İran'ın çelişkili politikasının sırrı: Rol dağılımı mı yoksa bölünme mi?

Devrim Muhafızları ve Dini Lider, Washington ve Batı'yı yanıltmak için iç çatışma görüntüsünü nasıl kullanıyor?

 İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan (AFP)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan (AFP)
TT

İran'ın çelişkili politikasının sırrı: Rol dağılımı mı yoksa bölünme mi?

 İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan (AFP)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan (AFP)

Hüda Rauf

Hiç İran satrancı oynadınız mı? Fars kökenli tar aletini dinlediniz mi? Cevabınız hayırsa, bu makalenin sonunda haklarında bir fikriniz olabilir. Buradaki soru şu: İran, savaştan itibaren ve hatta şimdi, Dini Lider Ali Hamaney sonrası dönemde, rejim içindeki etki ve karar alma çevrelerinde rollerin birbiri ile çekişmesine mi sahne oluyor?

14 Eylül'de New York Times gazetesi, “İran barış anlaşması sertlik yanlıları tarafından sabote edildi” başlıklı bir makale yayınladı. Makalenin temel argümanı, rejim içindeki İranlı yetkililerin, anlaşma karşıtlarının Hürmüz Boğazı'ndaki gemilere gizli bir saldırı düzenleyerek anlaşmayı engellediği yönündeki açıklamalarına dayanıyor. İran Cumhurbaşkanı'nın, İran güçlerinin Hürmüz Boğazı'nda üç ticari gemiye ateş açması ve bunun sonucunda Katar'a ait bir sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) tankerinin alev alması ve bazı gemilerin hasar görmesi olayını öğrenince çok öfkelendiği bildiriliyor.

Aslında, bazı kimselerin İran rejiminin iç bölünmelerden ve çatırdamalardan muzdarip olduğunu vurgulamaya çalıştığı birçok analiz bulunuyor. Bunlar arasında bazı İranlı yetkililerin yaptığı çelişkili açıklamaları dayanak olarak kullananlar da çok oldu. Çelişkili açıklamalara ve tutumlara örnek olarak, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan savaşın başında İran'ın altyapılarına yönelik füze saldırıları nedeniyle çıkıp Körfez Arap devletlerinden özür dilerken, ertesi gün İran füzeleri Körfez devletlerini vurdu. Benzer şekilde, geçen haziran ayında Washington ve Tahran arasında İslamabad Mutabakatı imzalandığında ve İran heyetleri dondurulmuş fonları görüşmek üzere Katar'a yöneldiğinde, İran Hürmüz Boğazı'ndan geçen Katar petrol tankerlerini hedef aldı. Bu olayda, ABD Başkanı Donald Trump, bazı İranlı yetkililerden aldığı bilgilere dayanarak, tankerleri hedef alanların haydut bir grup olduğunu ifade etti.

Batı medyasının pazarlamaya çalıştığı rejimin çeşitli çevreleri ve kurumları ile iktidarın dizginlerini elinde tutan fraksiyonlar arasında rollerin birbiri ile çatıştığı, anlaşmayı reddeden bazı sertlik yanlılarının bulunduğu propagandasının çok da doğru olmadığı söylenebilir. İslamabad Mutabakatı’nın imzalanmasının ardından yaşanan petrol tankeri olayına gelince, tankerler Devrim Muhafızları tarafından kasten hedef alındı. Bunun nedeni, İran'ın Hürmüz Boğazı'nda kontrolünün ötesinde olan, Umman kıyısı boyunca güney rotasını kullanan tüm tankerleri hedef almaya karar vermesidir. Zira bu rota, İran'ın Hürmüz Boğazı'nın kapatılmasından bu yana ilan ettiği stratejisiyle tamamen çelişiyor: İran, Hürmüz Boğazı'ndaki seyrüsefer üzerindeki kontrolünün ve kendisine geçiş ücretinin ödenmesinin bölgesel ve uluslararası olarak tanınmasını istiyor. Aksi takdirde, İran'ın Umman ile olan müzakerelerini Washington ile olan müzakerelerinden ayırması üzerine, İran ile Umman Sultanlığı arasında daha sonra yapılan müzakerelere rağmen, boğaz neden yeniden açılmadı?

Yani, İslamabad Mutabakatı’nı engelleyen, sertlik yanlısı haydut grup değildi. Bir diğer sorun ise Pezeşkiyan’ın dış politikada bir rolü varmış gibi gösterilmesidir. Halbuki, 47 yıl önce rejimin kurulmasından bu yana İran anayasası, cumhurbaşkanının dış politika üzerinde hiçbir yetkisi olmadığını; yetkilerinin başbakanınkilerle sınırlı olduğunu belirtmektedir. İran Dini Lideri Ali Hamaney, Devrim Muhafızları ve Dini Liderlik Ofisi olarak bilinen kişisel ilişkiler ağıyla birlikte, nükleer mesele, Washington ile müzakereler veya savaş ve barışın seyrini belirleme gibi tüm dış politika konularını tekelinde tutmuştur. Bu, İran cumhurbaşkanının reformcu veya muhafazakâr olmasına bakılmaksızın yerleşik bir uygulamadır. Sonuç olarak, son sözü Dini Lider ve yakın çevresi söylemekteydi. Peki, bugün durum nedir? Devrim Muhafızları siyasi, güvenlik ve askeri gücün dizginlerini elinde tutuyor ve savaşı yürütüyor. Dahası, Pezeşkiyan seleflerine kıyasla en zayıf İran cumhurbaşkanıdır. Bu nedenle, Pezeşkiyan ve Arakçi'yi diplomatik süreci ve anlaşmaya giden yolu yönetenler olarak göstermek, sertlik yanlılarının ise bunu engelleyenler olduğunu söylemek bir hatadır.

Devrim Muhafızlarının en önemli komutanlarından ve sertlik yanlısı akımın bir üyesi olan Kalibaf'ı da unutmayalım. Hasan Ruhani'nin ikinci döneminde stratejik yasanın geçmesi için meclise öncülük etmiş ve hükümeti Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) ile iş birliğini kesmeye ve uranyum zenginleştirme seviyesini yüzde 20'ye çıkarmaya zorlamıştı. Şu anki aşama, rollerin bu şekilde dağıtımını gerektirdiğinden, Kalibaf Pezeşkiyan ile birlikte müzakerelerin ön saflarında yer alıyor.

Hatırlatmak gerekirse, İran meclisi, Pezeşkiyan'ın reformist hükümeti döneminde birçok İran vatandaşını hayal kırıklığına uğratan katı bir başörtüsü yasası çıkarırken, Pezeşkiyan’ın hükümeti bu yasa hakkında yorum yapmaktan kaçındı. Rejimin varoluşsal olarak gördüğü bir savaş sırasında Pezeşkiyan'ın Trump ile diplomatik yolu şekillendirecek kişi olması beklenebilir mi?

Burada vurguladığımız ve savaşın başından beri defalarca vurgulanan husus, Batı medyasına sızdırılan ve geniş çapta pazarlanan İran rejimi yetkililerinin çelişkili açıklamalarının kasıtlı ve organize olduğudur. Bunlar iç karışıklığın ürünü değildir.

Bunun birinci nedeni; kapalı bir elit kavramına göre devlet içindeki pozisyonlarını üstlenen rejim yetkilileri arasındaki rol dağılımıdır. Bu, İran rejiminin kuruluşundan beri alışkın olduğu bir sahnedir. Daha geniş siyasi alanda rejim, “reformist” ve “sertlik yanlısı” gruplar arasında dönüşümlü olarak bu oyunu oynardı. Ancak şimdi bu durum, karar alma mekanizmasının dar çevresi içinde katı görüşlüler ile aşırı devrimciler arasında bir çekişmeye dönüştü.

İkinci neden, İran'daki karar alma mekanizmasının, dış politikadaki karar vericiler çemberini temelden tanımlamasıdır. Cumhurbaşkanının yetkileri içişleriyle sınırlıdır ve dış politikadaki rolü, İran Dini Lideri'nin kendisine yaktığı yeşil ışıkla sınırlıdır. Şu anda bu yetki, Devrim Muhafızları Ordusu komutanlarının elindedir. İran İslam Cumhuriyeti'nin kuruluşundan bu yana geçen 47 yıl içinde, dış politika elitinin içindeki figürlerin -ister bu politikayı formüle eden ve etkileyenler, isterse uluslararası toplumda onu temsil edenler olsun- yaptıkları çeşitli konuşmaları analiz ettiğimizde, İran dış politikasının özünde ve amaçlarında bir benzerlik olduğunu fark ederiz. Bu politika için sunulan gerekçelerde farklılıklar görülse de nihayetinde hepsi İran'ın bölgesel eylemlerine dair birleşik bir anlayış ve tasavvuru temsil etmektedir. Başka bir deyişle, İran'da devlet birimleri ve kurumları arasında rol çatışması veya anlaşmazlık yoktur. İran devleti, karar alma sürecinde yer alan bir dizi etkili kurum, kuruluş ve şahsiyetten oluşan bir varlık olarak, bölgedeki rolü konusunda çelişkili veya birbirine zıt görüşlere sahip değildir. Bu elitin fikirlerindeki benzerlik, İran siyasi sisteminin işleyiş biçiminden kaynaklanıyor olabilir. Nitekim Anayasayı Koruyucular Konseyi, Hasan Ruhani'nin başkanlığı döneminde olduğu gibi, bazen “reformist akım” tarafından temsil edilen dış politika elitleri de dahil olmak üzere tüm İranlı politikacıları ve yetkilileri seçer. Bu, İran elitinin çok benzer bir ideolojik geçmişe sahip olduğu, ideolojisine ve İslam Cumhuriyeti'ne ve İran Devrimi'nin hedeflerine olan bağlılık derecesine göre değerlendirildiği anlamına geliyor. Yine bu, İran'ın uluslararası sistemdeki rolü konusunda ideolojik bir uzlaşma olduğunu ve İran siyasetindeki hizipsel bölünmelerin üstesinden gelinebileceğini doğruluyor. Anlaşmazlıklar olsa bile, Dini Lider İran dış politikasını yönetme gücünü korudu. İran rejimi, devrim sonrası fikirlerin kurumsallaştırılması olarak adlandırılan şey üzerinde çalıştı ve böylece, İran Devrimi'nin fikirleri ve ideolojisi kurumsallaştı. Kaldı ki bu fikirlerin ve algıların dış politika üzerindeki etkisi açıkça görülüyor.

Son olarak, İran rejiminin kendi içinde bölünmeler yaşadığı görüntüsünü pazarlaması, küresel ve Batı medyasında bunun propagandasını yapması, gizlilik perdesiyle örtülü bir rejimin içinden sızan bilgiler olarak bunları İranlı yetkililere atfetmesinin arkasındaki motivasyon, Washington'a kendisi ile müzakere edilebilecek, barış anlaşmasına varılabilecek ve ekonomik durumu iyileştirebilecek ılımlı bir “reformist” akımın var olduğunu göstermek olabilir. Böylece, Washington'un muhalefete veya mevcut rejime alternatif siyasi taraflara yatırım uygulama ihtiyacını ortadan kaldırıyor. İranlı yetkililerin rejimin kuruluşundan bugüne kadarki açıklamalarını ve eylemlerini takip etmek, çok sayıda sesin çok sayıda strateji anlamına gelmediğini ortaya koyuyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre İran'da roller farklı olabilir ve taktikler çatışabilir, ancak stratejik çıkarlar herkesin faaliyet gösterdiği ortak zemin olmaya devam ediyor. Savaş sırasında, Hasan Ruhani ve Hatemi gibi reformist ve ılımlı akımların en önemli ve güçlü figürleri sahne dışı kaldığında, bir kardiyolog olan Pezeşkiyan'ın istediği yere ve istediği şekilde balistik füzeler fırlatma gücüne sahip, haydut bir sertlik yanlısı azınlığın formüle ettiği politikaları baltalayan diplomatik süreci yönetmesi düşünülemez.

İran satrancında bir şah, çeşitli taşlar ve farklı hamleler vardır, ancak tahta birdir ve stratejik hedef de birdir. Öte yandan, tar aletinin birçok teli vardır ve aynı anda farklı sesler çıkarabilir, ancak dinleyici sonuçta yalnızca bir müzik parçası duyar. İran rejimi, çok sayıda teli ve bazıları keskin, bazıları yumuşak değişik tonları olan bir siyasi tar gibidir. Ancak kendisini çalanın aynı melodiyi üretmek için tüm tellerin aynı sesi çıkarmasına ihtiyacı yoktur. İran satrancı, siyasi bir tar aleti veya kasıtlı bir belirsizlik; hangisini seçerseniz seçin, aynı sonuca varırsınız.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir."



Türkiye, ABD yaptırımları kapsamında İranlı Bank Mellat'ın lisansını iptal etti

İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
TT

Türkiye, ABD yaptırımları kapsamında İranlı Bank Mellat'ın lisansını iptal etti

İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)
İstanbul’da İran’ın Mellat Bankası şubesi önünde yürüyen insanlar (Arşiv- Reuters)

Türkiye, yıllardır Batı yaptırımlarına tabi olan İran’ın Mellat Bankasının faaliyet lisansını iptal etti. Kararın, İran bankacılık sistemine yönelik baskıyı artırmayı amaçladığı ve Washington’ın Tahran’a karşı ekonomik baskısını artırdığı bir dönemde ABD’nin artan baskılarına yanıt niteliği taşıdığı belirtildi.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), lisansın iptaline ilişkin kararını, Washington’ın Devrim Muhafızları ile bağlantıları olduğu şüphesiyle Türk Golden Global Bank’a yaptırım uygulamasından iki hafta sonra aldı. Banka ise söz konusu suçlamaları reddetti.

Karar ayrıca, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump’ın New York’ta salı günü başlayacak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları kapsamında gerçekleştirmesi beklenen görüşmenin hemen öncesinde alındı.

Merkezi Tahran’da bulunan Mellat Bank, OpenSanctions adlı ve yaptırım uygulanan kuruluşların izlenmesine olanak sağlayan açık veri tabanına göre, “İran hükümetine mali destek sağladığı” gerekçesiyle ABD, Avrupa Birliği ve İngiltere’nin yaptırımlarına tabi. Aynı kaynağa göre İran hükümeti, bankanın en büyük hissedarları arasında yer alıyor.

Mellat Bank, İran’ın en büyük ve en eski ticari bankalarından biri. 1980 yılında kurulan bankanın ülke genelinde 1.000’den fazla şubesi bulunuyor.

BDDK, kararını Bankacılık Kanunu’nun “B-71” maddesine dayandırdı. Söz konusu madde, bankanın faaliyetlerini sürdürmesinin “mevduat sahiplerinin ve hissedarların haklarını, finansal sistemin güvenliğini ve istikrarını tehdit ettiğinin” tespit edilmesi halinde lisansın iptal edilmesine olanak tanıyor.

Görsel kaldırıldı.
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, 24 Ağustos’ta İran’a yönelik yaptırımların sıkılaştırıldığını duyurduğu basın toplantısında. (Reuters)

Batılı ülkeler, İran’ın nükleer silah elde etmeye çalıştığı yönündeki suçlamalar kapsamında daha önce Mellat Bank’a yaptırım uygulamıştı. Tahran ise bu suçlamaları reddediyor. Söz konusu yaptırımlar, İran’ın nükleer programına ilişkin 2015 tarihli uluslararası anlaşma kapsamında daha sonra kaldırılmış, ancak ABD Mayıs 2018’de anlaşmadan tek taraflı olarak çekilerek Tahran’a yönelik ağır yaptırımları yeniden yürürlüğe koymuştu.

Türkiye’nin son adımının, onlarca yıldır uygulanan uluslararası yaptırımların İran bankacılık sistemini küresel finans sisteminden büyük ölçüde izole ettiği bir dönemde, ülkenin bankacılık sektörüne yönelik baskıyı daha da artırması bekleniyor.

Karar, Washington’ın Tahran’a karşı yürüttüğü “ekonomik savaş” kapsamında Ankara üzerindeki finansal ve bankacılık akışlarını denetleme yönündeki baskısının arttığı bir döneme denk geldi.

ABD Hazine Bakanlığının Golden Global Bank’a yaptırım uygulamasının ardından Türkiye Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Ankara’nın “terörün finansmanı ve her türlü yasa dışı finansmanla mücadele” konusunda kararlı olduğunu belirtti. Şimşek ayrıca Türk şirketlerine yaptırımlardan kaçınmak için gerekli tedbirleri almaları çağrısında bulundu.

Washington kısa süre önce, aralarında İran merkezli sivil havayolu şirketi Mahan Air ile iş birliği yapmakla suçlanan üç Türk şirketinin de bulunduğu 36 kuruluşu yaptırım listesine aldı. Mahan Air ayrıca İran Devrim Muhafızları’na destek sağlamakla suçlanıyor.

Şarku’l Avsat’ın İran’ın yarı resmi Öğrenciler Haber Ajansı’ndan (ISNA) aktardığına göre Mahan Air, bu hafta Türk makamlarının talebi üzerine 21 Eylül’den itibaren Türkiye’ye uçuşlarını askıya alacağını açıkladı.

İran, şubat ayının sonlarında başlayan ve ABD ile İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan bir savaşın içinde bulunuyor. Çatışmalar daha sonra Ortadoğu’nun diğer bölgelerine de yayıldı.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, Financial Times gazetesinde yayımlanan bir makalesinde Washington’ın İran’a karşı “şimdiye kadarki en büyük ekonomik saldırıyı” başlatacağını yazmıştı. Bessent, bu girişimi Normandiya Çıkarması’na, İngilizcede “D-Day” olarak bilinen operasyona benzetirken, bu çabalara katılmayan ülkelere ikincil yaptırımlar uygulanacağı uyarısında bulunmuştu.


Polonya Başbakanı, Rusya'ya meydan okudu: "Tek karış toprak vermeyeceğiz"

Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
TT

Polonya Başbakanı, Rusya'ya meydan okudu: "Tek karış toprak vermeyeceğiz"

Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)
Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin "bir parça toprak bile" vermeyeceğini söyledi (AFP)

Maira Butt 

Polonya Başbakanı Donald Tusk, Rusya'yla gelecekte yaşanabilecek herhangi bir çatışmada ülkesinin hiçbir şekilde toprak vermeyeceğini vurguladı.

Bu açıklama, Tusk'un perşembe günü Kremlin'in Ukrayna'yı destekleyen Avrupa ülkelerine drone ve roketlerle hibrit saldırılar düzenlemeyi planladığı uyarısında bulunmasından kısa süre sonra geldi.

Tusk, perşembe günü X'te "Biz toprak kaybedebilecek bir milletiz ancak ruhumuzu asla kaybetmeyeceğiz; topraklarımızdan vazgeçebiliriz ama vatanımızdan asla vazgeçmeyeceğiz" diyen Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki'ye yanıt veriyordu.

Başbakan, "Sayın Cumhurbaşkanım, bu paylaşımı silmenizi öneririm. Topraklarımızın en küçük parçasından bile vazgeçmeye niyetimiz yok" diye cevap verdi.

Daha sonra X'te paylaştığı bir videoyla bu tutumunu pekiştiren Tusk, "Müttefiklerimize olan sadakatimiz ve kararlılığımız; işte ortak gücümüz budur. Tek bir karış toprak bile vermeyeceğiz" dedi.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski'yle görüşmek üzere perşembe günü Ukrayna'ya giden Polonya lideri, "onları zorlu haftalar ve ayların beklediği" uyarısında bulunmuştu.

Rusya'ya atfedilen bir dizi hava sahası ihlalinin ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in hibrit saldırılarını NATO ülkelerine de taşıyabileceği endişesiyle Avrupa genelinde gerginlik tırmanıyor.

NATO'nun doğu kanadındaki savunmanın güçlendirilmesi çağrıları yapan Tusk, geçen yıl eylülde uçuşa yasak bölge ilan edilmesini de istemişti.

Tusk perşembe günü yaptığı açıklamada, "Drone veya diğer türdeki mermilerin doğu kanadındaki bir veya birkaç ülkenin topraklarına girme, hatta yıkıma yol açma riski gerçekten var" uyarısında bulunmuştu.

Resmi açıklamada bunun bir kaza olduğu ve NATO'nun karşılık vermeyi düşünmesi için hiçbir neden bulunmadığı söylenecek.

Polonya Savunma Bakan Yardımcısı Magdalena Sobkowiak-Czarnecka, ABD Başkanı Donald Trump'ın bu çalışmalarda ilerleme kaydedildiğini belirtmesinin ardından, ülkenin batısına olası bir kalıcı ABD askeri üssünün kurulacağını cuma günü söylemişti.

Görsel kaldırıldı.
Donald Tusk, X’te "Hepimizi zorlu haftalar ve aylar var bekliyor" diye yazdı. "Bugün, Ukrayna’da dayanışmamızı gösteriyoruz." (X/DonaldTusk)


Diğer yandan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Ukrayna'daki savaşın ve Ortadoğu krizinin ülkesindeki yakıt fiyatları üzerindeki etkisini görüşmek üzere acil bir toplantı düzenlemişti.

Rusya, Avrupa'yla savaşmak istemediğini vurgulasa da Putin daha önce Moskova'nın "savaşmaya hazır" olduğunu iddia etmişti. Önceki günlerde deneyimli Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Rusya'yla Avrupa arasında çıkacak herhangi bir çatışmanın "çok kısa" süreceği uyarısını paylaşmıştı.

CIA Direktörü John Ratcliffe, geçen ay Moskova'ya nadir bir ziyaret gerçekleştirmişti. Bu, 2022'de ülkenin Ukrayna'yı istila etmesinden birkaç hafta önce selefinin yaptığı ziyaretten sonra gerçekleşen ilk ziyaretti.

Konu hakkında bilgi sahibi kaynaklar, CBS News ve Wall Street Journal'a yaptıkları açıklamada Ratcliffe'in bu geziyi Rusya'yı NATO'ya saldırmaması yönünde uyarmak amacıyla gerçekleştirdiğini söylemişti.

Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov, "korkutma senaryoları" diye nitelediği bu iddiaların "gerçeklikle hiçbir ilgisi olmadığını" belirtmiş ve Moskova'nın, "Avrupa ülkelerinden kendisine yönelik çok agresif bir politikayla karşı karşıya olduğunu" eklemişti.

 Independent Türkçe,independent.co.uk/news


Savaşlar neden çıkar ve nasıl bitmek bilmeyen kâbuslara dönüşür?

İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
TT

Savaşlar neden çıkar ve nasıl bitmek bilmeyen kâbuslara dönüşür?

İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)
İsrail bombardımanı sonucu Güney Lübnan semalarında yükselen duman (AFP)

Antoine el-Hac

Bir devlet savaşa nadiren yenileceğini düşünerek girer ya da başlattığı çatışmanın uzun sürecek bir kâbusa ve sonu gelmeyen bir tünele dönüşeceğini öngörür. Buna rağmen görünen o ki hiç kimse ders çıkarmıyor; tarih, daha doğrusu insan kendini tekrarlıyor. O an için hesaplı ve üzerinde düşünülmüş görünen kararlar, zamanla yıpratma savaşlarına, değişen hedeflere ve siyasi ve stratejik açıdan ağır bedeller ödemeden geri adım atamaz hale gelen liderlere yol açabiliyor.

Uluslararası ilişkiler alanında önde gelen gerçekçilik teorisyenlerinden Amerikalı Profesör Stephen M. Walt, yıkıcı savaşların genellikle bir anda ortaya çıkmadığını ve tam anlamıyla sürpriz olmadığını belirtiyor. Walt’a göre bu savaşlar çoğunlukla stratejik hesap hatalarının art arda gelmesinin sonucu. Süreç, rakibin ve sahip olduğu kapasitenin yanlış değerlendirilmesiyle başlıyor; ardından taraflı tavsiyeler, gizli hedefler ve geri adım atmayı devam etmekten daha zor hale getiren siyasi baskılarla durum daha da ağırlaşıyor.

Ukrayna’nın başkenti Kiev’e düşen bir Rus füzesinin açtığı çukur (AP)
Ukrayna’nın başkenti Kiev’e düşen bir Rus füzesinin açtığı çukur (AP)

Tehlike işaretleri

İlk tehlike işareti cehalet. Zira askerî güç, müdahale edilen toplumu anlamak anlamına gelmeyebilir. Askerî açıdan üstün bir devlet, rakibinin ordusu hakkında ayrıntılı ve doğru bilgilere sahip olabilir ancak rakibinin tarihini, siyasi ve toplumsal yapısını, direnme kapasitesini ya da coğrafi olarak çevresindeki güçlerin vereceği tepkilerin niteliğini bilmeyebilir. Çelişki de burada başlar: Muharebeyi kazanmak mümkün olabilir ancak bunun sonuçlarını öngörmek ve süreci kontrol altında tutmak imkânsız hale gelebilir...

Savaşa giden yolda, karar alıcıya danışmanlık yapan tüm taraflar aynı konumdan hareket etmez. Bazılarının, başarı ihtimalini olduğundan büyük göstermesine ve riskleri küçümsemesine yol açan ideolojik, ekonomik veya jeopolitik çıkarları bulunabilir. Çoğu zaman liderler, duymak istediklerini teyit eden iyimser değerlendirmelere, sağduyulu uyarılardan daha fazla itibar etme eğiliminde olur.

ABD’nin USS George Washington uçak gemisindeki uçaklar (AFP)
ABD’nin USS George Washington uçak gemisindeki uçaklar (AFP)

Ardından kırılgan ve değişken hedefler sorunu ortaya çıkar. Savaş, sınırlı bir hedefle ya da bu hedefe hızlı ve düşük bir maliyetle ulaşılabileceği düşüncesiyle başlayabilir. Ancak süreç tıkandığında görev de değişir. Başlangıçta rejimi devirmek olarak belirlenen hedef, zamanla yeni bir düzen kurma çabasına dönüşür; kısa süreli olması planlanan askerî operasyon ise uzun soluklu bir siyasi projeye evrilir. Böylece savaş, başlangıçtaki hedefin anlamını ve netliğini yitirmesinin ardından dahi devam eder.

Tırmanma sarmalı

En tehlikeli aşama, savaşın tırmanma sarmalına girmesiyle başlar. Kayıplar arttıkça başarısızlığı kabul etmenin siyasi maliyeti de yükselir. Liderler, bir önceki turun başaramadığını bir sonraki turun başaracağı umuduyla geri adım atmak yerine riski artırmaya başlar. İç siyasi baskılar ile dış gerilim birbirine eklenir ve sonunda geri çekilmek, çatışmayı sürdürmekten daha ağır bir seçenek haline gelir.

Ancak bu dinamik tek başına dünyanın neden daha fazla çatışmaya sürüklendiğini açıklamıyor. Bunun altında daha derin etkenler de bulunuyor: korku ve belirsizlik, rakibin niyetlerinin ve karşılık verme kapasitesinin yanlış değerlendirilmesi, uluslararası sistemin hâkim bir güçten yükselen başka bir güce geçişine eşlik eden güç mücadeleleri ve bunun sonucunda ortaya çıkan Tukidides Tuzağı. Ayrıca yeterli siyasi kısıtlamayla karşılaşmayan liderler de bulunuyor. Bu durumda kişisel ihtişam arayışı, ideoloji veya intikam arzusu savaş hesaplarının bir parçası haline gelebiliyor.

Tehlike, uluslararası sistemin kurallarının kendisi aşınmaya başladığında daha da büyüyor. Büyük güçlerin anlaşmazlıklarını yönetmelerine yardımcı olması beklenen kurallar ve kurumlar, güçlü devletlerin bunları görmezden gelmesi ya da seçici biçimde uygulaması halinde etkisini yitiriyor. Kurallara ve kurumlara duyulan güven azaldıkça yanlış hesap yapma ihtimali artıyor ve bir krizden diğerine geçiş daha da hızlanıyor.

Savaşların sonu

Büyük savaşların sonu, zaferin çatışmaların her zaman sona erdiği yol olmadığını gösteriyor. Savaş, İkinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi taraflardan birinin tamamen askerî yenilgiye uğraması ve çökmesiyle sonuçlanabilir. Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi yıpranma ve askerî-siyasi çöküşle de sona erebilir. 1953’te Kore Yarımadası’nda olduğu gibi çatışmanın temel nedenlerini ortadan kaldırmayan müzakere edilmiş bir anlaşmayla da durabilir. Büyük güçler arasındaki uzun süreli çatışmalar ise 1991’de Sovyetler Birliği örneğinde olduğu gibi taraflardan birinin kendi içinde yaşadığı çöküşle sona erebilir.

Polonya ordusunun eğitim tatbikatı sırasında bir helikopter ve tanklar (AFP)
Polonya ordusunun eğitim tatbikatı sırasında bir helikopter ve tanklar (AFP)

Gerçekte savaşın nasıl sona erdiği, kimi zaman sona ermesinin kendisinden daha önemli olabilir. Zira ağır veya dengesiz anlaşmalar, bir sonraki çatışmanın tohumlarını ekebilir. Bu nedenle savaşın sona ermesi, savaşın nedenlerinin de ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Acil soru

Bugün en acil soru şu: Dünya üçüncü bir dünya savaşına doğru mu ilerliyor?

Bunun kesin bir yanıtı yok ancak bu sorunun gündeme gelmesini haklı kılan göstergeler giderek daha belirgin hale geliyor. Zira çatışmalar arasındaki sınırlar hiç olmadığı kadar bulanıklaştı. Bu nedenle Ukrayna’daki savaş, ABD-Çin rekabeti, Ortadoğu’daki gerilim ile nüfuz, enerji ve teknoloji üzerindeki mücadelelerin tümü aynı uluslararası ortam içerisinde hareket ediyor ve aralarındaki temas noktaları giderek artıyor.

Bununla birlikte üzerinde durulması gereken bir paradoks bulunuyor. Çin, son on yıllarda ABD ve Rusya ile karşılaştırıldığında geniş çaplı kara savaşlarına doğrudan müdahil olma konusunda daha temkinli bir tutum sergiledi. Antoine el Hac'ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre bu durum, Çin’in çatışmalardan uzak durduğu veya güç kullanmayı reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine Çin’in ekonomi, ticaret, teknoloji, siyasi nüfuz ve uzun vadeli stratejik baskı gibi diğer araçlara daha fazla başvurduğuna işaret ediyor.

Krizlerin arttığı ve çıkarların birbiriyle kesiştiği bir dünyada en büyük tehlike, bir liderin bilinçli olarak dünya savaşı başlatmaya karar vermesi olmayabilir. Asıl tehlike, eksik bilgilere, yanlış değerlendirmelere ve siyasi baskılara dayanan bir dizi küçük kararın alınması ve her aşamada geri adım atmanın bir önceki aşamaya kıyasla daha zor hale gelmesi olabilir.

Zira büyük savaşlar her zaman büyük bir kararla başlamaz. Bazen küçük bir hatayla başlar; hatta kimi zaman bir hata yaşanmış izlenimi verecek şekilde planlanmış bir olayla. Ve olayın gerçekleştiği anda bunun nereye varacağını hiç kimse bilmiyor olabilir.

İki Çin savaş uçağı (Arşiv – Reuters)
İki Çin savaş uçağı (Arşiv – Reuters)

Savaş hakkında söylenenler

- Prusya’dan Carl von Clausewitz (1780-1831) savaşı felsefi açıdan devlet politikasının rasyonel bir aracı olarak tanımladı ve savaşı basitçe ‘politikanın başka araçlarla devamı’ olarak nitelendirdi.

- Alman filozof Immanuel Kant (1724-1804), “Kalıcı barış, uluslararası ticaretin geliştirilmesi, anayasal cumhuriyetler ve liderleri savaşın maliyetleri konusunda temkinli olmaya zorlayan özgür devletler federasyonları aracılığıyla sağlanabilir” dedi. Kant, ‘Ebedi Barış Üzerine Felsefi Bir Tasarı’ adlı eserinde savaşın, hak yerine güce dayandığı için sonuçsuz ve anlamsız bir kısır döngü olduğunu savundu.

- Hollandalı filozof Erasmus (1466-1536), “Adaletsiz bir barış, en adil savaştan daha iyidir” dedi.

- Taoist felsefede, ‘Tao Te Ching’ adlı eserde askerî zaferlerin başarı değil, trajedi olduğu ifade edilir ve “Zaferden sevinç duyan, insanların katledilmesinden sevinç duyar” denir. Taoizm, savaşı doğal düzende meydana gelen ve yalnızca daha fazla şiddete yol açan bir bozulma olarak görür.

- Fransız Aydınlanma düşünürü Voltaire, ‘Felsefe Sözlüğü’ adlı eserinde savaşı alaya alarak onu yalnızca sefalete yol açan ‘kahramanca bir katliam’ olarak nitelendirdi. Voltaire ayrıca, iktidarın emirleri doğrultusunda binlerce masum komşunun öldürülmesinin herhangi bir zamanda faydalı veya şanlı bir eylem olarak görülebileceği düşüncesiyle de alay etti.

- Varoluşçu felsefenin öncülerinden Fransız filozof Jean-Paul Sartre, savaşın anlamsızlığını vurgulayarak “Zenginler savaştığında, yoksullar ölür” sözünü kaleme aldı. Sartre, savaşı sıradan insanların manipüle edilerek ölüme sürüklendiği ve sonunda yalnızca iktidara hizmet eden soyut kavramlar uğruna hayatlarını feda etmeye yönlendirildiği faydasız bir uygulama olarak görüyordu.