçekleşeceğine inanan bir vizyona dayanan bir ideoloji üzerine kuruludur. Bu vizyon, söz konusu akımın özellikle inandığı felsefi temeldir.

“Ben-Gvir'in günlük olarak yaptığı öldürme çağrısı, gönüllü veya zorunlu göç ile yeniden iskan planlarını kolaylaştırmak amacıyla Gazze Şeridi'ni yaşanılamaz bir hale getirmeyi hedefleyen daha geniş bir düşünceyle bağlantılı. Dolayısıyla, Filistinlilerin insani vasıflarını reddeden ve ‘yok etme doktrininin’ benimsendiğini yansıtan terimlerin kullanılması, İsrail kamuoyu nezdinde toplu katliamları meşrulaştırmaya dayanan bir stratejidir. Bu açıklamaların, ‘kesintisiz ve rastgele suikastlar’ fikrini saha koşullarına bağlı istisnai askeri operasyonlar olmaktan çıkarıp kalıcı, rutin bir politika olarak normalleştirmeyi amaçladığına şüphe yok.

İsrail soykırım doktrini ve dünyadaki radikal sağ olgusu

Bazı devletlerin siyasi tarihine ve dışlayıcı milliyetçi veya inançsal eğilimlere sahip partilerin egemenlik kurma sorununa bakanlar, bu süreçlerin nihayetinde çeşitli meselelerde tamamen otokratik bir tutum sergileyen devletlerin oluşumuyla sonuçlandığını ve ilkelerini hayata geçirmek için koşulları her türlü vahşi yolla istismar ettiğini görürler. Günümüzdeki tahakkümcü parti modeli olan Likud Partisi, bu doktrini temsil etmek için ideal bir örnek teşkil ediyor. Barış hareketlerinin ve insan hakları örgütlerinin yasaklanması yönündeki talepler yoluyla iç cepheyi kendi radikal vizyonu arkasında birleştirmek amacıyla, içerideki hesaplaşmalarda ideolojikleştirilmiş siyasi söylemin nasıl istismar edildiğini ve bir meydan okuma aracı olarak kullanıldığını da açıkça gözlemliyoruz.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Ben-Gvir'in her gün onlarca Filistinlinin öldürülmesi için yaptığı çağrılar, Gazze Şeridi'ni yaşanılamaz bir hale getirmeyi, gönüllü veya zorunlu göç ile yeniden iskan planlarını kolaylaştırmayı hedefleyen daha geniş bir vizyonla bağlantılıdır. Dolayısıyla, Filistinlilerin insani vasıflarını reddeden ve ‘yok etme doktrininin’ benimsendiğini yansıtan terimlerin kullanılması, İsrail kamuoyu nezdinde toplu katliamları meşrulaştırmaya dayanan bir stratejidir. Bu açıklamaların, ‘kesintisiz ve rastgele suikastlar’ fikrini saha koşullarına bağlı istisnai askeri operasyonlar olmaktan çıkarıp kalıcı, rutin bir politika olarak normalleştirmeyi amaçladığına şüphe yok.

İsrail'deki ilk askerî hazırlık akademisinin (mechina) kurucusu Haham Eli Sadan'ın dilinden dökülen “Tevrat, İsrail'in anayasasıdır, Yahudi devletinin DNA'sıdır” şeklindeki ünlü sözün temelinden hareketle, artık Batı Şeria'nın tamamının ilhak edilmesi, Gazze Şeridi'nin yeniden işgal edilmesi, bir Filistin devletinin kurulmasının kesin olarak reddedilmesi, resmi tam ilhak için bir ön hazırlık olarak Batı Şeria topraklarının kademeli olarak ilhak edilmesi tedbirlerinin uygulanması, bunlara ek olarak Kudüs üzerindeki İsrail kontrolünün pekiştirilmesi ve Mescid-i Aksa'nın Yahudi ibadet edenler için sürekli olarak açılması yönünde gayretli bir çaba görüyoruz.

Bu, İsrail vatandaşı olan Filistinliler (İsrailli Araplar), İsrail’in bir ‘Yahudi devleti’ olarak tanımlanmasına karşı stratejik bir tehdit olarak kabul edilmesiyle ve bu tehditle, her ne olursa olsun partilerin yasaklanması ve silahsızlandırılması, gelecekteki gösterilerle başa çıkmak ve içerideki Filistinli liderleri bastırmak amacıyla İsrail askeri birliklerinin Filistinli kent ve kasabalarına indirilmesi, ‘terör destekçileri’ olarak nitelendirilenlerin (bazı Knesset üyeleri dahil) sınır dışı edilmesi ve devletine sadık olmayan Arapların kovulması gibi şiddet içeren tedbirler yoluyla başa çıkılması çağrısıyla birlikte gerçekleşiyor.

Bu doğrultuda Yahudi Gücü Partisi, ‘küresel radikal sağ’ olgusu çerçevesinde Almanya için Alternatif Partisi’ne (AfD) paralel ve benzer bir model olarak kabul edilebilir; ancak bunlar, kurucu referans ve devlet içindeki eylem mekanizmaları bakımından esastan ayrılıyor.

İki parti arasındaki ortak ve farklı noktalar

Avrupa Popülizm Çalışmaları Merkezi'nin (ECPS) geçtiğimiz yıl gerçekleştirdiği son çalışmaya göre milliyetçi ve inançsal eğilimleri benimseyen partiler arasında, dışlayıcı ideoloji fikrini benimsemeleri bakımından her zaman örtüşme noktaları bulunuyor. Zira her iki parti de devletin tanımını kimliğin saflığı üzerine inşa etmekte (Almanya'da etnik/kültürel, İsrail'de ise dini/milli) her ikisi de azınlıkları -Almanya'daki göçmenler ve Müslümanlar ile İsrail'deki Araplar ve Filistinlileri- devletin varlığına yönelik doğrudan demografik ve kültürel bir tehdit olarak görüyor.

Her iki taraf da geleneksel siyasi ve yargısal elitleri hedef alan bir söylem benimsiyor. Öyle ki AfD, Berlin ve Brüksel'deki Alman elitini ‘halkına ihanet etmekle’ suçlarken, Ben-Gvir ‘ihmal edilmiş kesimi’ temsil ettiğini iddia ederek İsrailli ‘liberal’ eliti, güvenlik teşkilatını ve yargı kurumunu hedef alıyor. Ayrıca her iki parti de siyasi tabuları yıkma stratejisine dayanıyor.

Filistinlilere yönelik dini saiklerle sınır dışı etme, kontrol ve sistematik öldürme hakkındaki provokatif Ben-Gvir açıklamalarının karşısında, Alman tarihini yeniden şekillendirmeye ve tarihi suçluluk kompleksini küçümsemeye çalışan AfD liderlerinin açıklamaları yer alıyor. Ancak referanslar konusunda ayrışıyorlar. Yahudi Gücü Partisi, toprak üzerinde münhasır hak tanıyan Tevrat yorumlarına dayanan ve devleti dini kimlikle boyamaya çalışan teokratik bir partiyken, buna karşılık AfD, dini bir metne dayanmaksızın Batı Avrupa kültürüne ve küreselleşmeye karşı ulusal egemenliğe odaklanan milliyetçi seküler/muhafazakâr bir partidir.

Eylem alanı ve konumlanma açısından, Ben-Gvir'in partisinin doğrudan bir silahlı çatışma ortamında faaliyet gösterdiğini, söylemini silahlanma, saha güvenliği ve silahlı yerleşimlerin desteklenmesi üzerine odakladığını, buna karşın AfD nispeten istikrarlı bir Avrupa demokratik ortamında hareket ettiğini ve parlamenter politikalara, ekonomik yasalara ve Avrupa Birliği (AB) gibi uluslararası bloklara karşı duruşa odaklandığını görüyoruz.

Her halükârda Ben-Gvir'in partisi ile AfD, ‘yükselen aşırı sağ’ olgusunun iki tezahürüdür ve demografik ile güvenlik korkularını körüklemek için aynı popülist araçları kullanır. Bununla birlikte Ben-Gvir'in partisi, varoluşsal ve silahlı bir çatışma ortamında faaliyet göstermesi ve devlet içinde doğrudan yürütme yetkisine sahip olması nedeniyle daha radikal ve şiddet yanlısı bir model olmaya devam ederken, AfD şimdiye kadar devletin yürütme organına liderlik etme kapasitesinden yoksun bir şekilde Almanya parlamentosu içinde kuşatılmış olarak kalmaya devam ediyor.

İsrail koalisyonunda doğan faşizm ve uluslararası tepkiler

İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in, ‘Filistinli tutukluların sehpalar kurularak veya kafalarına ateş edilerek infaz edilmesi’ yönündeki açık çağrısıyla ve ‘her gece 30 ila 50 sivilin tasfiye edilmesi’ talebiyle zirve yapan art arda açıklamaları ile İsrail'in varlığına direnen bölgesel cepheleri ateşe verme tehditleri, uluslararası ve yerel siyasi kulislerde zıt tepkilere yol açtı.

İsrail asıllı Amerikalı tarihçi ve tarih profesörü Yoav Di-Capua, daha önce yayımlanan tarihi ve siyasi araştırmalarında ‘soykırımcı doktrin’ (Genocidal Ideology) olarak adlandırılan duruma karşı uyarıda bulunarak, söylemsel açıdan yaşanan bu sert çıkışın ‘siyasi çekişme’ sınırlarını aştığını, uluslararası toplumu ve Tel Aviv'in tarihi müttefiklerini ‘İsrail devleti içinde yürütme erkini elinde bulunduran faşist bir zihniyetle doğrudan bir yüzleşmeyle’ baş başa bıraktığını belirtiyor.

Aslına bakılırsa, Ben-Gvir'in açıklamaları, partisinin düşünce yapısından ayrı düşünülemez. Çünkü İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in radikal açıklamaları artık yerel seçim seferberliği için sadece birer yakıt olmaktan çıkmış, İsrail devletinin temellerini sarsan ikili bir stratejik krize dönüşmüştür. Ben-Gvir, net sınırlar çerçevesinde hareket etmekte olup parti, ‘ötekini yok etme’ söylemini aşırı sokak marjinlerinden yasam ve hükümet koridorlarına taşımayı başarmıştır. Dolayısıyla Ben-Gvir, “Gazze'deki iki milyon insanı aç bırakmak adil ve ahlaki olabilir" sözlerinin sahibi, Dini Siyonizm Partisi lideri müttefiki Bezalel Smotrich ile aynı  düşünce yapısında birleşerek, hükümet içinde ‘imha ve sistematik sürgün akımını’ oluşturuyor. Bu akım, Filistinlileri haksız ve haksuz köleler olarak yaşamak, zorunlu göç veya sahadaki ölüm şeklinde paralel seçeneklerle baş başa bırakıyor. Bunlar faşizm ilkeleriyle doğrudan örtüşen düşünsel genlerdir.

Tepkilerin analiz edilmesi hususunda, daha önce de belirttiğim gibi, bu tutumlar uluslararası ve yerel alanlarda ile aynı zamanda İsrail'in kendi içinde de derin çatlaklara yol açtı. Şöyle ki; Washington ve Avrupa başkentlerindeki İsrail müttefiklerinin bugün benzeri görülmemiş bir ahlaki ve hukuki ikilemle karşı karşıya olduğunu görüyoruz. Uluslararası çatışmalarda mahkemeler genellikle ‘soykırım niyetini’ kanıtlamakta zorlanırken, Ben-Gvir'in açık söylemleri, Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesindeki insan hakları örgütlerini, seyahat yasağı ve mal varlıklarının dondurulmasını içeren doğrudan bireysel yaptırımların Ben-Gvir'e uygulanması yönünde ciddi adımlar atmaya itti. Bu durum, devletin varlığına verilen mecburî desteği koruma ile sağın faşist dürtülerini örtbas etme çabası arasındaki çizgiyi ayırmaya yönelik beyhude bir girişimdir.

İçeride ise gerek sivil gerek askeri geleneksel İsrail kurumları, Ben-Gvir'i ve Filistinli esirler hakkındaki açıklamalarını devletin stratejik tecridini derinleştiren, takas anlaşmalarını engelleyen ve ordu subaylarını savaş suçu işleyenler olarak uluslararası ceza kovuşturması giyotini altına koyan acil bir tehlike olarak değerlendiriyor. Bu durum, Netanyahu'yu Beyaz Saray'ı ve hukuk sistemini yatıştırmak amacıyla birden fazla siyasi görüşmede aşırı uçtaki bakanlarının açıklamalarını reddetmeye itmiş, ancak Ben-Gvir ve Smotrich'in partisinin koalisyon hükümeti içindeki hayati bir damarın bakanları olmaları ve düşmeleri halinde hükümetin de düşecek olması nedeniyle haklarında herhangi bir cezai işlem veya görevden alma kararı almayı reddetmesine yol açtı.

Sonuç olarak Itamar Ben-Gvir ve partisi, güvenlik kavramını etnik temizlik temelinde yeniden biçimlendiren ‘yükselen iktidar faşizmini’ temsil ediyor. Uluslararası tepkiler Ben-Gvir'i diplomatik olarak tecrit etmede ve hukuki açıdan kuşatmada başarılı olsa da bu tedbirler Gazze'nin bugün açık hedef haline geldiği sahadaki pratiklerini dizginlemede yetersiz ve aciz kalıyor. Dolayısıyla Ben-Gvir'in faşizmi konusu yalnızca Filistinlilerin geleceğiyle sınırlı kalmayıp uluslararası hukuk sisteminin tamamını, tam anlamıyla faşist ideolojik değerlerin karşısında çöküş ya da zafer sınavıyla karşı karşıya getiriyor.



Tahran: Müzakerelerin yeniden başlaması için top Washington’un sahasında

İranlı bir kadın ve bir çocuk, 2 Eylül 2026’da Tahran’daki caddelerden birinde duvar resminin önünden geçiyor (AFP)
İranlı bir kadın ve bir çocuk, 2 Eylül 2026’da Tahran’daki caddelerden birinde duvar resminin önünden geçiyor (AFP)
TT

Tahran: Müzakerelerin yeniden başlaması için top Washington’un sahasında

İranlı bir kadın ve bir çocuk, 2 Eylül 2026’da Tahran’daki caddelerden birinde duvar resminin önünden geçiyor (AFP)
İranlı bir kadın ve bir çocuk, 2 Eylül 2026’da Tahran’daki caddelerden birinde duvar resminin önünden geçiyor (AFP)

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi bugün (pazartesi) yaptığı açıklamada müzakerelerin yeniden başlatılması ve gerilimin düşürülmesi konusunda “top Washington’ın sahasında” olduğunu söyledi. Bekayi ABD’yi İran’a karşı savaşı başlatmakla ve Tahran’la imzaladığı mutabakatı üzerinden 22 veya 23 gün geçtikten sonra ihlal etmekle suçladı.

Bekayi 28 Şubat’tan bu yana devam eden çatışmayı İran’ın egemenliği ve toprak bütünlüğüne yönelik “açık bir askeri saldırı” olarak nitelendirdi. Çatışmanın boyutunu küçümseyen veya bunu savaş olarak tanımlamaktan kaçınan ABD açıklamalarını reddetti.

ABD’nin askeri çatışmayı başlattığını ve daha sonra deniz ablukası ile “ekonomik savaş” da dahil olmak üzere farklı biçimlerde sürdürdüğünü söyleyen Bekayi mevcut durumun değiştirilmesinden Washington’ın sorumlu olduğunu belirtti.

Bekayi ABD’nin bölgedeki güvenlik krizini ve Hürmüz Boğazı meselesini çözmek istemesi halinde “tüm saldırgan ve müdahaleci uygulamalara, ekonomik yaptırımlara ve deniz ablukasına” son vermesi gerektiğini söyledi.

Bekayi müzakerenin “kendi başına ne kötü ne de iyi” olduğunu belirterek Tahran’ın bunu çıkarlarına ve ulusal güvenliğine hizmet ettiği zaman kullandığı bir araç olarak gördüğünü ifade etti.

İran diplomasisinin “rejimin diğer unsurlarıyla uyum içinde” ve “silahlı kuvvetleri destekleyecek şekilde” hareket ettiğini belirten Bekayi Dışişleri Bakanlığının ulusal güvenlik kurumları tarafından alınan kararlara bağlı kalacağını söyledi.

Tanker savaşı

Bekayi özellikle Hürmüz Boğazı çevresinde son dönemde yaşanan deniz gerilimini tanımlamak için kullanılan “tanker savaşı” ifadesini reddetti. ABD’nin savaşın başlamasından bu yana gemileri hedef almaya başladığını savunan Bekayi son dönemde İran tankerlerinin vurulmasının ise İran’ın ABD’ye ait askeri unsurlara yönelik operasyonlarının ardından gerçekleştiğini söyledi.

Son gelişmelerin İran’ın ABD savaş gemilerine karşı savunma tedbirleri açısından “belirleyici bir dönüşüm” oluşturduğunu belirten Bekayi Washington’ın bu gelişmeleri İran’a ait ticari gemileri hedef almak için bahane olarak kullandığını ifade etti.

İran’ın iki ABD savaş gemisine füze fırlattığı ve ardından Washington’ın üç İran tankerini hedef aldığı yönündeki ABD anlatımına ilişkin Bekayi “ABD’nin anlatısı kesinlikle doğru değil” dedi.

Bununla birlikte İran’ın ABD’ye ait üs ve askeri gemilere “savunma amaçlı saldırılar” düzenlediğini kabul eden Bekayi bu saldırıların Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesinde güvence altına alınan meşru müdafaa hakkı kapsamında olduğunu söyledi.

Ticari gemilerin hedef alınmasını “uluslararası hukuka aykırı” ve “terör eylemi” olarak nitelendiren Bekayi ABD Savunma Bakanının bu operasyonlarla övünmesinin “ticari gemilere karşı savaş suçu işlendiğinin itirafı” anlamına geldiğini söyledi.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) cumartesi günü İran Devrim Muhafızları’nın bir ABD uçak gemisi ile bir destroyere doğru balistik füzeler fırlatmasının ardından üç İran tankerinin hedef alındığını açıklamıştı.

CENTCOM iki savaş gemisinin saldırılardan herhangi bir ABD askerinin yaralanmadığı şekilde kaçındığını ve ABD güçlerinin “Downey” ve “Stark 1” tankerlerini kalıcı olarak devre dışı bıraktığını, “Kailo” tankerini ise Umman Körfezi’nde imha ettiğini bildirmişti.

Devrim Muhafızları daha sonra Hürmüz Boğazı’nda “izin verilmeyen bir güzergâh” kullandığını söylediği üç tankerin yanı sıra başka bölgelerde ABD ile bağlantılı üç geminin hedef alındığını duyurmuştu.

Son saldırılar

Bekayi Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin aksamasından İran’ın sorumlu tutulmasını reddetti. Boğazın İran’a yönelik ABD-İsrail saldırılarının başlamasının ve Basra Körfezi’nin güney kıyısındaki ülkelerin topraklarının kullanılmasının ardından güvensiz hale geldiğini söyledi.

İran’ın boğazdaki güvenlik sorununun kaynağı olarak gösterilmesini “açık bir yalan” olarak nitelendiren Bekayi “Mevcut durum devam ettiği sürece Hürmüz Boğazı’nda güvenliğin yeniden sağlanmasından söz etmek temelden mümkün değil” dedi.

Bekayi geçen hafta yaşanan gelişmeler arasında kıyı kenti Sirek’e yönelik ABD saldırısını en önemli gelişme olarak değerlendirdi. ABD’nin deniz ablukası ve “İran’ın ticari gemilerine yönelik saldırılar” yoluyla çatışmayı sürdürdüğünü söyleyen Bekayi bunun devam etmesinin İran’a kendisini savunmak için tedbirler alma imkânı verdiği uyarısında bulundu.

cvdfukınjh
ran hükümetinin medya kuruluşu tarafından yayımlanan fotoğrafta Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi basın toplantısı sırasında görülüyor.

ABD’nin ekonomik tedbirlerini askeri çatışmanın devamı olarak nitelendiren Bekayi mevcut “ekonomik savaşın” yalnızca İran’ı değil “uluslararası toplumu” ve egemenlik ile ticaret özgürlüğü ilkelerini de hedef aldığını söyledi.

Bekayi Tahran ile Washington arasında imzalanan mutabakatı savunarak anlaşmanın müzakereleri çevreleyen koşullar dikkate alınarak hazırlandığını ve “İran’ın ulusal çıkarlarını güvence altına aldığını” söyledi.

ABD’nin mutabakatı imzalanmasından 22 veya 23 gün sonra ihlal ettiğini belirten Bekayi “bazı ABD’li yetkililerin anlaşmaya en başından beri ikna olmadığını” söyledi.

“Anlaşmayı ilk bozan taraf hiçbir zaman biz olmadık” diyen Bekayi Washington’ın mutabakatı ihlal etmesinin Tahran’ı yürüttüğü diplomatik sürecin sonuçlarını sorgulamaya itmemesi gerektiğini ifade etti.

Mutabakatın ilk maddesinin İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarının durdurulmasını içerdiğini belirten Bekayi Tahran açısından anlaşmaların isimleri veya formüllerinin değil İran’ın çıkarlarının güvence altına alınmasının temel mesele olduğunu vurguladı.

Umman ile Hürmüz mutabakatı

Bekayi İran ve Umman’ın kıyıdaş iki ülke olarak Hürmüz Boğazı’nda deniz trafiği için güvenli güzergâhların belirlenmesine yönelik “ciddi ve ileri düzeyde” müzakereler yürüttüğünü söyledi.

Müzakerelerin “son aşamaya” ulaştığını belirten Bekayi önümüzdeki günlerde deniz trafiği için “geçici ve güvenli bir güzergâh” oluşturulmasına yönelik İran-Umman mutabakatının Uluslararası Denizcilik Örgütü nezdinde kayda geçirilmesini beklediklerini ifade etti.

Önceki aşamalarda müzakerelerin tıkanmasına “üçüncü tarafların” müdahalesinin yol açtığını söyleyen Bekayi sürecin yeni müdahalelere maruz kalmamasını umduğunu belirtti.

Bekayi gerilimin düşürülmesine yönelik bölgesel temaslar kapsamında Katarlı bir heyetin pazar günü Tahran’ı ziyaret ettiğini doğruladı. Heyetin Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile “iyi görüşmeler” gerçekleştirdiğini söyleyen Bekayi Katar’ın girişimlerinin son haftalarda Umman ve Pakistan tarafından yürütülen benzer çabaların devamı olduğunu belirtti.

İran ile bölge ülkeleri arasındaki temasların sürdüğünü söyleyen Bekayi Tahran’ın çıkarlarını korumak amacıyla diplomasiyi kullanmaya devam edeceğini ifade etti.

Bekayi İran Genelkurmay Başkanlığından teknik bir heyetin son günlerde üç İranlı pilotun durumunu takip etmek üzere Katar’ı ziyaret ettiğini ve pilotlarla ilgili teknik görüşmelerin sürdüğünü söyledi.

Söz konusu konunun Tahran’ın Katar tarafıyla “her ziyarette ve her temasta” gündeminde yer aldığını belirten Bekayi İran’ın bu konunun takibini bırakmayacağını vurguladı.

İran’ın Kuveyt’te gözaltında bulunan İran vatandaşlarının durumunu da takip etmeyi sürdürdüğünü belirten Bekayi İran Büyükelçiliğinin geçen hafta gerçekleştirilen konsolosluk ziyaretinin ardından konuyla ilgilenmeye devam ettiğini söyledi.

Avrupa’ya uyarı

Nükleer dosya konusunda ise Bekayi ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya’yı UAEA Guvernörler Kurulu’nda İran dosyasının Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne yeniden taşınmasının önünü açabilecek bir karar tasarısını ilerletmemeleri konusunda uyardı.

Söz konusu dört ülkeyi “durumu tırmandırmaya” çalışmakla suçlayan Bekayi Tahran’ın böyle bir adım atılması halinde “gerekli tedbirleri” alacağını söyledi.

Bekayi UAEA’nın raporunu ve Genel Direktörü Rafael Grossi’yi eleştirerek Batılı tarafları ajansı İran’a siyasi baskı uygulamak için bir araç olarak kullanmakla suçladı.

İran’dan nükleer tesislerine erişim izni verilmesinin istenmesinin ABD ve İsrail’in bu tesislere yönelik saldırılarının İran’ın anlatımına göre mevcut duruma yol açtığı gerçeğini göz ardı ettiğini söyleyen Bekayi bu talebin mevcut koşulları dikkate almadığını belirtti.

Bekayi Avrupa’nın üç büyük ülkesinin daha önce İran’la gerilimi tırmandırma yolunu seçtiğini ve bunun sonucunda Washington tarafından “marjinalleştirildiklerini” savundu.

Avrupalı şirketlerin ABD’nin ikincil yaptırımlarına uymasının Avrupa yasalarıyla çeliştiğini belirten Bekayi Avrupa’ya kendi çıkarları ile “ABD’yi memnun etme” politikasını sürdürmek arasında seçim yapması çağrısında bulundu.

Çin ile ilişkiler

Tahran ile Pekin arasındaki ilişkilere dair soruları yanıtlayan Bekayi İran’ın Çin ile “çok iyi” ilişkilere sahip olduğunu söyledi. Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesi sırasında iki ülke liderleri arasında uzun süreli bir görüşme yapılmamış olmasının siyasi bir anlam taşıdığını reddetti.

Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın zirve kapsamında Çinli mevkidaşıyla kısa bir görüşme gerçekleştirdiğini belirten Bekayi iki liderin bu görüşmede “önemli konular” hakkında fikir alışverişinde bulunduğunu söyledi.

İki ülke arasındaki temasların farklı düzeylerde sürdüğünü belirten Bekayi önümüzdeki BRICS toplantılarının Tahran ile Pekin arasında istişare için ilave fırsatlar sunacağını ifade etti.

Bekayi Güney Kore’yi Hürmüz Boğazı’yla bağlantılı herhangi bir ABD operasyonuna katılmaması konusunda uyardı. Bu uyarı Seul’ün muhtemel olarak çatışmaya muharip olmayan ve istihbarat alanında katkı sunabileceğine ilişkin haberlerin ardından geldi.

Güney Kore’nin ABD operasyonlarına herhangi bir şekilde katılmasının Tahran tarafından “açık bir askeri saldırıya ortaklık” olarak değerlendirileceğini belirten Bekayi bunun deniz yollarının daha güvenli hale gelmesine katkı sağlamayacağını söyledi.

İran’ın Seul Büyükelçiliğinin konuyla ilgili Güney Koreli yetkililerle temas kurduğunu belirten Bekayi daha geniş kapsamda diğer ülkeleri de bölgedeki ABD operasyonlarının “aracı” haline gelmemeleri konusunda uyardı.


Hürmüz’de deniz trafiği geriliyor... BM’den İran’ın nükleer tesisleri konusunda endişe

Hürmüz’de deniz trafiği geriliyor... BM’den İran’ın nükleer tesisleri konusunda endişe
TT

Hürmüz’de deniz trafiği geriliyor... BM’den İran’ın nükleer tesisleri konusunda endişe

Hürmüz’de deniz trafiği geriliyor... BM’den İran’ın nükleer tesisleri konusunda endişe

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi pazartesi günü yaptığı açıklamada müzakerelerin yeniden başlatılması ve gerilimin düşürülmesi konusunda “top Washington’ın sahasında” olduğunu söyledi. Bekayi ABD’yi İran’a karşı savaşı başlatmakla ve Tahran’la imzaladığı mutabakatı üzerinden 22 veya 23 gün geçtikten sonra ihlal etmekle suçladı.

ABD ile İran arasındaki gerilim, karşılıklı saldırıların yeniden başlamasıyla askeri ve ekonomik çatışmada yeni bir aşamaya girdi. Denizcilik verileri bugün (pazartesi) Hürmüz Boğazı’ndan geçen temel emtia taşıyan gemilerin günlük ortalama sayısının son 10 günde 10’a gerilediğini gösterdi. Bu rakam mayıs ayından bu yana kaydedilen en düşük seviye oldu.

Bekayi haftalık basın toplantısında yaptığı açıklamada Umman Sultanlığı ile yürütülen görüşmelerin son aşamaya geldiğini ve önümüzdeki günlerde Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için geçici ve güvenli bir güzergâh konusunda mutabakata varılmasının beklendiğini söyledi. Bekayi söz konusu mutabakatın Uluslararası Denizcilik Örgütü nezdinde kayıt altına alınabileceğini belirtti.

Öte yandan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Genel Direktörü Rafael Grossi, ajansın son dönemde İran’dan ilan edilmiş nükleer maddelerinin ve tesislerinin durumuna ilişkin herhangi bir bilgi almadığını ve saha denetimleri gerçekleştirmek amacıyla bunların hiçbirine erişemediğini söyledi.

Grossi bu durumu “nükleer silahların yayılması açısından ciddi bir endişe kaynağı” olarak nitelendirerek mevcut durumun “azami aciliyetle” ele alınması çağrısında bulundu.


ABD’de evde çocuk bakan ebeveyne destek planı gündemde

Yeni habere göre Beyaz Saray, eşlerden birinin evde kaldığı evli çiftlerin devlet desteği alabileceği bir politika uygulamayı düşünüyor (AFP)
Yeni habere göre Beyaz Saray, eşlerden birinin evde kaldığı evli çiftlerin devlet desteği alabileceği bir politika uygulamayı düşünüyor (AFP)
TT

ABD’de evde çocuk bakan ebeveyne destek planı gündemde

Yeni habere göre Beyaz Saray, eşlerden birinin evde kaldığı evli çiftlerin devlet desteği alabileceği bir politika uygulamayı düşünüyor (AFP)
Yeni habere göre Beyaz Saray, eşlerden birinin evde kaldığı evli çiftlerin devlet desteği alabileceği bir politika uygulamayı düşünüyor (AFP)

Yeni habere göre Beyaz Saray, eşlerden birinin evde kaldığı evli çiftlere çocuk bakım sübvansiyonu verilmesini öngören yeni bir politikayı değerlendiriyor.

The New York Times, konu hakkında bilgi sahibi kişilere dayandırdığı haberinde, taslak plana göre belirli gelir gruplarındaki evli çiftlerin, eşlerden biri haftada en az 35 saat çalışırken diğeri evde kalıp çocuğa bakıyorsa ödemelerden yararlanabileceğini aktardı. Evli olmayan çiftler ve çalışmayan bekar ebeveynler bu haktan yararlanamayacak.

Finansman, 1990'larda düşük ve orta gelirli ebeveynlere yardımcı olmak için kurulan Sağlık ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'na bağlı 12 milyar dolarlık Çocuk Bakımı ve Geliştirme Fonu'ndan sağlanacak. Fon, çocuk başına yılda yaklaşık 9 bin dolar destek sağlıyor ve halihazırda yaklaşık 1,3 milyon çocuğu kapsıyor. Bu çocukların büyük çoğunluğu, genellikle annelerin geçimini sağladığı, çalışan bekar ebeveynlerin bulunduğu hanelerde yaşıyor.

Bu teklif, Beyaz Saray'ın geleneksel aileleri teşvik etme ve doğum oranını artırma yönündeki daha geniş kapsamlı çabalarının bir parçası. Bu çabaya öncülük eden Başkan Yardımcısı JD Vance, daha fazla annenin çocuklarına bakmak için evde kalmasını savunuyor.

Başkan Yardımcısı, bir keresinde X'te "normal" Amerikalıların, çocuklarını ücretli iş gücünde daha fazla "özgürlüğün" tadını çıkarabilmeleri için berbat kreşlere göndermeye zorlamayan bir "aile politikasını" arzuladığını yazmıştı.

2021 tarihli bir makalesinde de "Küçük çocuklar, günlerini bir ebeveynle evde geçirdiklerinde açıkça daha mutlu ve sağlıklıdırlar" demişti.

Plan, değişiklikler sonucunda çalışan bekar ebeveynlerin daha kötü durumda kalabileceği uyarısında bulunan uzmanlar tarafından eleştirildi.

Düşünce kuruluşu Niskanen Center'ın sosyal politika direktörü Joshua McCabe, Times'a "Evde kalan ebeveynlere daha fazla destek verilmesinin büyük bir savunucusuyum. Ancak bunu bu şekilde yapmayı tercih etmezdim" diye konuştu.

Ayrılan kaynağı artırmadan uygunluk kriterlerini genişletmek, daha fazla ebeveynin aynı fondan pay almak için rekabet etmesi ve özellikle çalışan bekar ebeveynler olmak üzere daha fazla kişinin daha kötü durumda kalması anlamına gelir.

Gazetenin haberine göre Trump yönetiminde görev yapan bazı hukukçular, çocuk bakım sübvansiyonlarından yararlananların evli olmalarının zorunlu kılınmasının yasal olup olmayacağını da tartıştı.

Önerilen değişiklik için Kongre'nin onayı gerekmiyor. Beyaz Saray'ın onay vermesi halinde teklif internette kamuoyunun görüşüne sunulacak ve nihai hale getirilirse 2027'de yürürlüğe girebilecek.

The Independent, yorum almak için Beyaz Saray'la iletişime geçti.

Independent Türkçe