11 Eylül 2001 terör saldırıları, Amerikalıların yanı sıra dünyanın birçok yerindeki insanların hafızasında korkunç hatıralar bıraktı. Saldırıların ilk sonuçları, ABD’nin 2001’de Afganistan’ı, 2003’te ise Irak’ı işgal etmesiyle kısa sürede ortaya çıkarken, bazıları bugün İran’a yönelik savaşın da kısmen aynı bağlam içinde değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor.
Amerikalılar bu yıl, New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kulelerine iki sivil uçağın, başkent Washington’daki Savunma Bakanlığı’na (Pentagon) ise üçüncü bir sivil uçağın çarpması ve dördüncü uçağın Pensilvanya’da düşürülmesiyle yaklaşık 3 bin kişinin hayatını kaybettiği saldırıların 25’inci yıl dönümünü anıyor. Bununla birlikte Afganistan, Irak, Suriye, Yemen, Somali ve Nijerya gibi ülkelerde, o tarihten bu yana ABD ve uluslararası güçlerin El Kaide, DEAŞ ve diğer terör örgütlerine karşı yürüttüğü savaşlarda hayatını kaybeden yüz binlerce kişinin, hatta daha fazlasının nihai bilançosu hâlâ tam olarak ortaya konulabilmiş değil.
Bu saldırılar, ABD’nin ‘kanlı yüzüne’ damgasını vururken, olayların üzerinden çeyrek asır geçmesine rağmen henüz yayımlanmadığı öne sürülen ‘gizli kayıtlar’ konusundaki tartışmalar da sona ermiş değil. Her yıl 11 Eylül günü, yaşananlar anbean, dakika dakika, saat saat ve yıl yıl yeniden hatırlanıyor.
Amerikalılar her yıl bu anları ve dakikaları, yıl dönümünde kayda geçirerek ve bunları 250 yıl önce resmen kurulan ülke için yeni bir tarihin başlangıcı olarak nitelendirerek anıyor. Yas çanları ise şu saatlerde çalıyor:
11 Eylül günü sabah saat 05.45’te, iki hava korsanı Maine eyaletindeki Portland Uluslararası Havalimanı’nda güvenlik kontrol noktalarından geçerek Massachusetts eyaletinin Boston kentindeki Logan Uluslararası Havalimanı’na giden bir uçağa bindi. Ardından saat 07.05’te, American Airlines’ın 11 sefer sayılı uçağı, 76 yolcu, 11 mürettebat ve beş hava korsanıyla Kaliforniya’nın Los Angeles kentine gitmek üzere havalandı.

Aynı gün saat 08.15’te United Airlines’ın 175 sefer sayılı uçağı da Boston’dan havalandı. Uçakta Los Angeles’a gitmek üzere 51 yolcu, dokuz mürettebat ve beş hava korsanı bulunuyordu.
Saat 08.20’de ise American Airlines’ın 77 sefer sayılı uçağı başkent Washington’dan havalandı. Los Angeles’a gitmesi planlanan uçakta 53 yolcu, altı mürettebat ve beş hava korsanı vardı.
United Airlines’ın 93 sefer sayılı uçağı da saat 08.42’de New Jersey’deki Newark Havalimanı’ndan, 33 yolcu, yedi mürettebat ve dört hava korsanıyla Kaliforniya’nın San Francisco kentine gitmek üzere havalandı.
Korku dolu dakikalar
Aradan yalnızca birkaç dakika geçmişti ki 11 sefer sayılı uçak, saat 08.46’da New York’un Aşağı Manhattan bölgesindeki Dünya Ticaret Merkezi’nin kuzey kulesine çarptı. Dünyanın dört bir yanındaki insanlar, saldırganların kendileri dışında hiç kimsenin aklına gelmeyecek bir olayı ekranlarından izlemek üzere adeta donup kaldı.
Kuzey kulede yaşananların şokunu kimse üzerinden atamadan, birkaç dakika sonra saat 09.03’te 175 sefer sayılı uçak güney kuleye çarptı. Böylece herkes, kent üzerinde rotasını şaşıran uçakların yol açtığı sıradan bir ‘kazadan’ çok daha büyük bir olayla karşı karşıya olduğunu anladı.
İnsanlar uzun süre şaşkınlık içinde ne diyeceklerini bilemedi.
O sırada Florida’daki bir ilkokulun sınıfında bulunan dönemin ABD Başkanı George W. Bush da yaşananlara inanmakta güçlük çekiyordu. Beyaz Saray Genel Sekreteri Andrew Card, saat 09.05’te Bush’un kulağına eğilerek ikinci kuleye yönelik saldırı konusunda bilgi verdi. Bush daha sonra anılarında şöyle yazdı: “Hemen ayağa kalkıp sınıftan ayrılmamaya karar verdim. Çocuklarda paniğe yol açmak istemiyordum. Sakinlik duygusu vermek istiyordum... Yeterince kriz yaşadım ve bir liderin yapması gereken ilk şeyin sakinlik sağlamak olduğunu biliyordum.”

Ancak ABD Başkanı’nın sağlamaya çalıştığı sükûnet, saat 09.37’de 77 sefer sayılı uçağın Savunma Bakanlığı’nın simge yapısına çarpmasıyla bir yanılsamaya dönüştü. Bu sırada 93 sefer sayılı uçaktaki yolcular, saat 10.02’ye kadar hava korsanlarıyla mücadele etti. Uçak, Pensilvanya eyaletinin Shanksville kentinde boş bir araziye düştü. 93 sefer sayılı uçağı kaçıranların nihai hedefinin ne olduğu bilinmiyordu. Ancak birçok kişi uçağın Beyaz Saray’a ya da Kongre binasına doğru ilerlediğini tahmin etti.
Kıyametvari boyutlar
ABD basını, Dünya Ticaret Merkezi’nin güney kulesinin saat 09.59’da çökmesine, ardından 29 dakika sonra saat 10.28’de kuzey kulenin yıkılmasına ‘kıyametvari’ boyutlar yükledi.
O uğursuz salı günü yaşananlar, yalnızca bazı çevrelerce ABD açısından İkinci Dünya Savaşı’na Japonya İmparatorluğu ve Mihver Devletleri’nin diğer üyeleri olan Nazi Almanyası ile faşist İtalya’ya karşı girmesinin doğrudan nedeni sayılan Pearl Harbor saldırısından daha ağır bir saldırı olarak değerlendirilen olayın kayda geçirilmesinden ibaret değildi.
11 Eylül saldırıları, havalimanlarından dış politikaya ve yerel topluluklara kadar ABD’nin güvenlik anlayışını ve Amerikalılar ile dünyanın diğer bölgelerindeki insanların günlük yaşamını geniş kapsamlı biçimde yeniden şekillendirdi.
Saldırılardan yalnızca birkaç gün sonra Başkan Bush, 22 federal kurumun tek çatı altında birleştirilmesine yönelik önemli kararlar aldı. Kongre, federal makamların gözetim ve soruşturma yetkilerini genişleten Vatanseverlik Yasası’nı kabul etti. Ulaşım Güvenliği İdaresi’nin (TSA) kurulmasıyla havacılık güvenliği de köklü biçimde değişti ve tüm bagajların X-ray cihazlarıyla taranması zorunlu hale getirildi. Ayakkabıların çıkarılması rutin bir uygulamaya dönüştü. Kongre ayrıca havayolu şirketlerine güçlendirilmiş kokpit kapıları kullanma zorunluluğu getirdi, ‘uçuş yasağı listesi’ oluşturuldu ve yurt içi seyahatlerde ‘gerçek kimlik’ kartı zorunlu hale getirildi.

Amerikalıların federal hükümete duyduğu güven, Johnson döneminden bu yana ilk kez yükseldi. Geniş çaplı bir ulusal dayanışma dalgasının yaşandığı Ekim 2001’de yetişkin Amerikalıların yüzde 80’i evlerine ABD bayrağı astı. Ancak saldırılar aynı zamanda ABD’nin farklı bölgelerinde ve dünyanın çeşitli yerlerinde Müslümanlara yönelik İslamofobi dalgasını ve şiddet olaylarını da tetikledi.
Terörizme karşı ‘dünya çapında bir savaş’
Buna ek olarak, 11 Eylül 2001 saldırıları, üçüncü binyılın başında dünyanın tek süper gücü konumundaki ABD’ye karşı ilan edilen bir ‘savaş’ niteliği taşıdı. ABD, saldırıların ardından “Öncesi ve sonrası aynı olmayacak” mesajı vererek, Amerikan ve küresel ölçekte teröre karşı savaşın başladığını ilan etti.
Başkan Bush, yaklaşık 3 bin kişinin hayatını kaybettiği ve üzerinden çeyrek asır geçmesine rağmen Amerikalıların yaşam biçimini bugün dahi etkileyen saldırıların yaşandığı gecede yaptığı ulusa sesleniş konuşmasında bu anlayış doğrultusunda Amerikan halkına hitap etti. Bush, konuşmasında öncelikle Amerikalılara güven vermeye odaklanırken, ilerleyen dönemde dış politikadaki ‘Bush doktrini’ olarak anılacak yaklaşımın ilk işaretlerini de verdi. Bush, “Bu eylemleri gerçekleştiren teröristlerle onları barındıranlar arasında ayrım yapmayacağız” dedi. Bu açıklama, El Kaide lideri Usame bin Ladin’i teslim etmeyi reddeden Taliban yönetimindeki Afganistan’a yönelik daha sonra başlatılacak askerî harekâtın da önünü açtı.

ABD öncülüğünde uluslararası bir koalisyonun yürüttüğü Sonsuz Özgürlük Operasyonu’nun başlamasından yaklaşık iki ay sonra ilk Taliban yönetimi devrilmiş olsa da bu ülkedeki teröre karşı savaş 20 yıl boyunca devam etti.
Başkan Bush, 11 Eylül saldırılarının ardından 2002’nin başında Kongre’de yaptığı ilk Birliğin Durumu konuşmasında, ABD’nin kendi bakış açısına göre terörü ve terörü destekleyen devletleri ortadan kaldırmak amacıyla yürüteceği ve ‘on yıllar boyunca sürecek’ savaşın en kapsamlı çerçevesini ortaya koydu. Bush, nihai hedefin Irak, İran ve Kuzey Kore’den oluşan ‘şer ekseni’ olarak adlandırdığı yapıya karşı mücadele olduğunu ilan etti. Ayrıca bu ülkeleri kitle imha silahları üretmekle de suçladı.
‘Şer ekseni’ teriminin ortaya çıkışı
Başkan Bush, David Frum’un kaleme aldığı bu konuşmada, 2003’te Saddam Hüseyin liderliğindeki Baas rejimini deviren Irak Savaşı’nın temellerini attı. Frum, o dönemde Lübnan’da yayımlanan en-Nehar gazetesine verdiği röportajda, Bush’un daha sonra ‘şer ekseni’ ifadesiyle değiştirdiği ‘nefret ekseni’ tabirini, ABD Başkanı Franklin Roosevelt’in 7 Aralık 1941’de Japonya’nın Pearl Harbor saldırısının ardından yaptığı ve ‘utançla anılacak bir tarih’ ifadesini kullandığı konuşmasından esinlenerek oluşturduğunu belirtti. Roosevelt’in bu konuşmasının ardından ABD, yalnızca Japonya İmparatorluğu’na karşı değil, Nazi Almanyası’na karşı da savaşma kararı almıştı.

Başkan Bush, Afganistan’daki savaşla yetinmeyerek Amerikan askerlerini Irak’a da gönderdi. Brown Üniversitesi’nin Savaşın Maliyeti projesine göre, bu iki savaşta doğrudan şiddet nedeniyle yaklaşık 940 bin kişi hayatını kaybederken, dolaylı etkiler nedeniyle toplam can kaybı 2023 itibarıyla 4,5 milyonu aştı. Saldırıları izleyen on yılda askeri harcamalar yüzde 50 arttı ve toplam maliyet 2018 itibarıyla 5,6 trilyon doları geçti. Bu süreçte 780 kişinin tutulduğu Guantanamo gözaltı merkezi de kuruldu.
Frum, “Roosevelt için Pearl Harbor yalnızca bir saldırı değildi; daha kötü ve daha tehlikeli başka bir düşmandan gelebilecek gelecekteki saldırılara ilişkin bir uyarı niteliğindeydi” dedi. Frum ayrıca Irak, İran, El Kaide ve Hizbullah’ı, aralarındaki çelişkilere rağmen ABD’ye karşı bir ‘nefret ekseni’ oluşturan unsurlar olarak ilişkilendirdi. Nükleer silah geliştirmesi nedeniyle Kuzey Kore de bu yapıya dahil edildi.
Afganistan’da teröre karşı savaş devam ederken Irak Savaşı, şer eksenine karşı daha geniş kapsamlı bir savaşın başlangıcı oldu. İran yönetimi, Taliban ve Baas yönetimlerinin çöküşünün ardından oluşan büyük jeopolitik boşluğun önemli bir bölümünü doldurmak amacıyla ‘direniş eksenini’ oluşturdu. Ürdün Kralı 2. Abdullah’ın daha sonra ‘Şii hilali’ olarak adlandırdığı bu yapı, İran’dan Irak ve Suriye üzerinden Lübnan’a uzanan coğrafi bir hat oluşturmayı hedefliyordu. ABD’li yetkililer ise Suriye’yi, silahlı gruplarla ilişkileri ve İran'ın vekillerine, özellikle Hizbullah’a yönelik silah ve desteğin aktarılmasında kritik bir geçiş noktası olması nedeniyle yalnızca teröre destek veren ülkeler arasında sınıflandırdı. Bu durum, 2024’ün sonunda Şam’da yaşanan büyük dönüşüme kadar devam etti.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da 7 Ekim 2023 saldırılarını 11 Eylül 2001 saldırılarına benzeterek Hamas ve diğer İran yanlısı gruplara, daha sonra ise Lübnan’daki Hizbullah’a karşı eşi benzeri görülmemiş bir savaş başlattı. Netanyahu, bu süreçte Filistinliler ve Lübnanlılar arasında on binlerce kişinin hayatını kaybetmesine rağmen savaşı sürdürdü.
İran savaşı... Hiçbir şeyin fayda sağlamadığı bir savaş
Başkan Bush ve onu izleyen ABD başkanları, Washington ile İran arasındaki kökleşmiş düşmanlığa son vermeyi ya da İran yönetiminin bölgesel hedeflerini sınırlandırmayı başaramadı. Bu durum, komşu ülkelerin İran’ın diğer devletlerin içişlerine yönelik müdahalelerinin sürmesinden duyduğu rahatsızlığı defalarca dile getirmesine rağmen değişmedi. Aksine, ABD başkanları, Ortadoğu’yu yeni bir istikrar dönemine taşıyacak bir değişim umuduyla farklı yaklaşımları art arda uygulamaya koydu.

Hiçbir girişim sonuç vermedi. ABD Başkanı Donald Trump, ikinci başkanlık dönemine İran’da köklü bir değişim gerçekleştirme kararlılığıyla başladı. Trump ayrıca, eski ve mevcut ABD’li yetkililerin İran’ın ABD yargısı tarafından aranan El Kaide mensuplarına da barınma imkânı sağladığı yönündeki suçlamalarını gündeme getirdi. Bunun yanı sıra İran’ın Lübnan’daki Hizbullah’ı, Yemen’deki Husileri ve Irak’taki Şii silahlı grupları desteklediğini savundu. Ancak Trump, daha çok İran yönetiminin nükleer silah üretme, daha fazla balistik füze ve insansız hava aracı (İHA) geliştirme çabalarına odaklandı.
ABD’nin şubat ayının sonundan bu yana İran’la yürüttüğü savaş, Başkan Bush’un ilan ettiği şer eksenine karşı Amerikan savaşları bağlamında değerlendirilebilir. Dönemin Ulusal Güvenlik Danışmanı ve eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice da bu yaklaşımı daha sonra, “İran’ın bölgesel ve küresel teröre doğrudan desteği ve kitle imha silahlarına sahip olma yönündeki amansız çabası, tarihin en ağır terör saldırılarının ardından geçen günlerde sergilediği iyi niyetli herhangi bir tutumla çelişiyor” sözleriyle açıklamıştı.
Özetle ABD, İran’ı uzun süredir teröre destek veren, Ortadoğu’da potansiyel ve tehlikeli bir rakip olarak görüyor.

