İsrail seçimlerinin seyrini belirleyecek 4 başlık

Kudüs’te Likud Partisi lehine yürütülen seçim kampanyasına katılanlar. (AP)
Kudüs’te Likud Partisi lehine yürütülen seçim kampanyasına katılanlar. (AP)
TT

İsrail seçimlerinin seyrini belirleyecek 4 başlık

Kudüs’te Likud Partisi lehine yürütülen seçim kampanyasına katılanlar. (AP)
Kudüs’te Likud Partisi lehine yürütülen seçim kampanyasına katılanlar. (AP)

İsrailli seçmenler bugün 2023’te Hamas’ın gerçekleştirdiği saldırıya yol açan güvenlik zaaflarının soruşturulması, Ultra-Ortodoks Yahudilerin zorunlu askerlik hizmeti ve ekonomi başta olmak üzere temel konulardaki tercihlerini belirleyecek.

İşte İsrail’deki parlamento seçimlerinin gündemini oluşturan başlıca konular:

7 Ekim saldırısına ilişkin hesap verebilirlik

Çok sayıda İsrailli, 7 Ekim 2023’te Gazze’den İsrail’in güneyine düzenlenen ve benzeri görülmemiş boyutlara ulaşan saldırı öncesindeki güvenlik zaaflarının nedenlerini araştırmak üzere bağımsız ve resmî bir soruşturma komisyonu kurulmasını talep etti.

İsrail tarihinin en fazla can kaybına yol açan saldırısı olan olayda bin 221 kişi hayatını kaybetti. Saldırı, ülkede derin bir ulusal travmaya neden oldu. Etkileri, İsrail’in siyasi yaşamında, toplumunda ve kolektif hafızasında hâlâ hissediliyor.

Muhalefet partileri, iktidara gelmeleri hâlinde böyle bir komisyon kurulmasını en öncelikli hedefleri arasına alacaklarını belirtiyor. Muhalefet, İsrail’in geçmişte yaşanan ulusal krizlerin ardından benzer soruşturma komisyonları kurduğunu hatırlatıyor.

Ancak Başbakan Binyamin Netanyahu hükümeti bu öneriye karşı çıkıyor ve saldırının önlenememesinden güvenlik kurumlarını sorumlu tutuyor.

Hükümet bunun yerine üyeleri siyasetçiler tarafından atanacak ortak bir soruşturma komisyonu kurulmasını önerdi. Muhalefet lideri Yair Lapid ise önerilen komisyonun amacının “sorumluları aklamak ve Yahudi halkının Holokost’tan bu yana yaşadığı en büyük felakete ilişkin gerçek bir soruşturmayı engellemek” olduğunu savundu.

Güvenlik stratejisi

İsrail’in güvenlik doktrini onlarca yıl boyunca üç temel ilkeye dayanıyordu: güçlü istihbarat, caydırıcılık ve kısa süreli savaşlar. Ancak bu yaklaşım, 7 Ekim 2023 saldırısının ardından değişti.

Hükümet, uzun süreli askerî harekâtlara yöneldi. Hamas’ın saldırısının ardından başlayan savaşın üzerinden iki yıldan fazla zaman geçmesine rağmen İsrail, kırılgan bir ateşkes ilan edilmiş olmasına rağmen Gazze Şeridi’nin geniş bölgelerini işgal altında tutmaya devam ediyor.

İsrail ayrıca Gazze’deki savaş ve İran’la yaşanan çatışmalar bağlamında Hizbullah’a karşı Lübnan’da yürüttüğü iki ayrı savaşın ardından ülkenin güneyindeki geniş bölgeleri kontrol altında tutuyor. Beşşar Esed yönetiminin devrilmesinden sonra Suriye’de de bazı bölgelere ilerleyen İsrail, bu bölgelerde kalma niyetini açıkladı.

İşgal altındaki Batı Şeria’da art arda askerî operasyonlar düzenleyen İsrail, nisan ayında ateşkes ilan edilmesinden bu yana çatışmalara katılmamış olsa da ABD ile birlikte İran’la savaş hâlini sürdürüyor. Ayrıca Yemen’de İran destekli Husilere yönelik saldırılar gerçekleştiriyor.

İsrail içinde bu yeni güvenlik doktrini, ülkenin aynı anda birden fazla cephede askerî güçlerini seferber durumda tutma kapasitesine ilişkin soru işaretleri yaratıyor. 2023’ten bu yana on binlerce yedek asker defalarca göreve çağrıldı. Bu durum, aile ve iş yaşamı açısından ciddi maliyetlere yol açarken, askerî komutanlar da ordudaki personel eksikliği konusunda uyarılarını sürdürüyor.

Şarku’l Avsat'ın AFP’den aktardığına göre İsrail Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü araştırmacısı Ofer Şelah yaptığı açıklamada, “Savaşlar arasındaki dönemlerde caydırıcılık ve refah üzerine kurulu bir politikadan, sürekli savaş ve teyakkuz hâlinde yaşayan bir topluma dönüştük” değerlendirmesinde bulundu.

Askerî harekâtlar İsrail’in uluslararası itibarını da olumsuz etkiledi. Gazze Şeridi’nde hayatını kaybedenlerin sayısı 74 bin 498 kişiyi aşarken, Lübnan ve İran’da da binlerce kişi öldü.

İsrail, işgal altındaki Batı Şeria’daki askerî operasyonlarını da yoğunlaştırıyor. Birleşmiş Milletler tarafından görevlendirilen uluslararası bir soruşturma komisyonu, dün İsrail’i Batı Şeria’daki Filistinlilere karşı “soykırım” da dâhil olmak üzere insanlığa karşı suçlar işlemekle suçladı.

Birleşmiş Milletler ayrıca İsrail’in El Halil kentinde sürdürdüğü askerî operasyonun “etnik temizlik” konusunda ciddi endişelere yol açtığı uyarısında bulundu.

Din, kimlik ve zorunlu askerlik

İsrail ordusunun personel sıkıntısı yaşamasıyla birlikte ultra-Ortodoks Yahudilerin (Harediler) askerlikten muaf tutulması konusundaki tartışma, İsrail’in kimliği ve devletin niteliğine ilişkin daha geniş bir siyasi tartışmaya dönüştü.

Dindar-muhafazakâr partiler, dinî eğitim kurumlarında öğrenim gören öğrencilerin askerlik hizmetinden muaf tutulmasına imkân sağlayan uygulamanın devam etmesini istiyor. Bu talepler, Netanyahu liderliğindeki Likud Partisi ile koalisyondaki aşırı sağcı ortakları tarafından da destekleniyor.

Buna karşılık muhalefet partilerinin çoğu, söz konusu muafiyetlerin sona erdirilmesini savunuyor. Muhalefet partileri ayrıca Haredi partilerinin yer aldığı herhangi bir hükümete katılmayacaklarını açıkladı.

Anlaşmazlık yalnızca askerlik hizmetiyle sınırlı değil. Knesset’in feshedilmesinden birkaç gün önce görev süresi sona eren hükümet, bazı kamusal alanlarda kadınlarla erkeklerin ayrı tutulmasını teşvik eden düzenlemeler önerdi. Ayrıca Tevrat eğitiminin önemini vurgulayan bir yasayı kabul etti.

Bu politikaları destekleyenler, söz konusu adımların İsrail’in Yahudi kimliğini güçlendirdiğini savunuyor. Eleştirenler ise bu politikaların dinî etkinin kamusal yaşam üzerindeki ağırlığını artırdığını ve nüfusun çoğunluğunun görüşlerini yansıtmadığını düşünüyor.

Artan yaşam maliyetleri

Ekonomi, çok sayıda seçmen için başlıca kaygı kaynaklarından biri olmayı sürdürüyor. İsrail ekonomisi güçlü bir büyüme kaydetmiş ve ülkenin gayrisafi yurt içi hasılası 2000 yılından bu yana iki kattan fazla artmış olsa da işsizlik tarihsel olarak düşük seviyelerde seyrediyor. Buna rağmen İsrailliler, dünyadaki en yüksek yaşam maliyetlerinden biriyle karşı karşıya.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) verilerine göre İsrail, özellikle gıda ve barınma gibi temel ihtiyaçların maliyeti bakımından dünyanın en pahalı üç ülkesi arasında yer alıyor. Öte yandan ortalama ücretler OECD ülkelerinin ortalamasının altında kalıyor. Bu durum, hane halkları üzerindeki geçim baskısını artırıyor.

Ekonomistler, yüksek fiyatların konut yetersizliği, ticaret üzerindeki kısıtlamalar ve temel sektörlerde rekabetin zayıf olması gibi uzun süredir devam eden yapısal sorunlardan kaynaklandığını belirtiyor.

Savaşlar da ekonomiye yeni bir yük getirdi. İsrail’in savunma bütçesi 2023’ten bu yana iki katına çıktı. Bu artış kamu maliyesi üzerindeki baskıyı artırırken güvenlik harcamaları ile ülke içindeki toplumsal ve ekonomik ihtiyaçlar arasında denge kurmayı daha da zorlaştırdı.



Brezilya’da Lula da Silva’nın seçilmesi Latin Amerika’da Trumpçı dalganın önünü kesti

Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva (AFP)
Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva (AFP)
TT

Brezilya’da Lula da Silva’nın seçilmesi Latin Amerika’da Trumpçı dalganın önünü kesti

Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva (AFP)
Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva (AFP)

Brezilyalılar, Latin Amerika’daki birçok komşularından farklı tercihte bulunarak solcu lider Luiz Inácio Lula da Silva’yı yeniden seçti. Lula, böylece eşi benzeri görülmemiş dördüncü dönemine hazırlanırken, aşırı sağcı senatör Flavio Bolsonaro’nun siyasi çizgisini reddeden seçmenlerin desteğini aldı. Flavio Bolsonaro, ABD Başkanı Donald Trump’ın başlattığı siyasi ve güvenlik odaklı “Amerika Kalkanı” girişimine katılmayı vaat etmişti.

Dünya başkentlerinden Lula’ya tebrik mesajları yağarken, seçim sonuçlarının açıklanmasının üzerinden saatler geçmesine rağmen Washington’da sessizlik hâkimdi. Bu sırada Trump’ın çevresinden sonuçlara yönelik itirazlar yükselirken Demokratlar, solcu liderin zaferinin derhâl tanınması çağrısında bulundu.

Oyların yüzde 99,88’inin sayılmasının ardından Yüksek Seçim Mahkemesi, Lula’nın oyların yüzde 51,76’sını, eski Devlet Başkanı Jair Bolsonaro’nun büyük oğlu Flavio Bolsonaro’nun ise yüzde 48,24’ünü aldığını açıkladı. İki aday arasındaki fark yaklaşık 4,4 milyon oy oldu.

Yenilgiyi kabul etmeyen Flavio Bolsonaro, seçim sonuçlarına itiraz edeceğini ve seçimin iptalini talep edeceğini bildirdi.

Oy verme işlemi sona ermeden önce Trump, ikinci turu takip ettiğini söylemekle yetindi ve adaylardan hiçbirine destek açıklamadı. Ancak sonuçların ilan edilmesinin ardından İspanyol haber ajansı EFE, Trump’ın Brezilya’nın eski ABD Başkanı Joe Biden’ın “kural kitabını” uyguladığını söylediğini aktardı. Trump, herhangi bir usulsüzlüğe ilişkin kanıt sunmadı.

Ajans, bu açıklamayı Trump’ın 2020’de Biden karşısında aldığı yenilgiyi kabul etmeyi reddetmesiyle karşılaştırdı. Trump’ın daha önce komünistlerin iktidarı bırakmadığını da söylediği hatırlatıldı.

Bu tutum, Trump’ın seçim yarışına yönelik açık ilgisinin devamı niteliğinde. Trump, ilk turun ardından Flavio Bolsonaro’nun performansını “yakın bir yarış ama çok ama çok büyük bir zafer” olarak nitelendirmişti. Trump ayrıca geçen mayıs ayında Flavio Bolsonaro’yu Beyaz Saray’da ağırlamıştı.

Resmî düzeyde ise Beyaz Saray veya ABD Dışişleri Bakanlığı, dün itibarıyla seçim sonuçlarını tanıyan ya da sorgulayan herhangi bir açıklama yapmadı.

Olası yaptırımlar

Görsel kaldırıldı.
Rio de Janeiro’da Flávio Bolsonaro’yu destekleyenler. (AFP)

ABD Dışişleri Bakanlığının sessizliği özellikle dikkat çekiyor. Şarku’l Avsat'ın Reuters’ın cumartesi günü yayımladığı haberden aktardığına göre, ABD Dışişleri Bakanlığından bazı yetkililer Lula’yı zayıflatmak ve Bolsonaro ailesinin yeniden iktidara gelmesinin önünü açmak amacıyla Brezilya’ya yaptırım uygulanmasını savundu. Beyaz Saray ise Brezilya seçimlerine müdahale edildiği yönündeki suçlamaları kesin bir dille reddetti.

Trump yönetimi daha önce Brezilya ürünlerine gümrük vergileri uygulamış ve Jair Bolsonaro hakkındaki davanın düşürülmesi için baskı amacıyla üst düzey yetkililere yaptırımlar getirmişti. Yönetim ayrıca geçen yaz seçimlerin dürüstlüğünü sorgulamak üzere üst düzey yetkililer göndermeyi planlamıştı. Bolsonaro’nun geçen yıl mahkûm edilmesinin ardından ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, X platformunda yaptığı açıklamada Trump yönetiminin buna uygun şekilde karşılık vereceğini yazmıştı.

Trump’ın çevresinde de sonuçlara yönelik eleştiriler dile getirildi. Donald Trump Jr., oy verme süresinin iki saat uzatılmasına dikkat çekerek, Brezilya’da muhafazakâr bir hükümetin benzer bir karar alması hâlinde ABD’nin büyük medya kuruluşlarının sert tepki göstereceğini savundu.

Buna karşılık önde gelen Demokratlar seçim sonucunu memnuniyetle karşıladı. Bağımsız ve ilerici Senatör Bernie Sanders, Lula’yı yeniden seçilmesi dolayısıyla tebrik ederek işçilerin ve demokrasinin savunuculuğunu yaptığını, önümüzdeki dört yıl boyunca da bunu sürdüreceğini belirtti. Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Ro Khanna, Trump’ın sonuçlara saygı göstermesi ve Brezilya seçimlerini baltalamaması gerektiğini söyledi. Demokrat Kongre üyesi Joaquín Castro da Lula’nın zaferine ilişkin değerlendirmede bulundu.

Seçim öncesinde Kongre’de Demokratlar tarafından bir girişim de başlatılmıştı. Üç Demokrat senatör, Rubio’ya gönderdikleri mektupta Trump yönetimini, Brezilya’daki demokratik kurumları zayıflatma riski taşıyan diplomatik, ekonomik ve siyasi baskı uygulamakla suçlamıştı.

ABD yönetiminin resmî sessizliğinin aksine, çok sayıda dünya lideri Lula’yı tebrik etti. Meksika Cumhurbaşkanı Claudia Sheinbaum ve Kanada Başbakanı Mark Carney de tebrik mesajları gönderen liderler arasındaydı. Çin, Lula’yı kutlayarak, Brezilya ile iş birliğini sürdürmeye hazır olduğunu bildirdi. Kremlin, Lula’nın yeniden seçilmesini memnuniyetle karşıladı ve BRICS içindeki rolünü övdü. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise Brezilya’da demokrasi ve çok taraflılığın kazandığını söyledi.

Seçim sonucu bölgede Arjantin, Kolombiya ve diğer ülkeleri kapsayan, Washington’a yakın muhafazakâr bir blok oluşturmayı hedefleyen Trump yönetimi açısından bir gerileme olarak değerlendiriliyor. Sonuç, Ekvador, Bolivya, Honduras, Şili, Kosta Rika, Kolombiya ve Peru’da sağcı adayların iktidara gelmesini sağlayan sağa yöneliş dalgasıyla da tezat oluşturuyor.

Brezilya’daki sonuç, kamuoyunun genel eğiliminin sağa kaydığına ilişkin işaretler nedeniyle ayrıca önem taşıyor. Datafolha’nın temmuz ayında yaptığı bir ankete göre Brezilyalıların yüzde 44’ü kendisini sağ veya merkez sağda konumlandırırken yüzde 39’u sol görüşlere yakın olduğunu belirtiyordu.

Flavio Bolsonaro, sonuçların açıklanmasının hemen ardından yaptığı itirazda, oy verme süresinin iki saat uzatılması yönündeki emsalsiz karara dayandı. Her iki adayın kampanyası da uzatma talep etmişti: Lula’nın kampanyası, kalesi olarak görülen bölgelerde otobüs yetersizliğini gerekçe gösterirken, Bolsonaro’nun kampanyası güneydeki yağışları öne sürmüştü.

Lula tarafından Yüksek Mahkeme üyeliğine atanan yargıç Cristiano Zanin, oy verme merkezlerinin saat 19.00’a kadar açık kalmasına karar verdi. Ancak Yüksek Seçim Mahkemesi Başkanı, uzatmanın seçim sonucunu değiştirmediğini vurguladı.

Lula, zafer konuşmasında “inkârcılığı ve yalanları” yendiğini söyledi. Yönetim anlayışını değiştirme ve dijital platformlar üzerindeki denetimi sıkılaştırma sözü verdi. Lula, gelecek 5 Ocak’ta göreve başladığında, 1985’te askerî diktatörlüğün sona ermesinden bu yana ülkenin en muhafazakâr parlamentosuyla karşı karşıya kalacak.


İsrail seçimlerinin seyrini belirleyecek 4 başlık

Kudüs’te Likud Partisi lehine yürütülen seçim kampanyasına katılanlar. (AP)
Kudüs’te Likud Partisi lehine yürütülen seçim kampanyasına katılanlar. (AP)
TT

İsrail seçimlerinin seyrini belirleyecek 4 başlık

Kudüs’te Likud Partisi lehine yürütülen seçim kampanyasına katılanlar. (AP)
Kudüs’te Likud Partisi lehine yürütülen seçim kampanyasına katılanlar. (AP)

İsrailli seçmenler bugün 2023’te Hamas’ın gerçekleştirdiği saldırıya yol açan güvenlik zaaflarının soruşturulması, Ultra-Ortodoks Yahudilerin zorunlu askerlik hizmeti ve ekonomi başta olmak üzere temel konulardaki tercihlerini belirleyecek.

İşte İsrail’deki parlamento seçimlerinin gündemini oluşturan başlıca konular:

7 Ekim saldırısına ilişkin hesap verebilirlik

Çok sayıda İsrailli, 7 Ekim 2023’te Gazze’den İsrail’in güneyine düzenlenen ve benzeri görülmemiş boyutlara ulaşan saldırı öncesindeki güvenlik zaaflarının nedenlerini araştırmak üzere bağımsız ve resmî bir soruşturma komisyonu kurulmasını talep etti.

İsrail tarihinin en fazla can kaybına yol açan saldırısı olan olayda bin 221 kişi hayatını kaybetti. Saldırı, ülkede derin bir ulusal travmaya neden oldu. Etkileri, İsrail’in siyasi yaşamında, toplumunda ve kolektif hafızasında hâlâ hissediliyor.

Muhalefet partileri, iktidara gelmeleri hâlinde böyle bir komisyon kurulmasını en öncelikli hedefleri arasına alacaklarını belirtiyor. Muhalefet, İsrail’in geçmişte yaşanan ulusal krizlerin ardından benzer soruşturma komisyonları kurduğunu hatırlatıyor.

Ancak Başbakan Binyamin Netanyahu hükümeti bu öneriye karşı çıkıyor ve saldırının önlenememesinden güvenlik kurumlarını sorumlu tutuyor.

Hükümet bunun yerine üyeleri siyasetçiler tarafından atanacak ortak bir soruşturma komisyonu kurulmasını önerdi. Muhalefet lideri Yair Lapid ise önerilen komisyonun amacının “sorumluları aklamak ve Yahudi halkının Holokost’tan bu yana yaşadığı en büyük felakete ilişkin gerçek bir soruşturmayı engellemek” olduğunu savundu.

Güvenlik stratejisi

İsrail’in güvenlik doktrini onlarca yıl boyunca üç temel ilkeye dayanıyordu: güçlü istihbarat, caydırıcılık ve kısa süreli savaşlar. Ancak bu yaklaşım, 7 Ekim 2023 saldırısının ardından değişti.

Hükümet, uzun süreli askerî harekâtlara yöneldi. Hamas’ın saldırısının ardından başlayan savaşın üzerinden iki yıldan fazla zaman geçmesine rağmen İsrail, kırılgan bir ateşkes ilan edilmiş olmasına rağmen Gazze Şeridi’nin geniş bölgelerini işgal altında tutmaya devam ediyor.

İsrail ayrıca Gazze’deki savaş ve İran’la yaşanan çatışmalar bağlamında Hizbullah’a karşı Lübnan’da yürüttüğü iki ayrı savaşın ardından ülkenin güneyindeki geniş bölgeleri kontrol altında tutuyor. Beşşar Esed yönetiminin devrilmesinden sonra Suriye’de de bazı bölgelere ilerleyen İsrail, bu bölgelerde kalma niyetini açıkladı.

İşgal altındaki Batı Şeria’da art arda askerî operasyonlar düzenleyen İsrail, nisan ayında ateşkes ilan edilmesinden bu yana çatışmalara katılmamış olsa da ABD ile birlikte İran’la savaş hâlini sürdürüyor. Ayrıca Yemen’de İran destekli Husilere yönelik saldırılar gerçekleştiriyor.

İsrail içinde bu yeni güvenlik doktrini, ülkenin aynı anda birden fazla cephede askerî güçlerini seferber durumda tutma kapasitesine ilişkin soru işaretleri yaratıyor. 2023’ten bu yana on binlerce yedek asker defalarca göreve çağrıldı. Bu durum, aile ve iş yaşamı açısından ciddi maliyetlere yol açarken, askerî komutanlar da ordudaki personel eksikliği konusunda uyarılarını sürdürüyor.

Şarku’l Avsat'ın AFP’den aktardığına göre İsrail Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü araştırmacısı Ofer Şelah yaptığı açıklamada, “Savaşlar arasındaki dönemlerde caydırıcılık ve refah üzerine kurulu bir politikadan, sürekli savaş ve teyakkuz hâlinde yaşayan bir topluma dönüştük” değerlendirmesinde bulundu.

Askerî harekâtlar İsrail’in uluslararası itibarını da olumsuz etkiledi. Gazze Şeridi’nde hayatını kaybedenlerin sayısı 74 bin 498 kişiyi aşarken, Lübnan ve İran’da da binlerce kişi öldü.

İsrail, işgal altındaki Batı Şeria’daki askerî operasyonlarını da yoğunlaştırıyor. Birleşmiş Milletler tarafından görevlendirilen uluslararası bir soruşturma komisyonu, dün İsrail’i Batı Şeria’daki Filistinlilere karşı “soykırım” da dâhil olmak üzere insanlığa karşı suçlar işlemekle suçladı.

Birleşmiş Milletler ayrıca İsrail’in El Halil kentinde sürdürdüğü askerî operasyonun “etnik temizlik” konusunda ciddi endişelere yol açtığı uyarısında bulundu.

Din, kimlik ve zorunlu askerlik

İsrail ordusunun personel sıkıntısı yaşamasıyla birlikte ultra-Ortodoks Yahudilerin (Harediler) askerlikten muaf tutulması konusundaki tartışma, İsrail’in kimliği ve devletin niteliğine ilişkin daha geniş bir siyasi tartışmaya dönüştü.

Dindar-muhafazakâr partiler, dinî eğitim kurumlarında öğrenim gören öğrencilerin askerlik hizmetinden muaf tutulmasına imkân sağlayan uygulamanın devam etmesini istiyor. Bu talepler, Netanyahu liderliğindeki Likud Partisi ile koalisyondaki aşırı sağcı ortakları tarafından da destekleniyor.

Buna karşılık muhalefet partilerinin çoğu, söz konusu muafiyetlerin sona erdirilmesini savunuyor. Muhalefet partileri ayrıca Haredi partilerinin yer aldığı herhangi bir hükümete katılmayacaklarını açıkladı.

Anlaşmazlık yalnızca askerlik hizmetiyle sınırlı değil. Knesset’in feshedilmesinden birkaç gün önce görev süresi sona eren hükümet, bazı kamusal alanlarda kadınlarla erkeklerin ayrı tutulmasını teşvik eden düzenlemeler önerdi. Ayrıca Tevrat eğitiminin önemini vurgulayan bir yasayı kabul etti.

Bu politikaları destekleyenler, söz konusu adımların İsrail’in Yahudi kimliğini güçlendirdiğini savunuyor. Eleştirenler ise bu politikaların dinî etkinin kamusal yaşam üzerindeki ağırlığını artırdığını ve nüfusun çoğunluğunun görüşlerini yansıtmadığını düşünüyor.

Artan yaşam maliyetleri

Ekonomi, çok sayıda seçmen için başlıca kaygı kaynaklarından biri olmayı sürdürüyor. İsrail ekonomisi güçlü bir büyüme kaydetmiş ve ülkenin gayrisafi yurt içi hasılası 2000 yılından bu yana iki kattan fazla artmış olsa da işsizlik tarihsel olarak düşük seviyelerde seyrediyor. Buna rağmen İsrailliler, dünyadaki en yüksek yaşam maliyetlerinden biriyle karşı karşıya.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) verilerine göre İsrail, özellikle gıda ve barınma gibi temel ihtiyaçların maliyeti bakımından dünyanın en pahalı üç ülkesi arasında yer alıyor. Öte yandan ortalama ücretler OECD ülkelerinin ortalamasının altında kalıyor. Bu durum, hane halkları üzerindeki geçim baskısını artırıyor.

Ekonomistler, yüksek fiyatların konut yetersizliği, ticaret üzerindeki kısıtlamalar ve temel sektörlerde rekabetin zayıf olması gibi uzun süredir devam eden yapısal sorunlardan kaynaklandığını belirtiyor.

Savaşlar da ekonomiye yeni bir yük getirdi. İsrail’in savunma bütçesi 2023’ten bu yana iki katına çıktı. Bu artış kamu maliyesi üzerindeki baskıyı artırırken güvenlik harcamaları ile ülke içindeki toplumsal ve ekonomik ihtiyaçlar arasında denge kurmayı daha da zorlaştırdı.


Netanyahu neden Batı’da ‘yanmış kâğıt’ haline geldi?

Pete Reynolds
Pete Reynolds
TT

Netanyahu neden Batı’da ‘yanmış kâğıt’ haline geldi?

Pete Reynolds
Pete Reynolds

Brian Katulis

ABD Başkanı Donald Trump’ın geçtiğimiz hafta İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya verdiği destekte dikkat çekici olan şey, bu çağrıyı yaparken ne kadar yalnız olduğuydu. İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki savaşının ardından -ki İsrail burada savaş suçları işledi- Netanyahu dünya çapında nefret edilen bir figür haline geldi. Bu, eylül ayında New York’ta, Netanyahu’nun konuşması sırasında onlarca diplomatın salondan dışarı akın etmesiyle açıkça görüldü.

Ancak belki de daha önemlisi, Batı’daki birçok önemli figürün onun tartışmalı politika ve eylemlerinden uzaklaşıyor gibi görünmesi. Trump’ın kendi yardımcısı JD Vance bile, önümüzdeki ayın başlarında yapılacak Amerikan ara seçimlerindeki adayları desteklemeye odaklandığını söyleyerek Netanyahu’yu desteklemeyi reddetti ve Trump’la ters düştü.

İsrail’in büyük çekişmeye sahne olacak seçimlerine doğru giderken, Batı’daki kilit sesler Netanyahu’yu gözden çıkarıyor gibi görünüyor. Bu durum, İsrail siyasetinde otuz yılı aşkın süredir lider konumda olan ve 2021-2022 yıllarındaki kısa bir dönemin dışında 2009’dan bu yana ülkenin liderliğini yürüten bu adamdan artık bıktıklarının bir işareti.

Eylül ayında Birleşik Krallık, Fransa ve Kanada, 12 uluslu bir grubun parçası olarak Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerini hedef alan ticaret ve ekonomi yasakları açıkladı; bu hamle, işgal altındaki arazide bulunan İsrail yerleşimlerine yönelik malların yasaklanmasını, hizmetlerin ve finansmanın kısıtlanmasını amaçlıyordu. Aynı zamanlarda, eski ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Netanyahu’ya yönelik sert eleştirilerde bulunarak “İsrail’i seviyorum ama Netanyahu’nun hükümetinden ve politikasından nefret ediyorum” dedi ve yeniden iktidara gelmesi durumunda ona karşı sert olacağını belirtti.

Görsel kaldırıldı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 81. oturumunda konuşma yapmak üzere geldiği New York’ta Genel Kurul salonundan ayrılan delegelere el sallıyor, 24 Eylül 2026. (Reuters)

Netanyahu’nun ABD-İsrail ilişkilerini Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında bir anlaşmazlık konusuna dönüştürme çabaları, Demokratlar nezdindeki imajını olumsuz etkiledi. Zira birçoğu, Obama yönetiminin en önemli siyasi önceliklerinden ve başarılarından biri olan İran nükleer anlaşmasına karşı çıkmak için 2015 yılında Kongre’ye gitmesini unutmadı.

Buna ek olarak, sonbahar boyunca Netanyahu ve hükümetinin, 7 Ekim saldırılarının gerçekleşebileceği konusunda Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır gibi ülkeler tarafından önceden uyarılıp uyarılmadığını gösteren bir dizi eşgüdümlü sızıntı yaşandı; bu sızıntılar Batı medyasında ve siyasi muhalefetle aynı çizgideki İsrail medyasında geniş yankı uyandırdı.

Çetin geçen İsrail siyasetinde seçimler kıyasıya bir rekabetle yürütülür; bu olağan bir durumdur. Ancak Netanyahu’ya karşı küresel muhalefet, 2026 seçimlerinin ilginç bir unsuru olmakla birlikte, bunun sonuçları etkileyip etkilemeyeceği henüz bilinmiyor.

Batı’daki pek çok sesin Netanyahu’dan uzaklaşmasının birbiriyle bağlantılı üç ana nedeni var. Bunlardan ilki ve en yakın tarihli olanı, İsrail’in Ortadoğu’daki askeri eylemlerinin -özellikle de bu yıl ve geçen yıl gerçekleşen sonuçsuz İran savaşlarının- yol açtığı istikrarsızlık ve ekonomik sıkıntılar. Ancak İsrail’in Gazze Şeridi, Lübnan ve Suriye’deki eylemlerinin yanı sıra geçtiğimiz yıl eylül ayında Katar’a yönelik düzenlediği askeri saldırı da İsrail’in Netanyahu yönetimindeki davranışlarının ne kadar öngörülemez bir hal aldığına dair büyüyen bir huzursuzluk hissi uyandırdı.

Bu eylemler, Suudi Arabistan gibi ülkelerin ilişkileri normalleştirme fikrinden uzaklaşmasına neden oldu ve İsrail’in halihazırda bağlarının bulunduğu Ortadoğu ülkeleriyle de ciddi gerilimler yaşamasına yol açtı. Netanyahu’nun ne kadar yalnızlaştığının ve çaresiz kaldığının bir göstergesi de bu sonbaharın başlarında Abu Dabi’ye gerçekleştirdiği ziyaret için verdiği çaba ve yürüttüğü kulislerdi. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre İsrail kamuoyuna bağları koruyabildiğini göstermek ve onlara 2020 yılındaki başarısını -BAE, Bahreyn ve Fas ile ilişkileri başlatan İbrahim Anlaşmaları’nı- hatırlatmak istiyordu.

İkinci önemli faktör ise Netanyahu’nun, on binlerce Filistinlinin ölümüne yol açan Gazze’deki agresif askeri operasyonlar vasıtasıyla İsrail’i nasıl yalnızlaştırdığı. İsrail’in 2023-2024 yıllarında Gazze Şeridi’nde işlediği savaş suçları ve ihlaller unutulmayacağı gibi, Netanyahu’nun mevcut bölgesel çatışmaları tetikleyen 7 Ekim’deki Hamas saldırısına karşı kendi halkını koruyamayan bir lider olduğu gerçeği de unutulmayacak. Buna, Netanyahu’nun iki devletli çözümü yıllardır reddettiği gerçeği de eklendiğinde, kendisine karşı alınan bu tavrı anlamak kolaylaşıyor.

Son neden, dünyadaki birçok lider ve figürün Netanyahu’ya güvenmemesi ve onu İsrail içindeki iktidarını korumaktan başka pek bir şeyle ilgilenmeyen bir lider olarak görmesi. 1996 yılında Bill Clinton, Netanyahu’nun agresif ve ders verici tavrından rahatsız olarak şu ifadeyi kullanmıştı: “Buradaki süper güç kim?”

Görsel kaldırıldı.
Filistinlileri destekleyen göstericiler, üniversitenin İsrail ile iş yapan şirketlere yaptığı yatırımları protesto etmek amacıyla New York Üniversitesi binalarının önünde toplanıyor, New York, 3 Mayıs 2024 (AFP)

Netanyahu’nun yönetim ve diplomasi tarzı on yıllardır birçok lideri rahatsız ediyor. O, İsraillilere, bölgeye ve giderek tüm dünyaya maliyeti ne olursa olsun iktidarda kalmak için mümkün olan her şeyi yapan biri olarak görülüyor.

İsrail seçimleri öncesinde anketler kafa kafaya seyrediyor ve ülkenin karmaşık parlamenter demokrasisi sıklıkla koalisyon kurmak için uzayıp giden müzakerelere yol açıyor. Bazı işaretler, İsrail’in 2010’ların sonlarında gördüğü gibi art arda çok sayıda seçimin yaşandığı bölünmüş bir belirsizlik dönemine geri dönebileceğini gösteriyor. Ancak bir sonraki seçimi kim kazanırsa kazansın, Batı’da giderek artan sayıda ses başka biriyle muhatap olmayı tercih ediyor gibi görünüyor. Yine de İsrail’in son birkaç yıldaki sağa kayışı göz önüne alındığında, yeni bir liderin Netanyahu’nun yıkıcı politikalarından radikal biçimde farklı bir yaklaşım benimseyip benimsemeyeceği belirsizliğini koruyor.