İran savaşı ABD'nin ittifakları hakkında ne söylüyor?

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla
TT

İran savaşı ABD'nin ittifakları hakkında ne söylüyor?

Fotoğraf: Majalla
Fotoğraf: Majalla

Christopher Phillips

Ulchi Özgürlük Kalkanı, Kuzey Kore tehdidine karşı Amerika Birleşik Devletleri ve Güney Kore tarafından yıllık olarak düzenlenen ortak bir askeri tatbikattır. Ne var ki bu yıl ağustos ayında başlamadan hemen önce, Washington aniden tatbikatın süresini kısalttı. Başkan Donald Trump, tatbikatların maliyetini, Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ile ilişkilerini geliştirme arzusunu ve Güney Kore'nin İran'a karşı savaşını desteklemeyi reddetmesini gerekçe göstererek, tatbikatların 11 günden beş güne indirilmesi direktifini verdi.

Bu karar Seul'de ve ötesinde şok dalgaları yarattı. ABD'nin Doğu Asya’daki müttefikleri, Trump'ın demokrat ortaklarına taahhütlerine bağlılıktan bu kadar kolay vazgeçmeye istekli gibi görünmesinden endişe duymakla kalmıyor, aynı zamanda İran ile savaş konusundaki tutumlarının Washington ile ilişkilerine daha fazla zarar vermesinden de korkuyorlar. Ancak Kore’nin durumu benzersiz değil. ABD’nin NATO ve Asya'daki diğer müttefikleri, Trump tarafından İran ile uzun süren çatışmasını desteklemedikleri için defalarca eleştirildi ve savaş, zaten baş göstermiş olan gerilimleri daha da büyütmüş gibi görünüyor.

 Savaş öncesindeki gerilimler

Trump'ın, ABD'nin müttefiklerinin İran'daki savaşına yeterince destek vermediği yönündeki şikayetlerine rağmen, çatışmayı Washington'un birçok müttefikiyle ilişkilerinin zaten önemli ölçüde gergin olduğu bir dönemde başlattı. Trump'ın Beyaz Saray'daki ilk yılında Washington'un Batılı müttefikleri, Amerikan yönetiminden yayılan düşmanlığın yoğunluğu karşısında şaşkına döndüler. Kanada başlangıçtan itibaren bir ticaret savaşı ve örtülü ilhak tehditleriyle karşı karşıya kalırken, Avrupa Birliği (AB) mallarının çoğuna yüzde 15 oranında gümrük vergisi uygulandı. İngiltere'ye ise yüzde 10 oranında temel gümrük vergisi uygulandı.

Trump'ın İran'a karşı savaşı, ABD'nin ittifak ağında zaten genişleyen çatlakları daha da derinleştirdi. Batılı ve Asyalı müttefikleri çatışmayı desteklemeyi reddettikten sonra, Trump Seul ile askeri tatbikatların süresini kısaltarak ve İspanya'yı tehdit ederek misillemede bulundu

Buna rağmen, yönetimin ilk aylarında NATO liderlerinin çoğu, özellikle Ukrayna bağlamında, Amerikan güvenlik şemsiyesine olan sürekli bağımlılıklarının bir göstergesi olarak, Trump'ı olabildiğince yatıştırmaya çalıştılar ve bir dereceye kadar ekonomik bedel ödemeyi kabul ettiler.

Gelgelelim Washington'un devam eden çatışmacı yaklaşımı bu stratejinin sürdürülmesini zorlaştırdı. Aralık ayında yayınlanan yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi, Avrupa’nın “medeniyetinin yok oluşuyla” karşı karşıya olduğunu iddia etti ve çoğu AB liderinin Birliğe tehdit olarak gördüğü Macaristan Başbakanı Viktor Orban gibi sağcı popülistlere destek çağrısında bulundu.

Bunu, Trump'ın Danimarka'dan Grönland'ı alma kampanyasını tırmandırması ve Kopenhag'ı destekleyen Avrupa ülkelerini gümrük vergileriyle tehdit etmesi izledi. Kısa süre sonra, Davos'ta, NATO'nun ABD için “hiçbir şey yapmadığını” söyledi ve daha sonra da Washington'un müttefiklerinin Afganistan'da iyi savaşmadığını ima etti.

Bu açıklamalar NATO’lu müttefikleri arasında geniş çaplı öfke uyandırdı. İngiltere, Fransa, Almanya, Hollanda, İsveç, Norveç ve Finlandiya, Grönland anlaşmazlığında Danimarka'yı desteklerini açıkça ilan ettiler. Hatta Fransız lider Jordan Bardella gibi bazı sağcı popülistler bile Trump'ın eylemlerini “zorlama” olarak nitelendirdi.

cdfgrthyju
ABD Başkanı Donald Trump, Almanya Başbakanı Friedrich Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Hollanda'nın Lahey kentinde düzenlenen NATO zirvesinde toplu fotoğraf çekiminde, 25 Haziran 2025 (AFP)

Asyalı müttefikleri ile arasındaki durum da ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarının arifesinde aynı derecede gergindi. Pete Hegseth de dahil olmak üzere yönetiminin üst düzey yetkililerinin, ABD'nin bölgeye yönelik taahhütlerinin 2025'te en önemli öncelik olduğu ve Çin tehdidinin “gerçek” ve “yakın” olduğu yönündeki güvencelerine rağmen, Japonya, Güney Kore ve Tayvan, Washington'un bölgeye eskisinden daha az bağlı olduğu endişesine kapıldı.

Nitekim Dış İlişkiler Konseyi'nden Joshua Kurlantzick, Trump'ın Ulusal Güvenlik Stratejisinin büyük ölçüde Batı Yarımküre'ye odaklandığını ve 29 sayfalık belgenin sadece 19. sayfasında Çin'den bahsettiğini belirtti. Bu arada Washington hem Güney Kore'ye hem de Japonya'ya yüzde 15 oranında gümrük vergisi uyguladı.

Washington, Avrupa'nın “medeniyetinin yok oluşu” ile karşı karşıya olduğunu söylerken Grönland meselesinde gerilimi artırdı. Öte yandan Tokyo, Seul ve Taipei ise Çin tehdidini “yakın” olarak sınıflandırmasına rağmen ABD'nin Asya'ya yönelik taahhütlerine bağlılığının azalmasından giderek daha fazla endişe duyuyor

Bu endişe en çok Seul'de belirgindi. Trump, ilk döneminde Kim Jong-un ile kişisel diplomasi yürütmüş ve Güney Kore'yi müzakerelerden dışlamıştı. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre 2026'da Ulchi Özgürlük Kalkanı tatbikatlarının süresini ve kapasitesini azalttığında bile, “Kim Jong-un ile çok iyi bir ilişkim var” dedi ki, bu da Seul'ü kızdırdı.

Trump ayrıca Güney Kore'de konuşlandırılmış 28 bin 500 ABD askerinin oradaki varlığının yararını da sorguladı. İran'a saldırıdan önce, Kore Yarımadası'ndaki birliklerini Ortadoğu'ya göndererek yeniden konuşlandırdı. Mart ayında savaşın başlamasının ardından, Patriot füze sistemleri ve THAAD önleme füzeleri Güney Kore'den Ortadoğu'ya nakledildi; bu da Seul'ü derinden endişelendirdi.

Savaş korkusu

 Savaş, ilişkileri daha da bozarak kötüleştirdi; Japonya deniz kuvvetleri göndermeyi reddederken, Güney Kore de Beyaz Saray'ın büyük hoşnutsuzluğuna rağmen, Trump'ın daha fazla katılım taleplerine direndi.

16 Mart'ta Trump, iki ülkenin Çin ile birlikte İran'a karşı düzenlenen saldırılar için ABD'ye “teşekkür etmesi gerektiğini” ve Hürmüz Boğazı'na savaş gemisi gönderme konusundaki isteksizliklerine “şaşırdığını” söyledi.

Truth Social platformundaki daha yakın tarihli bir paylaşımındaysa, Ulchi Özgürlük Kalkanı tatbikatının süresini azaltma kararını açıklarken, “biraz alakasız” olduğunu söyleyerek, “yakın zamanda Güney Kore Cumhurbaşkanı'na İran İslam Cumhuriyeti'nin nükleer silahlardan arındırılmasında bize katılmak isteyip istemediklerini sorduğunu ve onların 'Hayır, teşekkürler!' dediğini” belirtti.

Bu söylem, İran konusunda kendisiyle aynı fikirde olmayan Batılı müttefiklerine yönelik eleştirilerine de yansıyor. Bir zamanlar yakın ilişkilerine rağmen, Trump eski İngiltere Başbakanı Keir Starmer hakkında savaşı desteklemediği için “Winston Churchill değil” demiş ve İspanya'yı tutumu nedeniyle “kayıp bir dava” olarak tanımlamış ve hatta onunla ticaretin tamamen durdurulmasını önermişti.

Bir zamanlar en yakın müttefiklerinden biri olan İtalyan Başbakanı Giorgia Meloni bile eleştirilerinden nasibini aldı; Trump, NATO’lu müttefiklerinin İran konusunda yardım sağlamayı reddetmesini “çok aptalca bir hata” olarak nitelendirdi.

cdfgt
Yeoju'da düzenlenen yıllık Ulchi Özgürlük Kalkanı adlı Güney Kore-ABD ortak eğitim tatbikatı sırasında bir ABD Stryker piyade savaş aracı yüzer bir köprü üzerinden nehri geçiyor, 27 Ağustos 2025 (AFP)

Trump'ın hem Güney Kore örneğinde olduğu gibi fiilen gerçekleştirdiği hem de tehdit ettiği misilleme eylemleri, savaştan önce zaten büyüyen Batılı ve Asyalı müttefiklerinin endişelerini daha da büyütüyor.

Asya'da, Amerika Birleşik Devletleri'nin müttefiklerinin güvenliğine yönelik taahhütlerine daha az bağlı olabileceği algısı, uzun süredir kabul edilen varsayımların gözden geçirilmesine neden oluyor. Financial Times gazetesi yakın zamanda, Trump'ın tutarsız davranışlarının, ABD'nin rolündeki potansiyel gerileme göz önüne alındığında, Doğu Asya demokrasileri için bağlarını güçlendirme ve belki de Hindistan ve Güneydoğu Asya demokrasileriyle daha yakın ilişkiler kurma konusunda bir motivasyon olması gerektiğine işaret etti.

Aynı şekilde, bağımsız nükleer güç geliştirme tartışması, özellikle ABD ve daha geniş ölçüde uluslararası toplumun Kuzey Kore'nin nükleer programını dizginleyememesi nedeniyle, Güney Kore ve Japonya'da yoğunlaştı.

NATO veya Asya ittifaklarını zayıflatan her şey Moskova ve Pekin için bir kazanç olurken, Washington kendi yarattığı bir stratejinin bedelini ödüyor. Düşmanları, savaşın sonuçlarının kendi lehlerine işleyip işlemeyeceğini izliyorlar

NATO’lu müttefikleri Trump'ın hakaretlerine büyük ölçüde alıştılar ve İran sebebiyle kendilerine yönelik sözlü saldırılarına yanıt vermekte acele etmeyebilirler. Ancak savaşın sonuçlarının, ilişkilerdeki daha geniş bir bozulmanın son belirtisi olduğu konusunda da artan bir farkındalık var.

Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki son gümrük vergileri ve Trump'ın Ontario Gölü'nün adını kışkırtıcı bir şekilde değiştirmesi, ABD ile müttefikleri arasındaki gergin ilişkilerin sıradan hale geldiğine dair daha fazla işaret veriyor.

Bu açıdan bakıldığında İran ile savaş, ABD hakkındaki görüşlerini temelden değiştirmeyecektir. Zaten Trump'ı mümkün olduğunca yatıştırma, gerektiğinde onunla yüzleşme ve transatlantik ittifak içindeki karışıklığın 2028'de başkanlığının sona ermesiyle yatışacağını umma, aynı zamanda bunun gerçekleşmeyebileceği ihtimaline de hazırlık yapma stratejisini benimsemişlerdi.

cdf
Japonya Başbakanı Sanae Takaichi, başkent Washington'daki Beyaz Saray'ın Oval Ofisi'nde ABD Başkanı Donald Trump ile yaptığı görüşme sırasında, 19 Mart 2026 (Reuters)

İran ile savaşın neden olduğu gerilimlerden en çok faydayı büyük olasılıkla Rusya ve Çin elde ediyor. Zira NATO veya ABD'nin Doğu Asya'daki ittifak ağını zayıflatan her şey Moskova ve Pekin için bir kazançtır.

Washington savaşı bizzat kendisi yürütmeyi seçtiğinden ve stratejik maliyetinin büyük bir kısmı kendisinden kaynaklandığından, ABD'nin rakipleri, savaşın sonuçlarının nihayetinde kendi lehlerine işleyip işlemeyeceğini muhtemelen sessiz bir rahatlıkla izliyorlar.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir."



Fransa patlamanın eşiğinde... Borçlar devleti kuşatmış durumda

Fransa’nın batısındaki Rennes kentinde, çevik kuvvet polisi protesto gösterisi düzenleyen öğrencileri dağıtmak için tazyikli su kullandı. (AP)
Fransa’nın batısındaki Rennes kentinde, çevik kuvvet polisi protesto gösterisi düzenleyen öğrencileri dağıtmak için tazyikli su kullandı. (AP)
TT

Fransa patlamanın eşiğinde... Borçlar devleti kuşatmış durumda

Fransa’nın batısındaki Rennes kentinde, çevik kuvvet polisi protesto gösterisi düzenleyen öğrencileri dağıtmak için tazyikli su kullandı. (AP)
Fransa’nın batısındaki Rennes kentinde, çevik kuvvet polisi protesto gösterisi düzenleyen öğrencileri dağıtmak için tazyikli su kullandı. (AP)

Antoine el-Hac 

Fransa’daki kriz artık geçici bir protesto dalgası veya acil önlemlerle kontrol altına alınabilecek ekonomik bir aksaklık olmaktan çıkmış durumda. Birbiri ardına yaşanan gelişmeler; kamu maliyesindeki zayıflığın, artan toplumsal öfkenin, siyasi kurumların kilitlenmesinin ve devletin taahhütlerini yerine getirme kapasitesine olan güvenin azalmasının kesiştiği çok boyutlu bir krizi gözler önüne seriyor. Fransa, 2027 ilkbaharında yapılacak kritik cumhurbaşkanlığı seçimlerine hazırlanırken, biriken bu faktörlerin Beşinci Cumhuriyet’in istikrarı ile ülkenin Avrupa Birliği (AB) ve dünyadaki konumuna yönelik ciddi bir tehdide dönüşmesinden endişe ediliyor.

Protestocuların kapattığı Louvre Müzesi’nin önünde bekleyen ziyaretçiler (EPA)
Protestocuların kapattığı Louvre Müzesi’nin önünde bekleyen ziyaretçiler (EPA)

Birçok şehir ve kasabanın sokaklarında huzursuzluğun farklı yansımaları görülüyor. Ülkede devlet okullarının durumunun kötüleşmesi ve öğretmen yetersizliği protesto edilirken, kamu sektörü çalışanları da maaşların dondurulmasına tepki göstererek eylemlere katıldı. Öncesinde ise balıkçılar, motorin fiyatlarındaki artışı protesto etmek amacıyla limanları ve akaryakıt istasyonlarını kapattı. Gelişmeler yalnızca gösterilerle sınırlı kalmadı; bazı Fransız şehirlerinde büyük maddi hasara, yüzlerce yaralanmaya ve gözaltına yol açan şiddet ve yağma olayları yaşandı. Bu tablo, toplumun çeşitli kesimleri ile devlet kurumları arasındaki derinleşen kopukluğu yansıtıyor.

Emmanuel Macron’un ilk dönemini sekteye uğratan, yıllardır nerede oldukları ve liderlerinin kimler olduğu bilinmeyen Sarı Yelekliler’in yıllar süren bir aranın ardından sahneye geri dönmesiyle tablo tamamlandı. Sokaktaki bu iktidar karşıtı ittifakın mücadeleyi sürdürmeye hazır olduğu görülüyor.

Paris’teki Cumhuriyet Meydanı’nda (Place de la République) yanan bisikletlerin yanında duran maskeli protestocular (Reuters)
Paris’teki Cumhuriyet Meydanı’nda (Place de la République) yanan bisikletlerin yanında duran maskeli protestocular (Reuters)

Çeşitli taleplerin oluşturduğu bu mozaiğin merkezinde; alım gücünün düşmesi, kamu hizmetlerine olan güvenin sarsılması ve Fransız sosyal modelinin onlarca yıldır sunduğu vaatleri artık karşılayamadığı hissiyle bağlantılı daha derin bir kriz yer alıyor. Vatandaşlarının geniş bir sosyal koruma ağından yararlanmaya alışkın olduğu devlet, bugün zor bir soruyla karşı karşıya: Finansman maliyetlerinin arttığı ve borç yükünün ağırlaştığı bir dönemde bu kazanımlar nasıl korunabilir?

Borç manevra alanını daraltıyor

Maliye politikasının krizde merkezi bir konumda olduğu su götürmez bir gerçek. Fransa’nın kamu borcu (4 trilyon dolar) gayri safi yurt içi hasılanın (3,55 trilyon dolar) yüzde 119’una yaklaşırken, ekonomi 2026 yılı için yüzde 0,4 ila 0,5 civarında büyüme oranlarına geriledi. Aynı zamanda genel bütçe açığının gayri safi yurt içi hasılanın yüzde 5’ini aşması beklenmekte olup bu durum, hükümetin kamu hesaplarını yeniden dengeye kavuşturma çabalarını zorlaştırıyor.

Faiz oranlarının yükselmesiyle birlikte sorun daha da vahim bir hal alıyor. Borç maliyeti artarken devlet, kaynaklarını yatırım ve hizmetlere yönlendirmek yerine yükümlülüklerini ödemek için giderek daha fazla kaynak ayırmak zorunda. Gelen tahminler, Fransa’nın önümüzdeki yıl orta ve uzun vadeli 340 milyar euro değerinde tahvil ihraç etmesi gerekeceğini, bu esnada mali ve siyasi riskler nedeniyle yatırımcıların bu tahvillere olan talebinin azaldığını gösteriyor.

Göstericiler tarafından bir kısmı ateşe verilen Limoges belediye binası (AFP)
Göstericiler tarafından bir kısmı ateşe verilen Limoges belediye binası (AFP)

Ancak bu durum, Fransa’nın mutlaka 2009-2010 yıllarında Yunanistan’ın yaşadığına benzer bir krizle veya piyasa güveninde ani bir çökmeyle karşı karşıya olduğu anlamına gelmiyor. Fransız ekonomisinin büyüklüğü ve AB içerisindeki konumu Paris’e farklı bir ağırlık kazandırıyor. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bu ağırlığın kendisi de krizi daha önemli kılıyor; çünkü Paris’in ağır borcunu yönetme kapasitesinde yaşanabilecek keskin bir kötüleşme, tüm Avrupa’nın mali istikrarına yansıyabilir.

Kırk yıllık erteleme

Mevcut durumun tek bir hükümet kararıyla açıklanamayacağı veya sorumluluğun tamamen tek bir cumhurbaşkanına yüklenemeyeceği bir gerçek. Mali dengesizlikler onlarca yıl boyunca birikti, sağ ve sol hükümetler borcun yapısal artışını durdurmayı başaramadan birbirini izledi. Önemli kırılma noktalarından biri, sosyal politikaların ve kamu harcamalarının genişlediği 1980’li yıllardaki Sosyalist Cumhurbaşkanı François Mitterrand dönemine dayanıyor. Emeklilik yaşının 60’a indirilmesi, çalışma saatlerinin azaltılması ve devletin ekonomideki rolünün güçlendirilmesi gibi reformlar, kamu maliyesi üzerindeki yükün artmasına yol açtı.

Ancak krizi yalnızca o dönemde yaşananlara indirgemek yanıltıcı bir basitleştirme olacaktır. Jacques Chirac’tan Nicolas Sarkozy, François Hollande ve Emmanuel Macron dönemlerine kadar sonraki hükümetler de borcun gidişatını tersine çevirmeyi başaramadı. Bu durum, temel olarak halkın refah payından feragat etmeye yönelik tepkisinden duyulan endişeden kaynaklanıyor. 2008 küresel mali krizi, Kovid-19 salgını ve ardından gelen enflasyon dalgası da kamu bütçeleri üzerindeki baskıların artmasında rol oynadı.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron (AFP)
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron (AFP)

Esasen Fransa’nın ‘kapsamlı’ sosyal modeli, tekrarlayan siyasi çatışmaların odak noktası haline geldi. Emeklilik, işsizlik sigortası veya kamu harcamalarını reforme etmeye yönelik her girişim sert bir toplumsal dirençle karşılaşırken, reformların ertelenmesi gelecekteki seçeneklerin daralmasına neden oluyor. Böylece devlet, harcamaları kontrol altına alma ihtiyacı ile yeni protestoları tetikleme korkusu arasında sıkışıp kalıyor.

Siyasi felç ve aşırı sağın yükselişi

Ekonomik çıkmazın ortasında siyasi arenada kara bulutların toplanması şaşırtıcı olmadı. Ulusal Meclis’in 2024 yılında feshedilmesinden bu yana parlamenter tablo istikrarlı bir çoğunluk üretemedi, güçler kalıcı uzlaşılara varmakta zorlanan üç büyük karşıt blok arasında bölündü. Bütçe tasarısının meclisten geçirilmesi hükümetin ayakta kalma kapasitesi için tekrarlayan bir sınava dönüşürken, vatandaşların kurumların etkinliğine olan güveni azaldı.

Marine Le Pen ve Ulusal Birlik partisi liderliğindeki aşırı sağın bu iklimden faydalanması da şaşırtıcı değil. Aşırı sağın söylemi; ekonomik koşulların kötüleşmesini, güvenlik kontrolünün kaybedilmesini ve göç yükünü birbiriyle ilişkilendirmekte, kendisini sisteme yeniden düzen getirebilecek bir alternatif olarak sunmakta. Buna karşılık, Jean-Luc Melenchon liderliğindeki radikal sol Boyun Eğmeyen Fransa hareketi, ekonomik ve sosyal politikalara öfkeli kesimlerin bir kısmını kendisine çekmekte. Bu iki kutup arasında, Macron’un siyasi ve toplumsal tabanını oluşturan merkezin gücü zayıflarken, ılımlı oyların bölünmesinin daha radikal rakiplerin şansını artırmasından endişe ediliyor.

Siyasi güçler arasındaki bu çatışmanın devam etmesinin gerekli reformları engelleyebileceğine, yatırımları, tüketimi ve piyasa güvenini etkileyen belirsizlik sürecini uzatabileceğine dikkat edilmesi gerekiyor. Ayrıca, huzursuzlukların yalnızca göçle ilişkilendirilmesi ve güvenlik önlemlerinin sıkılaştırılmasıyla yetinilmesi, toplumsal öfkeyi besleyen temel ekonomik ve sosyal nedenleri çözmeye yetmiyor.

 Paris’te protestocular polisle çatıştı. (AP)
Paris’te protestocular polisle çatıştı. (AP)

Zorlu seçim sınavı

Fransa bugün oldukça karmaşık bir denklemle karşı karşıya bulunuyor: Öfkenin nedenlerini göz ardı etmeden düzeni yeniden sağlamak, kamu hizmetlerine zarar vermeden borcu kontrol altına almak ve önümüzdeki seçimler radikal bir şekilde karşıt güçler arasında ‘intihar niteliğinde’ bir çatışmaya dönüşmeden önce siyasi güveni yeniden inşa etmek.

Reform yükünü adil bir şekilde dağıtan, harcama önceliklerini belirleyen ve en hassas kesimleri koruyan net bir planı, siyasi kurumlar bünyesinde karar alma yeteneğini yeniden kazandırarak sunmayı kim başarabilecek?

Macron, 2017 yılında iktidara geldiğinde, kendini yenileme ve uluslararası konumunu geri kazanma kapasitesine sahip iyimser bir Fransa tablosu vaat etmişti. Ancak popülaritesinin düşmesi ve gerileme hissinin yaygınlaşması, bu vaat ile gerçeklik arasındaki uçurumun derinliğini ortaya koyuyor. Buna rağmen Fransızların çoğunluğu kendisine olan güvenini tazeleyerek 2022 yılında onu yeniden seçti.

2027 seçimleri yaklaşırken mücadele, yalnızca bir sonraki cumhurbaşkanının kim olacağını belirlemekle sınırlı kalmayacak; Fransa’nın kamu maliyesini reforme edip sosyal sözleşmesini yenileyip yenileyemeyeceğini ya da biriken krizlerin ülkenin siyasi kimliğini yeniden tanımlamasına izin verip vermeyeceğini belirleme noktasına taşınacak.

Ulusal Meclis’te düzenlenen oturumda Başbakan Sebastien Lecornu protestolar hakkında konuştu. (EPA)
Ulusal Meclis’te düzenlenen oturumda Başbakan Sebastien Lecornu protestolar hakkında konuştu. (EPA)

Fransa’nın yalnızca borç sorunuyla karşı karşıya olan büyük bir ekonomi değil, aynı zamanda Avrupa projesinin temel sütunlarından biri olduğu unutulmamalı. Ülkedeki krizin kontrol altına alınmasında yaşanacak herhangi bir başarısızlığın, sınırları aşan yansımaları olacak. Fransa’nın başarısı ise reformun bedeli toplumun ve devletin taşıyabileceği kapasiteyi aşmadan önce, erteleme ve bölünme döngüsünün kırılmasıyla mümkün kılınabilecek.

Aydınlanmanın, düşüncenin ve ilerlemenin Fransa’sı hantallaştığını hissediyor; Fransızlar siyasi ve sosyal sistemlerinin artık gelişmeye ve modern hayata ayak uydurmaya elverişli olmadığını fark ediyor. Daha da vahimi, özellikle başka ülkelerdeki ‘varlığın’ sona ermesi ya da bitme noktasına gelmesiyle birlikte, ekonominin eski günleri ihya etmeye yetecek miktarda servet üretemez hale gelmiş olması…

Zaman değişiyor!


İran medyası, ABD ile uzlaşma ve savaş olasılıklarını nasıl değerlendiriyor?

İran Cumhurbaşkanlığı tarafından yayınlanan fotoğrafta, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın 20 Ekim 2026’da Tahran’da Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Munir’le el sıkıştığı görülüyor. (AFP)
İran Cumhurbaşkanlığı tarafından yayınlanan fotoğrafta, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın 20 Ekim 2026’da Tahran’da Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Munir’le el sıkıştığı görülüyor. (AFP)
TT

İran medyası, ABD ile uzlaşma ve savaş olasılıklarını nasıl değerlendiriyor?

İran Cumhurbaşkanlığı tarafından yayınlanan fotoğrafta, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın 20 Ekim 2026’da Tahran’da Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Munir’le el sıkıştığı görülüyor. (AFP)
İran Cumhurbaşkanlığı tarafından yayınlanan fotoğrafta, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın 20 Ekim 2026’da Tahran’da Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Munir’le el sıkıştığı görülüyor. (AFP)

Hanan Azizi

Gerilimi sona erdirmek için hâlâ diplomatik fırsatlar var mı? İran medyasının gündemindeki temel soru bu. İran medyasında yayımlanan analizlerin çoğunda, Rusya, Pakistan ve Katar’ın arabuluculuk girişimlerinin Hürmüz Boğazı krizinin siyasi anlaşmazlık sınırlarını aşarak deniz ulaşımı ve enerji güvenliğine yönelik doğrudan bir tehdide dönüştüğü bir döneme denk geldiği değerlendirmesi yapıldı. Enerji fiyatları her geçen gün yükselirken Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) gemilere yönelik saldırıların sıklığını artırma tehditlerini hayata geçirmesi de endişeleri artırıyor.

Tahran’da 19 ve 20 Ekim tarihlerinde peş peşe diplomatik ziyaretler gerçekleşti. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile görüştü. Ardından Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Munir Tahran’ı ziyaret etti. Munir, İranlı üst düzey yetkililerle Tahran ile Washington arasındaki arabuluculuk çabalarını ele aldı.

İran’ın Nur News haber sitesi, 20 Ekim akşamı Katarlı bir heyetin Tahran’a ulaştığını bildirdi. Ancak heyetin kimlerden oluştuğuna veya görüşmelerin içeriğine ilişkin resmî bir açıklama yapılmadı. Söz konusu diplomatik temaslar, gerilimi düşürme ve müzakereleri yeniden canlandırma çabaları kapsamında gerçekleşti. Bununla birlikte, müzakerelerin yeniden başlatılmasına ilişkin şartlar konusundaki anlaşmazlıkları giderecek herhangi bir ilerleme sağlandığı açıklanmadı.

Pakistan gerilimin artmasını önleyebilir mi? Eski Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani’ye yakınlığıyla bilinen Sazandegi gazetesinde, ‘Komşu Ülkelerin Girişimleri’ başlıklı bir makale kaleme alan Ebu’l Fadl Hudayi’ye göre İslamabad, İran ve ABD’yi geri adım atmaya zorlayacak araçlara sahip değil. Pakistan ayrıca, iki taraf arasındaki derin güvensizliği tek başına giderebilecek durumda da değil. Hudayi, gerilimin düşürülmesine ve ABD ile İran arasındaki müzakerelerin yeniden başlatılmasına yardımcı olmanın Lavrov ve Munir’in ziyaretlerinin temel amacı olduğunu belirtti. Hudayi, kaleme aldığı makalede şunları kaydetti: “Pakistan ve Katar, İran ile ABD arasında İslamabad mutabakatına varılmasını kolaylaştırdı. Bu mutabakat, Hürmüz Boğazı’nın açılmasını, İran’a yönelik deniz ablukasının sona erdirilmesini ve kalıcı bir anlaşmaya ulaşmak amacıyla 60 gün boyunca müzakerelerin başlatılmasını öngörüyordu. Ancak ABD saldırılarının yeniden başlaması ve İran’a yönelik deniz ablukasının sürmesi nedeniyle mutabakat uzun ömürlü olmadı. Bunun üzerine İran, mutabakatın bazı bölümlerine artık bağlı olmadığını açıkladı.”

Umman, Pakistan ve Katar, iletişimi kolaylaştırmak, mesajları iletmek ve diyaloğa zemin hazırlamak için uygun seçenekler. Rusya ise nükleer meselenin bazı kısımlarında etkin bir rol üstlenmeyi başarabilir.

Pakistan’ın söz konusu arabuluculuk girişimi başarısızlıkla sonuçlanmış olsa da ülke, diplomatik çabaların merkezinde yer alabileceğini kanıtladı. Ancak Sazandegi gazetesine göre, güvenlik garantileri, çatışmaların sona erdirilmesine ilişkin şartlar ve İran’ın nükleer programının geleceği konularında uzlaşma sağlanamaması nedeniyle arabuluculuk tek başına anlaşmanın uygulanmasını güvence altına almaya yetmiyor.

Eski diplomat Kuroş Ahmedi ise Sazandegi gazetesinde yayımlanan ‘Rusya’nın Arabuluculuğu’ başlıklı makalesinde, “Rusya, 2015 yılında imzalanan nükleer anlaşma sırasında teknik yardım sağlama ve arabuluculuk yapma konusunda geçmiş bir deneyime sahip. Moskova’nın şu anda atabileceği en önemli adım, Tahran ile Washington’ın bir mutabakat çerçevesi üzerinde anlaşmasının ardından zenginleştirilmiş uranyum konusunda bir anlaşmaya varılmasına yardımcı olmak olabilir” değerlendirmesinde bulundu. Ahmedi, Washington’ın Rusya’nın niyetlerinden ve arabulucunun tarafsızlığından şüphe duyabileceğini belirtti. İran’ın da Trump ile Putin arasındaki yakın ilişkiler ve Rusya Devlet Başkanı’nın Ukrayna’ya öncelik vermesi nedeniyle bu arabuluculuğa ilişkin soru işaretleri taşıyabileceğini ifade etti.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, 19 Ekim 2026 tarihinde Tahran’da düzenlenen toplantının ardından ortak basın toplantısı düzenledi. (AFP)
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, 19 Ekim 2026 tarihinde Tahran’da düzenlenen toplantının ardından ortak basın toplantısı düzenledi. (AFP)

Ahmedi’ye göre, “Umman, Pakistan ve Katar, iletişimi kolaylaştırmak, mesajları iletmek ve diyaloğa zemin hazırlamak için uygun seçenekler. Rusya ise nükleer meselenin bazı kısımlarında etkin bir rol üstlenmeyi başarabilir. Ancak bu teknik kapasitenin kapsamlı bir siyasi arabuluculuğa dönüştürülmesi, tarafların iradesine ve İran-Rusya ilişkilerini aşan koşullara bağlı.”

Çatışma mı, uzlaşma mı?

Asım Munir’in ziyareti, müzakereleri mevcut çıkmazdan çıkaramaması durumunda gerilimin tırmanmasını önleyemeyecek. Eghtesad Online haber sitesinde yayımlanan bir haberde, ABD ve İsrail’in askerî hazırlıklarının en üst seviyeye ulaştığı ve bu nedenle İran’a karşı savaşın yeniden başlatılması seçeneğinin yeniden gündeme geldiği belirtildi. Ayrıca İran’ın, talep ettiği tavizleri elde etmeden, ABD’deki ara seçimler nedeniyle Trump’a kısa vadeli bir anlaşma yapma fırsatı sunmaya hazır olmadığı ifade edildi.

Birçok kişi, Rusya Dışişleri Bakanı ve Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın, Tahran’ın tutumundan geri adım atmaması halinde ABD’nin İran’a karşı askeri saldırı düzenleyeceği yönünde bir uyarı ilettiklerini düşünüyor.

Haberde, Hürmüz Boğazı’nın savaş, petrol ve müzakerelerin kesişme noktası hâline geldiği vurgulandı. İran’ın, boğazdaki durumun savaş öncesindeki haline dönmeyeceği yönündeki açıklamaları da bu değerlendirmeye dayanak gösterildi. İran’ın talepleri arasında limanlara yönelik ablukanın kaldırılması, petrol ihracatına getirilen kısıtlamaların azaltılması ve İran’ın dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılması yer alıyor. Bu durum, anlaşmazlığın yalnızca anlaşmanın içeriğiyle sınırlı olmadığını, yükümlülüklerin nasıl uygulanacağına ilişkin düzenlemeleri de kapsadığını gösteriyor. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre ABD’nin İran’ın nükleer programına ilişkin talepleri de eklendiğinde, herhangi bir anlaşmaya varılmasının önünde ciddi engeller bulunuyor.

 İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucusu Humeyni’nin (solda), mevcut Dini Lider Mücteba Hamaney’in ve eski Dini Lider Ali Hamaney’in (sağda) fotoğraflarının yer aldığı afişin önünden geçen bir kadın, Tahran, 21 Ekim 2026 (AFP)
İran İslam Cumhuriyeti’nin kurucusu Humeyni’nin (solda), mevcut Dini Lider Mücteba Hamaney’in ve eski Dini Lider Ali Hamaney’in (sağda) fotoğraflarının yer aldığı afişin önünden geçen bir kadın, Tahran, 21 Ekim 2026 (AFP)

Arman Meli gazetesine göre, ABD’deki ara seçimler nedeniyle askerî olmayan çözüm seçeneklerinin önündeki fırsatlar artıyor. Zira ABD yönetiminin, Donald Trump’ın seçimleri Cumhuriyetçilerin lehine yönlendirebilmesi için bir süreliğine sakinliğe ihtiyacı var. Uluslararası ilişkiler uzmanı Hasan Hanizade, Arman Meli gazetesinde yayımlanan ‘Savaşı Durdurmaya Yönelik Bölgesel Diplomatik Girişimler’ başlıklı makalesinde, “Rus ve Pakistanlı yetkililerin Tahran’ı ziyaret etmesi, bölgesel savaşı sona erdirmeye ve İran ile ABD arasında yeni bir askerî çatışmanın başlamasını önlemeye yönelik diplomatik faaliyetlerin göstergesidir” değerlendirmesinde bulundu. Hanizade, “Birçok kişi, Rusya Dışişleri Bakanı ve Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın, Tahran’ın tutumundan geri adım atmaması halinde ABD’nin İran’a karşı askeri saldırı düzenleyeceği yönünde bir uyarı ilettiklerini düşünüyor. Ancak ABD’nin bir uyarı mesajı iletmek için Tahran’a üst düzey yetkililer göndermesine gerek yok. Washington, tehditlerini medya aracılığıyla da kolaylıkla iletebilir” ifadelerini kullandı.

Hanizade’ye göre, mevcut koşullarda ABD ve İsrail’in İran’a yönelik herhangi bir askerî saldırısının başarısız olması, Netanyahu ile Trump’ın seçimlerde yenilgiye uğramasına yol açabilir. Hanizade ayrıca, Lavrov ve Munir’in Tahran ziyaretlerinin, bölgedeki sorunların çözümüne katkıda bulunabilecek ve müzakerelerin yeniden başlamasının önünü açabilecek olumlu bir işaret olabileceğini düşünüyor.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."


Brezilya'da kritik seçimin ikinci turu: Lula koltuğunu koruyabilecek mi?

 Solcu Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva'yla radikal sağcı rakibi Flavio Bolsonaro karşı karşıya
Solcu Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva'yla radikal sağcı rakibi Flavio Bolsonaro karşı karşıya
TT

Brezilya'da kritik seçimin ikinci turu: Lula koltuğunu koruyabilecek mi?

 Solcu Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva'yla radikal sağcı rakibi Flavio Bolsonaro karşı karşıya
Solcu Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva'yla radikal sağcı rakibi Flavio Bolsonaro karşı karşıya

80 yaşındaki Lula, yeniden seçilerek dördüncü kez devlet başkanlığı yapmak istiyor (Reuters)

Brezilya'da pazar günü yapılacak ikinci tur seçimden önce Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva'yla rakibi Flavio Bolsonaro arasındaki rekabet kızışıyor.

4 Ekim'deki ilk turda 33,4 milyon kişi sandığa gitmedi. Seçmenlerin yüzde 21,1'ine karşılık gelen bu oran, 1998'den bu yana kaydedilen en yüksek çekimserlik seviyesi oldu.

İlk turda iki aday arasında 2,2 milyon oy farkı vardı. Wall Street Journal'ın analizine göre oy kullanmayan seçmenlerin ikinci tura katılımı sonucu değiştirebilir.

Geçen hafta yayımlanan Quaest anketi, ilk turda oy kullanmayan veya geçersiz oy veren seçmenler arasında İşçi Partili (PT) Devlet Başkanı Lula'nın yüzde 40, radikal sağcı Liberal Parti'nin (PL) adayı olan Senatör Flavio Bolsonaro'nun ise yüzde 36 desteğe sahip olduğunu gösterdi.

Uzmanlar, hastalık ve ulaşım gibi pratik engellerin yanı sıra siyasete yönelik hayal kırıklığının da seçmen katılımındaki düşüşte etkili olduğunu belirtiyor.

Bolsonaro, ilk turu önde tamamlamıştı. Ancak bu hafta yayımlanan anketlerde iki adayın destek oranlarının birbirine yaklaştığı görüldü.

Son haftalardaki kampanyasında Lula, kanunen oy kullanmaları isteğe bağlı olan 70 yaş ve üstü seçmenlere odaklandı. Bu grubun yaklaşık yarısı ilk turda sandığa gitmedi. Brezilya lideri, kendisi 80 yaşında kampanya yürütürken 70 yaş ve üstü kişilerin sandığa gitmekten kaçınmaması gerektiğini söyledi.

Solcu liderin destekçileri de bu kesimi çekebilmek için "Vovó Vota" (Büyükanne Oy Kullanıyor) adlı bir sosyal medya kampanyası yürütüyor.

Lula ve Bolsonaro, ikinci tur öncesindeki son televizyon tartışmasını dün yaptı. Globo kanalında yayımlanan tartışmada Lula, hükümetinin asgari ücreti enflasyonun üzerinde artırdığını ve milyonlarca Brezilyalının açlıktan kurtulmasını sağladığını savundu.

Bolsonaro ise Lula yönetimi altında gıda fiyatlarının arttığını savunurken, hükümetin onayladığı vergi reformunu eleştirdi. Yeni düzenlemelerin tüketiciler üzerindeki vergi yükünü artıracağını öne sürdü.

Yüksek Mahkeme'nin Eylül 2025'te verdiği kararla Jair Bolsonaro, 2022 seçimlerini kaybettikten sonra "demokratik düzeni ortadan kaldırmaya yönelik darbe planı kurmak suçundan" 27 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Bolsonaro, sağlık sorunları nedeniyle Mart 2026'dan bu yana cezasını ev hapsinde çekiyor. Senatör Flavio ise iktidara gelmesi halinde babası hakkında af çıkarmayı vaat ediyor.

Independent Türkçe, Reuters, Wall Street Journal, Folha de S.Paulo