Ben-Gvir ve İsrail faşizmi çöküş ile zafer arasında

Aşırılık yanlısı eylemleri ve açıklamaları, uluslararası hukuk sistemini kendi ideolojik değerleri açısından bir sınavla karşı karşıya bırakıyor.

Ben-Gvir'in açıklamaları aşırı sağın yaklaşımını yansıtıyor, popülaritesini artırmayı ve Netanyahu'ya baskı kurmayı amaçlıyor (Reuters)
Ben-Gvir'in açıklamaları aşırı sağın yaklaşımını yansıtıyor, popülaritesini artırmayı ve Netanyahu'ya baskı kurmayı amaçlıyor (Reuters)
TT

Ben-Gvir ve İsrail faşizmi çöküş ile zafer arasında

Ben-Gvir'in açıklamaları aşırı sağın yaklaşımını yansıtıyor, popülaritesini artırmayı ve Netanyahu'ya baskı kurmayı amaçlıyor (Reuters)
Ben-Gvir'in açıklamaları aşırı sağın yaklaşımını yansıtıyor, popülaritesini artırmayı ve Netanyahu'ya baskı kurmayı amaçlıyor (Reuters)

Muhaffe eş-Şehrani

İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in her gün onlarca Filistinlinin öldürülmesi çağrısında bulunduğu açıklamaları, birinci derecede aşırı sağcı seçmen tabanını korumayı ve kendisini mevcut ordu komuta kademesinden daha kararlı bir alternatif olarak göstermeyi amaçlayan sistemli ideolojik ve stratejik boyutlara ve hedeflere sahip.

Bazı İsrailli analistler, bu açıklamaları, askeri operasyonların şiddetinin azalması halinde hükümet koalisyonunu dağıtmakla tehdit ederek siyasi şantaj yapmak amacıyla Başbakan Binyamin Netanyahu'ya yönelik açık bir baskı aracı olarak görüyor.

Ancak her halükârda Tevrat metinleri ile katı İsrail milliyetçiliğini harmanlayan İsrail'de Dini Siyonizm akımının en radikal, aşırı sağ ve aşırı milliyetçi kanadını temsil eden Otzma Yehudit (Yahudi Gücü) lideri Ben-Gvir'den bu açıklamaların gelmesi kimse için şaşırtıcı değil. Bu akım, tarihi Filistin toprakları üzerinde tam bir Yahudi egemenliği kurmayı amaçlayan, her türlü siyasi çözümü veya bir Filistin devletinin kurulmasını reddeden ve dini ‘kurtarıcının’ yakında geleceğine, yani yeryüzündeki fiili insan eylemi aracılığıyla ilahi kurtuluşun gerçekleşeceğine inanan bir vizyona dayanan bir ideoloji üzerine kuruludur. Bu vizyon, söz konusu akımın özellikle inandığı felsefi temeldir.

“Ben-Gvir'in günlük olarak yaptığı öldürme çağrısı, gönüllü veya zorunlu göç ile yeniden iskan planlarını kolaylaştırmak amacıyla Gazze Şeridi'ni yaşanılamaz bir hale getirmeyi hedefleyen daha geniş bir düşünceyle bağlantılı. Dolayısıyla, Filistinlilerin insani vasıflarını reddeden ve ‘yok etme doktrininin’ benimsendiğini yansıtan terimlerin kullanılması, İsrail kamuoyu nezdinde toplu katliamları meşrulaştırmaya dayanan bir stratejidir. Bu açıklamaların, ‘kesintisiz ve rastgele suikastlar’ fikrini saha koşullarına bağlı istisnai askeri operasyonlar olmaktan çıkarıp kalıcı, rutin bir politika olarak normalleştirmeyi amaçladığına şüphe yok.

İsrail soykırım doktrini ve dünyadaki radikal sağ olgusu

Bazı devletlerin siyasi tarihine ve dışlayıcı milliyetçi veya inançsal eğilimlere sahip partilerin egemenlik kurma sorununa bakanlar, bu süreçlerin nihayetinde çeşitli meselelerde tamamen otokratik bir tutum sergileyen devletlerin oluşumuyla sonuçlandığını ve ilkelerini hayata geçirmek için koşulları her türlü vahşi yolla istismar ettiğini görürler. Günümüzdeki tahakkümcü parti modeli olan Likud Partisi, bu doktrini temsil etmek için ideal bir örnek teşkil ediyor. Barış hareketlerinin ve insan hakları örgütlerinin yasaklanması yönündeki talepler yoluyla iç cepheyi kendi radikal vizyonu arkasında birleştirmek amacıyla, içerideki hesaplaşmalarda ideolojikleştirilmiş siyasi söylemin nasıl istismar edildiğini ve bir meydan okuma aracı olarak kullanıldığını da açıkça gözlemliyoruz.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Ben-Gvir'in her gün onlarca Filistinlinin öldürülmesi için yaptığı çağrılar, Gazze Şeridi'ni yaşanılamaz bir hale getirmeyi, gönüllü veya zorunlu göç ile yeniden iskan planlarını kolaylaştırmayı hedefleyen daha geniş bir vizyonla bağlantılıdır. Dolayısıyla, Filistinlilerin insani vasıflarını reddeden ve ‘yok etme doktrininin’ benimsendiğini yansıtan terimlerin kullanılması, İsrail kamuoyu nezdinde toplu katliamları meşrulaştırmaya dayanan bir stratejidir. Bu açıklamaların, ‘kesintisiz ve rastgele suikastlar’ fikrini saha koşullarına bağlı istisnai askeri operasyonlar olmaktan çıkarıp kalıcı, rutin bir politika olarak normalleştirmeyi amaçladığına şüphe yok.

İsrail'deki ilk askerî hazırlık akademisinin (mechina) kurucusu Haham Eli Sadan'ın dilinden dökülen “Tevrat, İsrail'in anayasasıdır, Yahudi devletinin DNA'sıdır” şeklindeki ünlü sözün temelinden hareketle, artık Batı Şeria'nın tamamının ilhak edilmesi, Gazze Şeridi'nin yeniden işgal edilmesi, bir Filistin devletinin kurulmasının kesin olarak reddedilmesi, resmi tam ilhak için bir ön hazırlık olarak Batı Şeria topraklarının kademeli olarak ilhak edilmesi tedbirlerinin uygulanması, bunlara ek olarak Kudüs üzerindeki İsrail kontrolünün pekiştirilmesi ve Mescid-i Aksa'nın Yahudi ibadet edenler için sürekli olarak açılması yönünde gayretli bir çaba görüyoruz.

Bu, İsrail vatandaşı olan Filistinliler (İsrailli Araplar), İsrail’in bir ‘Yahudi devleti’ olarak tanımlanmasına karşı stratejik bir tehdit olarak kabul edilmesiyle ve bu tehditle, her ne olursa olsun partilerin yasaklanması ve silahsızlandırılması, gelecekteki gösterilerle başa çıkmak ve içerideki Filistinli liderleri bastırmak amacıyla İsrail askeri birliklerinin Filistinli kent ve kasabalarına indirilmesi, ‘terör destekçileri’ olarak nitelendirilenlerin (bazı Knesset üyeleri dahil) sınır dışı edilmesi ve devletine sadık olmayan Arapların kovulması gibi şiddet içeren tedbirler yoluyla başa çıkılması çağrısıyla birlikte gerçekleşiyor.

Bu doğrultuda Yahudi Gücü Partisi, ‘küresel radikal sağ’ olgusu çerçevesinde Almanya için Alternatif Partisi’ne (AfD) paralel ve benzer bir model olarak kabul edilebilir; ancak bunlar, kurucu referans ve devlet içindeki eylem mekanizmaları bakımından esastan ayrılıyor.

İki parti arasındaki ortak ve farklı noktalar

Avrupa Popülizm Çalışmaları Merkezi'nin (ECPS) geçtiğimiz yıl gerçekleştirdiği son çalışmaya göre milliyetçi ve inançsal eğilimleri benimseyen partiler arasında, dışlayıcı ideoloji fikrini benimsemeleri bakımından her zaman örtüşme noktaları bulunuyor. Zira her iki parti de devletin tanımını kimliğin saflığı üzerine inşa etmekte (Almanya'da etnik/kültürel, İsrail'de ise dini/milli) her ikisi de azınlıkları -Almanya'daki göçmenler ve Müslümanlar ile İsrail'deki Araplar ve Filistinlileri- devletin varlığına yönelik doğrudan demografik ve kültürel bir tehdit olarak görüyor.

Her iki taraf da geleneksel siyasi ve yargısal elitleri hedef alan bir söylem benimsiyor. Öyle ki AfD, Berlin ve Brüksel'deki Alman elitini ‘halkına ihanet etmekle’ suçlarken, Ben-Gvir ‘ihmal edilmiş kesimi’ temsil ettiğini iddia ederek İsrailli ‘liberal’ eliti, güvenlik teşkilatını ve yargı kurumunu hedef alıyor. Ayrıca her iki parti de siyasi tabuları yıkma stratejisine dayanıyor.

Filistinlilere yönelik dini saiklerle sınır dışı etme, kontrol ve sistematik öldürme hakkındaki provokatif Ben-Gvir açıklamalarının karşısında, Alman tarihini yeniden şekillendirmeye ve tarihi suçluluk kompleksini küçümsemeye çalışan AfD liderlerinin açıklamaları yer alıyor. Ancak referanslar konusunda ayrışıyorlar. Yahudi Gücü Partisi, toprak üzerinde münhasır hak tanıyan Tevrat yorumlarına dayanan ve devleti dini kimlikle boyamaya çalışan teokratik bir partiyken, buna karşılık AfD, dini bir metne dayanmaksızın Batı Avrupa kültürüne ve küreselleşmeye karşı ulusal egemenliğe odaklanan milliyetçi seküler/muhafazakâr bir partidir.

Eylem alanı ve konumlanma açısından, Ben-Gvir'in partisinin doğrudan bir silahlı çatışma ortamında faaliyet gösterdiğini, söylemini silahlanma, saha güvenliği ve silahlı yerleşimlerin desteklenmesi üzerine odakladığını, buna karşın AfD nispeten istikrarlı bir Avrupa demokratik ortamında hareket ettiğini ve parlamenter politikalara, ekonomik yasalara ve Avrupa Birliği (AB) gibi uluslararası bloklara karşı duruşa odaklandığını görüyoruz.

Her halükârda Ben-Gvir'in partisi ile AfD, ‘yükselen aşırı sağ’ olgusunun iki tezahürüdür ve demografik ile güvenlik korkularını körüklemek için aynı popülist araçları kullanır. Bununla birlikte Ben-Gvir'in partisi, varoluşsal ve silahlı bir çatışma ortamında faaliyet göstermesi ve devlet içinde doğrudan yürütme yetkisine sahip olması nedeniyle daha radikal ve şiddet yanlısı bir model olmaya devam ederken, AfD şimdiye kadar devletin yürütme organına liderlik etme kapasitesinden yoksun bir şekilde Almanya parlamentosu içinde kuşatılmış olarak kalmaya devam ediyor.

İsrail koalisyonunda doğan faşizm ve uluslararası tepkiler

İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in, ‘Filistinli tutukluların sehpalar kurularak veya kafalarına ateş edilerek infaz edilmesi’ yönündeki açık çağrısıyla ve ‘her gece 30 ila 50 sivilin tasfiye edilmesi’ talebiyle zirve yapan art arda açıklamaları ile İsrail'in varlığına direnen bölgesel cepheleri ateşe verme tehditleri, uluslararası ve yerel siyasi kulislerde zıt tepkilere yol açtı.

İsrail asıllı Amerikalı tarihçi ve tarih profesörü Yoav Di-Capua, daha önce yayımlanan tarihi ve siyasi araştırmalarında ‘soykırımcı doktrin’ (Genocidal Ideology) olarak adlandırılan duruma karşı uyarıda bulunarak, söylemsel açıdan yaşanan bu sert çıkışın ‘siyasi çekişme’ sınırlarını aştığını, uluslararası toplumu ve Tel Aviv'in tarihi müttefiklerini ‘İsrail devleti içinde yürütme erkini elinde bulunduran faşist bir zihniyetle doğrudan bir yüzleşmeyle’ baş başa bıraktığını belirtiyor.

Aslına bakılırsa, Ben-Gvir'in açıklamaları, partisinin düşünce yapısından ayrı düşünülemez. Çünkü İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in radikal açıklamaları artık yerel seçim seferberliği için sadece birer yakıt olmaktan çıkmış, İsrail devletinin temellerini sarsan ikili bir stratejik krize dönüşmüştür. Ben-Gvir, net sınırlar çerçevesinde hareket etmekte olup parti, ‘ötekini yok etme’ söylemini aşırı sokak marjinlerinden yasam ve hükümet koridorlarına taşımayı başarmıştır. Dolayısıyla Ben-Gvir, “Gazze'deki iki milyon insanı aç bırakmak adil ve ahlaki olabilir" sözlerinin sahibi, Dini Siyonizm Partisi lideri müttefiki Bezalel Smotrich ile aynı  düşünce yapısında birleşerek, hükümet içinde ‘imha ve sistematik sürgün akımını’ oluşturuyor. Bu akım, Filistinlileri haksız ve haksuz köleler olarak yaşamak, zorunlu göç veya sahadaki ölüm şeklinde paralel seçeneklerle baş başa bırakıyor. Bunlar faşizm ilkeleriyle doğrudan örtüşen düşünsel genlerdir.

Tepkilerin analiz edilmesi hususunda, daha önce de belirttiğim gibi, bu tutumlar uluslararası ve yerel alanlarda ile aynı zamanda İsrail'in kendi içinde de derin çatlaklara yol açtı. Şöyle ki; Washington ve Avrupa başkentlerindeki İsrail müttefiklerinin bugün benzeri görülmemiş bir ahlaki ve hukuki ikilemle karşı karşıya olduğunu görüyoruz. Uluslararası çatışmalarda mahkemeler genellikle ‘soykırım niyetini’ kanıtlamakta zorlanırken, Ben-Gvir'in açık söylemleri, Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesindeki insan hakları örgütlerini, seyahat yasağı ve mal varlıklarının dondurulmasını içeren doğrudan bireysel yaptırımların Ben-Gvir'e uygulanması yönünde ciddi adımlar atmaya itti. Bu durum, devletin varlığına verilen mecburî desteği koruma ile sağın faşist dürtülerini örtbas etme çabası arasındaki çizgiyi ayırmaya yönelik beyhude bir girişimdir.

İçeride ise gerek sivil gerek askeri geleneksel İsrail kurumları, Ben-Gvir'i ve Filistinli esirler hakkındaki açıklamalarını devletin stratejik tecridini derinleştiren, takas anlaşmalarını engelleyen ve ordu subaylarını savaş suçu işleyenler olarak uluslararası ceza kovuşturması giyotini altına koyan acil bir tehlike olarak değerlendiriyor. Bu durum, Netanyahu'yu Beyaz Saray'ı ve hukuk sistemini yatıştırmak amacıyla birden fazla siyasi görüşmede aşırı uçtaki bakanlarının açıklamalarını reddetmeye itmiş, ancak Ben-Gvir ve Smotrich'in partisinin koalisyon hükümeti içindeki hayati bir damarın bakanları olmaları ve düşmeleri halinde hükümetin de düşecek olması nedeniyle haklarında herhangi bir cezai işlem veya görevden alma kararı almayı reddetmesine yol açtı.

Sonuç olarak Itamar Ben-Gvir ve partisi, güvenlik kavramını etnik temizlik temelinde yeniden biçimlendiren ‘yükselen iktidar faşizmini’ temsil ediyor. Uluslararası tepkiler Ben-Gvir'i diplomatik olarak tecrit etmede ve hukuki açıdan kuşatmada başarılı olsa da bu tedbirler Gazze'nin bugün açık hedef haline geldiği sahadaki pratiklerini dizginlemede yetersiz ve aciz kalıyor. Dolayısıyla Ben-Gvir'in faşizmi konusu yalnızca Filistinlilerin geleceğiyle sınırlı kalmayıp uluslararası hukuk sisteminin tamamını, tam anlamıyla faşist ideolojik değerlerin karşısında çöküş ya da zafer sınavıyla karşı karşıya getiriyor.



Topçu takviyesi... İsrail, Güney Lübnan’daki işgalini genişletmeyi mi planlıyor?

Güney Lübnan’daki Litani Nehri yakınlarında bulunan İsrail askerleri (Arşiv – İsrail ordusu)
Güney Lübnan’daki Litani Nehri yakınlarında bulunan İsrail askerleri (Arşiv – İsrail ordusu)
TT

Topçu takviyesi... İsrail, Güney Lübnan’daki işgalini genişletmeyi mi planlıyor?

Güney Lübnan’daki Litani Nehri yakınlarında bulunan İsrail askerleri (Arşiv – İsrail ordusu)
Güney Lübnan’daki Litani Nehri yakınlarında bulunan İsrail askerleri (Arşiv – İsrail ordusu)

İsrail, Güney Lübnan’daki işgalini genişletme tehditlerinin dozunu artırdı. İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, Hizbullah’ın İsrail ile İran arasında yaşanabilecek olası bir çatışmaya dahil olması halinde Nebatiye ve Litani bölgelerinin de İsrail’in ‘kalıcı güvenlik bölgesi’ olarak tanımladığı alana dahil edilebileceğini söyledi. Bu tehditler, İsrail güçlerinin hangi bölgeleri kontrol altına almaya çalışabileceği ve daha geniş çaplı bir kara harekâtı düzenlemeye ne ölçüde hazır olduğu konusunda soru işaretlerine yol açtı. Söz konusu gelişmeler, İsrail’deki Knesset seçimleri yaklaşırken bölgede askeri hareketliliğin sürdüğü bir dönemde yaşanıyor.

Katz daha önce, güneyde geniş bir bölgenin sakinlerinin Zahrani ve Avali nehirlerine kadar uzanan alanlardan, ayrıca Beyrut’un güney banliyölerinden tahliye edilebileceği tehdidinde bulunmuştu. Bir milyondan fazla kişinin yerinden edilebileceğini belirten Katz, İsrail ordusunun bir kara harekâtı düzenlemeye hazır olduğunu da vurgulamıştı.

Bu tehditler, İsrail güçlerinin stratejik öneme sahip yüksek kesimlere doğru konuşlanmasını genişletmesinin ardından geldi. Nebatiye yakınlarındaki Şakif Kalesi ve Ali et-Tahir Tepesi, bu bölgelerin başında geliyor. Reyhan, Saced ve Cebel er-Refi tepeleri de İsrail hava saldırılarına maruz kaldı. Bu gelişmeler, İsrail’in yüksek kesimler ve coğrafi geçiş güzergâhları üzerindeki kontrolünü genişletme ihtimaline ilişkin soru işaretlerini artırıyor.

İsrail, doğal coğrafi engeller oluşturmaya çalışıyor

Emekli Tuğgeneral Fadi Davud, İsrail’in tehditlerinin Hizbullah’ı hedef almak ve askeri yapısını dağıtmakla sınırlı olmadığını, başka siyasi ve coğrafi hedeflerle de bağlantılı olduğunu söyledi. Davud, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Askeri mevziler ve kara operasyonları, kapsamı veya derinliği ne olursa olsun, sahadaki askeri manevra anlayışına hizmet etmelidir. Bu manevra da kendi başına büyük bir siyasi hedefe hizmet eder” dedi. İsrail’in hedefinin Hizbullah’ın merkezlerini vurmak ve askeri yapısını dağıtmakla sınırlı kalmadığını belirten Davud, bunun ötesinde coğrafya ve toprak üzerindeki kontrolle bağlantılı hedefler bulunduğunu ifade etti.

ascfghyv
Litani Nehri’nin güneyinde İsrail güçlerinin kontrolündeki bölgelerde sistematik yıkım ve tahribat operasyonları… Bint Cubeyl, 22 Nisan 2026 (AFP)

Davud, “Lübnan’ın güneyindeki İsrail hareketliliğini değerlendirmek için Suriye’nin güneyinde, özellikle Kuneytra kırsalı ve Cebel eş-Şeyh bölgesinde yaşananlara da bakmak gerekiyor. Görünen o ki iki süreç birbiriyle bağlantılı ve birbirini tamamlıyor. İsrail, güvenlik bölgeleri oluşturmak için coğrafyayı kullanmaya dayalı bir yaklaşım izliyor” diye konuştu.

İsrail’in niyetlerinin yalnızca açıklamalardan hareketle değil, sahadaki gelişmeler temelinde değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Davud, “İsrail henüz ulaşmayı hedeflediği aşama hattına varmış değil. İlerleme mesafesi ne kadar olursa olsun, her askeri ilerleyiş birbirini izleyen aşamalar doğrultusunda gerçekleşir” dedi.

Davud, “İstenen ilerleme yalnızca 100 metreyle sınırlı olsa bile her askeri operasyon aşamalara ayrılır. Önce ateş hazırlığı yapılır ve kanatlar güvence altına alınır, ardından saldırı başlatılır ve mevziler tahkim edilir” ifadelerini kullandı. Askeri aşama hatlarının genellikle saldıran güçlerin konuşlanmalarını sağlamlaştırmasına ve savunmalarını düzenlemesine olanak tanıyan doğal coğrafi engellere dayandığını belirtti.

gbh
İsrail bombardımanı sonucu hasar gören ve yıkılan binaların arasında nargile içen bir vatandaş… Nebatiye, 23 Haziran 2026 (AFP)

Davud, “Önemli olan İsrail’in ne söylediği değil, sahada ne yaptığı ve hangi noktalara ulaşmaya çalıştığı” diyerek, İsrail güçlerinin belirgin bir coğrafi hatta ulaşmayı hedeflediğini belirtti. Davud, İsrail’in varlığını sağlamlaştırmasına imkân verecek coğrafi bir engele dayanmadan bir bölgenin ortasında duramayacağını ifade etti.

İsrail’in askeri hedeflerinin Sayda’nın kuzeyindeki Avali Nehri’ne kadar uzanabileceği ihtimalini gündeme getiren Davud, “İsrail güçlerinin Avali Nehri hattına ulaşması ve bu hattı kontrol altına alması, güvenlik kuşağının Lübnan topraklarının derinliklerine doğru genişletilmesi anlamına gelir. Bu hattın kontrol altına alınması, güneyinde kalan bütün bölgeleri, et-Tuffah bölgesi ve çevresindeki köyler de dahil olmak üzere, etkileyecektir” değerlendirmesinde bulundu.

İran’la bağlantılı bir gerginlik

Emekli Tuğgeneral Naci Melaib ise İsrail’in tehditlerini, yaklaşan İsrail seçimleri çerçevesinde İran’la olası bir çatışmaya yönelik askeri hazırlıklarla ilişkilendirdi.

Melaib, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın Avali Nehri’ne kadar ulaşılabileceğine ilişkin sözlerinin, tehditlerin artık Nebatiye veya Litani bölgesiyle sınırlı kalmadığını, Sayda ve çevresini de kapsayan daha geniş bir coğrafyaya yayıldığını gösterdiğini söyledi. Tehditlerin yalnızca güney bölgelerini değil, Beyrut’un güney banliyölerini de kapsadığına dikkati çeken Melaib, bunun seçimler yaklaşırken İsrail söyleminde ciddi bir tırmanış yaşandığını ortaya koyduğunu belirtti.

Melaib, tehditlerin sahadaki önemli bir askeri hareketlilikle eş zamanlı gerçekleştiğini ifade ederek, 282. Topçu Tugayı’nın Hizbullah’ın kullandığı insansız hava araçlarına (İHA) karşı mücadele ve çatışmalar sırasında tahliye operasyonları gibi konuları kapsayan geniş çaplı tatbikatlarını tamamladığını söyledi. Melaib, “Tugay, tatbikatların sona ermesinin hemen ardından Lübnan’ın güneyine geçti. Bu durum, İsrail’in mevcut birliklerine ek olarak, askeri emir verilmesi halinde harekete geçmeye hazır ilave bir topçu gücüne sahip olduğu anlamına geliyor” dedi.

İsrail’in askeri operasyonlarını genişletme ihtimalinin belirli coğrafi noktalarla sınırlı olmadığını vurgulayan Melaib, bunun daha çok İsrail’in alacağı karara ve İsrail ile İran arasında yaşanabilecek yeni bir çatışmaya Hizbullah’ın ne ölçüde dahil olacağına bağlı olduğunu belirtti. Gelişmelerin farklı yönlerde ilerleyebileceğini kaydeden Melaib, İran’ın İsrail seçimleri dönemini saldırılar düzenlemek veya seçimlerin seyrini etkilemek için değerlendirmesi ya da İsrail’in seçimlerden önce veya seçimler sırasında İran’a karşı savaşı genişletme yoluna gitmesi ihtimallerine işaret etti.

Melaib, İran’la çatışmanın genişletilmesi ihtimalinin ABD ile İsrail arasında da ele alındığını belirtti. İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir’in, İsrail açısından ağır sonuçlar doğurabilecek bir çatışmaya girilmesinin olası etkilerine ilişkin çekincelerini dile getirdiğini aktaran Melaib, özellikle İsrail’in askeri açıdan böyle bir çatışmaya hazır olmaması ve seçimlerin yaklaşması nedeniyle bu endişelerin önem taşıdığını ifade etti.

Hizbullah’ın hazırlıklarına ilişkin değerlendirmesinde ise Melaib, Lübnan güvenlik güçlerinin örgütle bağlantılı patlayıcı yüklü bir kamyonu ele geçirmesinin, ülkeye giren tek kamyonun bu olduğu anlamına gelmediğini söyledi. Başka kamyonların da denetimlere takılmadan geçmiş olabileceğini belirten Melaib, bunun yeni bir bölgesel çatışmanın başlaması halinde Hizbullah’ın olası bir askerî harekâta hazırlanıyor olabileceği ihtimalini gündeme getirdiğini kaydetti. Melaib, “Bugün asıl soru, İsrail’in hangi noktaları kontrol altına almaya çalışacağı değil, operasyonları genişletmeye yönelik siyasi ve askeri kararın alınıp alınmayacağıdır” dedi.

Sahadaki gelişmeler

Sahada ise İsrail savaş uçakları, Nebatiye’ye bağlı Kafr Tebnit’e şiddetli bir hava saldırısı düzenledi. Saldırılar, Sur ve Bint Cubeyl’de hava ve topçu ateşinin yoğunlaşmasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Mansuri’ye üç, Zıbkin Vadisi’ne ise bir hava saldırısı düzenlendi. Topçu ateşi Beraşit, Haddase, Haris’in çevresi, Zıbkin ve Şakra çevresini hedef aldı. Şafak vakti ise Mansuri ve Mecdel Zevn bombalandı. İsrail savaş uçakları Sur ve çevresindeki köylerin üzerinde taciz uçuşları gerçekleştirirken Mansuri ve Beyt es-Seyyad üzerine aydınlatma fişekleri attı. Lübnan Sağlık Bakanlığı, Haddase’ye düzenlenen hava saldırısında 4 yaşındaki bir çocuk da dahil olmak üzere iki kişinin yaralandığını açıkladı. Kfar Şuba’da ise İsrail güçleri, Lübnanlı çiftçilerin zeytin hasadı yapmak üzere topraklarına girmesini engelledi. Sınır köylerinde yaşayanların tarım arazilerine ulaşmakta yaşadığı zorluklar da devam ediyor.


Trump, Denzel Washington'a atfedilen uydurma sözü paylaştı

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters
TT

Trump, Denzel Washington'a atfedilen uydurma sözü paylaştı

Fotoğraf: Reuters
Fotoğraf: Reuters

ABD Başkanı Trump, oyuncu Denzel Washington'a atfedilen uydurma bir sözü içeren X’teki gönderinin ekran görüntüsünü paylaştı. Uydurma sözde İlk Gün'ün (Training Day) yıldızı, televizyon sunucusuyken siyasete atılan Trump'tan daha "cesur" veya daha "zeki" birini görmediğini iddia ediyor.

Trump, pazartesi günü Truth Social'da, "Red Eagle Updates" adlı X kullanıcısının paylaşımının görselini yayımladı. Bu paylaşımda iki Oscar'lı Washington'ın Trump'ı "harika bir dost ve daha da iyi bir başkan" diye nitelediği, başkanın "sarsılmaz bir destekçisi" olduğunu ifade ettiği öne sürülüyordu.

Paylaşılan sözler şöyleydi:

Hayatım boyunca pek çok kişiyle çalıştım, Donald Trump'tan daha cesur, daha zeki ya da Amerika'yı daha fazla düşünen biriyle hiç tanışmadım. O harika bir dost ve daha da iyi bir başkan. Onun sarsılmaz bir destekçisi olmaktan gurur duyuyorum ve bunun için asla özür dilemeyeceğim. Tanrı Amerika'yı ve başkanımızı korusun.

Ancak Federal Seçim Komisyonu kayıtlarına göre yıllar içinde Demokrat adaylara onbinlerce dolarlık bağışta bulunan Washington, hiçbir zaman böyle bir şey söylemedi.

Doğrulama sitesi Snopes, kamuya açık bilgiler üzerinde kapsamlı bir araştırma yaptı ve Washington'ın sözkonusu ifadeleri kullandığına dair hiçbir kanıt bulamadı.

rgth5yj
Başkan Donald Trump, Akademi Ödüllü oyuncuya atfedilen sahte bir sözü paylaştı (Warner Bros.)

Aynı sözler, Rolling Stones'un solisti Mick Jagger ve oyuncu Matthew McConaughey gibi diğer tanınmış isimlere de yanlış bir şekilde atfedilmişti. Oysa bu isimlerin hiçbiri 47. başkana kamuoyu önünde destek vermedi.

Başkanın sosyal medya paylaşımı, gelecek ay yapılacak seçime kadar neredeyse her gün sahada olacağı yoğun bir ara seçim kampanyası sürecinde geldi.

Cumhuriyetçilerin, Temsilciler Meclisi'ndeki kontrolü kaybetmesi ve Senato'daki sayılarının, Demokratların o kanatta da çoğunluğu elde edeceği bir seviyeye düşmesi bekleniyor.

Trump'ın halk nezdindeki onay oranı ikinci döneminin en düşük seviyesinde seyrediyor. Pew Araştırma Merkezi'nin 28 Eylül'le 4 Ekim ​​arasında 5 bin 62 yetişkinle gerçekleştirdiği anket, onay oranını yüzde 30, onaylanmama oranını ise yüzde 68 olarak gösteriyor. Bu da temmuzdan bu yana 4 puanlık düşüş demek.

Reuters/Ipsos'un geçen pazartesi yayımladığı ankette de onay oranı yüzde 32 olarak belirlendi. Bu, ilk kez eylülde kaydedilen ve rekor düzeyde düşük olan oranla aynı seviye. CBS News/YouGov'un 30 Eylül'le 2 Ekim ​​arasında 2 bin 166 yetişkinle yaptığı ankette ise onay oranı yüzde 39 olarak tespit edildi.

Pew anketi ayrıca kendisini Trump destekçisi diye tanımlayanların yüzde 67'sinin onun performansını onayladığını gösteriyor. Bu oran, göreve başlamasından sonraki haftalarda yapılan benzer bir ankete kıyasla yaklaşık 30 puanlık düşüşe işaret ediyor. Cumhuriyetçilerin yalnızca yüzde 39'u ülkedeki gidişattan memnun olduğunu belirtiyor. Oysa bu oran, Trump'ın göreve başladığı dönemde yüzde 65 seviyesindeydi.

Independent Türkçe


Grönland, Trump'ı yalanladı: Devasa maden faaliyetleri yok

Grönland, 1979'da Danimarka'dan özerkliğini kazansa da dışişleri, güvenlik ve mali konularda bu ülkeye bağlı (Reuters)
Grönland, 1979'da Danimarka'dan özerkliğini kazansa da dışişleri, güvenlik ve mali konularda bu ülkeye bağlı (Reuters)
TT

Grönland, Trump'ı yalanladı: Devasa maden faaliyetleri yok

Grönland, 1979'da Danimarka'dan özerkliğini kazansa da dışişleri, güvenlik ve mali konularda bu ülkeye bağlı (Reuters)
Grönland, 1979'da Danimarka'dan özerkliğini kazansa da dışişleri, güvenlik ve mali konularda bu ülkeye bağlı (Reuters)

Grönland yönetimi, ABD Başkanı Donald Trump'ın adada "devasa petrol, doğal gaz ve maden arama faaliyetlerine" başlanacağı duyurusunu yalanladı.

Trump, sosyal medyada 13 Ekim'deki paylaşımında adada "devasa petrol, doğal gaz ve maden arama faaliyetlerinin başlamak üzere olduğunu" yazmıştı.

ABD'ye yönelik gelecekte herhangi bir saldırının Grönland üzerinden geçmek zorunda kalacağını savunan Trump, adaya yerleştirilecek savunma sistemleriyle bunların hepsini etkisiz hale getirileceğini iddia etmişti.

Danimarka'ya bağlı özerk bir bölge olan Grönland'ın Madencilik Bakan Yardımcısı Jorgen Hammeken-Holm ise CNN'e açıklamasında adada ABD'li şirketlerin faaliyet yürüttüğünü fakat Trump'ın savunduğu gibi "büyük çaplı maden arama çalışmalarından çok uzak olunduğunu" ifade etti.

Hammeken-Holm, "Halihazırda birçok küçük çaplı keşif çalışması yürütülüyor ancak bunların faaliyete geçmesi yıllar alabilir" diye ekledi.

Danimarka Dışişleri Bakanlığı'ndan gönderilen açıklamada da ABD'nin Grönland'daki maden arama faaliyetlerini adanın yasal gereklilikleri çerçevesinde yapmak zorunda olduğunu bildirildi.

Bakanlık ayrıca ABD, Danimarka ve Grönland arasında geçen ay imzalanan anlaşmanın bu durumu değiştirmediğini vurguladı:

Anlaşma, Grönland'daki doğal kaynaklara erişim hakkında ABD'li yatırımcılara, diğer NATO ülkeleri, AB ülkeleri ve NATO ortaklarından gelen yatırımcılara kıyasla herhangi bir ayrıcalık tanımıyor.

Trump, Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ve Grönland Başbakanı Jens Frederik Nielsen'ın imzaladığı anlaşma kapsamında Beyaz Saray, adada "geniş çaplı askeri varlık oluşturma sürecine derhal başlanacağını" bildirmişti.

Anlaşmayla ABD'nin, adanın güneyindeki Narsarsuaq'ta ve doğu kıyısındaki Mestersvig'de iki askeri üs kurması öngörülüyor. Ayrıca Grönland'daki tek aktif Amerikan askeri tesisi olan Pituffik Uzay Üssü de genişletilebilir.

AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de anlaşmadan memnuniyet duyduklarını açıklamıştı.

Ancak Amerikan medyasındaki analizlerde, Grönland'ı defalarca işgalle tehdit eden Trump'ın adayı ABD kontrolüne alma hedefine ulaşamayarak büyük bir geri adım attığı yazılmıştı.

Sözkonusu anlaşma, ABD'yle Danimarka arasında Grönland'ın savunmasına ilişkin 1951'de imzalanan sözleşmeyi genişletiyor. Ancak geçen ay düzenlenen anlaşma metninde petrol veya doğalgaz arama faaliyetlerine ilişkin açık maddeler bulunmuyor. Diğer yandan "maden alanında işbirliği" ve "ekonomik kalkınmayla ticaretin teşvikine" değinilirken, bunlar hakkında da ayrıntılara yer verilmiyor.

Independent Türkçe, CNN, NBC News