Christopher Phillips
Seçimler bir ülkenin dış politikasını ne ölçüde değiştirebilir? Dış politika bazen demokratik seçimlerde çok önemli bir rol oynar. 1952'de Dwight Eisenhower Kore Savaşı'nı sona erdirme sözü vermişti ve göreve geldikten kısa bir süre sonra da ateşkesi sağlamayı başarmıştı.
İngiltere’de 2019'da Boris Johnson seçim kampanyasını “Brexit'i Tamamlama” sloganıyla yürütmüştü ve parlamentoda çoğunluğu kazandıktan altı hafta sonra Avrupa Birliği’nden çekilme anlaşmasını imzalamıştı. Ancak bu durumlar istisna olarak kalır, çünkü seçimlerin dış politika üzerindeki etkisi genellikle sınırlıdır.
Peki bu durum 2026 yılının tanık olduğu önemli seçimler için de geçerli mi? Birçok kişi, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki seçim sonuçlarının dış politikalarında bir değişim yaratacağına dair umut besliyor, ancak tarihsel deneyim radikal değişiklikler beklentisini desteklemiyor.
Sırbistan ve Macaristan gibi uzun süredir görevde olan liderlerin yenilgisine tanık olunan ülkelerde bile, değişiklikler büyük olasılıkla büyük dönüşümlerden ziyade hesaplı düzenlemeler ile sınırlı kalacaktır.
İç öncelikler ve yapısal kısıtlamalar
Araştırmacılar, seçimlerin dış politika üzerindeki sınırlı etkisine dair iki ana açıklama sunuyor. Birincisi, dış meselelerin seçmenlerin ilgi ve endişe listesinin başında nadiren yer almasıdır.
Siyaset bilimciler on yıllardır çoğu seçmenin dış politika hususlarından ziyade ekonomik ve sosyal kaygılara öncelik verdiğini teyit etmektedir. Bir hükümet kamuoyunda geniş çaplı bir hoşnutsuzluğa neden olan bir dış politika izlese bile, iç politikadaki başarıları yeniden seçilmesini sağlamaya yetebilir.
Tony Blair'in iki yıl önce Irak'a karşı başlattığı savaşa yönelik geniş çaplı muhalefete rağmen, 2005 seçimlerinde elde ettiği zafer, bunun belki de en belirgin örneğidir.
İkinci açıklama ise, dış politikada temel değişiklikler yapmaya isteksiz olabilecek veya bunu yapmakta zorlanabilecek yeni hükümetlerin kendileriyle ilgilidir.
Uluslararası ilişkiler uzmanları, özellikle de realist okulun savunucuları, devletlerin dış politika çıkarlarının büyük ölçüde istikrarlı ve sabit olduğu düşüncesindedirler. Bu nedenle, yeni liderler, seleflerinin politikalarını terk etmek yerine yeniden düzenleme eğilimindedirler.
Örneğin Japonya'da, iktidara gelen herhangi bir liderin, Tokyo'nun uluslararası çıkarlarını ABD ile ittifak, Çin'e karşı temkinlilik ve Kuzey Kore’ye karşı durma üzerine kurması muhtemeldir. Yeni bir hükümet, Pekin ile yakınlaşma arayışı veya Washington'dan daha bağımsız bir politika izleme gibi bu politikalara bazı düzenlemeler getirebilir, ancak büyük olasılıkla Japonya'nın temel çıkarları olarak gördüğü sınırlar içinde kalmayı sürdürecektir.
Yeni hükümetler dış politikada daha geniş kapsamlı değişiklikler yapmaya istekli olsalar bile, aşılması zor yapısal engellerle karşılaşırlar. Devletlerin güvenlik ve ekonomik sistemleri, on yıllar boyunca kurulmuş ittifaklar ve rekabetlerle ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır ve bu bağların koparılması yıllar alabilir ve önemli bir direnişle karşılaşabilir. Buna karşılık, iç değişim, özellikle de yeni bir hükümetin gücü yakın zamanda gerçekleşmiş bir seçimin sonuçlarına dayanıyorsa, nispeten daha kolaydır. Bu nedenle, hükümetler genellikle dış politikalarını yeniden şekillendirmeye yönelmeden önce iç sorunları ele almaya odaklanırlar.
İsrail politikasında sınırlı değişiklik mi?
Bu bağlamda, İsrail seçimlerinden dış politikada temel bir değişim beklentisine ihtiyatla yaklaşılmalıdır. Zira seçimler kesin sonuçlar vermedi: 120 sandalyelik Knesset’te Binyamin Netanyahu'nun bloğu 53 sandalye kazanırken, muhalefet 48 sandalye elde etti. Arap liderliğindeki partiler ise rekor kırarak 19 sandalye kazandı.
Her iki blok da mutlak çoğunluğu sağlayamadı; bu da koalisyon görüşmelerinin haftalarca sürebileceğini gösteriyor. Ancak bu görüşmeler Netanyahu'nun devrilmesine yol açsa bile, rakiplerinin dış politika pozisyonları onunkinden radikal bir şekilde farklı değil.
Eski İsrail genelkurmay başkanı ve muhalefet lideri Gadi Eisenkot, rejim değişikliğinin ulaşılamaz bir hedef olduğunu savunarak Netanyahu'nun İran'a karşı savaşını eleştirdi. Bununla birlikte, Tahran'ın nükleer programına karşı askeri harekâtı hâlâ destekliyor. Filistin meselesine gelince, Eisenkot, Netanyahu'nun koalisyon ortaklarının savunduğu Batı Şeria'nın ilhakına karşı çıkıyor, ancak işgal altındaki topraklarda yerleşim faaliyetlerinin devamını destekliyor. Filistinlilere, Batı Şeria'nın bir bölümünde özerklik veren, kendi ordusu olmayan ve İsrail'in yerleşim yerlerini boşaltmak zorunda kalmamasına dayanan bir “eksik devlet” modeli öneriyor.

Eğer Eisenkot başbakan olursa, ki bu Arap partileriyle anlaşmalar gerektirebilir, bu görüşlerini biraz daha ileri götürmek zorunda kalabilir. Ne var ki özellikle daha önce “Şimdi barıştan ve iki devletli çözümden bahseden herkes çatışmayı anlamıyor” demiş olması nedeniyle, aniden bir barış savunucusu haline gelmesi pek olası değil.
Bu duruşu, İsrail kamuoyundaki eğilimleri de yansıtıyor; yakın tarihli bir Gallup kamuoyu yoklaması, İsraillilerin yüzde 65'inin iki devletli çözüme karşı olduğunu gösterdi. Bu nedenle, Eisenkot başbakan olursa, İran ve Filistin meselesiyle ilgili olarak Netanyahu'dan daha az sert bir tutum sergileyebilir, ancak aralarındaki fark radikal olmayacaktır.
Eisenkot'un aniden bir barış savunucusu haline gelmesi pek olası değil, özellikle daha önce “Şimdi barıştan ve iki devletli çözümden bahseden herkes çatışmayı anlamıyor” demiş olması nedeniyle
Seçimler Trump'ı kısıtlayacak mı yoksa ona serbest hareket alanı mı verecek?
Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre ABD ara seçimleri, yürütme organını değil, yasama organını ilgilendirdiği için İsrail'deki seçimlerden farklıdır. Donald Trump, 3 Kasım'dan sonra da ABD başkanı olarak kalacak, ancak anketler Demokratların Temsilciler Meclisi'nde çoğunluğu elde edeceğini ve Senato'nun kontrolünü de geri alma olasılığının bulunduğunu gösteriyor.
Dikkat çekici olan, bu seçimin, Trump'ın İran'a karşı savaşının yakıt fiyatlarının fırlamasına ve hayat pahalılığı krizinin daha da kötüleşmesine neden olmasının ardından, dış politikanın seçim kampanyasında bu kadar önemli bir yer tuttuğu nadir örneklerden biri olmasıdır. Ancak, Demokratların zaferi -gerçekleşse- bile ABD dış politikası üzerinde önemli bir etkiye sahip olmayabilir. Aslında, olası senaryolardan biri, Cumhuriyetçilerin kaybetmesinin Trump'ı daha da pervasız bir dış politikaya itebileceğini öne sürüyor. Muhalif bir kongre iç programını engellerse, dış politika daha az kısıtlamayla hareket etmesinin mümkün olduğu daha geniş bir manevra alanı olarak kalacaktır. Bazı gözlemciler, sonuçtan bağımsız olarak, seçimden sonra İran'a yönelik saldırılarına yeniden başlayabileceğini bile tahmin ediyor.
Seçim başkanlık seçimi olsa ve Beyaz Saray'a yeni bir başkan gelse bile, dış politika muhtemelen diğer örneklerde olduğu gibi değişim ve sürekliliği birleştirecektir. Trump'ın, on yıllardır Amerikan dış politikasını yöneten birçok sabiteyi göz ardı ederek nispeten istisnai bir başkan olduğu doğru olsa da, görünüşte radikal olan birçok değişikliği, gerçekte mevcut politikaların tırmandırılmasından ibarettir. Amerika Birleşik Devletleri uzun zamandır İran'a düşman bir politika izliyor ve İsrail'e sarsılmaz bir destek sağlıyor, ancak Trump bu yaklaşımları eşi görülmemiş seviyelere taşıdı.

Trump, ilk döneminde Çin ile stratejik rekabeti önceliklerinin başına yerleştiren ilk ABD başkanıydı. Ama Joe Biden da Beyaz Saray'a yerleştikten sonra bu yaklaşımı sürdürdü ve büyük olasılıkla Trump'ın başkanlığı sona erdikten sonra da söz konusu yaklaşım devam edecektir. Dahası, tehditlerine ve sansasyonel açıklamalarına rağmen Trump, NATO'dan çekilmedi, Ukrayna'da karşılıklı tavizlere dayalı barışçıl bir çözüme ulaşmadı ve Grönland'ı ilhak etmedi.
Önceki başkanlar gibi Trump da, eylemlerini sınırlayan ve seçeneklerini daraltan yapısal faktörlerle kısıtlanmış durumda. Onun halefi olacak herhangi bir başkan, Trumpizm'in alametifarikası haline gelen bazı pozisyonlardan neredeyse kesinlikle vazgeçecek, ancak Biden'ın yaptığı gibi diğer alanlarda bir dereceye kadar sürekliliği koruyacaktır.
Olası senaryolardan biri, Cumhuriyetçilerin kaybetmesinin Trump'ı daha pervasız bir dış politikaya itebileceğini öne sürüyor. Muhalif bir kongre iç programını engellerse, dış politika daha az kısıtlamayla hareket etmesinin mümkün olduğu daha geniş bir manevra alanı olarak kalacaktır
Dış politikada sınırlı değişimler
İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'nin aksine, bazı son seçimlerde dış politikada daha belirgin değişiklikler görüldü. Macaristan'da, nisan ayında Péter Magyar'ın Viktor Orbán'ı yenmesi, Budapeşte'nin pozisyonları ile AB'nin Rusya'ya yönelik politikaları arasında daha yakın bir uyum sağladı. Sırbistan'da, son seçimleri kazanan Öğrenci Listesi, ülkeyi demir yumrukla yöneten Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić döneminde yıllarca süren durgunluğun ardından Belgrad'ın Avrupa Birliği'ne katılma talebinde ilerlemeyi amaçlıyor.
Gelgelelim bu değişimler, önceki tüm politikalardan tamamen kopuş anlamına gelmiyor. Macaristan, Orbán'ın Brüksel'in Ukrayna'ya desteğini engellemek için defalarca kullandığı veto hakkını kullanmaktan vazgeçmesine rağmen, Kiev'in Avrupa Birliği'ne katılımını hızlandırmaya karşı çıkmaya devam ederken, Rus enerjisine olan yoğun bağımlılığını sürdürüyor. Sırbistan'da, Öğrenci Listesi’nin lideri üniversite profesörü Ilija Srdanović, Kosova'nın bağımsızlığını tanımak konusunda çekinceli ve kesinlikle Sırp milliyetçisi bir duruş sergiliyor; bu da Belgrad'ın Avrupa Birliği ile müzakere etmesi gereken çetrefilli bir konu.
İsrail'de ve daha az ölçüde Amerika Birleşik Devletleri'nde olduğu gibi, bu yeni seçilen liderler dış politikadan ziyade iç işlerine odaklanmış durumda. Bu politikayı değiştirmek istediklerinde bile, bunu yapma güçlerini sınırlayan yapısal iç ve dış kısıtlamalarla karşı karşıya kalıyorlar. Bu nedenle, seçimler ülkeler içinde derin dönüşümlere neden olabilirken, dış politika üzerindeki etkileri sınırlı kalmaktadır.
