Christopher Phillips
Ulchi Özgürlük Kalkanı, Kuzey Kore tehdidine karşı Amerika Birleşik Devletleri ve Güney Kore tarafından yıllık olarak düzenlenen ortak bir askeri tatbikattır. Ne var ki bu yıl ağustos ayında başlamadan hemen önce, Washington aniden tatbikatın süresini kısalttı. Başkan Donald Trump, tatbikatların maliyetini, Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ile ilişkilerini geliştirme arzusunu ve Güney Kore'nin İran'a karşı savaşını desteklemeyi reddetmesini gerekçe göstererek, tatbikatların 11 günden beş güne indirilmesi direktifini verdi.
Bu karar Seul'de ve ötesinde şok dalgaları yarattı. ABD'nin Doğu Asya’daki müttefikleri, Trump'ın demokrat ortaklarına taahhütlerine bağlılıktan bu kadar kolay vazgeçmeye istekli gibi görünmesinden endişe duymakla kalmıyor, aynı zamanda İran ile savaş konusundaki tutumlarının Washington ile ilişkilerine daha fazla zarar vermesinden de korkuyorlar. Ancak Kore’nin durumu benzersiz değil. ABD’nin NATO ve Asya'daki diğer müttefikleri, Trump tarafından İran ile uzun süren çatışmasını desteklemedikleri için defalarca eleştirildi ve savaş, zaten baş göstermiş olan gerilimleri daha da büyütmüş gibi görünüyor.
Savaş öncesindeki gerilimler
Trump'ın, ABD'nin müttefiklerinin İran'daki savaşına yeterince destek vermediği yönündeki şikayetlerine rağmen, çatışmayı Washington'un birçok müttefikiyle ilişkilerinin zaten önemli ölçüde gergin olduğu bir dönemde başlattı. Trump'ın Beyaz Saray'daki ilk yılında Washington'un Batılı müttefikleri, Amerikan yönetiminden yayılan düşmanlığın yoğunluğu karşısında şaşkına döndüler. Kanada başlangıçtan itibaren bir ticaret savaşı ve örtülü ilhak tehditleriyle karşı karşıya kalırken, Avrupa Birliği (AB) mallarının çoğuna yüzde 15 oranında gümrük vergisi uygulandı. İngiltere'ye ise yüzde 10 oranında temel gümrük vergisi uygulandı.
Trump'ın İran'a karşı savaşı, ABD'nin ittifak ağında zaten genişleyen çatlakları daha da derinleştirdi. Batılı ve Asyalı müttefikleri çatışmayı desteklemeyi reddettikten sonra, Trump Seul ile askeri tatbikatların süresini kısaltarak ve İspanya'yı tehdit ederek misillemede bulundu
Buna rağmen, yönetimin ilk aylarında NATO liderlerinin çoğu, özellikle Ukrayna bağlamında, Amerikan güvenlik şemsiyesine olan sürekli bağımlılıklarının bir göstergesi olarak, Trump'ı olabildiğince yatıştırmaya çalıştılar ve bir dereceye kadar ekonomik bedel ödemeyi kabul ettiler.
Gelgelelim Washington'un devam eden çatışmacı yaklaşımı bu stratejinin sürdürülmesini zorlaştırdı. Aralık ayında yayınlanan yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi, Avrupa’nın “medeniyetinin yok oluşuyla” karşı karşıya olduğunu iddia etti ve çoğu AB liderinin Birliğe tehdit olarak gördüğü Macaristan Başbakanı Viktor Orban gibi sağcı popülistlere destek çağrısında bulundu.
Bunu, Trump'ın Danimarka'dan Grönland'ı alma kampanyasını tırmandırması ve Kopenhag'ı destekleyen Avrupa ülkelerini gümrük vergileriyle tehdit etmesi izledi. Kısa süre sonra, Davos'ta, NATO'nun ABD için “hiçbir şey yapmadığını” söyledi ve daha sonra da Washington'un müttefiklerinin Afganistan'da iyi savaşmadığını ima etti.
Bu açıklamalar NATO’lu müttefikleri arasında geniş çaplı öfke uyandırdı. İngiltere, Fransa, Almanya, Hollanda, İsveç, Norveç ve Finlandiya, Grönland anlaşmazlığında Danimarka'yı desteklerini açıkça ilan ettiler. Hatta Fransız lider Jordan Bardella gibi bazı sağcı popülistler bile Trump'ın eylemlerini “zorlama” olarak nitelendirdi.

Asyalı müttefikleri ile arasındaki durum da ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarının arifesinde aynı derecede gergindi. Pete Hegseth de dahil olmak üzere yönetiminin üst düzey yetkililerinin, ABD'nin bölgeye yönelik taahhütlerinin 2025'te en önemli öncelik olduğu ve Çin tehdidinin “gerçek” ve “yakın” olduğu yönündeki güvencelerine rağmen, Japonya, Güney Kore ve Tayvan, Washington'un bölgeye eskisinden daha az bağlı olduğu endişesine kapıldı.
Nitekim Dış İlişkiler Konseyi'nden Joshua Kurlantzick, Trump'ın Ulusal Güvenlik Stratejisinin büyük ölçüde Batı Yarımküre'ye odaklandığını ve 29 sayfalık belgenin sadece 19. sayfasında Çin'den bahsettiğini belirtti. Bu arada Washington hem Güney Kore'ye hem de Japonya'ya yüzde 15 oranında gümrük vergisi uyguladı.
Washington, Avrupa'nın “medeniyetinin yok oluşu” ile karşı karşıya olduğunu söylerken Grönland meselesinde gerilimi artırdı. Öte yandan Tokyo, Seul ve Taipei ise Çin tehdidini “yakın” olarak sınıflandırmasına rağmen ABD'nin Asya'ya yönelik taahhütlerine bağlılığının azalmasından giderek daha fazla endişe duyuyor
Bu endişe en çok Seul'de belirgindi. Trump, ilk döneminde Kim Jong-un ile kişisel diplomasi yürütmüş ve Güney Kore'yi müzakerelerden dışlamıştı. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre 2026'da Ulchi Özgürlük Kalkanı tatbikatlarının süresini ve kapasitesini azalttığında bile, “Kim Jong-un ile çok iyi bir ilişkim var” dedi ki, bu da Seul'ü kızdırdı.
Trump ayrıca Güney Kore'de konuşlandırılmış 28 bin 500 ABD askerinin oradaki varlığının yararını da sorguladı. İran'a saldırıdan önce, Kore Yarımadası'ndaki birliklerini Ortadoğu'ya göndererek yeniden konuşlandırdı. Mart ayında savaşın başlamasının ardından, Patriot füze sistemleri ve THAAD önleme füzeleri Güney Kore'den Ortadoğu'ya nakledildi; bu da Seul'ü derinden endişelendirdi.
Savaş korkusu
Savaş, ilişkileri daha da bozarak kötüleştirdi; Japonya deniz kuvvetleri göndermeyi reddederken, Güney Kore de Beyaz Saray'ın büyük hoşnutsuzluğuna rağmen, Trump'ın daha fazla katılım taleplerine direndi.
16 Mart'ta Trump, iki ülkenin Çin ile birlikte İran'a karşı düzenlenen saldırılar için ABD'ye “teşekkür etmesi gerektiğini” ve Hürmüz Boğazı'na savaş gemisi gönderme konusundaki isteksizliklerine “şaşırdığını” söyledi.
Truth Social platformundaki daha yakın tarihli bir paylaşımındaysa, Ulchi Özgürlük Kalkanı tatbikatının süresini azaltma kararını açıklarken, “biraz alakasız” olduğunu söyleyerek, “yakın zamanda Güney Kore Cumhurbaşkanı'na İran İslam Cumhuriyeti'nin nükleer silahlardan arındırılmasında bize katılmak isteyip istemediklerini sorduğunu ve onların 'Hayır, teşekkürler!' dediğini” belirtti.
Bu söylem, İran konusunda kendisiyle aynı fikirde olmayan Batılı müttefiklerine yönelik eleştirilerine de yansıyor. Bir zamanlar yakın ilişkilerine rağmen, Trump eski İngiltere Başbakanı Keir Starmer hakkında savaşı desteklemediği için “Winston Churchill değil” demiş ve İspanya'yı tutumu nedeniyle “kayıp bir dava” olarak tanımlamış ve hatta onunla ticaretin tamamen durdurulmasını önermişti.
Bir zamanlar en yakın müttefiklerinden biri olan İtalyan Başbakanı Giorgia Meloni bile eleştirilerinden nasibini aldı; Trump, NATO’lu müttefiklerinin İran konusunda yardım sağlamayı reddetmesini “çok aptalca bir hata” olarak nitelendirdi.

Trump'ın hem Güney Kore örneğinde olduğu gibi fiilen gerçekleştirdiği hem de tehdit ettiği misilleme eylemleri, savaştan önce zaten büyüyen Batılı ve Asyalı müttefiklerinin endişelerini daha da büyütüyor.
Asya'da, Amerika Birleşik Devletleri'nin müttefiklerinin güvenliğine yönelik taahhütlerine daha az bağlı olabileceği algısı, uzun süredir kabul edilen varsayımların gözden geçirilmesine neden oluyor. Financial Times gazetesi yakın zamanda, Trump'ın tutarsız davranışlarının, ABD'nin rolündeki potansiyel gerileme göz önüne alındığında, Doğu Asya demokrasileri için bağlarını güçlendirme ve belki de Hindistan ve Güneydoğu Asya demokrasileriyle daha yakın ilişkiler kurma konusunda bir motivasyon olması gerektiğine işaret etti.
Aynı şekilde, bağımsız nükleer güç geliştirme tartışması, özellikle ABD ve daha geniş ölçüde uluslararası toplumun Kuzey Kore'nin nükleer programını dizginleyememesi nedeniyle, Güney Kore ve Japonya'da yoğunlaştı.
NATO veya Asya ittifaklarını zayıflatan her şey Moskova ve Pekin için bir kazanç olurken, Washington kendi yarattığı bir stratejinin bedelini ödüyor. Düşmanları, savaşın sonuçlarının kendi lehlerine işleyip işlemeyeceğini izliyorlar
NATO’lu müttefikleri Trump'ın hakaretlerine büyük ölçüde alıştılar ve İran sebebiyle kendilerine yönelik sözlü saldırılarına yanıt vermekte acele etmeyebilirler. Ancak savaşın sonuçlarının, ilişkilerdeki daha geniş bir bozulmanın son belirtisi olduğu konusunda da artan bir farkındalık var.
Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki son gümrük vergileri ve Trump'ın Ontario Gölü'nün adını kışkırtıcı bir şekilde değiştirmesi, ABD ile müttefikleri arasındaki gergin ilişkilerin sıradan hale geldiğine dair daha fazla işaret veriyor.
Bu açıdan bakıldığında İran ile savaş, ABD hakkındaki görüşlerini temelden değiştirmeyecektir. Zaten Trump'ı mümkün olduğunca yatıştırma, gerektiğinde onunla yüzleşme ve transatlantik ittifak içindeki karışıklığın 2028'de başkanlığının sona ermesiyle yatışacağını umma, aynı zamanda bunun gerçekleşmeyebileceği ihtimaline de hazırlık yapma stratejisini benimsemişlerdi.

İran ile savaşın neden olduğu gerilimlerden en çok faydayı büyük olasılıkla Rusya ve Çin elde ediyor. Zira NATO veya ABD'nin Doğu Asya'daki ittifak ağını zayıflatan her şey Moskova ve Pekin için bir kazançtır.
Washington savaşı bizzat kendisi yürütmeyi seçtiğinden ve stratejik maliyetinin büyük bir kısmı kendisinden kaynaklandığından, ABD'nin rakipleri, savaşın sonuçlarının nihayetinde kendi lehlerine işleyip işlemeyeceğini muhtemelen sessiz bir rahatlıkla izliyorlar.
*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir."


