Refik Huri
İran’ın bölge projesinin önündeki en güçlü iki engeli herkes bilir: ‘ABD ve Araplar’. ABD; yaptırımlarla, nihayetinde savaşa varan adımlarla ve ekonomik kuşatmayla İran ve projesinin karşısında duruyor. Arap dünyası ise, tüm itirazlarına rağmen Velayet-i Fakih anlayışının yayılacağı ve nüfusunun çoğunluğunun kontrol altına alınacağı bir coğrafya olarak görülüyor.
Dünya değişti ve yeryüzü iki döngüye devam etti: Biri Güneş’in etrafında, diğeri ise kendi ekseni etrafında.
Pers diyarında tarih altüst oldu, ancak İran İslam Cumhuriyeti’ndeki derin değişimlerin yanı sıra, Şehinşah İranı’ndan kalma bazı sabiteler varlığını korudu. Şah döneminde İran, ‘Körfez’in jandarması’ rolünü üstlenmişti. İmparatorluğu sadece sembollerden ve Persepolis’e dönüşten ibaret olan bir imparatorun bölgesel bir projesi yoktu; yalnızca Amerikan hegemonyası çerçevesinde izin verilen kadar bir nüfuz alanı vardı. Humeyni Cumhuriyeti ise Körfez’in, hatta tüm bölgenin jandarması olma rolünü kendisi için yetersiz gördü. Başlangıcı ‘devrim ihracı’ olan bölgesel projesi; nüfuz kurmanın ötesine geçerek yönetmeyi, Şii unsurları Tahran’a bağlamayı, ‘dört Arap başkentini yönetmekle’ övünmeyi ve ABD’yi bölgeden çıkarmak için çalışmayı hedefledi. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın Yeni Delhi zirvesinde ilan ettiği şu sözler, tüm İranlı yetkililerin tekrar edegeldiği söylemin bir yankısından ibaretti: “Bölgede bir jandarmaya ihtiyacımız yok; ülkelerin toprak bütünlüğü ve bölge güvenliği ancak etkin aktörler aracılığıyla sağlanacaktır.”
Bunun pratik karşılığı, İran liderliğinde bölgesel bir güvenlik düzeninin kurulmasıdır. Nitekim ‘etkin aktörler’ ifadesi, Arap dünyasında kendisinden başka etkin bir aktör görmeyen İslam Cumhuriyeti’nden başkası olmayan tek bir tarafı örtmek için kullanılan bir kılıftan ibarettir. İran-ABD/İsrail savaşı sırasında ortaya çıkanlar da zaten bu savaştan çok önce pusuda bekleyen şeylerin dışa vurumudur.
Savaştan önce İran, Körfez ülkelerini, politikasının iyi komşuluk ilişkileri, güvenlik iş birliği ve ekonomik entegrasyon üzerine kurulu olduğuna ikna etmeye çalışıyordu. Savaş sırasında ise füze ve insansız hava araçlarıyla (İHA) yürüttüğü bombardımanı, İsrail’e yönelttiğinden daha fazla Körfez ülkelerine yoğunlaştırdı. Gerekçe Amerikan askeri üslerini vurmaktı; ancak gerçekte vurulanlar Körfez ülkelerindeki ekonomik ve sivil hedeflerdi.
Katar ve Umman, Washington ile Tahran arasında arabuluculuk rolünü üstlenmeye devam etmelerine rağmen bombardımanın hedefi olmaktan kurtulamadılar. Buradaki temel vurgu şuydu: Körfez ülkelerindeki Amerikan askeri üsleri sadece Arap ortaklarını korumaktan aciz olmakla kalmıyor; aksine asıl tehlikeyi bu üsler oluşturuyor ve onlar olmasaydı Körfez saldırıya uğramayacaktı.
Bu söze uygulanabilecek en hafif tanım, küresel hukuk ilkesi olan ‘Hiç kimse kendi haksızlığından yararlanamaz’ ilkesidir; hatta Latin hukukundaki ‘Haksızlık ve batıl eylemde bulunup da bu batıl üzerinden hak talep edenin davası dinlenmez’ kaidesidir. İran’ın Hürmüz Boğazı için ilan ettiği “İran petrolü ihraç edilmeden tek bir damla petrol dahi ihraç edilemez” denklemini uygulamak adına, Suudi petrolünün Kızıldeniz üzerinden ihracını engellemek için Suudi Arabistan’daki Doğu-Batı hattını bombalamanın anlamı nedir? Petrol taşımak için yeni hatların inşasını engelleme ve mevcut boru hatlarını ‘İran’ın hakkına ve Hürmüz Boğazı’ndaki güç kaynağına bir tecavüz’ olduğu gerekçesiyle bombalama yönündeki sürekli tehditlerin göstergesi nedir?
Ayrıca, İran’ın Husilere el-Muha Limanı’nı, Babu’l Mendeb çevresindeki bölgeleri ve adaları ele geçirmeleri için yardım etmesi bir yana; Husilerin ABD’ye Suudi gemileri hariç kendilerinin ve diğer tüm gemilerin geçişinin garanti altında olduğunu bildirmesine ne demeli?
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre İran’ın bölge projesinin önündeki en güçlü iki engeli herkes bilir: ‘ABD ve Araplar’. ABD; yaptırımlarla, nihayetinde savaşa varan adımlarla ve ekonomik kuşatmayla İran ve projesinin karşısında duruyor. Arap dünyası ise, tüm itirazlarına rağmen Velayet-i Fakih anlayışının yayılacağı ve nüfusunun çoğunluğunun kontrol altına alınacağı bir coğrafya olarak görülüyor. ABD ve Arapların bu reddi olmasaydı, İran projesinin önü açık görünüyordu. Başkan Donald Trump yönetimi İran’ın nükleer silaha ulaşmasını ve dolayısıyla İsrail hariç bölgede nükleer silahların yayılmasını engellemekte ısrar ederken, Tahran ise Batı Asya’da Amerikan varlığının yayılmasını engellemeye çalışıyor.
Ancak savaş, kuşatma ve ABD ile İran arasındaki arabuluculuklarla oyun henüz bitmedi. Trump’ın önümüzdeki kasım ayındaki Kongre ara seçimlerinden sonra biteceğini söylediği savaşın nasıl sonuçlanacağını kimse bilmiyor. Savaşta yaşanan bunca olaydan ve İran’ın en iyi komşuluk ilişkilerini arzuladığı iddiasının ortasında füzeler ve İHA’larla sergilediği tüm bu düşmanlıktan sonra, Tahran ile Körfez başkentleri ve diğer Arap başkentleri arasındaki ilişkileri düzenleyecek bir formül üretmek kolay değil. İran ile Körfez ülkeleri arasında Salalah’ta yapılması planlanan toplantının ertelenmesi de bunu açıkça ortaya koydu. Fakat herkes biliyor ki İslam Cumhuriyeti’ni yöneten ve stratejisini kontrol eden kişi; Cumhurbaşkanı, Dışişleri Bakanı veya diplomatik seçenekten bahseden diğer isimler değil; savaşın devam etmesini ve savunmadan hücuma geçilmesini isteyen Devrim Muhafızları Ordusu’ndaki (DMO) sertlik yanlılarıdır. Peki bu durum bir gücün göstergesi mi, yoksa sadece bir ‘ses bombası’ mı?
1960’lı yıllarda iki yıl boyunca Yüksek Sovyet Başkanlığı yapan Anastas Mikoyan, anılarında 1962 yılında Kennedy ile Kruşçev’in Sovyet füzelerini Küba’dan çekme ve böylece adayı yıkımdan kurtarma konusunda anlaşmasından sonra Che Guevara ile yaptığı görüşmeyi anlatır.
Mikoyan şöyle der: “Küba’nın yok olmasını önlemek için elimizden gelen her şeyi yaptık.” Che Guevara ise şu yanıtı verir: “Siz teslim oldunuz ve Küba’yı meşru bir şekilde mahvettiniz.” Bunun üzerine Mikoyan, Tolstoy’un Savaş ve Barış kitabında Napolyon’un Prens Andrey’in bedenini gördüğünde söylediği ‘Ne güzel bir ölüm’ sahnesine atıfta bulunarak, “Şimdi güzel bir ölümün sırası değil” karşılığını verir.
İran’ı topyekûn bir yıkımdan kurtarmaya çalışan ve hâlâ çalışmakta olan arabulucular, sertlik yanlılarından tıpkı Che Guevara üslubuyla, ABD bölgeden çıkarılana kadar savaşı sürdürmek istediklerini duyuyorlar. Oyun ise ekrandan eksilmeyen ve konuşmaktan geri durmayan bir Cumhurbaşkanı ile ortalıkta görünmeyen, sesi de görüntüsü de olmayan bir Dini Lider arasında oynanmaya devam ediyor.


